Bugünlerde ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bugünlerde ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

''Tükenmişlik Sendromu'' dedikleri şey bu mu yoksa?


(Kendime fırça: Her şey bu akıllı telefon denen zımbırtı yüzünden. Eskiden akılsız telefon kullanırdın, ''alo-alo'' o kadar. En fazla mesaj gönderirdin. Gelirdin evine paşa paşa, otururdun bilgisayarının başına, yazardın.
Şimdi öyle mi ki? Eline yapıştı sanki telefon! Günde on yüz bilmem kaç kere şarj ediyorsun.  Her gün instagram'da 1-2 fotoğraf paylaşmayı biliyorsun, whatsapp'ta saatlerce çene çalıyorsun ama iş oturup blog gönderisi yapmaya gelince toton yemiyor.
Bakıyorum da blogcağızına, son bi' yılda -kitap gönderileri dışında- neredeyse hiç yazmamışsın ayol!
Titre ve kendine gel Sittirella; her şey geçer, blog kalır!)

Bi' derdim var...anlatmak istiyorum. Belki aynı durumu yaşayanlar vardır, derdime derman olacak bi' kaç tavsiye gelir sizden, yalnız olup-olmadığımı bilirim.
Son zamanlarda garip bi' haller çöktü üzerime, ruh halim değişti; dağıldım, tükendim sanki, ruhum bedenimden çekilmiş gibi.
Hayır, öyle depresyona girdi-çıktı yapacak bi' insan da değilim. ''Orta yaş bunalımına mı girdim acaba?'' diye düşünmeye başladım ciddi-ciddili.

Kendime taktım son zamanlarda. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz benim yüzüm değil! 
Karşımda gördüğüm yüzün benle yakından uzaktan âlâkası yok! Göz altları şiş, gıdı ''meribaaa!'' diyor, göz çevresinde ince çizgiler, kaz ayakları temel atma işlemlerini tamamladı-tamamlayacak. 
Kafamdaki hava durumu parçalı ışıltılı dağınık saçlı! Saçlar darmaduman, şakaklar ışıl ışıl, gri tellerle donanmış. Hani, eski köy düğünlerinde gelin telleri olur, gelinin şakaklarından aşağı uzanır, gümüş rengi, ışıl ışıldır...aynen öyle! O ışıltılar kafanın geri kalanına da dağılmış.  Saçlarıma yıldız düşmüş gibi duruyor.

Darmadağınığım! Yaptığım hiçbi' işe uzun süre yoğunlaşamıyorum, dikkatim dağılıveriyor. Sonra hop o işe atlıyorum, hop bu işe, bi' de hop şu işe...gün bitiyor bakıyorum ne yapmışım? Hiç! Koskoca bi' hiç! Başlanmış ama ilerlenmemiş-tamamlanmamış onlarca şey buluyorum sadece elimde. ''Nasılsa sonra yaparım, acelem mi var sanki?'' diyorum...erteliyorum.

Mesela burası, kimbilir kaç defa açıp açıp kapadım yeni gönderi sayfasını. Yazmaya başlıyorum, gerisini getiremiyorum, yazdığımı siliyorum ve kalkıp gidiyorum. ''Akşama yazarım, yarına yazarım, hafta sonuna yazarım'' diye diye bi' bakmışım günler-haftalar geçivermiş ama tek satır bile yazamamışım.

İş desem; tam gaz çalışıyorum. Ama ben mi çalışıyorum yoksa bedeni otomatiğe bağlamışım da parmaklar sürekli ''klik klik, tık tık, kopyala-yapıştır, gönder'' mi yapıyor? bilemiyorum.
Ne kendimi veriyorum işe, ne de çalışasım geliyor. Her fırsatta ''beş dakka kahve molası'' verip sonra son iki saatte harala gürele çalışıp günlük işimi tamamlayıp bilgisayarı kapatıyorum.
''İşimi sevmiyorum'' diyorum ama belki de yanılıyorum. Belki de işimi seviyorum ama bu işi birlikte yaptığım insanları sevmiyorum. Beşinci yılımdayım burada. Bunca yıldır aynı işi gittikçe artan-eklenen sorumluluklar/ek görevler yüküyle -hemen hemen hiç artmayan ücrete- yapmaktan bıktım. Emeğimin karşılığını alamıyorum üstelik işimin bana kattığı hiçbi' şey yok artık. Arada o sertifika, bu eğitim, şu sınav gibi mecburiyetler de olmasa bütün günlerim birbirinin kopyası. İşimi değiştirmek istiyorum, yeni bi' şeyler öğrenmek, yepyeni bi' alana dalmak ve sıfırdan başlamak... ''Bunca yılın birikimini değerlendirmelisiniz. Alanınızla ilgili üst düzey pozisyonlarda değerlendirelim sizi. Yeni bir alana başlamanız demek tecrübesiz insanlarla aynı seviyeden başlamanız anlamına gelir ki bu size şimdi olumsuz görünmese de ileride sizi mutsuz eder. Bu riski almak istemeyiz. İnanın mutsuz olursunuz'' cevabını alıyorum.
Bırakın da neyin beni mutlu edip-etmeyeceğine ben karar vereyim! Siz değil!
İnsanların benim hayatım hakkında -güya benim iyiliğimi düşünerek- karar vermesine gıcık oluyorum! Hayat benim! İster yaşarım, ister çöpe atarım! Size ne nan? Size neeee?!?!

Oturup kitap okuyayım diyorum, beş-on sayfa okuyorum, bi' bakmışım okuduğumdan hiçbi' şey anlamamışım. Beş dakka haberlere bakayım diyorum, daha birinci dakkanın sonuna doğru içim şişmeye başlıyor. Bi' tane mi iyi haber olmaz ayol? Bakıyorum dünya boka batmış...el birliği ile, söz birliği etmişçesine dünyanın içine etmekle meşgulüz. Kan gölü, acı denizi haline gelmiş dünya. Bizi bi' temiz kıyamet paklar artık. O silahtan, savaştan, kandan, acıdan gelen milyarları götüren para babaları kıyameti ellerinde fiskileriyle izlerken öte tarafa o milyarları nasıl götüreceğinin hesabını yaparlar artık.
Hani şu Mars'a koloni kurmaya gönderilecek kırk kişi arıyorlardı ya, bu godamanların hepsini toplasak, uzay gezisi, mekik tatili, koloni kurmaya diye...hepsini uzay boşluğuna atsak da gelsek?
Sadece fikir canım, beğenirsiniz beğenemezsiniz...hayalini kurarken bile içime soğuk sular serpiliyor, ne yalan söyleyeyim.

Bazen diyorum ''Kalk bari bi' dolaş gez.'' Amaaaan, şimdi kim giyinecek, kuşanacak, makyaj yapacak da sokağa çıkacak? Hem her an yağmur yağabilir. Havaya güven olmuyor. En iyisi risk almamak. Üç arkadaşımla -ayrı ayrı-  buluşup iki kadeh içme planlarımız var. Son altı aydır buluşulacak da içilecek o iki kadeh! Aynı şehirde yaşıyorum üstelik üçüyle de. Kılık-kıyafet alışverişine çıkmanın düşüncesi bile zor geliyor. Şimdi kim giyecek-çıkaracak o kadar kıyafeti? Ayh!

Evde bi' şey yapayım diyorum; tek yapabileceğim temizlik! Onu da ben sevmiyorum. Sevmesem de temizliyorum işte, aklıyorum, paklıyorum, iki kaşık yemek ve yanına salatamı yapıyorum; bitti! Başka da yapılacak hiçbi' şey yok.

Sonra alıyorum elime telefonu...başlıyorum kızlarla çene çalmaya. Instagram'da geziniyorum, ona buna kalp kalp veriyorum. Twitter'a bakıyorum, milletin o gün küfredilecek konu neyse o konu hakkında saydırmalarını-laf sokmalarını- ahkâm kesmelerini okuyorum, gazetelere göz atıyorum; hepsi felaket tellalı! Doğru haber bulmak ne mümkün? İçim daralıyor, kapıyorum sayfaları...o da bitiyor.

Kendimi, bitmiş-tükenmiş, hiçbi' şeye istek duymayan, hiçbi' hevesi olmayan, beklentisiz, amaçsız, heyecanımı-yaşama sevincimi kaybetmiş hissediyorum :/
İşin en ilginç yanı, mutsuzluktan da gebermiyorum. Ağlayıp zırlamıyorum. Mutsuz değilim. Endişelerim yok. Sadece...nasıl desem...sanki içim, kafam boşaltılmış gibi.
Bazen bi' anda kendime geliyorum; gülüyorum, şaka yapıyorum, eğleniyorum. Ama o anlık- o saatlik. Sonra yine boşboş içim.
Değişmeyen tek şey kızlarımı gördüğümde sıcacık kalbime dağılan dokunma, okşama, öpme, sevme hissi.
Minnak canavarlarım da olmasa ne yapardım gerçekten bilmiyorum.

Bu durum -özellikle son altı aydır-  değişmedi.
Nedir şimdi bu?

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kırismıs tatiline girerkene :)

Uzun zamandır ''bugünlerde ben'' gönderisi yapmıyordum.

Bugünlerde ben:
Yeni adresime gelen ilk yeni yıl kartımı almanın sevincini yaşıyorum :)

Kartı görünce kocaman kahkaha attım :)
Çok beğendim, çoook!
Yanında gelen minnak kız, bu akşam okumaya başlayacağım ''Parasız Yatılı'' kitabıma ayraç olacak :)
Bu kitabı da Leylak Dalı'm hedaye etmişti bana :)
Seviyorum nan seni! :)
Kediş de süper şirinmiş, inceliğin bu kadarı...
Çok teşekkür ederim Leylak'ım! :)

Bugünlerde ben:
Çok hastalandım.
Yıllardır yaşamadığım sağlık sorunlarının hepsi el ele verip yatıya kalmaya geldiler :(
Şöyle izah edeyim: minare gibi bir boya sahip olmamdan kelli (1.80) yıllardır çektiğim duruş/oturuş sorunum vardır.
Son dört yıldır, günde -en az- sekiz saat, bilgisayar karşısında neredeyse kıpırdamadan çalışmaktan dolayı sırtım ve belim iflas etti.
Bilek ve kol ağrıları da tuzu-karabiberi oldu :(
İki hafta raporluydum...bu iki haftadan sonra bir hafta çalıştım ama ağrılarım devam ettiği için doktorum yeterince dinlenmediğime karar verdi ve iki hafta daha rapor verdi.
Bu iki haftadan sonra durumumda hafif bir düzelme olduğu için ''tek'' bir günü ofiste geçirdim ve son iki haftadır da evden çalışıyorum.
Bugün ''Kırismıs'' tatili öncesi son iş günüm :) Bu da demektir ki, önümüzdeki iki hafta boyunca tatildeyim.
Sizin anlayacağınız, iki ayda sadece tek bir gün ofisten çalışarak şu işe başladım-başlayalı en ''Oh bea!'' günlerimi yaşadım :)
Ağrıyı ofiste de çalışsam çekecektim, evden de çalışsam çekecektim ama en azından evde olunca arada uzandım, dinlendim...
Taşındık, evi az buçuk yerleştirdim :)

Fakaaaaaat, bu kas/kemik ağrıları tabisi de yeterli gelmedi bünyeme.
Kalınvalidem (Mama Maria) sağolsun, taşınma sırasında yardıma!!! geldi. :)
Güya bana yardım edecekti de, benim işim hafifleyecekti de, yorulmayacaktım da, iyileşecektim de... peeeh! :)
Arkasını toplayıp-temizlemekten on kat beter yoruldum :)
Bi' gün ''kalınvalidem'' gönderisi yapayım da maceralarını paylaşayım :))) Alem kadın! :)
Yemek yapar...mutfak savaş alanı! Onun yemeği yapması bir saat sürer, benim mutfağı temizleyip ilk haline döndürmem yaklaşık iki saat diyeyim, siz anlayın durumu.
Bi' de yorulup terleyip duş almaya girdiğimde tüm evi havalandırmaya karar vermiş sağolsun kalınvalidem. Açmış evin tüm pencerelerini. Sıcacık banyo kapısını açınca tüm vücuduma tır çarpması gibi vuran soğuğu yiyince olanlar oldu :/
Bir haftadır hastayım. Üşütmenin böylesi :/
Öksürük, tıksırık, burun akması, bademcik şişmesi, boğaz gıcıklanması, fırlayan ateş, uykusuz geceler ve kas ağrıları :(
Fırsat bu fırsat şımardım :) Azıcık hasta kaprisi yaptığım doğrudur :)
Bol bol çorba içtim.

