İçimden Geldi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İçimden Geldi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İstepne burcuyum.


Deneme yedibinikiyüzaltmışsekiz: Azmettim yazıcem uleeeyn!
Tam da foturaftaki sallengoz arkadaş gibi kabuğuma çekildimdi epeydir, mecbur kalmadığım sürece vazzap bile kullanmıycek kadar içime döndüydüm...
Ayh! Sıkıldım kendimden!

Hani sağda solda gezen Nurella capsleri var ya? Hah! Aynen öyleydim :)
Alt dudak üst dudağa destek yapmış, dudak kenarları aşağı çekilmiş, burnun ucu kırıştırılmış, yukarıdan bakan bi' havayla göz kapakları yarı indirilmiş "Beyenmedim bebeyim! Bizımla deyilsın!" pozları verdim günlerce. Aynaya bakınca gördüğümden kendim korkuyordum, düşün!
Sonra sıkıldım işte, içimdeki deli kız gaza geldi yine.
Burcumu çok seviyorum ve hatta sanırım aşık gibi bi' şeyim. İkizler'im! (kalp kalp) İçimde bi' yerlerde, diğerinin moralini düzeltecek "istepne" hatun beklemede her an :)))
Son zamanlarda hep ruhsal rahatsızlıkların ön planda olduğu Kore dizilerini seyrediyorum, az daha devam edersem olayı kişilik bölünmesine bilem bağlayabilirim.
Neyse...

Sevgilimi binaltıyüzelliüçüncü defa takdir ettim, suratsızlığıma tahammül edebilmesi sebebiyle :)
Hatta -sırf ona güzellik olsun diye- bugün evi köşe bucak süpürüp, yerleri -hem de buharlı muharlı dezenfekte eden şu makineylen- sildim. Üstüne mutfağa girip yemekler pişirdim çeşit çeşit. Yemekte bi' tane buz gibi bira açtım ona...sonra "azcık bana da versene" deyip birasına ortak oldum o ayrı :)

Düşündüm de, ne zaman kendimden hoşnut olmasam eve girişiyorum. Geçen sefer pencere-pervaz misler gibi temizlediydim. Yok, ben depresyona giremiyorum. Bi' limitim var sanırım, biriktiriyorum, biriktiriyorum. Ne zaman "mutsuzluktan ölebilirim!" noktasına gelsem: "Ta-daaam!"
İstepne hatun devralıyor kumandayı :)
(Stepne değil bebeyim, is-tep-ne... çocukken oynadığımız "istop" gibi...ahah dur -de'leri, -da'ları birleşik yazayımda çıldırtayım seni)
"Kalk kalk kalk! Kaldır o koca totoyu!
Yakışıyor mu sana böyle pasaklı-saçaklı durmak?
Suratsızlığın cezası olsa en az on yıl yerdin!" diyerek veriyor gazı...
Hatun işi biliyo! :)
Belki de pisi-kolojik bi' sorunum vardır, kimbilir? Doktorum bilmiyo ama orası kesin :)

Taslak olarak duran onlarca gönderinin üzerinden geçmem gerek, hazır gaza gelmişken. Okuyup gönderisini yapmaya üşendiğim onlarca kitabı masamın üzerime kule yaparak işe başlamalıyım.
Yaparım ben, yaparım... Aslanım, kaplanım.

Bu arada, şirinlikle, olumlamakla, pozitif düşünceyle, kişisel gelişmek-şahsi dönüşmekle neyin ilgisi yok nan bu gönderinin.
Hani "hayat güzel laylaylay!" havalarında değilim. Hayat bok gibi hep...nesi güzel?
Bi' kere "insan" dediğimiz yaşam formu dahil bu hayata... Adi, şerefsiz, iki yüzlü, yalancı, çıkarcı...(kedi ol-a-madığıma göre ben de dahilim bu genellemeye)
Bu türün istisnaları da olmasa on yıl kadar önce kesin "Hadi ben kaçtım!" demiştim herhalde...
Şaka gibi...kendi türümle anlaşamıyorum iyi mi?
İnsan sevmem, sevmiyorum. Çok denedim-zorladım; ı-ıh! olmuyor.
Benim olayım kedi-köpek-kitap-çiçek-böcek neyin işte.
Böyle güzel... az insanlı... neredeyse insansız.
Bırakayım dağınık kalsın.

Hanimiş: Aslıııeeeaaa!
Sallengoz yeme huyundan vazgeç...n'ütfen :/

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kariyer ayarlarında bi'takım değişiklikler.


Çalışma masamda oturmuş bomboş gözlerle ekrana bakıyorum dakikalardır.
Kafa gitti! :/
''Kendime üç yıl veriyorum!" gönderimdeki hedeflerimden birini daha gerçekleştirdiğimi buraya not düşeyim demiştim oysa, nasıl başlayacağımı bilemedim :)

2015 için en büyük değişiklik -ay bu lafı kullanmak beni çok güldürüyor- kariyerimde! oldu :)))
Kariyer basamaklarını birer ikişer tırmanıyorum ayol, nirvanaya az kaldı! :)))
Ahadasdfghjhgffdasas
31 Aralık 2014 günü, tamı tamına 4 yıl 5 aydır çalıştığım departmandaki son çalışma günümdü.
1 Ocak 2015 itibariyle yepisyeni bi' işim var artık.
Teoride...
Pratikte ise 20 Aralık'tan beri yan gelip yatıyorum, 7 Ocak-Çarşamba ilk iş günüm olacak yeni titrimle.
Bundan böyle sabah 9 akşam 5/günde 8 saat çalışmak yok! :) Zaman esasına dayalı çalışma sisteminden görev esasına dayalı çalışma sistemine geçiş yapıyorum. Bakalım yeni işim beklentilerime cevap verecek mi?
Aynı şirket, aynı bina! İş değiştirdim ama işveren değiştiremedim. Kendimi sağ cepten alınıp sol cebe koyulmuş gibi hissediyorum :)
Ay korkarım emekliliğim de buradan olacak benim! :/
Neyse, şimdi yiğidi öldürsem bile hakkını vermem şart: piyasadaki ''benim'' diyen şirketlerin bi' çoğundan daha iyi şartlarda çalışıyorum. İşverenimin onyüzbin tane ödülü var bi' kerem. Bizlerin kişisel gelişimi/bireysel bilişimi onlar için her şeyden önce geli......ahahahahahsgshaafadafsgs :)))
Bukowski abiyi sinirinden mezarında ters döndürmeye gerek yok. Hemen duygularıma tercüman olan cümlelerini sizlerlen paylaşayım :)
Aaaaavvvvzın öpülürmüş Bukowski! :)
Başka departmana ''geçtim'' derken, ''Ay ben çok sıkıldım artık yeni bi' görev verin'' demekle olmadı tabisi de bu değişiklik, mülâkatlı-testli, uzun beklemeli-bol stresli bi' işe alma sürecinden sonra gerçekleşti.
Marifetmiş gibi anlatıyorum değil mi? Lûtfedip, işverene daha çok kazandırmak, daha fazla çalışmak için bile strese giriliyor, sınavlardan geçiliyor canına yandığımın kapitalist dünyasında. Akıl sağlığımdan şüpheye düşüyorum son zamanlarda sıklıkla... Bize ''normal'' olarak dayatılan her şey o kadar aptalca, anlamsız ve saçma geliyor ki...
Bu da başka bi' gönderimin konusu olsun.
Konuyu toparlıyorum, hoooop topladım; neyse işte, oldu da bitti :)

''Kaptan Köşkü''mü özleyeceğim; yalan yok!
Bulunduğumuz katın en güzel manzarasına sahip, iki yanı camlı çalışma masasına sahiptim. Kimseyle yüzyüze oturmak zorunda kalmıyordum, sağımda solumda gelen geçen dikkatimi dağıtamıyordu...
Üstelik birbirinden eğlenceli iki kız arkadaşım oturuyordu yanımda, hemen hemen aynı dönemde çalışmaya başladığımız. Bana karanfilli portakallar yapan, sabahları onlardan geç mesaiye başlıyorum diye masamın üzerine poğaçalar, sandviçler, meyveler bırakan arkadaşlarım...
Onlarla güle-eğlene, işin stresini geyik muhabbetiyle eze-yene çalışmayı özleyeceğim.
Her başları sıkıştığında koştura koştura masama gelen, utana-sıkıla akıl almaya çalışan, birbirinden eğlenceli sorular soran çaylaklarımı da özleyeceğim, yıllarca birlikte ''dinazorlaştığım'', yaptığım bu değişikliğe çok sevindikleri halde onları bırakıp gidiyor olmama sitem eden arkadaşlarımı da özleyeceğim :)

Bugünlük de bu kadar olsun :)
Gidip, ''Aylak Kadın''lığımın son demlerinin tadını çıkaracağımdır :)))
Kitap, kahve, kurabiye ve kedi!

Görseller: Sahibinin sesi - Sittirella marka  & Google Images

''Tükenmişlik Sendromu'' dedikleri şey bu mu yoksa?


(Kendime fırça: Her şey bu akıllı telefon denen zımbırtı yüzünden. Eskiden akılsız telefon kullanırdın, ''alo-alo'' o kadar. En fazla mesaj gönderirdin. Gelirdin evine paşa paşa, otururdun bilgisayarının başına, yazardın.
Şimdi öyle mi ki? Eline yapıştı sanki telefon! Günde on yüz bilmem kaç kere şarj ediyorsun.  Her gün instagram'da 1-2 fotoğraf paylaşmayı biliyorsun, whatsapp'ta saatlerce çene çalıyorsun ama iş oturup blog gönderisi yapmaya gelince toton yemiyor.
Bakıyorum da blogcağızına, son bi' yılda -kitap gönderileri dışında- neredeyse hiç yazmamışsın ayol!
Titre ve kendine gel Sittirella; her şey geçer, blog kalır!)

Bi' derdim var...anlatmak istiyorum. Belki aynı durumu yaşayanlar vardır, derdime derman olacak bi' kaç tavsiye gelir sizden, yalnız olup-olmadığımı bilirim.
Son zamanlarda garip bi' haller çöktü üzerime, ruh halim değişti; dağıldım, tükendim sanki, ruhum bedenimden çekilmiş gibi.
Hayır, öyle depresyona girdi-çıktı yapacak bi' insan da değilim. ''Orta yaş bunalımına mı girdim acaba?'' diye düşünmeye başladım ciddi-ciddili.

Kendime taktım son zamanlarda. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz benim yüzüm değil! 
Karşımda gördüğüm yüzün benle yakından uzaktan âlâkası yok! Göz altları şiş, gıdı ''meribaaa!'' diyor, göz çevresinde ince çizgiler, kaz ayakları temel atma işlemlerini tamamladı-tamamlayacak. 
Kafamdaki hava durumu parçalı ışıltılı dağınık saçlı! Saçlar darmaduman, şakaklar ışıl ışıl, gri tellerle donanmış. Hani, eski köy düğünlerinde gelin telleri olur, gelinin şakaklarından aşağı uzanır, gümüş rengi, ışıl ışıldır...aynen öyle! O ışıltılar kafanın geri kalanına da dağılmış.  Saçlarıma yıldız düşmüş gibi duruyor.

Darmadağınığım! Yaptığım hiçbi' işe uzun süre yoğunlaşamıyorum, dikkatim dağılıveriyor. Sonra hop o işe atlıyorum, hop bu işe, bi' de hop şu işe...gün bitiyor bakıyorum ne yapmışım? Hiç! Koskoca bi' hiç! Başlanmış ama ilerlenmemiş-tamamlanmamış onlarca şey buluyorum sadece elimde. ''Nasılsa sonra yaparım, acelem mi var sanki?'' diyorum...erteliyorum.

Mesela burası, kimbilir kaç defa açıp açıp kapadım yeni gönderi sayfasını. Yazmaya başlıyorum, gerisini getiremiyorum, yazdığımı siliyorum ve kalkıp gidiyorum. ''Akşama yazarım, yarına yazarım, hafta sonuna yazarım'' diye diye bi' bakmışım günler-haftalar geçivermiş ama tek satır bile yazamamışım.

İş desem; tam gaz çalışıyorum. Ama ben mi çalışıyorum yoksa bedeni otomatiğe bağlamışım da parmaklar sürekli ''klik klik, tık tık, kopyala-yapıştır, gönder'' mi yapıyor? bilemiyorum.
Ne kendimi veriyorum işe, ne de çalışasım geliyor. Her fırsatta ''beş dakka kahve molası'' verip sonra son iki saatte harala gürele çalışıp günlük işimi tamamlayıp bilgisayarı kapatıyorum.
''İşimi sevmiyorum'' diyorum ama belki de yanılıyorum. Belki de işimi seviyorum ama bu işi birlikte yaptığım insanları sevmiyorum. Beşinci yılımdayım burada. Bunca yıldır aynı işi gittikçe artan-eklenen sorumluluklar/ek görevler yüküyle -hemen hemen hiç artmayan ücrete- yapmaktan bıktım. Emeğimin karşılığını alamıyorum üstelik işimin bana kattığı hiçbi' şey yok artık. Arada o sertifika, bu eğitim, şu sınav gibi mecburiyetler de olmasa bütün günlerim birbirinin kopyası. İşimi değiştirmek istiyorum, yeni bi' şeyler öğrenmek, yepyeni bi' alana dalmak ve sıfırdan başlamak... ''Bunca yılın birikimini değerlendirmelisiniz. Alanınızla ilgili üst düzey pozisyonlarda değerlendirelim sizi. Yeni bir alana başlamanız demek tecrübesiz insanlarla aynı seviyeden başlamanız anlamına gelir ki bu size şimdi olumsuz görünmese de ileride sizi mutsuz eder. Bu riski almak istemeyiz. İnanın mutsuz olursunuz'' cevabını alıyorum.
Bırakın da neyin beni mutlu edip-etmeyeceğine ben karar vereyim! Siz değil!
İnsanların benim hayatım hakkında -güya benim iyiliğimi düşünerek- karar vermesine gıcık oluyorum! Hayat benim! İster yaşarım, ister çöpe atarım! Size ne nan? Size neeee?!?!

Oturup kitap okuyayım diyorum, beş-on sayfa okuyorum, bi' bakmışım okuduğumdan hiçbi' şey anlamamışım. Beş dakka haberlere bakayım diyorum, daha birinci dakkanın sonuna doğru içim şişmeye başlıyor. Bi' tane mi iyi haber olmaz ayol? Bakıyorum dünya boka batmış...el birliği ile, söz birliği etmişçesine dünyanın içine etmekle meşgulüz. Kan gölü, acı denizi haline gelmiş dünya. Bizi bi' temiz kıyamet paklar artık. O silahtan, savaştan, kandan, acıdan gelen milyarları götüren para babaları kıyameti ellerinde fiskileriyle izlerken öte tarafa o milyarları nasıl götüreceğinin hesabını yaparlar artık.
Hani şu Mars'a koloni kurmaya gönderilecek kırk kişi arıyorlardı ya, bu godamanların hepsini toplasak, uzay gezisi, mekik tatili, koloni kurmaya diye...hepsini uzay boşluğuna atsak da gelsek?
Sadece fikir canım, beğenirsiniz beğenemezsiniz...hayalini kurarken bile içime soğuk sular serpiliyor, ne yalan söyleyeyim.

Bazen diyorum ''Kalk bari bi' dolaş gez.'' Amaaaan, şimdi kim giyinecek, kuşanacak, makyaj yapacak da sokağa çıkacak? Hem her an yağmur yağabilir. Havaya güven olmuyor. En iyisi risk almamak. Üç arkadaşımla -ayrı ayrı-  buluşup iki kadeh içme planlarımız var. Son altı aydır buluşulacak da içilecek o iki kadeh! Aynı şehirde yaşıyorum üstelik üçüyle de. Kılık-kıyafet alışverişine çıkmanın düşüncesi bile zor geliyor. Şimdi kim giyecek-çıkaracak o kadar kıyafeti? Ayh!

Evde bi' şey yapayım diyorum; tek yapabileceğim temizlik! Onu da ben sevmiyorum. Sevmesem de temizliyorum işte, aklıyorum, paklıyorum, iki kaşık yemek ve yanına salatamı yapıyorum; bitti! Başka da yapılacak hiçbi' şey yok.

Sonra alıyorum elime telefonu...başlıyorum kızlarla çene çalmaya. Instagram'da geziniyorum, ona buna kalp kalp veriyorum. Twitter'a bakıyorum, milletin o gün küfredilecek konu neyse o konu hakkında saydırmalarını-laf sokmalarını- ahkâm kesmelerini okuyorum, gazetelere göz atıyorum; hepsi felaket tellalı! Doğru haber bulmak ne mümkün? İçim daralıyor, kapıyorum sayfaları...o da bitiyor.

Kendimi, bitmiş-tükenmiş, hiçbi' şeye istek duymayan, hiçbi' hevesi olmayan, beklentisiz, amaçsız, heyecanımı-yaşama sevincimi kaybetmiş hissediyorum :/
İşin en ilginç yanı, mutsuzluktan da gebermiyorum. Ağlayıp zırlamıyorum. Mutsuz değilim. Endişelerim yok. Sadece...nasıl desem...sanki içim, kafam boşaltılmış gibi.
Bazen bi' anda kendime geliyorum; gülüyorum, şaka yapıyorum, eğleniyorum. Ama o anlık- o saatlik. Sonra yine boşboş içim.
Değişmeyen tek şey kızlarımı gördüğümde sıcacık kalbime dağılan dokunma, okşama, öpme, sevme hissi.
Minnak canavarlarım da olmasa ne yapardım gerçekten bilmiyorum.

Bu durum -özellikle son altı aydır-  değişmedi.
Nedir şimdi bu?

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü III


Merhaba,

Serinin ilk gönderisini burada, ikinci gönderisini ise şurada bulabilirsiniz.

Bugün, ''çalışma ortamı'' konusuna ağırlık vermek istiyorum.
Benim en zorluk çektiğim konulardan biri buydu ve hala zorluk çekiyorum. Çalışma ortamının, ofis tipinin gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Global şirketlerde -genelde- açık ofis dediğimiz ofis tarzı kullanılmaktadır.
Bu da demektir ki, onlarca ve hatta yüzlerce kişiyle yan yana-karşı karşıya-sırt sırta sıralanmış halde çalışacaksınız.
Açık ofisler -görüşüm tamamen beni bağlar- işverenin, ''sosyalleşiyorsunuz, kimsenin kimseden üstünlüğü yok, en alt düzey çalışan da-en üst düzey çalışan da aynı çalışma masasına ve ekipmana sahip, kimse kapalı kapılar ardında gizli-saklı işler çevirmiyor, herkes aynı atmosferde çalışıyor, herkese eşitlik'' bahanelerinin ardına sığınarak ofis alanından tasarruf etmek amacıyla uydurduğu ofis türleridir.

Etrafa serpiştirilmiş, saksılar içindeki yeşillikler -çiçek değil, yeşillik- çalışanları motive etmesi amacıyla sağa sola asılmış-yerleştirilmiş ''motivasyon sözcükleri'', çalışanları rahatlatmak ve sakinleştirmek yerine, performansını artırmak için bilinçli olarak seçilen renklerle boyalı duvarlar...