Bol tavuklu, bol havuçlu, bol karabiberli ve bol limonlu :)
İyileşiyorum artık, iki gecedir uyuyabildiğime ve burnumun akmasının durduğuna göre...
İnat ettim, doktora gitmedim.
Geleneksel yöntemlerin tümünü denedim.
Doktora gitsem yedi günde iyileşecektim, kendi kendime bir haftada iyileştim :)))
İlaç aldım elbette, ilaç-şurup ama en güzel ilaç evde hazırladığım bitkisel karışımlar, çaylar, çorbalar ve de iki kızımın kucağımdan inmemesi oldu :)
Sevgi kadar etkili ilaç mı var? :)

Bugünlerde ben:
Bari kalınvalidem mutfağı savaş alanına çevirmesin diye kendimi mutfağa atıp döktürdüm :)

Şaka nan, şaka! :)
Bende bu yetenek ne gezer? :)
Kendini affettirmek için Polonya mutfağının en nadide örneklerini pişirip pişirip yedirdi bana :)
Ben sadece yardım ettim tabisi de hatta kızlar bile yardım etti kalınvalideme :)
bkz:şekilA1


Bu gördüğünüz Polonya mutfağının en ünlü yemeklerinden ''Pierogi''.
Bildiğimiz fincan böreğinin kalın hali :) Bildiğin hamır... (hamur değil, hamır) :)
İçine bildiğin patates püresi, lor peyniri ve de dilersen yağda hafifçe kızartılarak sertliği alınmış minnak doğranmış soğan karışımını koyuyorlar.
Avuç içi büyüklüğünde neredeyse tek parça.
Sonra haşlıyorlar. Mantının battal boyu anlayacağınız :)
Ortaya böyle bi' tabak çıkıyor:

Tabi, onlar yoğurt ve pul biberle yemiyorlar bunu :)
Üzerine yağda kahverengileştirilmiş soğan döküp yiyorlar :)))
Ben böyle yiyince de garip garip bakıyorlar bana ama çok da tııııın! :)))

Bugünlerde ben:
Kızlarımla enfes bi' aşk yaşıyorum! :)
Birbiriyle çok tatlı bi' yarış halinde bana sevgi gösterisi yapıyorlar :)
Kucağımdan inmiyor, geceleri mırıl mırıl yanımda uyuyor, bi' an ilgilenmesem miyav-miyav kendilerini hatırlatıyorlar bana :)
Hele tekne kazıntısı bi' oldu, tam oldu :)
Şirinlik muskası, şımarık, yaramaz ama nasıl sevgi dolu, nasıl tatlı! anlatamam :)
Her sabah uzun uzadıya ''Günaydın!''laşıyoruz Yoda ile :)

Bunu dün sabah çektim :)
Kısacık ama sanırım Yoda'mın ''Günaydın Anne!'' tarzını göstermeme yetiyor :)
Yemelik-yutmalık! Geveze minnak! :)


Tatilde bol bol okuyup, bol bol yazıcam inşalla yareppim, dinimiz amin! :)

Görseller: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Taşın...ma! :)

Taşınmanın zor olduğunu elbette biliyordum ama bir evi sıfırdan yaptırıp, her şeyi sıfırdan alıp yerleştirmenin-temizlemenin bu kadar zaman alacağını ve yorgunluktan insanı bitik hale getireceğini gerçekten bilmiyordum.
Taşındık efenim.
Yorgunluktan öldük efenim...
Sonracığıma dirildim, az ses vermeye karar verdim :)

Taşınma işi en çok kızlara yaradı. Eski evi kolilerken ev kızlar için lunaparka döndü :)
Kolilerin içinde cirit attılar, engelli koşu yaptılar.
Yoruldular, uyudular ve sil baştan dört dönmece oynadılar. Neye elimizi atsak o minnak burunlarını el attığımız işe soktular :)
Adları, ''Kalite Kontrolcüler''e çıktı benim kızların! Evi taşıyan insanlardan tutun, yeni evdeki mutfak -banyo montajına gelen ustalara kadar hepsi bir çok kez ''Kalite kontrolcüler geldi'' esprisini yaptılar :)

Sırayla, bi' biri geldi kontrol etti gitti, sonra diğeri kontrol etti gitti.
İlk kontrol, son kontrol olayı :)
Bizim kızlara iş teklif edecek olan varsa ben kefilim; şahane kalite kontrol yapıyorlar...yeminne :)))

Kedili hayatta yeterince tecrübesi olan bir çok arkadaşıma sordum kızların yeni eve geçince tepkilerinin ne olacağını. Dediler ki, ilk bir kaç gün ve hatta hafta boyunca saklanırlarmış. Kendilerini güvende hissedinceye dek. Sürüngenler gibi vücut yere yapışık dolanırlarmış ortalıkta. Sonra da alışırlar, eski performanslarına dönerlermiş. Ben de kendimi buna hazırladım tabisi de.

Gelin görün ki bizim kızlar bi' tuhaf çıktı. Yeni eve girdik, eşyalar eve çıkarılasıya dek saklandılar...
Yaklaşık bir saat sonra bi' çıktılar ortaya; çıkış o çıkış :)))
Evde cirit atmaya başladılar. O kadar koliyle ev yeni bi' lunapark oldu benim zibidilere :)
Her bi' işe burunlarını soktular.

Oyun oynamak kesmedi kızları; montaj işine de el attılar. Bal'ım bu konunun ehli çıktı, planları patisine aldığı gibi ''o oraya takılacak-bu buraya yerleştirilecek'' diye komutlar vermeye başladı...
Dinledik haliyle, ondan iyi mi bileceğiz? :)

Bal'ım hakkaten biliyormuş işi... sayesinde ilk gece yeni yatağımızda yattık, misler gibi uyuduk :)

Gelin görün ki, sadece mutfağın temizlenip yerleştirilmesi tam bir gün sürdü :/
Paket paket eşya tek tek açıldı, temizlendi, yerleştirildi...o minnacık fincanlar, bardaklar, tencereler ömrümü yedi.

En sonunda zafer kazandım!  :)
Sittirella 1-Mutfak denen canavar 0.
İlk yemeğimi ocağa koyduğumda dünyalar benimdi :)
Şaka bi' yana pek lezzetli olmuştu be :)))


Evimi sevdim :)
Zamanla yerleştikçe-düzen oturdukça daha da çok seveceğime eminim.
Ammaaaaaa...
En çok mutfak seramiklerimi sevdim! :)
Afferim, afferim, bravo! On puan, on puan, yüz puan bana! :)
Çok güzel bir seçim yapmışım.
Yerleştirilmiş halini görünce bayıldım-bittim :)

Bu kırmısı çaydannık bi' yerlerden gözünüzü ısırıyor mu? :)))
Hatırlayan varsa parmak kaldırsın :)

Bu yazının gerisi gelir, hele az biraz daha yerleşeyim :)

Hanimiş:
Önümüz yeniyıl-kırismıs...
Bana kart yollamayı düşünen arkadaşlarıma hatırlatmak isterim ki; adres değişti :)
Yanılıp-yamulup eski adresime göndermeyin, gidip almam ay sürer :)
kib, öptm,bye :*

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Niyet ettim bir gönderi yapmaya...

Yiteeeeeer!
Sürekli bi' şeyler yazmak istiyorum. ''Bunu blogda paylaşayım muhakkak'' diye notlar alıyorum, fotoğraflar çekiyorum. Sonuç: eve geldiğimde yorgunluktan sızan ben :/
Allam yaleppim, nütfen bi' an önce bu koşuşturmaca bitsin de normal düzenime döneyim.
Çok yoruldum artık :/
Oturup iki satır yazamayacak, bi' telefon görüşmesi yapamayacak kadar meşgul olmak çok daha kötü bi' şey.
Niyet ettim -daha doğrusu inat ettim- bugün bir gönderi yapacağım.
Evin ilk hali böyle, burayı adam ediyoruz, varın siz düşünün yorgunluğumu :)


Bu da salon ve de salondan balkona açılan kapının fotoğrafı :)


Harıl harıl çalışılıyor, duvarlar, yerler, banyo-seramikler.
Mutfak projeleri, montaj ekipleri...

Bu' da büyüyünce mutfak olmaya karar vermiş bir ev bölümünün halleri:



İki ev ve de ofis arasında ve hatta gerekli malzemeler ve mobilyalar için alışveriş merkezleri-yapı marketleri arasında koşturmaktan bitik durumdayım :/
Bi' de iş yoğunluğu ve uzayan mesai saatleri eklenince bu koşturmacanın üzerine; tadından yenmiyor :)))
Bakalım ne zaman tamamlanacak da taşınacağız.

***

Bak şimdi aklıma geldi; benim Yoda kızım ko-nu-şu-yor! :/
İlk başta sevimli geliyor ama basbayağı derdini seslerle -miyavlayarak değil- anlatmaya başlayınca insan afallıyor :/
Balkon kapısının kapalı olmasına mı canı sıkkın?
Oynarken topunu kaybetti de onu mu arıyor?
Uykusu gelmiş, kucak istiyor ama sen ilgilenmediğin için sana kızıyor mu yoksa naz mı yapıyor?
Aç mı? Canı mı sıkkın? Mutlu mu? Her duygusunu -aynen insan gibi- seslerle anlatıyor!
Bi' de, çok güzel bi' kedi olmasına rağmen özellikle uykuluyken öyle suratsız, öyle çirkin görünüyor ki; adının hakkını veriyor :)))
Sesi de bi' çirkin, bi' çirkin; kulak tırmalıyor :)
Olsun, ben onu böyle tipsiz-geveze haliyle seviyorum :)
bkz:uykulutipsizvegevezehali




bkz:normalhali



Bu da ablasını yattığı yerden atmak için arkasından haince işler çevirdiği hali :)



***

Bu yorgunluğun tek artısı son günlerde pek mutfağa girmemek oldu :)
O kadar koştur koşturdan sonra bi' de saatlerce yemek mi yapacağım ayol?
Ayol...ayol...
Bu lafı pek severim :)
#direnayol

Fırsattan istifade canım ne çektiyse sipariş veriyorum :)
bkz:balıkçorbasıvesuşi


Kalite kontrol sorumlumuz Yoda'nın patileri de kadraja girmiş :)
Her ne kadar yemese de, terbiyesizlik etmese de, o meraklı-minnak burun muhakkak koklayacak eve giren her yabancı maddeyi :)
Porsiyonlar çok küçük diye, ben iki porsiyon balık çorbası söyledim.
Sevgilim de mantarlı-bambulu olanından sipariş verdi.
Yanında da atıştırmalık suşi! :) Mmmm çorbalar ''eh işte, idare eder'' olsa da futomakiler enfesti! :)))

Dün akşam da menü buydu efenim:


Son zamanlarda en çok ''köfte'' yediğime sevindim sanırım.
Eve dönerken yemeği dışarıda yemeğe karar vermiştik. Ben lazanyası güzel oluyor diye her seferinde lazanya söylüyordum ama bu sefer köfte görünce şaşırdım ve sipariş verdim.
Enfesti! :)
Nasıl mutlu-mesut yedim köftelerimi anlatamam :)))



***
Kendimi sakatlamakta sınır tanımıyorum :)
Banyo seramiklerini yukarı taşırlarken azıcık yardım edeyim dedim, bi' paketi kucakladım ve kalakaldım.
Sırtımdan (veya belimden?) kırrt! diye ses geldi resmen. Ne ağırmış yahu :/
Yaramaz çocuklar gibiyim; kolum--bacağım çürük-çizik dolu. Şu taşınma işi bitse de ben de yarasız-beresiz günlerime dönsem artık.
Doktora gittim elbet. Sonuç: nur topu gibi bi' röntgen filmim ve de ağrı kesici hapım ile kremim oldu.
Fena incitmişim, iyi ki fıtık gibi büyük bir derde yol açmamışım, bu da iyi bi' şey tabisi de :)
Bu koşturmaca arasında bi' doktorum eksikti, o da oldu anlayacağınız.
Doktorum bedenimin yorgunluktan çığlık attığını, dinlenmem gerektiğini söyledi.
Söz dinleyen-uslu kız olmak istedim ama ''normalde üç hafta, en az iki hafta dinlenmelisin'' deyince yalvar yakar bi' haftaya razı edebildim.
Bir gün resmi tatil olduğundan 4 gün raporla yırttım. Dinlenmek istemediğimden değil, cici evimiz henüz hazır değilken, bu koşturmaca arasında dinlenemeyeceğimi bilirken bu hakkımı kaybetmekten korktum resmen :)
Hele bi' taşınalım, ister iki hafta desin ister üç hafta. Resmen dinleneceğim, yan gelip yatacağım, cici evimizin tadını çıkaracağım!
Dayan Sittirella, #dirensittirella!

Bu seferlik de bu kadar olsun :)
Az önce kızlarla twitter'da e-book reader ve onlara uygun kılıflar hakkında soppet ederkene :) şu sonuca vardım tekrar efenim:
En kral e-book reader: NOOK!
Başka da büyük yok! :)


Oçıkalın! :)

Görsel: Sahibinin sesi-Sittirella marka



Bi' rüya gördüm...


Herkese meriba :)

*
Bi' rüya gördüm... uyandığım iyi mi oldu? kötü mü oldu? kestiremiyorum şu anda :)
Şöyle ki efenim; benim tenimle ilgili sorunlarım var sanırım.
Bi' parfüm, istediği kadar 'ağır ve kalıcı' olsun, benim tenimde kalış süresi bi' saat, hadi bilemedin iki!
Sonra uçuyor, kalmıyor işte... eğer tüm gün mis gibi kokmak istiyorsam her iki saatte bi' üstüme parfüm boca etmem gerekiyor :)
Rüyamda bi' kız arkadaşımın evinde parfüm deniyordum.
Bana çıkarmış 1 litrelik (Evet, litre :) ) Loreyalin bi' parfümünü, 'bak' diyor, 'bu bence üstünde kalır, kokusu çok güzeldir' sıkıyor biraz bileğime;  ı-ıh! beğenmiyorum.
Diğer parfümü çıkarıyor, o da devasa boy-çok afili bi' marka... 'bu nasıl?' diyor. 'beğendim, bak bunun kokusu daha güzelmiş' diyorum.
Ve ben, o anda tüm bu kokuları alıyorum, hissediyorum :/
Uyanalı saatler oldu, kokular hala burnumda :/
Bu normal bi'şi mi? Rüyada kokuları algılamak?

*
Bi' ev alalım dedik buradan.
İki ay sürdü ev arama maceramız, şimdilik ara vermiş bulunmaktayız.
Sorarım arkadaşım; 45 metrekarelik, 2 oda-1 salon (yayla mübarek!) apartman dairesine çeyrek milyon yatırmak mantıklı mı?
Bi' de banka kredisi ile almayı düşünüyorduk, bi' hesaplar-kitaplar yaptılar; oldu 45 metrekarelik cep sarayının fiyatı yarım millon!
Oturdum-düşündüm:
Bahçeli ev almıyorsun, araziye para vermiyorsun.
Havada-hayali 45 metrekarelik bi' alan için, 20-30 yıl her ay bi' ton para ödeyeceksin.
45 metrekareye yarım milyon yatıracaksın ki saçmalığın dik alası.
Ev gerçekten senin olduğunda -yani otuz yıl sonra- hem ev eskimiş olacak, hem sen eskimiş olacaksın.
65 yaşında olucam be! dile kolay.
Ömrüm hepi-topu 45 metrekare ödemekle geçecek!
Olaya bu açıdan baktığımda dünyanın en pahalı evi olacak :/
45 metrekareye harcanan yarım ömür  ve yarım millon para.
Benim beyin mi farklı işliyor, yoksa -herkes bu sistemle aldığına göre- millet akıllı da böyle düşünen bi' salak ben miyim? anlayamadım gitti arkadaş!
Yok, vermem ben ömrümün yarısını içinde huzurla yaşayamayacağım bi' eve!
Hani olsa 3 oda-1 salon, kocaman balkon, yayla gibi mutfak şöyle 100-140 metrekare; tamam, alırım-dayarım-döşerim-sefasını sürerim.
Aklım çok karışık :/
Babam da dedi; ''Kızım senin ev almaya ihtiyacın mı var? Düşündüğün emekliliğin ise; nasılsa denize nazır koskocaman evin olacak, zeytinliklerin vs. de cabası. Ye-iç-ödeyin kiranızı, bakın keyfinize. Bağlama ömrünü döt kadar yer için, sokma kendini sıkıntıya-strese''.
Babamı seviyorum :)

*
Dün bi' arkadaşımı arayıp, ondan özür diledim.
Gerçekten değer verdiğim bi' kız arkadaşım saçmasapan bi' gönül ilişkisi içinde.
Başlangıçta peri masalı gibi olan ilişkisi öyle bi' hal aldı ki; erkek bunu durmadan suçlar -özellikle aldatmakla- suçlar hale geldi.
Bu da sürekli kendini ispatlama çabasında... erkek hasta, bildiğin kafadan sakat bi' tip.
Kızcağızın gururuna-onuruna dokunacak ne varsa yaptı, söyledi.
Kızcağızın da buradaki ilk erkek arkadaşı. Alttan almaya çalıştı hep... seviyor, kolay değil.
Sonra baktı olmadı-bitirdi.
Şimdi erkek peşinde, gittiği her yere gidiyor, her fırsatta arıyor ve hala -ama hala- yakaladığı her fırsatta bu kızcağızın gururunu kıracak sözler kakalıyor.
Geçen gün sinirlendim: ''neden hala bunları sana söylemesine izin veriyorsun?' dedim.
''O kadar çok sevdim ki, cart diye silip atamıyorum. Zamana bıraktım, biraz acım hafiflesin nasılsa silinecek her söylediği, ettiği... kalmayacak hayatımda izi'' gibilerinden bi' şey söyledi.
Ben bi' açtım ağzımı; ''sevgisinin içine edeyim, sana demediğini bırakmadı, yapmadığın-etmediğin ne varsa suçladı, ezildin, kendinden ödün üstüne ödün verdin... sen böyle miydin? hala göremiyor musun?'' vs. vs.
Bi' yarım saat kalayladım ama :/
Sonra eve geldim, yedim-i.tim, yaktım bi' sigara kahvemin yanında;
Dedim kızım sen ne safsın ya?
Sevgi denen bi' meret var ortada.
Sözde her şey yapması kolay, ya o kızın kalbinde neler kopuyor? Kim bilir o kendiyle nasıl bi' savaş veriyor? Kolay mı öyle gerçekten sevdiğin birini unutmak... Hayatında olmasa bile, ara-sıra sızı düşürür içine. Sen ne ara bu duyguları unuttun? Aşkın gözünün körlüğünü görmez oldun? Madem arkadaşsın, senin görevin onu 'anlamak'.. suçlamak değil.
Zaten yeterince üzülüyor... küfrettim kendime.
Açtım telefonu, özür diledim, yaptığım eşekliği fark ettiğimi, onun zaten söylediğim her şeyin farkında olduğunu, kızgınlığımın gerçekten değer verdiğim birinin sürekli üzüldüğünü-kırıldığını gördüğüm için olduğunu, o salağın yaptıklarına kızıp, kızgınlığımı yanlış kişiye yansıttığımı...''
Ne varsa içimde döktüm... o da farkındaymış zaten, teşekkür etti onu düşündüğüm için. vs.
Güzel bitti-tatlıya bağlandı.
Hangi ara duygusuzlaştım? Hangi ara 'manyak gibi sevmek' deyişini çöpe attım? Hangi ara, herkesin duygusal ilişkisinin benim gibi kavgasız-gürültüsüz- hep gülümsemeli- hep uyumlu olmadığını, sorunlar yaşandığını, hastalıklı ilişkiler olduğunu ve bununla baş etmenin zorluğunu... unuttum?
Bilmiyorum :(
Çok mu yaşlandım acaba?
Peeeef! :(

*
Bugün saçımı boyayacağım.
Fındık kabuğu rengi (var böyle bi' renk) aldım :)
Fındık-fıstık gibi takılayım azıcık diyorum :)
Kuaförlerimizin kıymetini bilin kızlar! :) Burada 3 aylık kursu bitiren, her şeyi teoride öğrenen herkes kuaför!
Bırak saç kesmeyi-şekil vermeyi, yıkamayı bile bilmiyorlar.
Dünyanın da parasını istiyorlar.
Şöyle ki; bi kırık aldırma 50 TRY'ye filan tekabül ediyor. Varın saç kestirme-boyama kaç para tutuyor siz hesap edin :)


Güzel olsun Pazar gününüzün geri kalanı.
Hadi ben kaçtım!

Görsel: Deviantart.com / trio smoke w 2 by *FotoNerdz

Sonbahar sona ererken...