Sağlıksızdırlar.
Çünkü -tamamen atıyorum- beş yüz metrekarelik bir ofiste yüz kişi çalıştığınızı varsayalım. Bu da demektir ki, tam yüz kişiyle aynı havayı solumak, aynı tuvaleti kullanmak zorundasınız.
Yüz kişinin ayakkabılarıyla üzerinde dolandığı bir halı, kaplama-parke düşünün...sizce kaç on yüz bin milyon çeşit bakteri-mikrop gömülüdür o halılara?
O halıların üzerinde gününüzün en az sekiz saatini geçireceksiniz.
''Yok efendim, bizim ofislerde halı yok, her yer duvardan duvara parke, seramik vs.'' diyen olursa; peki ya hava?
Ofisler, yaz-kış klimalarla ısıtılıp-soğutulur ve işverenin yasalar gereği yılda bir veya iki kez klima filtresi değiştirme zorunluluğu vardır. Bu da şu anlama gelir; filtre değiştikten sonra uzunca bir süre havayı filtreler ama asla değişim zamanına dek aynı performansta temizlemez. Burada klima-filtre-hava arıtma konusunda uzman kişilere söz hakkı doğuyor. Kendi ofisimizden örnek veriyorum, iş verenimiz yılda iki kez filtre değişimi yaptığı halde, ofisin iki ayrı köşesinde oturan beş on arkadaşın hava yoluyla bulaşan bir virüs kapmış olması ve doktorun ilk sorusunun ''açık ofiste mi çalışıyorsunuz?'' olması da tesadüf değildir herhalde.
Yan masanızdaki arkadaşınızın nezle veya grip olması durumunda bir kaç gün sonra sizin de aynı hastalığa yakalanacağınız neredeyse gün gibi ortadadır. Ortamdaki hava yapay, ağır ve de sağlıksızdır.
Şaka gibi geliyor belki size söylediklerim ama siz hiç penceresi asla açılmayan ve sürekli klima çalışan bir odada üç gün çalıştınız mı?
Bulunmadıysanız deneyin...
Sadece siz bulunsanız bile havanın ağırlaştığını, kokusunun bile değiştiğini hissedeceksiniz. Bir de yüz kişinin nefes alıp verdiğiniz düşünün...
Arada sırada pencereler açılır fakat genelde plazalar trafiğin en yoğun bulunduğu yerlerde bulunduğu için açılan pencereyle birlikte inanılmaz bir gürültü kirliliği de ofise dolacaktır.
Kaldı ki, pencere açıldığı an hava yenilense bile bir kaç saniye sonra muhakkak bir çalışan pencereyi kapayacaktır. Haklı olarak kapayacaktır çünkü o pencereler muhakkak birinin omzuna, sırtına, başına vuracak çok şiddetli bir hava akımı oluşturacaktır.

Gerçi ''ofis havası''nı ikici planda bırakacak bir sorun vardır bu tip ofislerde; gürültü/gürültü kirliliği.
İnsanın beynini gizli veya aleni oyan bir gürültüden bahsediyorum.

Türkiye'de çalışırken, bir iş yerimde aynı odayı (oda 20-30 metrekare büyüklüğündeydi) iki iş arkadaşımla paylaştığım iki yıllık dönem dışında hep kendime ait bir odaya sahip idim.
Odamın kapısını kapar, sessiz ve sakin odamda işimi planlar, adım adım yapmam gereken işleri tamamlar ve hatta artan zamanımda da ek iş planlar veya tamamlardım.
Buraya geldiğimde 1.5 metrelik bir masaya ve seksen küsur kişiyle aynı ortamda çalışmaya başladığımda neye uğradığımı şaşırdım.
Şöyle bir ortam düşünün; aynı anda üç kişi klavyeye gayet sesli şekilde vurarak eposta yazıyor. Bir diğer kişi telekonferans görüşmede, kulaklıkları takmış mikrofon açık toplantıyı yönetiyor. Aynı anda bir başka çalışma arkadaşınızın telefonu çalıyor. Bir diğeri ise telefonda hali hazırda görüşme yapıyor. Mutfaktan ısıtıcı/mikrodalga sesi geliyor. Biri tuvalette sifonu çekiyor. Bir diğeri yan masasındaki arkadaşıyla bir sorunu tartışıyor. Bir diğer çalışma arkadaşınız yeni işe başlayan bir çalışana bir saatlik uygulamalı eğitim veriyor ve bilgisayarında adım adım neyi-nasıl yapması gerektiğini soruyor. Fotokopi makinesi durmadan çalışıyor. Diğeri kulaklıkları takmış yüksek sesle müzik dinliyor -ki, bu müzik dinleyen genelde ben oluyorum- müziğin sesi kulaklıktan taşıyor. Ofisin diğer ucundan kahkaha sesleri geliyor.
Kapılar sürekli açılıyor-kapanıyor...
Ve siz, en az sekiz saat bu ortamda çalışmak; bu gürültü içinde yaptığınız işe yoğunlaşmak ve dikkatinizin dağılmasına izin vermemek zorundasınız.
Başa çıkabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Ben size ''hayatta başarılar dilerim'' demek istiyorum.

Uzun süredir takip edenlerim gayet iyi bileceklerdir ki disleksi ile başım dertte. Benim dikkatimi yoğunlaştırma sürem 10 ile 20 dakika arası sürüyor ve bu süre sona erdiğinde en ufak bir dış uyarıda dikkatim tamamen dağılıyor. Tekrar toparlamam yaklaşık üç-dört dakikamı alıyor ve bunu her 15 dakikada bir yapmak zorundayım.
O kadar yorucu ki...
Aynı belgeyi o gürültüde defalarca okumak...daha da zoru ilk okuyuşta tamamen anlamak.
Hele de zamana karşı yarıştığınız bir iş sahibiyseniz işiniz daha zor, zaman planlamanızı çok ama çok iyi yapmak gerekiyor.
Size reçete gibi ilk yazılacak/verilecek eğitimler ''Zaman Yönetimi'' ve ''Stres Yönetimi'' eğitimleridir.
Zamanınızı iyi yönetmeniz ve stresle başaçıkabilmeniz gerekir. İnsan bir süre sonra kendine soruyor; ''işe mi gidiyorum, savaşmaya mı?''
Stres deyip geçmeyin. Şu gönderimde stresten bahsetmiştim, hızlıca göz atmanızda fayda görüyorum.

***Gönderiden bağımsız ekleme***
Yukarıda bağlantı verdiğim gönderimi okuduktan sonra bu hafta yaşadığım bir olayı anlatmanın tam yeriymiş gibi hissediyorum.''Gıcırdatılan dişler, taş gibi sıkılan çene'' diye bir cümle sarf etmişim gönderimde. Stres altında çalışıyorsanız farkına bile varmadan çenenizi geriyorsunuz veya dişlerinizi sıkıyorsunuz ve gün sonunda bu size ağrı olarak geri dönüyor.
Geçtiğimiz Salı günü stresli stresli çalışırken birden çenemden bir ses geldi, ''Kılakkk!'' diye tarif etsem abartmış olmam. Bu sesle beraber sağ kulak içine aniden vuran bir kulak ağrısı başladı. Sonra çenemi açamadığımı, bir lokma yiyeceği bile çiğneyemediğimi fark ettim. Doktor hanım teşhisi koydu; sağ çene ekleminde sorun oluşmuş. Kas/lif/disk artık neyse kopmuş/zedelenmiş. Tıbbi terimlere pek hakim olmadığım için sorunun ciddi olduğunu anlayabildim sadece. Detaylı röntgen gerekiyor ki, tedavi edilebilsin, medikal aparatlar kullanarak mı iyileştirilecek yoksa cerrahi müdahale şart mı? karar verebilsin.
Şaka değil, şu an bile çenemi oynattığımda katır-kutur sesler geliyor ve ağrısı katlanılabilecek bir ağrı değil. Nasıl dayandığıma gelince...26 Mayıs'a dek tek bir boş gün olmadığından ve bu acıyla yaşamak zorunda kaldığımdan  duruyorum. Yarın yine doktor randevum var. Başka bir hastaneye sevkimi yapıp yapamayacağını görüşeceğiz, tarihi 26 Mayıs'tan önceye alabilmek için. İşte bunlar hep stres...
***

''Sizi açık ofiste şahane bir çalışma ortamı bekliyor'' diyemediğim için üzgünüm.
Global bir şirket olup çalışanlarına kapalı odalar veren bir şirketler çok  nadir de olsa vardır fakat biz ''genel'' durumdan bahsediyoruz.

Pozisyonunuza ve ofiste bulunma zorunluluğunuza bağlı olarak evden/dışarıdan çalışabilme imkanını bazı şirketler çalışanlarına tanırlar.
Bu imkanı tanıyan şirketlerin çalışanları daha avantajlıdır çünkü hafif bir soğun algınlığı veya evde yapılması gereken işler, beklenen kargo vs. durumlarında çok rahat ''bugün evden çalışmak istiyorum/çalışıyorum'' diyebilirler.
Bir de, ''home office/ev ofis'' çalışmaya çok sıcak bakan şirketler vardır ki, bunlar evden çalışmanın bazen çalışan için avantaj olabileceğini, her gün 1-2 saatini trafikte geçirmeyen çalışanın ev ortamında günlük işlerini çok rahat tamamlayabileceğinin farkındadırlar.
Evdn-ofiste çalışmanın avantajları-dezavantajları tartışılır.
Biri ''evden çalışmak sıkıcı, insan çalıştığının farkına bilevarmıyor. Ofis ortamı işiniz olduğu/çalıştığınız duygusunu güçlendiriyor. Ofise gitmeyi seviyorum'' derken, bir diğeri ''Evden çalışmak gibisi yok. Trafikte harcayacağım zamanım bana kalıyor ve evde daha konforlu çalışıyorum'' diyecektir.
Uzaktan çalışabilmenin ve elbette global bir şirkette çalışmanın diğer avantajı da, izin kullanmadan, tatilinizden düşmeden dünyanın her yerinde ofisin olduğu yerden çalışabileceğiniz anlamına geliyor. Elbette, bu yöneticinizin ve ilgili departmanın onayını almanızı gerektiren durum.
Kendimden örnek vereyim, bir veya iki haftalık bir Türkiye seyahati planlayıp, Türkiye'ye gelip, hafta içi şirketin İstanbul/İzmir/Ankara ofislerinden birinde çalışıp, iş saatleri dışında arkadaşlarımla/ailemle zaman geçirme avantajına tek bir tatil günümü kaybetmeden sahip olabilirim.
Veya, evden çalışıp yine ailemle/arkadaşlarımla zaman geçirebilirim.
Dediğim gibi, bu durum elbette pozisyonunuza ve belli bir ofiste çalışmanızın ne denli gerekli olduğuna bağlı bir durum.