* Sonbahar, sabahları böyle 'Günaydın' diyor bana...
Yemezler! Görünüşünle kandıramazsın beni sonbahar, gerçek yüzünü öğrendim :)

* Kış gelecekse gelsin artık! En azından tutarlı bi' mevsim kış. Soğuk-daha soğuk-çok soğuk... sürpriz yok :)
Sonbahar çok garip burada... bi' rüzgar-bi soğuk-bi' güneş-bi' yağmur-arada kar derken resmen metabolizmam takla attı, sinüzitim azdı, baş ağrısı bıçak gibi... ''sabah uyanmak ölüm'' halleri...
Mevsim mevsimliğini bilsin! Sonbahar gitsin, kış gelsin! :)

* İki tane kışlık- Norveç tipi tayt/pantolon aldım; iri yılan deseni, diğeri zebra... 'ruhum vahşi' diyorum, 'vahşi cazibe' diyorum inanmıyorlar bi' de bana :)))

* Ojelerim tuvaletin tam karşısındaki rafta sıra sıra... ne zaman tuvalete girsem -millet fayans sayar-  ojelerimi sayıyorum. En son dün gece aldığım 'bu ojeler bana üç-beş yıl yeter, bitirmeden almayayım' kararım, yakın bi' kız arkadaşımın ''Avon'un 'Black as night' mat ojesi 6.99! sana da sipariş vereyim mi?'' demesi üzerine çöpe gitti... hadi bakalım, az da gotik takılayım :)))

* Benim turuncu düdük resmen konuşuyor, valla da-billa da konuşuyor :)))
Soru soruyorsun cevap veriyor, 'Miyavdın!' diyor, 'Gel' diyor, 'Geç kaldın' diye kızıyor, 'Az yer aç, ben yanında uyuyacam' diyor, 'Açım, aç!' diyor, 'Oynayalım mı?' diyor, 'Çok mutluyum nan!' diyor :))) ve ben bunların hepsini gayet güzel anlıyorum.
Bi' kedinin miyavlaması azıcık mı değişmez arkadaş? öyle bi' oturttu ki 'miv'leme düzenini, derdini basbayağı anlatıyor :)

* Harala-gürele çalışmakla geçen üç yoğun ay sonrası birden normal çalışma düzenine dönmek insanın şaftını kaydırıyormuş, öğrendim :)
Aslında sevinmem gerekirken  kocaman bi' boşluk hissi var içimde... insan her şeye alışıp-arar hale geliyormuş meğerse...
Yok arkadaş, bana huzur batıyor, biri bana iki tokat çaksın, aklımı başıma devşirsin... yorgunluktan geberdiğim günler geri gelmesin n'olur... :)))
Kötü iş, tü-kaka iş...

* Bu gece loto çekilecek, büyük ikramiye defalardır devrediyor. Tutar öyle büyüdü ki, tutarla birlikte hayallerim de büyüdü :)
Kafamda istifayı bastım, dünyanın dört köşesine yapacağım gezi planlarını hazırladım, şehrin en şahane manzarasına sahip binasından yer alıp, 'Kitap Kafe/Kırtasiye' işini kurdum, işin başında duracak insanları seçtim... rafların düzenini, günlük alınacak gazetelerden menüye dek her şeyi belirledim.
Dekor-mekor hazır, tek eksik para işte... o da kısmetse bu gece benimdir :)))
Multi milloner arkadaşınız olayooo... sevinin nan! :)

* Lotoyu tutturunca, sırf sevdiği müzik grupları ve şarkıcılara konser verdirtmek için bu işe soyunmayı düşünen + şehrin en büyük klübüyle anlaşıp ayda bi' parti vermenin ciddi ciddi hayalini kuran sevgilimi boşama planlarına başladım... haketti bence :)))
Dur, dur... kırkına gelirken parti adamı ol... yok yeaaa! :)))

* Aylardır beklemede olan 'Kara Kule' serisini tekrar okumaya başladım... tabisi de 'Silahşor' ile :)
İlk kitabın son 20 sayfası, bitirmeyeyim diye en helecanlı yerinde pat! diye kapadım.
Akşama tramvayda giderken bitireceğim artık durak-murak kaçırırsam söylemem, geçen sefer çok gülen oldu :)))

* Sürekli ıslık çalıp, şarkılar mırıldanan bi' komşumuz var.
Alt katlarda bi' yerde oturuyor, hep asansörde-posta kutusuna bakarken denk geliyorum adamcağıza.
Nasıl bir neşedir yareppim! :) Hayranım resmen, adam idolüm olma yolunda koşar adımlarla ilerliyor. İki yıldır bi' kez şarkısız-ıslıksız görmedim adamı... görmeyeyim de zaten, mutlu insanlar görmeyi seviyorum.

* Bugün 6 Kasım imiş...
Dün 'remember, remember the 5th of November' geyiği yaptık... bugün de FeBelilerin Galatasaray karşısında farklı galibiyet almalarının bilmem kaçıncı yıl dönümü kutlamaları geyiğini dinleyeceğiz...
Yazıktır nan... onnar da can :))) yılda bi' gün bayram yapsınlar... o bile bizim sayemizde :)))

Artık çalışmaya başlayabilerim.
Gülücüklü olsun gününüz :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Benden yazar olursa...



Nassı ama? :)))

Canım arkadaşım, Nihan'ım çizdi bu avatarı bana :)
Güle oynaya kullanmamı istedi, tabisi de kullanacağımdır. Aşık oldum bu çizime :)
Ciddi ciddi ''saçlarımı lacivert yapsam mı?'' diye düşünmeye başladım, hani bu kadar şirin duracaksa, zaman kaybetmem hata :)
Topalak robotuma da isim düşünüyorum, fabrika çıkışı seri numarası isim olmuyormuş, isimlerini sahipleri koyuyorlarmış :)
Bu robot, tam yemelik-öpmelik-sevmelik değil mi? Yoksa sadece bana mı öyle geliyor? :)
Çok teşekkür ederim Nihan'cım (kalp kalp) :)
Nihan Sarı'nın 'sanatçı' kimliğine ve eserlerine dair detayları buradan, şuradan ve de oradan bulabilirsiniz.

* Tatilimin son üç günü :/
Üç gün sonra, yine aynı şamataya aynı strese döneceğimi bilmek canımı sıkıyor :/
Kimbilir ne kadar iş birikmiştir :/ Kaç tane değişiklik yapılmıştır departmanda ve proseslerde.
Okumak zorunda kalacağım yüzlerce/belki de binlerce e-posta da cabası.
Gündemi yakala kızım Sittirella! Peeeeef! :)

* Bu yıl, ilk defa bir dil kursuna gitmemeye karar verdim :)
İngilizceyi bir yıl daha aktif çalışma dili olarak kullanacağımdan ofiste, İspanyolcayı da masamın üstünde duran kitaplarımla geliştirebilirim. Zaten ofiste ana dili İspanyolca olan bir arkadaşım ve İspanyolcayı ana dil seviyesinde konuşan iki yakın arkadaşım var, yardıma hazır ve nazırlar :)
Evde de bol bol Lehçe pratik yapma imkanım var, sevgilim-öğretmenim sağolsun :)
Bu kışın uzun, soğuk, karanlık gecelerinde, sıcacık evimde, bol bol kahve eşliğinde yazmaya karar verdim :)
Bi' yazar doğuyor, n'aber? Ahahahah, sesli güldüm :)))
Yakın arkadaş çevrem sanatçılarla dolup taştığından, etkilenmemek mümkün değil şekerim!
Bakın, buraya yazıyorum; benden yazar olursa, dünyanın sonu yaklaşmış demektir :)))
Önleminizi alın bak, sevdiklerinizle zaman geçirin, son günlerinizin değerini bilin, vs. vs. :)

* Benim minnak ''kucağına al beni'' olayında kendini aştı.
Tuvaletteyken de gelip kucağıma serildi ya, gülmekten toparlanamadım :)
Hiç bi'şi olmamış gibi, gayet yüksek purrr purrr sesleriyle yüzüme bakıyordu.
Pes! kızım, kendini sevdirmenin de bi' yeri, zamanı, ölçüsü olmalı.
Yemek yiyorum; sev beni, temizlik yapıyorum; sev beni, PC başındayım; sev beni, çalışıyorum; sev beni, uyuyorum; sev beni... bu ne nan? :)))

* 31 Ağustos gecesi şu gönderimde bahsettiğim film maratonuna katılıyoruz, çok heyecanlıyım.
İlk defa 12 saat sinema salonunda kalacağım. Hem de bayılıp-bittiğim Yüzüklerin Efendisi serisinin filmlerini peşpeşe, hem de yönetmen versiyonuyla izleyeceğiz :)
Tabisi de gönderisini yapacağımdır :)

* Sanırım ben Harry Potter fanatiklerine karışmak üzereyim :)
Nasıl güzel bi' seridir bu böyle yareppim! :)))
Elimden bırakamıyorum kitapları. Bir-iki günde de okuyup bitirmeye kıyamadığımdan, kendimi zorla durduruyorum.
Harry Potter ve Felsefe Taşı'nın gönderisini şurada yaptım. Harry Potter ve Sırlar Odası ile Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nın gönderisini de önümüzdeki bir hafta içinde yaparım.
Şeytan dürttü, kitap bu kadar güzelse, acaba filmi nasıldır? Kalk izle! dedi ve ben de arkadaşım şeytana uyup izledim. Sonuç; hayal kırıklığı :/
İzlemem serinin diğer filmlerini, kitapları çok daha detaylı, çok daha eğlenceli ve çok daha sürükleyici... itinayla tavsiye edilir! :)

* Bomba haber; kilo veriyorum!!! :)
Ahahahaha, tığ gibi olucam yine! :)
Tatideyken kıpır kıpır, bi' bahçe, bi' mutfak, bi' üst kat, bi' bodrum kat ine çıka bir kaç kilo vermişim :)
Baktım iş sadece totoyu daha sık kaldırmaktaymış; tememdir bu iş! dedim :)
Önümüzdeki yaza fıstık gibi bi' Sittirella olacağımdır, sonracığıma gelsin kombinler, gitsin bugün ne giydimler! :)
Şaka nan, şaka! Ahahahahha :)))

* Eylül ayından itibaren ev bakmaya başlıyoruz :)
Miniminnak, bahçeli, kendime ait gönlümce dağıtabileceğim bir odamın olacağı ev hayalim :)
Minnak bi' kütüphane, şahane bir okuma koltuğu, ay! her şey gözümün önünde resmen! :)
Hadi bize şans dileyin :)

Güzel geçsin hafta sonunuz!
Bol gülücüklü :)

Çükündürük...