Bir de ''oda'' meselesini açıklığa kavuşturayım.
Diyelim ki, çok önemli bir proje üzerinde çalışıyorsunuz ve sessizliğe ihtiyacınız var.Veya online bir eğitim tamamlamanız gerekiyor.Veya, bir kişiye/gruba eğitim vermeniz gerekiyor. Bu durumda, ofisin toplantı odalarından birini rezerve edebilir, proje çalışmanız veya eğitiminiz bitinceye dek odayı kullanabilirsiniz. Ama her gün, her saat yalnız olarak odayı kapatıp çalışmanız söz konusu değildir.
Toplantı odası konusu açılmışken, şu durumdan da bahsedeyim; dışarıdan misafir gelmesi durumunda, ofis içine adımını atamaz.
Her şirketin, çalışma alanları dışında toplantı odaları, misafir odaları mevcuttur ve dışarıdan birinin gelmesi durumunda -iş görüşmeleri de dahil- bu odalarda-alanlarda yapılır.
Eşiniz, anneniz, arkadaşınız gelse... ''gel sana masamı göstereyim'' diyemezsiniz. Yine istisnai durum söz konusudur; çalışma saatleri dışında, hiçbir çalışanın masasına dokunmamak-yaklaşmamak şartıyla ve yönetici izniyle ofise sizin refakatçiliğinizde aile üyelerinizin girmesi bir defaya mahsus kabul edilebilir örneğin.
Burada sorun güvenliktir. İş sırlarının, ofis yerleşim planının üçüncü kişiler tarafından görülmemesi, deşifre edilmemesidir.
Güvenlik/kontrol sorunu, kartlı çalışma sistemini beraberinde getirmiştir.
İşe başladığınız ilk gün şirket kartına sahip olursunuz. Şirket binasına/katına açılan kapıları kullanmak için kartınızı okutmanız gerekir.
Kartınızı sizden başka hiç kimse kullanamaz, yöneticinize dahi kullandıramazsınız. Bu kart sadece kapıları açmakla kalmaz, ihtiyaç anında sizin kartı en son hangi binada, hangi katın kapısını açmak için kullandığınız, binaya giriş ve çıkış saatleriniz gibi bilgilerin toplanmasını sağlar.
Bazı şirketler, çalışanlarına özel indirim yapılması için restoran, butik, güzellik merkezi, spor salonu vb. yerlerle anlaşma yapar ve kartınızı kullanarak indirimlerden yararlanabilirsiniz.
Müşterilerin yaptığı ziyaretler, iş birliği yapılan firmaların yaptığı ziyaretler de bu kapsamdadır. Çalışma alanının dışında kalan odalar kullanılır ve şirketin anlaşmalı olduğu bir yemek firmasından yiyecek, içecek ve servis hizmeti satın alınır.
Bu durumun tek istisnası çocuklardır. Çalışanlar çocuklarının ellerinden tutup geçici bir süre ofise girebilir. Çocuklar o masadan bu masaya bir kaç dakika koşabilir ve kimse bunun hesabını sormaz. Hatta, periyodik aralıklarla çalışanların o güne mahsus olmak üzere çocuklarını bir kaç saat ofise getirmelerine izin verilir.

***
Ekleme:
Gönderiyi yayımladıktan sonra fark ettim ki, kamera konusuna değinmemişim.
Her köşede tavana asılı ve sizi 24/7 izleyen kameralar var.
Attığınız adımı izleyen kameralar...
Bir süre sonra varlıklarını bile unuttuğunuz ama gözünüzün takıldığı an size ''gözetlendiğiniz'' hissini dibine dek yaşatan sevimsiz, soğuk kameralar.
Kim sürekli gözetlendiği bir ortamda çalışmak ister ki?
***

Bu gönderimi de burada bitirirken bir konunun altını çizmek istiyorum.
Elbette, açık ofiste çalışmayı çok seven ve hatta bundan çok memnun olan çalışanlar vardır.
Burada, Plaza Hayatı'nı benim gözlemlediklerim, hissettiklerimle, tamamen SUBJEKTİF olarak olarak anlattığımı unutmamanızı istiyorum.
Bazen yorumlar alıyorum: yok efenim, o öyle değil!
Sana göre değil ama bana göre öyle..

Bir de, benim için çok ama çok önemli olan bir konunun altını bir kez daha çizmek istiyorum:
İş görüşmelerinizde, laf olsun diye ''stres altında çalışabilirim'' demeyin veya bu cümleyi özgeçmişinize eklemeyin. 
Stresle başa çıkmanız gereken bir işiniz olmamış ise veya bu konuda gerçekten başarılı değilseniz bunu yapmayın derim..
Baskı/stres altında çalışmak ayrı şey, süresi belirlenmiş görevleri tamamlamak apayrı şey.
Stres, insanı içten içe yiyen ve zamanla vücudunuzu yavaş yavaş güçsüzleştiren, yaşam kalitenizi düşüren çok ama çok önemli bir olumsuz etken.
Kendi iyiliğiniz için lütfen dikkat edin.

Görsel: Sahibinin sesi / Sittirella marka

Kedi annesi/babası olun.


Fotoğrafta gördüğünüz zibidinin hayatıma girmesinden sonra sabahlarım kökten değişti.
Daha yorganı üzerimden atarken uyandığımı hissediyor ve salondan yatak odasına doğru hızla gelen pati seslerini duyuyorum: pıtı pıtı pıtı pıtı...
Kapıdan girerken ilk ''Miyaaaaav!'' geliyor, sonra yatağa zıplıyor ve kafasını yanaklarıma bir sağ-bir sol olmak üzere sürtüyor.
Kuyruk dimdik elbette :)
Yataktan çıkar çıkmaz ayaklarımın dibinde; bacaklarımın arasında döne döne benimle birlikte önce banyoya geliyor, sonra mutfağa. Olur da tuvalette biraz oturacak olursam kucağıma zıplamakta zerre kadar sakınca görmüyor şebelek! :)
Miyav!lar bitmiyor bu süre boyunca. Hem de miyav'ın bin bir şeklini duyuyorum.
Miyav! Miv! Mi! Mirrrrk! Meoooo! Mi mi mi! :)))
Mırıldanması da durmuyor. Sanki minik bi' motor yutmuş gibi Yodişim :)
Purrrrrrr, purrrrrrullrullllrrruurrrrrr :)))
Bu seromoni her gün, her sabah yaklaşık on dakika yaşanıyor.
Gel de sevme! Gel de gülümseme! :)
Her sabahım gülücüklerle başlıyor.

Bal'ımın sevgi gösterisi de tuzu-biberi oluyor.
Nazlı nazlı mutfak kapısından giriyor, kuyruk dimdik-palmiye modunda, kesik kesik ''Mev, mev, meooov-vi!'' :)
Hep aynı ses.
Gelip kucağıma atlıyor, yaklaşık bi' beş dakika da Bal'ımın keyifli mırıldanmalarını, bana göz süzmelerini izliyorum.
Ellerim tüylerinin arasında kayboldukça sanki bedenimde bulunan olumsuz ne varsa hepsi ellerimden akıp gidiyor...
Sabah terapim on beş dakika anlayacağınız :)

Zaten güne gülücükler atarak başlayan biriyim ben; hiç suratsız uyanamam.
Bu sevgi gösterisinden sonra ben pamuk helva kıvamında işe gidiyorum.
Evden çıkarken içim acıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor hep.
Zaten ofise girdikten yaklaşık bir saat sonra bendeki rahatlık, gülümseme vs. benden emilmiş-çekilmiş oluyor.
Günün geri kalanı sinir-stres çalışıyorum. O yetişmeli, bu bitmeli, şu gitmeli! :/
Aklım-fikrim evde, kızlarımda...
Eve koşa koşa dönüyorum. Akşam benzer bi' sevgi gösterisiyle karşılaşıyorum ama bu sefer başrol Bal'ımın oluyor :)
Kucağıma zıplayıp, yüzüme bakıp gözlerini süzüm süzüm süzdükçe alıp kalbime sokasım geliyor Bal'ımı.
Eve girdikten yarım saat sonra ben yine pamuk helva :)))

Kitap okuyorum; biri kucağımda.
Film izliyorum; biri kolumun altına sokuluyor.
Gece yatağıma giriyorum; ikisi birden yatak başlığında yerlerini alıyorlar :)
Sırf kızlarımla birlikte uyuyabilmek için onlara yatacak yer bulunan yatak aldım. Bazı sabahlar uyandığımda yattıkları yerden kafamın üzerine doğru sarkan iki pofuduk kuyruk görmek veya bana doğru uzanmış patileri görmek muhteşem! :)
Göz hapsinde tutuluyorum; yattıkları yerden hareketlerimi izliyorlar.
Bir odadan diğerine giderken sağlı-sollu iki tüy yumağı, iki puf puf kuyruk benimle geliyor.
Sırf ne zaman vazgeçeceklerini görmek için bazen evde odadan odaya amaçsızca yürüyorum; benimle birlikte oda oda geziyorlar :)))

Sırf ''her yer tüy olacak'' bahanesine sığınıp, kendini bu sevgiden-terapiden mahrum eden insanları anlayamıyorum.
Tüy varsa çözümü de var.
Ben de o insanlardan biriydim bundan 2.5 yıl öncesine dek.
Zararın neresinden dönersen kardır derler ya; ben zarardan döndüm :)
Kimse size günde iki seans-ücretsiz mutluluk terapisi veremez.
Siz de zarardan dönün.

Kendinize çok büyük bi' iyilik yapın: kedi annesi/babası olun :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Hayatım roman!


Hangimizin hayatı roman değil ki?

Herkes kendi romanının baş kahramanı.
Ama iyi, ama kötü, ama güçlü, ama zayıf..
Ama çaresiz, ama ezilmiş, ama ezmiş, ama hak yemiş, ama hakkı yenmiş...
Hepimiz baş rol oynuyoruz işte hayatlarımızda.
Dünya bizim etrafımızda dönüyor çünkü bize bi' şey olsa dünyanın dönüp dönmemesinin umurunda olmayacağı insanlar biziz.
Ben öldükten sonrası kıyamet...bana ne?
Ben sağ oldukça, sağlam oldukça, mutlu oldukça, nefes aldıkça, adım attıkça var olacak; dünya, evren, kainat işte...
Ben yok olsam hepsi yok olacak.
Demek ki; evren benim!
Kendi kıymetimi bilmeliyim.

Keyfim için yaşıyorum.
Keyif almayacaksam eğer, bi' yudum kahve bile olsa fincanda kalan, içmiyorum.
Bana keyif vermeyecek hiçbi' aktiviteye dahil olmuyorum.
Keyif vermeyecek insanları özelime almıyorum; çizdiğim sınırların dışında kalıyorlar hepsi.