Hava gıpgri...gısgri...
Olmadı bu kelime.
Nasıl desem? Böyle, hain gibi, sinsi, yumuk yumuk gri bulutlu, bol yağışlı, biraz soğuklu, garip bi'şi :/
Hani, tatilimin ilk günü ya... hava sanki gıcıklık yapıyor gibime geliyor bana.
Küfretsem ayıp olur mu? diye düşünüyorum.
Yalan söylüyorum nan, bol bol saydırdım havaya-bulutlara ve yağmura :)
Bi' yaz göremedik gitti canına yandığımın memleketinde!
Ya arkadaş, hep mi bi' yamukluk yapar hava dediğin şey insana?
Hep mi bi' ısıtır-bi' üşütür? Hep mi can sıkar?
Olaya bak:
Hani geçenlerde fotoğraf makinesi almaya gittik ya?
İşte o gün, sımsıcaktı hava. Efil efil giyindik, hatta altımda bi' kaç önceki yazıda bahsettiğim, çiçekli-dallı-güllü donum vardı, ayağımda da o meşhuuuur boncuk mavi pabuçlarım.
Ama evden çıkarken ne olur-ne olmaz diye, eşimin kahkahaları arasında aldım ''Gay Pride'' şemsiyemi yanıma :)
Benim bi' şemsiyem var, gök kuşağı gibi, kocaman bi'şi bö'le.
Hani, gay pride yürüyüşünde rengarenk bayraklarını sallarlar ya... a-ha aynen öyle :)
Bazen yürürken, çeviriyorum onu böyle bi' sağa-bi' sola, ''Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur'' diye diye :)
Taktım onu koluma, eşimin alaycı bakışları arasında, baston niyetine tırım-tırım onla yürüdüm.
Aldık makineyi, koyduk çantaya, bindik otobüse. Bir yağmur atıştırmaya başladı... anlatamam.
İneceğimiz durağa yaklaşırken sanki gök yarıldı!
Durağa geldiğimizde ben şemsiyemi açtım, indik ama inmemle pabuçlarımı çıkarıp elime almam bir oldu.
İyiki de yapmışım, sular bileğime geldi daha iki adım atmadan.
Tamam saçımız-başımız ıslanmadı o gün ama donum üzerime tayt oldu, ehehe :D
Ayaklar çıplak, dizlerin üstüne kadar sucuk olmuş haldeydim eve geldiğimizde :)
Gülmekten ölüyorum, sevgilim yüzüme bakıp anlamaya çalışıyor acaba sinirimden mi yoksa gerçekten keyiften mi güldüğümü. Bi' yandan da benim kocaman şemsiyemin altında, halinden memnun... :)
Çok keyifliydi nan!, bol bol küfrettim :)
Senin gibi memleketin yazını da, güneşini de, yağmurunu da... şeklinde başlayıp, çok tü-kaka kelimelerle devam eden küfürlerdi :)
Bundan sonra sıkıysa şemsiyemi aldığımda bana gülsün, artık ısıtıp ısıtıp burnuna süreceğim, cemşit pilavı misali bi' anımız var :D
(Burada bi' not düşeyim: 'Temcit Pilavı' diye bilinir tabisi de ama ''Cemşit Pilavı'', yakın dostlar ile aramızda anısı olan, en hızlı ısıtılıp-servis edilen -bildiğin- pilavdır)

Neyse...
Bu memleketin havası da bö'le çükündürük işte :)

Peki, böyle havalarda en güzel n'apılır?
''Yüzülür, sıcak kumlarda yuvarlanılır, uzun yürüyüşlere çıkılır'' demeyi çok isterdim :)
Tabisi de; kitap okunur! :)
Ben de öyle yaptım... yorganı kanepeye taşıdım, pijamamı bile çıkarmadan kitaba gömüldüm.
Bizim minnak durur mu?
Hemen; sarmaşık mode: ON :)
Geldi sarıldı-dolandı koluma zibidi, sarı düdük :)
O koluma sarmalanmış haldeyken kitap okumak, daha bi' zevkli, daha bi' huzurlu :)


İyi ki almışım E-book reader'ımı :)
Hangi kitabı alsam? Bitirince hangisini okumaya başlasam? Hangisini bavula koysam? gibi dertlerim yok artık :)
Yüz küsur kitabım içinde, tüy gibi hafif, 200 küsur gram, dadından yinmiyor :)
Ama tabisi de gerçek kitabı okumanın zevki apayrıdır, evde yayıla-döne onlara dokunarak okumanın zevki bambaşkadır :)


Bu arada, o kadar laf ettim havaya-buluta. Bakın, boşuna değil yani ettiğim laflar.
bkz: hainbulutlar


Böyle başladım işte hafta sonuna... yaz tatilime :)
Dilerim, bundan sonraki günlerde güneş yüzünü esirgemez bizden.
En güzelinden-gülücüklüsünden olsun hafta sonunuz :)

Yaz sıcağı yaptım.

Judy'm sağolsun, bugün bi' keşif yapmış, hemen paylaştı.
Fotoğraf üzerinde yüzlerce oynama yapılabilecek bir site bulmuş :)
Buyurun!

Hemen browser üzerinden ilk denemelerimi yaptım, kesmedi indirdim programı :)
Bundan sonra gelsin bambaşka renkler, gitsin baloncuklu efektler! :)

Baktım hava soğuk-yazın bize geleceği yok, kendime yaz yaptım! :)


Şimdi efenim, bakmayın benim ''Çalış çalış, sanki dünyayı kurtarıcaz!'' dediğime...
Ben çalışmayı seviyorum :)
Evde oturunca, bi' süre sonra özlüyorum ofisimi, masamı, yaptığım görüşmeleri.
Kahkaha kıyamete çevirdiğim o çok ciddi toplantıları :)
Konferans görüşmeleri... telefonda kibar kibar kavga etmeyi.
Zaten çalışma köşem, benim minnak cennetim gibi :)
Yüzümü sürekli gülümsetecek bir şeyler buluyorum-ekliyorum masama.
Bugün de bunları -hazır efektlendirip sımsıcak yapmışken- paylaşayım dedim.

Bizim ofis buz gibi, açıyorlar klimayı 15 derecede, totomuz donuyor çok afedersiniz.
Kaç kez ayaklarımın buz kestiğini farkettim :/ Neymiş efenim? Çok sıcakmış!
Dışarısı hepi-topu yirmi/yirmi beş derece!
Şeytan diyor; alacaksın bunları, dizeceksin Konyaaltı sahiline boncuk gibi... tepelerinde güneş... kıpırdatmayacaksın üç saat, sıcak görsünler!
Zaten burada güneş yüzünü gösterdiğinde etek boyları iki karış birden kısalır, topuk boyları bi' karış uzar.
Yazın geldiği havadan değil, ofisteki kızların kıyafetlerinden anlaşılır :)

Üstte görmüş olduğunuz köşe, masamın yanı...
Arkadaşlarımdan gelen kartpostalları koydum oraya, baktıkça içim sıcacık oluyor.
Karikatürlerim var sonra... millon kez daha baksam hala beni gülümseten karikatürler...
Notlarım var bi'de, kendime hatırlatmalarım... çok unutkanım çünkü :/
Kaç kez şemsiyemi ofiste unuttum bilmiyorum mesela... ertesi günü, su birikintilerine basmamak için keklik gibi seke seke, ofise ıslak gelmek zorunda kalıyorum her seferinde :)

Aşağıda gördüğünüz fotoğraf da benim gülümseme sebeplerimden.


'The Usual Suspects' hesabı :)
Ay, bak yine canım çekti! En kısa sürede bir kez daha izlemem lazım bu filmi :)
Defterler... kalemler... kaç defter doldurum şu son iki yılda, hesabını tutmadım.
Ben sürekli yazarım, her şeyi not alırım. Sinirlendiğimde bile yazarak küfrederim :D
Türkçe bilen biri bi' açsa defterimi, birbirinden enteresan cümleler bulabilir içinde :)
Zaten ileride iş değiştirirsem kesin başım derde girer gibime geliyor.
Öyle alıştım ki, kızdığımda-sinirlendiğimde Türkçe ağzıma geleni söyleyip-stresimi atmaya; kazara Türkçe bilen birinin olduğu ortamda çalışırsam adım küfürbaza çıkacak :)

Aşağıdaki fotoğraf ise yayım yayım yayıldığımın göstergesi.
İlerde başka kata/masaya geçersem dar gelecek, biliyorum :)


N'apem arkadaşım?
Kendim büyüğüm, çalışma alanım da geniş olmalı, sıkıntıya gelemem! ;)
Gördüğünüz çekmecelerin hepsi dolu. Yiyecekler, içecekler... kozmetik malzemeleri.. çoraplar... yedek ayakkabılar :)
Ayaklarım üşürse giyiyorum pambıklı çoraplarımı :D
Zannediyorlar ki; bu bize özgü bi' durum, gayet normal.
Arkadaşım, parmak ucu açık, boncuk mavi ayakkabı içine giyilen bembeyaz pamuklu beyaz çorabın nesi normal?
Ayağım üşümüş-giymişim, bildiğin kıroluk yapıyorum işte :)
Her istediğini giyebilmek çok güzel, hehehe :)
Meselam, geçenlerde üç gün üst üste gün çok sıcak oldu, bi'gün bildiğin pijama altı gibi, çiçekli böcekli, şalvarımsı kesimli bi' 'şey' ile gittim işe. Bakın 'şey' diyorum, ne pantalon, ne don... bi' ismi yok. Üstüne bi' beyaz bluz, alta açık ayakkabılar.
Beni pek bi' dikkatli inceleyen kız, bi' kaç gün sonra şalvar modeli-çiçek desenli pantolonla geldi ofise.
Çok eğleniyorum, yeminne :)
Bi'gün, kısa bir tişört giymişim, fularımı bir omzumun üstünden diğer koltukaltıma çaprazlama bağladım -hani Hintli kadınlar gibim- totoma dek kapadım sırtımı açılmasın diye.
Tahmin edin bakalım ofiste son moda ne? :)))

Cumartesin tadını çıkarın, yayım yayım yayılın... tembellikte tavan yapın e mi?
Gününüz gülücüklü olsun :)

Sittirella, Polonya'dan bildiriyor.


En nihayet sıcak hava yüzü görebildik, üç gün süreyle-kesintisiz :)
''Üfffff! çok sıcak!'' filan diyebiliyoruz :)
Biliyorum, siz orada eriyip-tükenmekle meşgulsünüz ama yılda bir iki hafta da olsa güneşin kavurduğu yaz yaşamak bizim de hakkımız.

Onca soğuğun-yağmurun-rüzgarın artından bir kaç gün güneş görünce ne yaptılar dersiniz?
Şehrin göbeğine, hem de tam merkezine kocaman plaj yaptılar. Yanına da havuz yaptılar ki yürüyebilelim :)
Çok da iyi ettiler kanımca, ben bayıldım-bittim açıkçası şehir merkezinde plajda yürümeye :)

Şimdi bunları yazıyorum ya, gönderi bitince gidip bi' güzel duş alacağım.
Tiril tiril yazlıklarımı giyeceğim. Ayağıma şıpıdık terliklerimi geçireceğim ve tutacağım sevgilimin elini, dooooğru plaja gideceğim! :)
Akşam yemeğini orada yiyeceğiz ve bir iki saat kitap okuyacağız şezlonglarda...
Ardından yine plajın yanına kurulmuş olan dev (ama hakkaten deeeeeev) ekranda, açık hava sineması tadıyla ''The Intouchables''ı seyredeceğiz.
Bu filmi çok istememe rağmen seyredememiş olmamın bi' sebebi varmış meğersem.
Ha bugün seyredeceğim-ha yarın seyredeceğim derken kısmette açıkhava sinemasında seyretmek varmış :)


Gazoz içip patlamış mısır yiyeceğim seyrederken ^^
Bugün için planımız bu.
Yarın da ''Horizon Film Festival''i fırsat bilip sinemaya gideceğiz :)

Tarihe not düşmek açısından:
31 Ağustos Cuma akşamını 1 Eylül Cumartesi'ye bağlayan gece saat 22:00'de sinemaya kapanacağız. Ertesi sabah saat 10:00'a dek Yüzüklerin Efendisi'ne doyacağız. Film maratonuna katılıyoruz!
The Lord of the Rings serisinin üç filmini birden, peşpeşe, herkese görmek nasip olmayan yönetmen versiyonları ile izleyeceğiz :)


Çok mutluyum! Çok mutluyuz!
Uzun zamandır The Lord of the Rings maratonu yapma fikri vardı aklımızda, sadece uygun-rahatsız edilmeyeceğimiz- işimizin veya planımızın olmadığı bi' hafta sonunu kolluyorduk.
Keşke başka bi' şey dileseymişiz diyorum bazen :)
Hem erken rezervasyon dolayısıyla 10% indirim de aldık biletlerimize, oh mis! :)
Şimdi nasıl bi' çanta hazırlamamız gerektiğini, ne yiyeceğimizi, ne içeceğimizi, yeni termos almayı filan planlıyoruz :) Bol bol not almayı ve fırsat bulabilirsem bi' kaç kare fotoğraf çekip -izlerken aklıma bile gelmez herhalde, maraton girişinde/çıkışında tabisi de- daha sonra burada paylaşmayı planlıyorum :)

Böyleyken böyle işte :)
En güzelinden bir hafta sonu diliyorum.
Bol gülücüklü... :)

Görseller: Google Images

Kalp kalp :)


Tamam, adam gibi bir fotoğraf makinesi almanın şart olduğunu biliyorum.
Ama alıncaya dek emekli telefonumla şipşakladıklarımla yetineceksiniz.
Meğersem bu fotoğraf en süfer makineyle çekilmiş...olma mı? :)

İş çıkışı salına salına geldiğim evimde, ayakkabılarımı çıkarır çıkarmaz kahve için su koyuyorum ateşe.
Cümleye bak; "Ateşe su koymak"...ben var çok susamak - çok yorulmak :)
Soyunup silkinesiye dek geçen zamanda su hazır oluyor, hemen en mis!inden bi' köpüklü 'nesgayfe' hazırlıyorum :) Şimdi diyeceksiniz ki ''Türk kahvesi gibisi yok!''. Onu ben de biliyorum ama bu kahveyi de seviyorum işte! Hıh! :)
Tarçınlı, kalp formlu kurabiye favorim :) Tarifini vermeyeceğim, benim özelim kalsın şekerim.... dermişim :) Şaka nan! Neeeerde bende o yetenek? Gelirken köşedeki marketten alıyorum. Günlük çıkarıyorlar, mis gibi-tazecik . Kokusu da-görüntüsü de beni benden almaya yetiyor :)
Bulanık-mulanık ''Nook''umla tanıştırmış oldum sizi. Çok büyük aşk yaşıyoruz bir haftadır ;)
Yüzyıllık Yalnızlık'ı okudum-bitirdim, Ejderha Dövmeli Kız'ın son elli-elli beş sayfasındayım.
Bir haftada sadece geceleri yatmadan önce kapadım, sabah gözümü açar açmaz hemen Nook'uma sarıldım :) Hatta bir gece uyuyakalmışım, kapamamışım :)
Kahvaltıda-işe giderken-kahve molamda, öğle yemeğinde sürekli okuyorum. Bol bol ekran ışığı ile okudum, yatakta gözler kapanıncaya dek öyle keyifli oluyor ki okuması... Bi' ton işlem yaptım: Bataryası -du' bakem- 53% an itibariyle.
Demek ki: tek bir şarjda iki hafta sürekli kullanım garanti, günde sadece 3-4 saat okuyup kapasam: 1 ay, mis! :)
Neyse, bunun için sağlı-sollu, ekranı ışıklı bir sürü fotoğraf çekip ayrıntılı bi' gönderi yapacağımdır :)
Yalnız, bi' konuyu da tarihe not düşeyim burada;  masamdan kalktığım anda gözler kitaba sabit hareket ettiğimden kelli, tüm departman çalışanlarının pis pis/az kıskanç bakışlarını üzerime mıknatıs gibi çektiğimi hissediyorum :) Bir insanın, sabah ofise girdiği andan-çıktığı ana dek, her boş anında-molasında, nasıl olup da sus-pus kitaba gömüldüğüne basmıyor beyinleri :)
Öğrenecekler aplası/abisi! Alayına kitap aşkı aşılamayı planlıyorum :)
Konudan hop diğer konuya:
Kafka on the Shore/Sahilde Kafka masamın üzerinde "Oku beniiii" diye fısıldıyor sanki :)
Beklesin azıcık! Ben onu çok beklemiştim ne de olsa :)
Şimdi gidip bi' twit şettireyim, ardından kitabıma gömülüp bitireyim ki, yarın size en tazesinden, dumanı tüten bi' ''Ejderha Dövmeli Kız'' gönderisi yapabileyim, değil mi?
En güzelinden akşamlar/geceler hepimizin olsun :)

Esen kalın.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Inglot Cosmetics

Kızlar toplanın, size Inglot'tan bahsedeceğim :)
İlk olarak Inglot'a aşık olma sebebimi vereyim:

PARABEN FREE FORMULA
NOT TESTED ON ANIMALS

işte bu iki cümle beni benden alıyor :)
Hiçbi' ürününü hayvanlar üzerinde test etmeyen nadir firmalardan biri Inglot.
Bu bile gönül rahatlığıyla ürünlerini almak için yeterli sebep bence.

Bundan bi' kaç yıl önce, takip ettiğim blog sayfalarının arasında gördüm ilk olarak Inglot adını.
Çok kaliteli, kolay bulunmayan, insanların ürünlerini almak için 5-6 saat yolculuğu göze aldıkları kadar muhteşem bi' marka olarak lanse ediliyordu. Diyordum ''ne manyak insanlar var, bi' oje için beş saat yolculuk yapıp-dünyanın parasını bayılıp, bi' de seviniyorlar'' :)))
O zaman Inglot'un Polonya markası olduğundan haberim bile yoktu.
Ne zaman ki iki yıl önce Wroclaw'a taşındık... ilk gün girdiğim sıradan bi' alışveriş merkezinde 'INGLOT' tabelasını gördüm; şaşırdım :)
Gel zaman-git zaman -iş yerimin tam karşısındaki alışveriş merkezinde olmasından dolayı- Inglot ziyaretlerimi sıklaştırdım.
Fiyatları hiç de bahsedildiği gibi uçuk değildi ve çok kaliteli-çeşitli ürünleri vardı.
Özellikle farlarının pigmentleri harikaydı.
Sürdüğünde yumuşacık, saatlerce -tüm gün diyelim biz ona- göz üzerinde kalıyor ama temizlemeye kalktığında hiç zorlamadan, sağa sola bulaşıp yapışmadan, gözü-yüzü hırpalamadan silinip gidiyordu.
Çalışanları işinin uzmanı, bilinçli, ürün satışına değil, cilde uygun ürün tavsiyeleri veren, 'ister al- ister alma ama alacaksan da sadece ihtiyacın olanı al, gereksiz ürün alma' mantığında olan, bize göre 'böyle para mı kazanılır?' diyeceğimiz bi' firma Inglot.
Dünyada sayılı merkezlerde olmasına rağmen, Polonya'da hemen her alışveriş merkezinin içinde yer alması ve ürünlerinin standart olması onu benim için güzel kılan.
Ve -bunu nispet yapar gibi söylüyorum ama- hiç de pahalı değil :)
Mesela ben, minicik göz altı kapatıcısını 'buna bu kadar para verilir mi? salaksın kızım sen, bu parayla en şahanesinden bir akşam yemeği yersin' diye homurdana homurdana almıştım. Üç aydır her gün kullanıyorum, yarısına bile getiremedim :)
Ve, verdiğim para ise 10-15 TRY kadar bir şey idi :) Homurdanmam onaydı yani, 35 yılda bi' cimriliğim tutmuş demek ki :)
Önceleri ''Freedom System'' den kendi makyaj paletlerimi yaratmaya başladım, sonra bi' aplikatör, sonra bi' kapatıcı, sonra bi' ruj derken bi' baktım ki gerçekten Inglot'u sevmişim.

Salı günü  iş çıkışı, şirketin yabancı çalışanlarının bar toplantısı vardı.
Tüm gün çalışmışım, iş-güç kafa patlatmışım.
Dokuz saate yakın PC karşısında göz altlarım şişmiş... 'tek rakibim kurbağa kermit' moduna girmiştim ki, iş çıkışı soluğu Inglot'ta aldım.
'N'olur beni insan kılığına sokun' dedim :)
Daha önce görmediğim bi' kız 'lütfen oturun' dedi.
Bi' soru-bi' soru daha, far nasıl sürülür, makyaj için olmazsa olmaz nedir, tenime gidecek renkler nelerdir diye nefessiz bi' soru yağmuruna başladım, onlarca sorumu bıkmadan-usanmadan, büyük bi' sabırla ve de uygulamalı olarak göstererek cevapladı.
Peygamber sabrı dedikleri bu olsa gerek :)
Ben olsam, bana biri bu kadar soruyu peşpeşe sıralasa ''Kızım bak git!'' der, kovalardım :)
Meğersem bu hatun kişi Inglot'ta çok uzun süredir çalışan, işin tanıtım-satış değil de, işin arka kısmında yer alan bölge sorumlusuymuş. O gün denetim amaçlı oradaymış ve benim şansıma-kendi şanssızlığına- o anda işi bittiğinden müşteriyle ilgilenmek istemiş.
Yaklaşık 1.5 saatlik soru-cevap-makyaj maratonunun ardından sırf emeğine karşılık almak istediğim rimeli bana satmayarak beni şaşırttı :)
Neymiş?
Hiçbi' şey kusursuz değilmiş, Inglot rimellerinin hiçbiri benim kirpik yapıma uygun değilmiş.
Kendime başka bi' markadan ince fırçalı, kaliteli bir rimel seçmeliymişim ama rimel dışında bi' şey almak istersem alabilirmişim.
Fırça temizleme solüsyonu alayım o zaman dedim, satmadı.
''Temizlenecek fırçanız yok, krem pudra veya fondöten almaya karar verirseniz ve uygun fırçanız olursa o zaman alın, şimdi gereksiz para kaybı olur sizin için, kullanmayacağınız ürünü ne yapacaksınız?'' dedi :)
Dedim ''yüzüme uyguladığın krem pudradan alayım o zaman'', rengi çok doğal durmuştu çünkü.
Baktı: ''kusura bakmayın kalmamış ama yarın gelecek. Hem bu akşam deneyin makyajınızı, herhangi bi' rahatsızlık hissetmezseniz, duruşundan-kalıcılığından memnun kalırsanız gelir alırsınız'' dedi :)
Param var-hiçbi' şey alamıyorum! :)
En ucuzundan iki fırça aldım -gerçekten ihtiyacım vardı... özellikle göz altı kapatıcım için kullanmaya fırçam yoktu.
Teşekkür-rica-kocaman gülümsemeler, elimde bi' kartvizit, bebek gibi bi' cilt ve şahane makyajla ayrıldım Inglot'tan :)
Gece o kadar sohbet, sıcak, sigara dumanı, yeme-içme ve harekete... ve hatta eve gelinceye dek sırılsıklam eden yağmura rağmen makyajım mükemmeldi :)
Ertesi günü ise cildim bebek gibi-yumuşacık idi.
Ziyaretime gelen bi' kız arkadaşımla sohbet sırasında konu makyaja gelince, banyoda aylardır duran ama on beş günde bi' kapağını belki açtığım makyaj sepetimi koydum önüne.
Başladık ürünlere bakmaya; gözlerime inanamadım.
O kadar çok far, göz kalemi, dudak kalemi, eyeliner, allık ve daha sayamadığım malzemem var ki, şaşırdım.
Arkadaşım 'Bunları da ojelerin gibi mezara götüreceksin sanırım, neden hiç kullanmıyorsun?' dedi.
Cevap veremedim :)
Haklıydı. Banyoda sıra sıra duran, güzelim ojelerimin haftada bi' tozunu alıyorum sadece. Aşka gelirsem yine haftada bir kez oje sürüyorum. Dolayısıyla aldığım ojeler bir-iki yıl sonra çöpe gidiyor :/
O an karar verdim: üniversite yıllarıma geri dönüp, yine makyaj yapmaya başlayacaktım.
Maksat bi' kasa makyaj malzemesi stoğunu eritmek :)