İçimden gelmiyorsa yemek pişirmiyorum.
Evi süpürmüyorum.
Saçımı taramıyorum.
Canım kitap okumak mı istiyor? Açıp okuyorum.
Film mi izlemek istiyor canım? Oturup, on beş-yirmi bölümlük dizileri peşpeşe seyrediyorum.
Uykum gelmeden yatağıma girmiyor, uykumu almadan yatağımdan çıkmıyorum.
Mecburiyetlerle olan ilişkimi soğuk ve mesafeli tutuyorum.

Canım şarkı mı söylemek istiyor? Bağıra bağıra söylüyorum.
Hem iki tane de fanatik hayranım var evde; ne zaman şarkı söylemeye başlasam koşa koşa gelip, gözlerini süze süze mest olmuş halde beni dinliyorlar.
Şarkı bitince bir daha söyle der gibi miyavlıyorlar :)))
Mutfaktaki tüm kaşıklar, kepçeler, banyodaki tüm saç fırçaları mikrofonum!
Anlayacağınız bizim evde pop star/rock star benim! :)

En boktan durumda bile kendime gülücük malzemesi çıkarabilme sululuğuna sahibim :)
Yıllar önce bi' gönderimde ''Bi' gün size Galatasaray'lı olma hikayemi anlatayım'' demiştim...başıma ne gelirse gelsin, pek ciddiye almadığımı gösteren bi' yaşanmışlığımı anlatarak bu sözümü de aradan çıkarmış olayım.

Seneler önce, ciddi bi' kaza sonrası sağ kol kemiğim omzumdan dirseğime dek paramparça olmuş, kazadan sonra tam yedi gün hiçbi' doktor/hastane sorumluluk almamış, paramparça kolla yaşıyorum.
Kol şişmiş, olmuş on beş-yirmi kilo, kararmaya başlamış... Verdiği acıdan-ağrıdan bahsetmeye bile gerek yok. Vücut sağa çekiyor artık... O hastane senin, bu röntgen odası benim geziniyorum.
O yıllarda düzenli bowling oynuyorum. Çaktırmadan lige hazırlanıyorum. İddialıyım yani :)
Haftada üç akşam Ataköy-Galleria bowling salonunda oynuyorum. Ama sağ kolumu kullanıyorum ve kazada sağ kolum paramparça; içler acısı bi' kariyere son nokta hikayesi.
Çoook sevdiğim arkadaşım, komşum, arasıra bowling arkadaşım...Galatasaray Spor Kulübü'nde yıllardır futbol oynuyor. Telefon etti. ''Bu akşam bowlinge gidelim'' diye.
Dedim ''Ne bowlingi dostum? Benim kol paramparça...hastaneler risk alıp tedaviye yanaşmıyorlar. Yedi gündür mahvolmuş durumdayım.''
Bi' ton azar işittim elbette telefonda. Nasıl kaza geçirdiğimi haber vermezmişim? Adam haklı :)
O bilinen sakinliğini koruyarak bana çok güzel-seçmece kelimelerle kibar kibar küfür etti. ''Hemen Florya tesislerine geliyorsun! Araba göndereyim mi? Ya da atla hemen bi' taksiye gel, zaman kaybetme.'' dedi.
Gittim Florya tesislerine.
Tesis müdürü Fahri bey karşıladı beni. İddia ediyorum; gelmiş geçmiş en muhteşem tesis müdürü, ağabey, arkadaştır kendisi. Mütevazilik ve samimiyet örneği...
Geçtik Fahri beyin odasına. Takımın yarısı odaya doluştu. Hemen hepsini tanıyordum zaten. Hepsi komşum, alışveriş yaparken sepetlerimizin çarpıştığı, selamlaştığımız, iki sohbet ettiğimiz isimlerdi.
O zamanlar efsanevi kadroya sahipti Galatasaray; Hakan Şükür, Ergün Penbe, Hasan Şaş, Ümit Karan, Necati Ateş, Volkan Arslan ve diğerleri...
Bu arada gereksiz bi' bilgi vereyim: Necati hayatınızda görüp-görebileceğiniz en fotojenik olmayan adamdır. Fotoğraflarda patates gibi çıkar ama yüz yüze geldiğinizde ''bu adam ne yakışıklı nan!'' dersiniz. Allah eşine-sevdiğine, evladına bağışlasın...
Takımın doktorları geldi, bi' doktorla da hemşehri çıktık...nasıl sevinmiştim o an.
Röntgenleri takıp florasanı açtılar; durum berbat ki, iki doktor şöyle bi' birbirlerine baktılar.
''Seni anlaşmalı hastanemize göndereceğiz. Bu durumun üstesinden gelebilecek doktor orada. Hemen gönderelim, artık saatler bile önemli.'' dediler.
Takımın imzalı formalarıyla ve bol şans, sağlık dilekleriyle uğurlandım Florya'dan...
Hastaneye geldim. Doktor zaten beni bekliyordu. Röntgene baktı baktı. ''Şöyle oturun biraz sohbet edelim dedi.''

Bu arada, tüm bu olaylar sırasında annem yanımda. Yalnız olduğumu düşünmeyin. Hala arada bi' ''Ben oğlumu arayayım bi'' deyip arkadaşımı arar, sohbet ederler.

Doktorum, lafı hiç dolandırmadan direkt konuya girdi. Gayet basit kelimelerle bana durumu açıkladı.
''Kolunun durumu kötü. Müdahale için de geç kalınmış. Çoklu kırık olduğu için kırıkların sinirlere zarar verip vermediğini, verdiyse hasarın derecesini kolunu açıp görmeden söyleyemem. Sana tek bi' şeyin sözünü verebilirim; kolunu kaybetmemen için ne gerekirse yapacağım. Kendini buna hazır hissetmen ve moralini yüksek tutman çok önemli. Ameliyatını yarın sabah yapabilirim. Ne dersin?'' dedi.
Artık nasıl bi' nefes verdiysem ve gülümsediysem o an...nefesimi tutmuşum çünkü.
''Kolum yerinde dursun da, gerisini sonra düşünürüm.'' dedim :)

Ertesi gün, totoyu açıkta bırakan yeşil kıyafetle ameliyat masasına uzanmıştım.
''Ameliyathanede Seksendört'ten Ölürüm Hasretinle çalıyordu. O biter bitmez Teoman'dan Aşk Kırıntıları başladı. Sanki bana nispet yapıyordu görünmeyen birileri. Bu iki şarkı üzerine bir de Mor ve Ötesi'nden Bir Derdim Var çalsa ameliyattan değil ama üzüntümden ölebilirdim ameliyat masasında...neyse ki çalmadı.
Doktoruma, ''Bakın, bana söz verdiniz...Bu maçı kaybettik artık önümüzdeki maçlara bakıcaz deme şansınız yok. Bi' ömür kolsuz gezemem! Daha kötüsü, bu masada ölemem! Ölmek için çok genç ve de güzel değil miyim sizce de? Hadi, hep beraber söylediğinizi duyayım: Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!!!'' diyerek ameliyathaneyi şenlendirdim.
Ameliyat ekibinin gerginliklerini bi' an olsun unutup kahkahalar attıklarını görmek kendimi iyi hissettirdi.
Sanırım o ekip bi' daha hiç bi' ameliyata ''Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!'' diye bağırarak başlamamıştır.
Yalnız, ayılırken doktorumun üzerine kusmuşum...hatırlamıyorum. Kusmasaymışım iyiymiş, gitti karizma.''
yazmışım, aylar süren fizik tedavi ve iyileşme süreci sonrası elimi kullanmaya başlayıp yazı yazabildiğimde.

Demem odur ki, ben kolumun kesilip kesilmeyeceğini bile bilmediğim bi' ameliyata ekibi şenlendirerek girebilme kapasitesine sahibim :)))

Burada yazıyorum, aklıma eseni, içimden geleni.
Bi' gönderim tereleyleyley! oluyorsa, diğeri az hüzünlü olabiliyor...
Çok samimi olanlarınız var içinizde...çok art niyetli ve fesat olanlarınız da var.
Evet, aranızda ''Ben öldüm, bittim, mahvoldum!'' yazsam ''Yaşasın! O mahvolmuş durumda, benim durumun ondan iyi!'' diyerek sevinecek olanlar var...maalesef.
Enerji vampirleri diyorum ben onlara...başkasının mutsuzluklarından, acılarından, üzüntülerinden beslenerek kendini güçlü hisseden insancıklar.

İşte, o enerji vampirlerinin beslenebilecekleri bi' sofra değil benim sayfam.
Kendime, ışıl ışıl, pırıl pırıl, minimum üzüntü-maksimum mutlulukla bezeli bi' roman yazıyorum çünkü...
Çünkü, ben ''Hayat çok kötü! Beni totomdan pıçakladı!'' cümleleri kuracak eziklerden değilim.
Hayatın kötülüğü hepimizin malumu...hepimize madik atmak için fırsat kolluyor.
Ama bi' gol o atarsa, iki gol atarak maçı önce götürmeye kararlı olan benim.

Bu yazıyı neden yazdım? inanın bilmiyorum.
Oturdum bilgisayarımın başına, cümleler birbirini kovaladı işte.
Belki de rüyamda kendimi sarı-kırmızı formayı öperken gördüğüm içindir...

Kendinizin kıymetini bilin nan! :)
Başkalarının hayatlarına gözlerinizi dikerek yaşamak yerine, başkalarının mutsuzluklarını görerek kendinizi onlardan mutlu hissetmek yerine, kendi hayatınızı/evinizi minnak cennetlere çevirin.
Teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, pişmanlık duymayı bilin.
Ve yaşadığınız her şeyden bi' ders alıp güçlenin.
Kahraman olun!
Hemen, şimdi! :)

İmza: kahraman Sittirella

Hanimiş: Canım arkadaşım, bu gönderiyi yaptığımdan haberin bile olmayacak...ismini de vermedim.
Şu an çalışan, ameliyat izi dışında hiç bi' sorunu olmayan bi' sağ kola sahipsem; senin sayende.
Ben seni, Galatasaray'ımı, şansımı sevmeyeyim de kimleri seveyim?
Çok ama çoook teşekkür ederim!
İyi ki seni tanımışım...iyi ki deplasmanda oynadığın günlerde bana emanet ettiğin anahtarı sık sık kullanıp, sana taze fasulye pişirmiş, biralarını dolaba koyup soğumalarını sağlamışım :)
Odanı toparlayıp banyonu dezenfekte etmişim :)  (Domestos candır, can! Suratının hali hala gözümün önüne :))
Seni çok seviyorum ve çok özledim...
Görsel: Google Images






Yeniden başlasın...