Dün soluğu Inglot'ta aldım.
Makyaj temizleyicisi, silikon makyaj bazı, far bazı, 1 adet kaş farı, bi' adet kaş fırçası, bi' adet ruj, bi' adet ruj fırçası, kaş farı ve rujumu bi' arada saklayabileceğim 'Freedom System' den bi' yuvarlak-aynalı palet.
Evde bulunan, yine Freedom System'den seçtiğim farlarımdan ikisini koyup makyaj çantama atabileceğim ikili-kare palet, bi' far fırçası, bir de makyaj yaparken malzemeleri üzerine sıktığımız metal-çok şık bi' paleti satın aldım :)
Evvelsi gün de, bi' yüz fırçası ve kapatıcı fırçası almıştım.
Tek sorun; cildime uygun krem pudranın gelmemiş olmasıydı. Onu da gelir gelmez alacağım veya bir diğer şubelerinden edineceğim.
Aldığım ürünlerden bir kaç örnek vereyim:
Akşam akşam, telefonumla fotoğrafını çekmeyi denedim, ortaya aşağıdaki fotoğraf çıktı.


Bari ne aldığım görünsün, belki birilerine fikir verir diye www.inglotcosmetics.com adresinden aldım aynı ürünlerin fotoğraflarını :)


Yani, demem o ki;
Bu kız, bundan böyle pek süslü olacak :)
Her şey bi' yana; bugüne dek kullandığım ve bundan sonra kullanacağım marka olduğundan, Inglot'u  gönül rahatlığı ile öneririm.
Bu da böyle reklam gibim oldu.
Bi' biz yiyemedik şu blog aleminin balını-kaymağını canına yandığım :)
Yakında blogu makyaj bloguna çevirirsem şaşırmayın.
Şaka nan şaka... :)

Günaydınlar :)
Güzel olsun gününüz.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka / Inglot.pl

Oradan buradan, bi' de şuradan...



* Herkeşlerde bi' 'Pazartesi Sendromu'; ay allam deliricem! :)
Sanki, son bej-on yıla dek hafta altı gündü, Pazartesi'yi sonradan eklediler, herkeste şok etkisi yarattı da sendromu bile oldu :)
Valla, ya hiç sendrom-mendrom yaşamıyorum, ya da her gün sendromluyum-farkedemiyorum.
Benim için yataktan -bana göre- kargalar kakasını yemeden çıktığım her gün 'Te allam yine mi uyuyamıcem? Ben böle şansın taaaaaaaa...!!!' günüdür ve  böyle bi' sevimsiz, bi' tatsız-tuzsuz, ne bileyim bi' yamık, bi' yılık yanı vardır o günlerin :)
(Yamık'lan yılık Ege şivesinden gelyo, bilmeyenne öyrensin deye didim :)
Bi' de yımırta va'dır, bun' da bilin.)

* Bi' kaç gün önce uyandığım, baktım benim minnak topalak ortalarda yok. 
Hiç adeti değildir, her sabah bana doğru aheste aheste, esneye esneye gelip 'Miyavdın' demeden yapamaz :)
Yatağında, kanepe arkasında, şifonyer altında, yine göbeği serin bi' yere dayayıp, uyudu kaldı kesin dedim :)
Elimi yüzümü yıkadım, kahvemi hazırladım, içiyorum-ayılmaya çalışıyorum; hala ses yok.
Neyse, yedim-içtim, gittim dişlerimi fırçalıyordum ki, uzaktan bi' 'Miv!' sesi geldi.
Kıllandım :)
Aklıma gelen hep başıma geldiğinden, kapıyı açtığım gibi dümdüz balkona yürüdüm.
Evet, sevgilim sabah evden 05:30 gibi çıkarken balkon kapısını kapamış. Benim balkon delisi turuncu minnak kaşla göz arasında balkonda kalmış. Yemiş sabah güneşini balkonda 2.5 saat kadar, şaftı kaymış tüy yumağının :)
Kapıyı açtım ama, bizim asilzade gayet aheste adımlarla, kuyruk dimdik söylene söylene içeri girdi, suratıma ters ters baktı, gitti mutfağın ortasına boylu boyunca uzandı :)
Ya ben sevgilimden önce çıksaydım evden?
O da kapatıp kapıyı gitseydi? 7. katta, balkonda 8-10 saat yalnız :/
Sevgilim gülmekten ağlarken benden fırçayı yedi! Gerçi ben de o sırada sırıtıyordum :) 
Bize ders oldu resmen.
Minnak; hala akıllanmadı tabiside. 
Daha balkon kapısının kulpunu tutmadan dibimde, o minik-pembe burun kapının camına dayalı :)

* Türkçe dersim şahane gidiyor!
Öğrencilerim 'soğuk soğuk karpus' yemeyi ve 'çorap' içmeyi seviyorlarmış!
Olsun, bu da gelişme tabiside :)
Şaka bi' yana, üç temel zamanda 100 den fazla fiil çekiyorlar, gurur duyuyorum nan! :)

* Kitap okuma yalan oldu son iki haftadır.
Bir sayfanın yüzünü açtığım yok.
İş-ev-haftada iki gün ders, beklenmedik bi' misafir, bi' piknik, iki film-bi' sinema, araya bi' proje yetiştirme, eğitimler vs. derken; imdak!
Zengince bi' apla yok mu beni evlatlık alsın? :) (abi de olur) :)))
Ne bi'lim bana ev alsın, o evi eşyayla donatsın, desin ki; kızım ye-iç-yat-oku, arada gez, al sana üj-bej bin harçlık, yay anasını satem! :)
Çok tembelim, çoooook! :)

* Tramvayda eve geliyorum; bi' duraktan 3 tane civan-delikanlı Türk genci bindi.
Başladılar ağza alınmadık küfürlerle kendi aralarında şakalaşmaya.
Öyle küfürler ki; kanatlanmışlar havada uçuşuyorlar!
Bi' durak, iki durak, üç durak derken inecekleri durağa geldiler. Ben de kapı yanında oturuyorum. Tramvay durdu.
''Bi' dahaki sefere daha orijinal küfürler kullanarak konuşun ki, Türkçe bilenler bile anlamasınlar'' dedim.
Suratlar şahaneydi! Pancarla Gül kurusu arası bi' tonda onları durağa heykel ettim.
Bu başıma gelen üçüncü olay burada. Hepsinde ''S.Ella durur mu? Lafı gediğine koymuş'' durumu yaşıyorum burada.
Edepsizler! Sonra ''Türkler kötü!'' oluyor... haklı adamlar, ne desek boş. 
Bizden hakkaten bi' cacık olmaz.

* Loto oynadım, umutluyum.
On melyon Te-Re-Ye cik bi' rakama tekabül ediyo.
Çıkarsa; herkesin evine benden klima! :)
Bas bas paraları yapmayı planlıyorum, akla gelecek en saçma salak şekilde ''para harcama görgüsüzü'' olmaya and içtim!
'Ona veririm-buna bakarım-hayır duası alırım-fakire yardım-fukaraya destek' gibi şeyler deyince yukardaki yemiyor abicim!
Bu sefer de böyle deneyeceğim şansımı; yok adam gibi-mantıklı düşünceler!
Paradan duvar kağıdı yaptırmak isteyen olursa; haberim olsun :)
(Oricınıl-yüzlük bankotlarla hemi de)

* Daha önceki bi' gönderimde bahsetmiştim; 'yeni çıkan yasayla pet shoplarda veya internet üzerinden canlı hayvan ticareti yasaklanıyor' demiştim.
Yasaklamışlar.
İnsanlar çok acayip.
İnsanoğlu dururken, şeytana ne gerek var anlamıyorum.
Bi' tasma gördüm az önce... 1000 Liracık.
Tasmayı alana yanında köpek hediye ediyorlar!
Pes! :/

* Bu ülkedeki evlerin balkonları, genelde totomun çapının iki katı büyüklüğünde oluyor.
Bizimkisi istisna :)
Bi' de balkonlarda su gideri olsa iyiydi.
Balkonun mu var-derdin var arkadaş.
Sileceksin! Silerek temizleyeceksin!
Sefası pek güzel ama silmesi... #£/(>@@>!!!!

* Gazeteleri de acayip zaten, el kadar.
'Ulusal-günlük gazete' deyimini burada şaka amaçlı kullanabiliriz.
Her yerde yerel gazeteler var, tirajları üj bin-bej bin.
Bi' de belediye başkanı ne yemiş, hangi sporcuları bilmem nerede ne kazanmış üzerinden gidiyor haberler.
Gel de arama şimdi, gazeteyi nasıl katlayacağımı bilemeden yaptığım iki saatlik Pazar sabahı kahvaltılarını.
Eklerini bile özledim yav :/

* 4. katta yaşayan, sürekli karşılaştığım komşuma pek sempatik geldiğimden olacak, beni her gördüğünde yüzündeki kocaman gülümsemesiyle çat-pat Fransızca konuşuyor.
Anladığımdan öyle emin ki; geçiricem bi'gün ağzının ortasına elimin tersiyle- merhabalaştığım tek komşumdan da olacağım.
Olmamak için ne diyoruz?
'Fransızca bile olsa merhaba merhabadır'... günün özlü sözü bu :)

Fotoğraftaki dili ısırmak-yemek serbesttir :)
Saygılar efem...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Aklını kendine saklasaydın



* Olmuş Haziranın 14'ü... hala uzun kollularla, şemsiyelerle, kapalı ayakkabılarla geziyoruz.
Yılda 8 ay kar-kış, 4 ay da yaz gelsin diye ummakla geçiyor :/

* Bu sabah gözümü açtığımda ağzıma dayanmış iki tane pati buldum :)
Oturmuş minnak göğsüme, dayamış patileri ağzıma, dikmiş gözleri üzerime; resmen nöbet tutuyor.
Sevgilim bile beni uyurken bu kadar sık ve uzun süre seyretmemiştir ... te allam :)
Yer misin? Sever misin? :)

* Bugün dersim var :)
Türkçe temel dil eğitimi alıp devam etme şansı yakalayamamış iki kafadar gelip beni buldular.
haftada 2 gün-toplam 3 saat ders veriyorum :)
Kaynak kitaplarım var, resmen oturup ders programı hazırlıyorum :)
Çok sevdim bu öğretmencilik işini... ne güzelmiş birilerine -gerçekten işe yarayacak- bir şeyler öğretmek :)