Sizler bu satırları okurken ben mışıl mışıl uyuyor olacağım.
Çünkü sizden bir saat geriden gelen zaman aralığında yaşıyorum :)
Çünkü, az önce sekizinci shot tequila'mı içtim...
Çünkü, bugün doyasıya uyuyacağım.

Tanıdığım hemen herkes 2013 dökümünü yaptı blog sayfalarında...iyi de yaptılar.
Ben dökülemedim, saçılamadım bi' türlü.
Demek ki, içimi dökmem için sekiz shot tequila atmam lazımmış :)

2013 benim için hem mutluluklar ve sürprizlerle, hem de hayal kırıklıklarıyla dolu bir yıl oldu.

Bakalım benim için en önemli olaylar nelermiş, totosunu yeni tekmelediğim yıla dair...

SAĞLIK:
Ne çektin be Sittirella, ne çektin beaaaa! :(
Bu yıl gerçekten çok sağlık sorunu yaşadım.
Bel ağrısı mı desem, bilek ağrısı mı desem?
Bitmek bilmeyen sırt ve omuz ağrıları, bilek ve kol ağrıları...
Aşırı stres ve çalışmanın getirdiği baş ağrıları, uykusuzluklar, huzursuzluklar...
Kan tahlilleri, sayısını unuttuğum, arkadaşlarımın ''yeşil yeşil ışımaya başlayacaksın yakında'' şeklinde espri yapmalarını sağlayan onlarca röntgen...
Sağlık açısından pek de parlak bi' yıl geçirdiğimi iddia edemem anlayacağınız.
Bu sorunların bana getirisi ise, bol bol tatil yapıp evde kedi kzlarımla zaman geçirmek oldu :)
Sağlık sorunlarımı burada özet geçmiştim :)
Kırismıs tatiline girerkene...

AŞK:
Sevgilimlen, hiç bi' ciddi tartışma, sorun yaşamadığımız, bal gibi, mis gibi geçirdiğimiz bi' yıl oldu 2013.
İşte, bi' yerden kaybederken bi' yerden kazanıyor insan :)))
Bi' kaç saat önce yeni yıla girerken gözlerimin içine ışıl ışıl bakan masmaviş gözlerden anladım ki; bu adam beni hala çok seviyor, bana hala çok aşık! :)
Daha ne olsun? :)))
Ben de ona aşık olduğum sürece bence süfer bi' şe :)

KARİYER:
Önce zamanınız varsa şu gönderime bi' göz atın: Dönme dolap
Hayal kırıklıklarıyla dolu giderken, son bi' kaç ayında göz doldurmalık gönlümü alan bi' yıl oldu.
Pozisyonum değişti, ünvanım yükseltildi falan da filan.
Mutlu muyum? Hayır, değilim.
Memnun muyum? Hayır, kesinlikle değilim.
Öğrenmiyorum artık. Bildiklerime tek bir cümle yenilik eklenmiyor.
Alabileceğim hiç bi' eğitim kalmadı; tüm departmanın eğitimlerini tek başıma veriyorum. Tüm kural, prosedür, proses, döküman ve değişiklikleri ezbere biliyorum.
Bu da beni sıkıyor.
Kariyer açısından ünvan ve maaş artışı dışında kendime hiç bi' şey katamadığım bi' yıl oldu anlayacağınız :/
Dilerim, 2014 benim için birbirinden güzel fırsatları peşisıra sürükleyip gelen bi' yıl olur; süpaneke yareppim, dinimiz amin! :)))

ŞANS:
Upuzuuun bir ev arama döneminden sonra en nihayet ''Evet! Budur! Yaşayacağımız ev bu olmalı!'' dediğim evi bulduğum (Şaka değil, sevgilim evi satın almaya karar verip ''tamam, bu evi alıyorum'' dediğim gün İsveç'te, iş gezisindeydi ve daha iki hafta orada kalacaktı. Tek başıma karar verdim bu evi almaya) yıl oldu bu yıl.
Kirada oturmaktan kurtulup, ev sahibi olduğumuz yıl oldu yani :)
Niyet ettim bir gönderi yapmaya...
Taşın...ma!

Evimizi almadan kısa bi' süre önce bulduğumuz ve evlat diye bağrımıza bastığımız Yoda; The Çapulcu'nun bize uğur getirdiğine inandığımız yıl oldu tabisi de :)
Çünküm, Yoda'nın evimize geldiği gün Gezi olayları başlamış, bi' hafta sonra da birdenbire karşıma çıkan bi' biletle memlekete gitmiş, annem-babam ve kardeşime olan hasretini dindirmiştim.

Gezi parkı direnişi: Sosyal medyanın gücü
Anne yuvası -  Baba evi

Bu araya ''Robots Doodles & Orange Bubbles'' blogunun sahibi Nihan ve ''Evimi seviyorum'' blogunun sahibi Colette ile tanışıp kaynaşmamızı da sıkıştırmıştım.

Robotların Kraliçesi'ni ziyaretimdir.
Colette ve kızlarını ziyaretimdir.

Özetle; memleketi soyup soğana çeviren, pırıl pırıl bi' sürü gencin hayatını alıp, alamadığının da hayatını karartan ampulleri saymazsak benim için ''Hiç de fena değildi'' diyeceğim bi' yıl oldu 2013.

Sevgili 2014: senden beklentim çok büyük.
Eğer 2013'ü aratmaya niyetliysen peşin peşin söyleyeyim; çok küfür yersin, çok beddua alırsın, geldiğine geleceğine pişman olursun.
Adam ol, ciğerimi ye! :)))

Neyse, bu gönderi de böylece bitti...
Ben izninizle ''Yayınla'' butonuna bastıktan bi' kaç saniye sonra tequila şişesinin başına gidip ''Dokuuuz!'' diyeceğim ve cici kız olup dişlerimi fırçalayıp cumba yatak yapacağım :)

Hepinize şans dolu geçecek bi' yeni yıl diliyorum! :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kırismıs tatiline girerkene :)

Uzun zamandır ''bugünlerde ben'' gönderisi yapmıyordum.

Bugünlerde ben:
Yeni adresime gelen ilk yeni yıl kartımı almanın sevincini yaşıyorum :)

Kartı görünce kocaman kahkaha attım :)
Çok beğendim, çoook!
Yanında gelen minnak kız, bu akşam okumaya başlayacağım ''Parasız Yatılı'' kitabıma ayraç olacak :)
Bu kitabı da Leylak Dalı'm hedaye etmişti bana :)
Seviyorum nan seni! :)
Kediş de süper şirinmiş, inceliğin bu kadarı...
Çok teşekkür ederim Leylak'ım! :)

Bugünlerde ben:
Çok hastalandım.
Yıllardır yaşamadığım sağlık sorunlarının hepsi el ele verip yatıya kalmaya geldiler :(
Şöyle izah edeyim: minare gibi bir boya sahip olmamdan kelli (1.80) yıllardır çektiğim duruş/oturuş sorunum vardır.
Son dört yıldır, günde -en az- sekiz saat, bilgisayar karşısında neredeyse kıpırdamadan çalışmaktan dolayı sırtım ve belim iflas etti.
Bilek ve kol ağrıları da tuzu-karabiberi oldu :(
İki hafta raporluydum...bu iki haftadan sonra bir hafta çalıştım ama ağrılarım devam ettiği için doktorum yeterince dinlenmediğime karar verdi ve iki hafta daha rapor verdi.
Bu iki haftadan sonra durumumda hafif bir düzelme olduğu için ''tek'' bir günü ofiste geçirdim ve son iki haftadır da evden çalışıyorum.
Bugün ''Kırismıs'' tatili öncesi son iş günüm :) Bu da demektir ki, önümüzdeki iki hafta boyunca tatildeyim.
Sizin anlayacağınız, iki ayda sadece tek bir gün ofisten çalışarak şu işe başladım-başlayalı en ''Oh bea!'' günlerimi yaşadım :)
Ağrıyı ofiste de çalışsam çekecektim, evden de çalışsam çekecektim ama en azından evde olunca arada uzandım, dinlendim...
Taşındık, evi az buçuk yerleştirdim :)

Fakaaaaaat, bu kas/kemik ağrıları tabisi de yeterli gelmedi bünyeme.
Kalınvalidem (Mama Maria) sağolsun, taşınma sırasında yardıma!!! geldi. :)
Güya bana yardım edecekti de, benim işim hafifleyecekti de, yorulmayacaktım da, iyileşecektim de... peeeh! :)
Arkasını toplayıp-temizlemekten on kat beter yoruldum :)
Bi' gün ''kalınvalidem'' gönderisi yapayım da maceralarını paylaşayım :))) Alem kadın! :)
Yemek yapar...mutfak savaş alanı! Onun yemeği yapması bir saat sürer, benim mutfağı temizleyip ilk haline döndürmem yaklaşık iki saat diyeyim, siz anlayın durumu.
Bi' de yorulup terleyip duş almaya girdiğimde tüm evi havalandırmaya karar vermiş sağolsun kalınvalidem. Açmış evin tüm pencerelerini. Sıcacık banyo kapısını açınca tüm vücuduma tır çarpması gibi vuran soğuğu yiyince olanlar oldu :/
Bir haftadır hastayım. Üşütmenin böylesi :/
Öksürük, tıksırık, burun akması, bademcik şişmesi, boğaz gıcıklanması, fırlayan ateş, uykusuz geceler ve kas ağrıları :(
Fırsat bu fırsat şımardım :) Azıcık hasta kaprisi yaptığım doğrudur :)
Bol bol çorba içtim.

Bol tavuklu, bol havuçlu, bol karabiberli ve bol limonlu :)
İyileşiyorum artık, iki gecedir uyuyabildiğime ve burnumun akmasının durduğuna göre...
İnat ettim, doktora gitmedim.
Geleneksel yöntemlerin tümünü denedim.
Doktora gitsem yedi günde iyileşecektim, kendi kendime bir haftada iyileştim :)))
İlaç aldım elbette, ilaç-şurup ama en güzel ilaç evde hazırladığım bitkisel karışımlar, çaylar, çorbalar ve de iki kızımın kucağımdan inmemesi oldu :)
Sevgi kadar etkili ilaç mı var? :)

Bugünlerde ben:
Bari kalınvalidem mutfağı savaş alanına çevirmesin diye kendimi mutfağa atıp döktürdüm :)

Şaka nan, şaka! :)
Bende bu yetenek ne gezer? :)
Kendini affettirmek için Polonya mutfağının en nadide örneklerini pişirip pişirip yedirdi bana :)
Ben sadece yardım ettim tabisi de hatta kızlar bile yardım etti kalınvalideme :)
bkz:şekilA1


Bu gördüğünüz Polonya mutfağının en ünlü yemeklerinden ''Pierogi''.
Bildiğimiz fincan böreğinin kalın hali :) Bildiğin hamır... (hamur değil, hamır) :)
İçine bildiğin patates püresi, lor peyniri ve de dilersen yağda hafifçe kızartılarak sertliği alınmış minnak doğranmış soğan karışımını koyuyorlar.
Avuç içi büyüklüğünde neredeyse tek parça.
Sonra haşlıyorlar. Mantının battal boyu anlayacağınız :)
Ortaya böyle bi' tabak çıkıyor:

Tabi, onlar yoğurt ve pul biberle yemiyorlar bunu :)
Üzerine yağda kahverengileştirilmiş soğan döküp yiyorlar :)))
Ben böyle yiyince de garip garip bakıyorlar bana ama çok da tııııın! :)))

Bugünlerde ben:
Kızlarımla enfes bi' aşk yaşıyorum! :)
Birbiriyle çok tatlı bi' yarış halinde bana sevgi gösterisi yapıyorlar :)
Kucağımdan inmiyor, geceleri mırıl mırıl yanımda uyuyor, bi' an ilgilenmesem miyav-miyav kendilerini hatırlatıyorlar bana :)
Hele tekne kazıntısı bi' oldu, tam oldu :)
Şirinlik muskası, şımarık, yaramaz ama nasıl sevgi dolu, nasıl tatlı! anlatamam :)
Her sabah uzun uzadıya ''Günaydın!''laşıyoruz Yoda ile :)

Bunu dün sabah çektim :)
Kısacık ama sanırım Yoda'mın ''Günaydın Anne!'' tarzını göstermeme yetiyor :)
Yemelik-yutmalık! Geveze minnak! :)


Tatilde bol bol okuyup, bol bol yazıcam inşalla yareppim, dinimiz amin! :)

Görseller: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Taşın...ma! :)

Taşınmanın zor olduğunu elbette biliyordum ama bir evi sıfırdan yaptırıp, her şeyi sıfırdan alıp yerleştirmenin-temizlemenin bu kadar zaman alacağını ve yorgunluktan insanı bitik hale getireceğini gerçekten bilmiyordum.
Taşındık efenim.
Yorgunluktan öldük efenim...
Sonracığıma dirildim, az ses vermeye karar verdim :)

Taşınma işi en çok kızlara yaradı. Eski evi kolilerken ev kızlar için lunaparka döndü :)
Kolilerin içinde cirit attılar, engelli koşu yaptılar.
Yoruldular, uyudular ve sil baştan dört dönmece oynadılar. Neye elimizi atsak o minnak burunlarını el attığımız işe soktular :)
Adları, ''Kalite Kontrolcüler''e çıktı benim kızların! Evi taşıyan insanlardan tutun, yeni evdeki mutfak -banyo montajına gelen ustalara kadar hepsi bir çok kez ''Kalite kontrolcüler geldi'' esprisini yaptılar :)

Sırayla, bi' biri geldi kontrol etti gitti, sonra diğeri kontrol etti gitti.
İlk kontrol, son kontrol olayı :)
Bizim kızlara iş teklif edecek olan varsa ben kefilim; şahane kalite kontrol yapıyorlar...yeminne :)))

Kedili hayatta yeterince tecrübesi olan bir çok arkadaşıma sordum kızların yeni eve geçince tepkilerinin ne olacağını. Dediler ki, ilk bir kaç gün ve hatta hafta boyunca saklanırlarmış. Kendilerini güvende hissedinceye dek. Sürüngenler gibi vücut yere yapışık dolanırlarmış ortalıkta. Sonra da alışırlar, eski performanslarına dönerlermiş. Ben de kendimi buna hazırladım tabisi de.

Gelin görün ki bizim kızlar bi' tuhaf çıktı. Yeni eve girdik, eşyalar eve çıkarılasıya dek saklandılar...
Yaklaşık bir saat sonra bi' çıktılar ortaya; çıkış o çıkış :)))
Evde cirit atmaya başladılar. O kadar koliyle ev yeni bi' lunapark oldu benim zibidilere :)
Her bi' işe burunlarını soktular.

Oyun oynamak kesmedi kızları; montaj işine de el attılar. Bal'ım bu konunun ehli çıktı, planları patisine aldığı gibi ''o oraya takılacak-bu buraya yerleştirilecek'' diye komutlar vermeye başladı...
Dinledik haliyle, ondan iyi mi bileceğiz? :)

Bal'ım hakkaten biliyormuş işi... sayesinde ilk gece yeni yatağımızda yattık, misler gibi uyuduk :)

Gelin görün ki, sadece mutfağın temizlenip yerleştirilmesi tam bir gün sürdü :/
Paket paket eşya tek tek açıldı, temizlendi, yerleştirildi...o minnacık fincanlar, bardaklar, tencereler ömrümü yedi.

En sonunda zafer kazandım!  :)
Sittirella 1-Mutfak denen canavar 0.
İlk yemeğimi ocağa koyduğumda dünyalar benimdi :)
Şaka bi' yana pek lezzetli olmuştu be :)))


Evimi sevdim :)
Zamanla yerleştikçe-düzen oturdukça daha da çok seveceğime eminim.
Ammaaaaaa...
En çok mutfak seramiklerimi sevdim! :)
Afferim, afferim, bravo! On puan, on puan, yüz puan bana! :)
Çok güzel bir seçim yapmışım.
Yerleştirilmiş halini görünce bayıldım-bittim :)

Bu kırmısı çaydannık bi' yerlerden gözünüzü ısırıyor mu? :)))
Hatırlayan varsa parmak kaldırsın :)

Bu yazının gerisi gelir, hele az biraz daha yerleşeyim :)

Hanimiş:
Önümüz yeniyıl-kırismıs...
Bana kart yollamayı düşünen arkadaşlarıma hatırlatmak isterim ki; adres değişti :)
Yanılıp-yamulup eski adresime göndermeyin, gidip almam ay sürer :)
kib, öptm,bye :*

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

İkizler burcuyum, gayet normal bir durum bu bence.

Bugüne dek hiç kimseden duymadığım alışkanlık, takıntı, huy, kuruntu ve benzeri şeylere sahibim.
Bugün bunlardan biri olan ''ikileme'' huyumdan bahsetmek istedim :)
Dolabımı düzenliyordum bugün.
Kolilere yerleştiriyordum kıyafetlerimi ufaktan ufaktan :) Taşınırken aynı gün hem toplama-hem kolileme işiyle uğraşmayayım diye zaman buldukça toparlanıyorum.
Elime bir sürü ikiz eşya geçince ve de fotoğraf makinesi yanımda olunca ''hadi üşenmeyeyim, fotoğraflayayım'' dedim :)

Eğer bir kıyafeti/aksesuarı/eşyayı çok sevdiysem, çok yakıştırdıysam kendime, ya iki tane alıyorum ya da o kıyafetin iki ayrı rengini alıyorum. Giysi ve ayakkabı dolaplarım ikiz kıyafet ve ayakkabılarla dolu :)

Belki de -burada yazar suçu bi' şeylere yükleme ihtiyacı duyuyor- ikizler burcu olmamdan kellidir bu ''ikileme'' deliliğim :)

Bu ikileme huyu hem çok iyi bi' şey, hem de çok kötü bi' şey efenim. Şöyle ki, eğer aldığınız eşya kaliteli ve güzelse, size de pek yakıştıysa değmeyin keyfinize oluyor.
Upuzuuuun bi' süre boyunca o kıyafeti zevkle giyiyorsunuz. Eskime, aynısından bulamama gibi dertleriniz yok, yedeği dolabınızda sizi bekliyor :)
Ama, gaza gelip, bir anlık ''alayım gitsin'' düşüncesiyle aldıysanız, dolabınızda hemen hiç giyilmeyen bi' çift kıyafetiniz oluyor, aylarca olduğu yerde duruyor, bütçenize de çifte kazık olarak yansıyor elbette :)

Size benim ikilediklerimden örnekler vereyim;
Geçenlerde aldığım ve ''birine bir şey olursa diğeri sağlam kalır ve kullanmaya devam ederim'' dediğim metal kutular.
Aslında bu kutularda günlük ped vardı. ROSSMANN bi' promosyon yapıp, günlük pedleri çantamızda hijyenik şekilde taşımamız için metal kutular yapmış. Gelin görün ki kutular kalem kutusu-makyaj kutusu veya cüzdan niyetine bile kullanılabilir olunca bi' sürü aldım :)
Biri ofiste kaldı, biri çantamda...dahası da var yani :)))


Bu yaz aldığım, önü çiçek desenli-arkası yarı şeffaf tül,  krem rengi ve siyah iki bluz.


Füme ve fuşya rengi, bol balıkçı boğazlı-yarım kollu iki bluz.



Siyah ve mavi iki tane tayt.


Açık gri ve füme rengi olmak üzere aynısından aldığım tunikler :)


Bir sürü rengini alıp bir kısmını anneme bıraktığım el çantaları...


Daha geçenlerde aldığım, birinin etiketi bile üzerinde duran pantolonlar...


Sonracığıma aynısının tıpkısı hırkalar :)


Bu yaz bol bol giydiğim, yanlardan bağlamalı ikiz tişörtler...


Daha resmini çekmeye üşendiğim beş-on çift tişört/tunik daha...
Küpeler, fularlar, ayakkabılar, botlar, kazaklar...
Evet efenim, imkanım varsa ''ikilerim'' :)

Buna benzer alışkanlıkları olanlar beri gelsin de göreyim :)))

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Yazmaya yazmaya...