Bakın öğretmenlik dedim de... hemen iki şey aklıma geldi.
İnsanlar çok kötü! :/

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...
Pireler tellal iken,  Türkiye'de SBS-LYS-GBS-KPSS gibi afili kısaltmalar yokken...
Çeyrek asır kadar önce ortaokul son sınıfta sınavlara girmiştim.
Fen Lisesi-Öğretmenlik Lisesi ve de Sağlık Kolejini kazanmıştım.
Duymuştuk ki; Fen Lisesi'nde okumak pahalıydı :/
Daha doğrusu, Fen Lisesi'nin ne gibi bi' artısı olduğunu kimcecikler bilmiyordu.
Diğer iki okul, 4 yılda meslek sahibi yaptığı için anne-babamın aklına yattı.
Ama tabikisi de bi' bilirkişiye danışmak gerekiyordu; sütannemlere gezmeye gittik.
Benim süt annem var :) İki de süt kardeşim; biri kızkardeşim-biri abim :)
Sütannem öğretmen, babam da öğretmen -yani sütannemin eşi... her ikisi de ilkokul öğretmeni :)
Gittik, dedik; durum bu-bu ve de bu.
Sütannemin ağzından ilk dökülenler: ''Aman diyeyim öğretmenlik okulunu aklına bile getirme!''
Sonra devam etti; biz de böyle bi' okuldan mezun olduk, çekmediğimiz çile kalmadı. Hem, öğretmenlik iyi-hoş görünüyor ama dert! Öyle zor-böyle stresli, o kadar çocukla uğraşmak öyle yorucu-böyle sıkıntılı.
En iyisi hemşire olması! Sağlık kolejine gitsin, mis gibi dört yılda hemşire olsun. Hem bir sürü imkanı olur -sanırım burada imkan = doktor koca oluyordu onun için- benim tavsiyem budur.

Paket yaptılar beni; doğru Bolu Sağlık Koleji'ne :)
Gittim,  gördüm, döndüm efenim.
Sevmedim!
Üçüncü gün bi' dağıttılar kitapları; amanin!  Kan gövdeyi götürüyor, doğum fotoğrafları vs.
Geceleri kızlar yorganı çekiyorlar kafalarına ağlıyorlar falan.
Bi' avuç jetonum vardı, aradım babamı; ''ben geliyorum!''dedim.
Döndüm, normal lise kayıtları bitmişti, bin bir türlü zorluk ve işlemden sonra nihayet kabul ettiler de normal/düz/bildiğin dümdüz bir lisede eğitimime devam ettim.

Lafı nereye bağlayacağım?

Hani benim ''Aman diyeyim öğretmen olmasın!'' diyen sütannemin özbeöz çocukları :/
Süt abim ve süt kardeşim...
İkisi  de öğretmen oldular :)

Belki de ben şapşahane bi' öğretmen olacaktım kimbilir? :(

Ağzımızdan çıkan, en basit- en sıradan-en önemsiz görünen cümleler bi' insanın hayatını baştan sona değiştirebilir.
O sebeple; kime ne söylediğimize, ne öğüt verdiğimize dikkat edelim...
Bi' de; herkesin verdiği akla pek güvenmeyelim.

Glasses by ~Alisabeth56

Sittir Git!



Bakmayın başlığın böyle sert olduğuna... aslında şeker gibi bi' gönderi yapmaya niyetim var çünküm uzun zamandır 'Bugünlerde ben' yazısı yazmamıştım :)

Eminim çok merak etmişsinizdir bugünlerde neler yaptığımı.
Hani, işiniz-gücünüz yok, sürekli 'Acaba Sittirella ne yapıyordur şimdi/şu anda?' diye düşünüyorsunuz ya... :)
Hani, dünyanın merkezinde ben varım, dağlar-ovalar ve de yeşil vadiler benim eserim ya... :)
O sebepten sizi daha fazla merakta bırakmayayım dedim :)

Teallam yareppim! :)

Bugünlerde ben, bissürü blog takip edip, bol bol tespit yapıyorum  :)
Hatta ve hatta -zamanım çok bolsa- oturup blog tutmaya ilk başladıkları günden itibaren yazdıkları her şeyi okuyorum takip ettiğim bloggerların :)
(Ne acayip bi' kelime oldu bu: bloggerlar :P )
Günden güne değişimlerini görebiliyorum yazdıklarında, nereden-nereye geldiklerini görüyorum, çok eğlenceli oluyor :)
Bazıları çirkin ördek yavrusu'ndan kuğu'ya dönüşüyor, bazıları ot gelip .ok gidiyor.
Bazıları da, izleyici sayısının 101'e ulaştığı an kendini dünyanın hakimi ilan ediyor ki, bence en eğlenceliler bunnar :)))

Neyse, dağıttım-toparlıyorum konuyu :)
Bugünlerde, anlamadığım-anlamlandıramadığım ve sanırım asla anlayamayacağım şeyler dönüyor bu blog aleminde, vay anam ki, ne vay vay! :)
İstisnalar kaideyi bozmaz demeyeceğim bu sefer, az sonra yazacaklarımı yapan herkes benim gözümde;
.......   .........  .........! :)

Meselam: bi' blogger doğurmuşm yapmış... taaaa üj-bej-on yıl önce; anne olmuş.
Aman ne güzel, uzun-mutlu ömrü olsun çocuğunun, çok güzel günlerini görsün işşallaa.
Anne olmak güzeldir elbet, boşuna demiyorlar cennet bile ayaklarının altında diye... herkesin ulaşamayacağı 'rütbe' :)
Minicik bi' mucizeye ortak oluyorsun, bedeninde yavrunu büyütüyorsun, dünyaya getiriyorsun... şahane!
(Senden başka canlılar da bu mucizeye ortaklar. Hem de beş-on tane birden dünyaya getiriyorlar, yavruların göbek bağlarını da dişiyle kesenler-diliyle temizleyenler de var... bu da bilgine)
Ama.... iş bloglamaya gelince .okunu çıkarıyorsun.

Bu arkadaş ne doğurduysa artık, sanırsın tek çocuk onda var :)
Çocuk değil; dünyada eşi-benzeri olmayan, gözyaşları elmastan, yımırta yese-gökkuşağı .ıçan bi' masal kahramanı doğurmuş.
Çocuğu doğuran dünyaya getiren kadın, -artık nasıl bi' evrim geçirdiyse doğum esnasında ve sonrasında- beyin kapasitesi açılmış, hayata bakışı değişmiş, bi' gelişmiş-bi' bilişmiş... bulamadım uygun kelimeyi buraya :/

Nassı desem? Einstein yanında .ok yemiş!
O kaddaaa yani :)
Her bi'şeyin en iyisini o bilir olmuş, en güzel annelik tavsiyelerini o verir olmuş, çocuk gelişiminin kitabını yazar ve hatta kitabını bırak, tarihini sil baştan yazar olmuş :)
Bugüne kadar ne yazılıp-çizildiyse yalandır ve de yanlıştır, o ne derse odur- kayıtsız-şartsız doğrudur olmuş.
Çocuğu ne dedi - ne yedi - ne içti - ne renk .ıçtı? bilmemiz şarttır :)
Nan, herkesin var çocuğu-evladı.
Herkes paylaşıyor çoluğunun-çocuğunun fotoğraflarını... elbette paylaşacak, hayat paylaştıkça güzelleşir :)
Ama kimse tutup 'bu oğlum Kaval Can, bu da çektirdiğimiz çürük dişi. Bakın, çürük dişi bile hepinizin çocuğunu döver!'' demiyor be... en fazla ''yavrumun dişi çıktı, ağrısı var'' diyor elalemin anneleri.

Böyle bi' blogger ile karşılaştığımda;
''Günün birinde kazara çocuğum olur ise, nasıl bi' anne olmamam / nasıl bir canavara dönüşmemem gerekir'' dersi alıyorum.

*   *   *

Meselam; 'Bugün ne giydim?'cilerden bi' örnek vereyim.
Arkadaş, bugün ne giydiysen giydin... pek yakışmış-maşşallaaaaa... da, giydiysen bana mı giydin? :)
Yok efenim neymiş?
Rengarenk fırfırlı bolerolar bu yaz çok modaymış... herkeşler peşpeşe fırfırlı bolero paylaşıyormuş... özentilermiş.
Çünküm bu hanfendü, sarı renkli-fırfırlı boleroyu ilk olarak bi' yıl önce, kombinlemiş -hemen oraya linkte yapıştırılır/fotoğraf koyulur tabi, ispat olması açısından- eee? 
Taaaa bi' yıl öncesinden biliyormuşmuş oluşacak trendi!
Bi' adım daha ileri gidelim: modayı yaratıp - modaya yön veriyormuş! :)))))
Nan... nan! Bi' dur be... parmakların ne yazıyor bi' kontrol et be! 
Orda 'Backspace' denen bi' tuş var, bas ona, korkma ısırmaz... sen yeter ki bas :)
Okuyan da, seni bi' Coco, bi' McQueen sanacak :)

Bi' kendini beğenmişlik- en iyi benim!cilik fırıl fırıl dönmekte blog aleminde.
Kendini ispatlama, başkalarına 'üstünlüğünü' kabul ettirme çabası...
Anlayamadım-anlamıyorum-anlayamayacağım.

Bi' kere şunu peşin peşin kabul edelim; hepimiz insanız, eksiğiz, kusursuz imalat değiliz.
Bi' kere hepimiz osuruyoruz pırtlatıyoruz, var mı ötesi?
Hiçbirimizin çişi cam göbeği rengi değil.
Bi' ay yıkanmasak; hepimiz leş gibi kokarız.
Hepimizin hayatında yasyamuk bi' şeyler vardır.
Hiçbirimiz mikkemmel! değiliz, mükemmele sahip de değiliz.
Eşit derecede tamamız- eşit derecede eksiğiz.

Hepimizin çok iyi bildiği bi' konu tabisi de vardır;
Ebru Şapşallı bile Pilates gurusu bu ülkede :)
Onun bile var senden-benden iyi bildiği bi'şi.
Bildiklerimizi paylaşmak iyidir-güzeldir; hayat paylaştıkça daha da güzelleşir.
Ama, insanca paylaşıldığında güzeldir.

Ama, sen kalkıp;  ''Onu da bilirim-bunu da bilirim ve hatta şunu da bilirim, ötekileri de bilirim, her şeyi bilirim, her şeyin en iyisini ben bilirim'' diyorsan...
Kalkıp, kendi bildiğini-bilgini paylaşmak yerine 'bilmişlik' yapıp burnundan kıl aldırmıyorsan...
Dediğin dedik-öttürdüğün düdük ise...
Hele bi'de kendi bildiğini-sevdiğini başkasına zorla kabul ettirmek için demediğini-yapmadığını bırakmıyorsan...
Hakkaten, çok içimden gelerek söylüyorum: Sittir Git!

Demek ki neymiş?
Bugünlerde ben azıcık atar yapmak istemişim  :)
Bu' da böle bi' gönderi oldu işte...

... to be continued...
...devam edecek...

Hanimiş: Bu gönderinin oricınıl hali pek bi' küfürlümsüydü... çok bi' fena idi.
Bu sabah yayımlanacaktı... son dakikalarda taslağa çevirdim.
Bu edeplenmiş-uslanmış hali yani... saygılarımlan arz iderim.



Görsel: Deviantart stop that riot by ~theAliensExist
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...