Şarkı gibi başladım ama başlığın gerisini getiremedim :/
Sesim soluğum çıkmıyordu ama bir sorun bana bakalım, neden çıkmıyordu? :)
Bunu hep çok komik bulmuşumdur ''Bir sor bakalım/hele neden......? '' :))) 
Zaman kazanmak için şahane cümledir. ''Bu konuşmanın sonunda haklı çıkan ben olacağım'' mesajını net verir :)
Sanki sormasanız söylemeyeceğim, ahahah.
Nefes alacak, yemek yiyecek, uyuyacak zamanı bile zor bulduğumdan dolayıdır sesimin çıkmaması.

Ben buraya yazmayalı çok şey oldu ama önce size baş zibidi Yoda'nın bir fotoğrafını şettirmek istiyorum.


Aslında şu an daha da büyük. Ama yeni çekilmiş fotoğrafları diğer bilgisayarımda olduğu için bununla idare edeceğiz durumu. Temsili fotoğraf gibi düşünelim bunu. Gerçek hali= temsili fotoğraf x 2
Bir de bu kadar kuyruk eklemek gerekiyor sonuca :)
Koltuğu tek başına kapabildiği zamanlarda böyle gerine-yayıla tadını çıkarıyor.
Sanırsın ki, şu yeryüzünde bi' şeylerin tadını çıkarma yetisi sadece bu zibidide var :)
Nasıl bir mırıldama-guruldama anlatamam.
Zaten bence bu Yoda'nın fabrika çıkış ayarları bozuk; çok konuşuyor!
Benden bile çok konuşuyor diyeyim, durumun vehametini siz hesaplayın.
Canı mı sıkıldı?
Aç mı?
Sevilmek mi istiyor?
Balkon kapısının kapalı olmasına isyan mı ediyor?
Uykusu mu gelmiş?
Kağıt topunu oradan oraya gezdirirken kaybetmiş de çok mu üzülmüş?
Bunun gibi onlarca durumda bildiğin ''konuşarak'' derdini anlatıyor!
Şaka gibi :/
Sesleri insan gibi kullanıyor ve bu durum ilk başlarda komik geldiyse de artık kanıksadık durumu. Bir gün mıymivmeyavmuv yaparken basbayağı konuşmaya başlayacak diye korkmuyorum değil.
''Korkmuyorum değil'' bu ne biçim bir anlatım biçimidir? 
Son zamanlarda kullandığımız dili çok sorgulamaya başladım. Günlük hayatta çok sık kullandığım kelime ve kalıplara yabancılaşıyorum. Sanki o deyişi-kelimeyi ilk kez durmuşum gibi sesi-söylenişini-anlamını kontrol ediyorum. 
Size de olur mu bu?

Neyse, devam edeyim.
Yoda zibidisinin koltuğu tek başına kapamadığı zamanlar oluyor ki; fotoğrafı aşağıdadır:


İşten-güçten artırabildiğim beş-on dakikayı da bu zibidilerle geçirdiğimdem dolayıdır sesimin soluğumun çıkmaması :)))

Son zamanlarda çok çalışıyorum.
Geçen hafta Cuma günü sabah 09:00'da başlayıp, Cumartesi sabahı 01:24'te lepitapı kapadım, doktorum bile ''Sağ ve sağlıklı kalmak istiyorsan kendine başka bir iş bul'' dedi, durumu siz anlayın :)
Daha da fazla ayrıntıya girip kendimi üzmek/canımı sıkmak istemiyorum.

Evimizi aldık :)
Bu konuya başka bir gönderide bayağı değineceğim doğrudur.
Seçilecek çok eşya, yapılacak çok iş var ve benim bunca zamansızlığın arasında taşınma-yerleşme işlerini halletmem için üç haftam var :/
Kara kış kapıya dayanmak üzere ama yaklaşan soğuğa inat, tutuşan paçalarımdan yukarı yükselen alevler totomu sıcak tutuyor :)
Böyle bir rehavet, bir ''Ammaaaaaaan, öyle de-böyle de olacak nasılsa''cılık :)
Ayh! düşündükçe fenalık geliyor :)

Hanimiş: Ev adresimi bilen arkadaşlarıma diyeceğim şudur ki; Ekim sonuna dek adresim geçerli -postada olan kartım neyim var tabisi de, biliyorum- 1 Kasım'dan itibaren yepisyeni adresimi vereceğim size.
Ne sandınız, ev taşıyorum diye kart ve kitaplardan vazgeçeceğimi mi?
Çok beklersiniz! Peeeeeh! :)))
kib, optm, by

Görsel: Sahibinin sesi / Sittirella Marka

IKEA: Evimizin her şeyi!


İki haftadır tatildeydim.
Haziran ayında Türkiye'de iki hafta geçirdiğim için bu sefer hiçbir plan-program yapmadan, sabah akşam tembelleşir, evde bol bol zaman geçirir, bol bol kitap okur, uyur, yer, içerim diyordum; olmadı.
Gerçi -evde olduğum sürece- tembelleşmenin dibine vurdum, iki haftada tek bir gönderi yapmayacak kadar tembelleştim ama hiç de düşündüğüm gibi geçmedi bu iki hafta.
Başa sarayım.

Efenim, biz kirada oturuyoruz.
Her ay -çok afedersiniz- eşek yüküyle para ödüyoruz elli metre kare + üç metre kare balkonlu bu eve.
Yaşadığımız ev, Polonya standartları göz önünde bulundurulduğunda gayet güzel, hoş, iki kişi + iki kedi için ideal vs. ama her ay banka hesabımızdan çat! diye giden hayli kabarık bir meblağ görmek bildiğin sinirimi bozuyordu.
Geçenlerde, sushi gecemizi birlikte gerçekleştirdiğimiz, çok cici-yakın bir kız arkadaşım bana biraz heyecanlı, biraz yorgun, azıcık bıkkın bir şekilde ''ev kredisi'' için beklediklerini, en nihayet koşturmaca-evrak vs. işlemlerinin bittiğini, evi aldıkları, siteyi inşa eden firmanın ne kadar güvenilir olduğunu, satış ofisinin ne kadar iyi hizmet verdiğini, ne kadar ilgili olduklarını  anlatınca, şakayla karışık ''Eee, bende alayım o zaman bir ev, komşu olalım seninle'' diye takıldım :)
Bu konuşmadan bir kaç gün sonra, öğle yemeği için ofisin karşı çaprazında bulunan alışveriş merkezine gittiğimde, bahsettiği firmanın tanıtım-satış ofisini görünce girdim içeri.
Dedim ''merabayın, ben geldim'' :)
Şu an yürüttükleri 4 ayrı projeleri varmış, maketlere baktım, broşürleri inceledim, aradığım şartları söyledim, numaramı ve mail adresimi bıraktım.
Ertesi gün aradığım şartları taşıyan 5 ayrı dairenin tüm detayları mail kutumdaydı :)
''Eh, madem bir işe başladım, zamanımı harcadım, aynı zamanda o insanların da zamanlarını/emeklerini aldım bari bir gidip göreyim'' dedim; gittim-gördüm.
Arkadaşıma komşu olmuyorum ama başka bir projeden, çok cici bir evi çok beğendim; alıyorum :)
Hiç hesapta yokken ev sahibi oluyorum iyi mi? :)

Evle birlikte kapalı garajda da hatırı sayılır bir indirim sağlayınca bari garajı da alayım dedim.
Açık garaj ücretsiz ama Polonya'nın kışı düşünüldüğünde kapalı garaj fikri insana sımsıcacık, pek şirin geliyor :)
Sonracığıma, madem garaj alıyorum, kendime bir de araba alayım dedim :)
Bahanem de hazır kendime; evin orada tramvay hattı yok. Her gün otobüsle işe gidip gelmek çok zor olur :)
Sonracığıma, ''Amaaaaan, bi' daha mı gelicem dünyaya? Yeni eve yeni eşya yakışır!'' dedim.
Gittim notere, karşılıklı anlaşmayı imzaladık firma ile, giriştim mobilya ve ev eşyası bakma işine.
Girişmez olaydım! Aman allaaaam!
Bu mobilya, ev eşyası, yapı merkezi vb. tükkanlarının hepsi ya sayı saymayı bilmiyorlar ya da hiç dayak yememişler!
Ne bu fiyatlar? :/ :/ :/
Yanlış anlaşılma olmasın diye fiyatları TRY üzerinden vereyim size.
Bir ''L'' diye tabir ettiğimiz, salona koyacağım koltuğun fiyatı beş bin lira mı olur arkadaş?
Tek koltuktan bahsediyorum, takım-makım değil.
Daha bunun yan koltukları var, sehpası-pufu var, kitaplığı var, sonracığıma halısı var-perdesi var; al sana on beş bincik! Elektronikler hariç.
Arabamı alırım ben o paraya :)
Bir kaç tükkan gezdik, bir iki yapı market gezdik derken soluğu IKEA'da aldık.

IKEA...
''I'' ile başlayanından... İKEA değil.
Asdfghjkjhgfdsasdfghjkl
Ney-se... :)

IKEA'ya gittik efenim.
Zaten her yıl katalog yollarlar. Aile kartımız-üyeliğimiz de vardır. Ama çok nadir gider, gerçekten uygun fiyata-ihtiyacım olan bir parça bulur ve sadece onu alır-dönerdim.
Bu sefer sabah girip, akşam çıkmak şartıyla neredeyse üç günümüzü sadece IKEA'da geçirdik.
(Tek bir parça almadan çıktığım için kendimle gurur duyuyorum)
Baktım en uygun fiyatlar IKEA'da; sloganlarının hakkını verip ''evimizin her şeyi'' yapmaya karar verdim :)
Haggaten, en ucuz ürünler IKEA'da :) Ne diye gidip başka markalara/ürünlere çuvalla para dökeyim?
Nasılsa her ürünü 5 ila 20 yıl arasında garantili, bir şey olursa gider değiştiririm. Her ürün bir setin-serinin parçası olduğu için aklıma bir şey gelirse gider alır eklerim; yeni aldığım parça sırıtmaz :)

Neyse efenim, sizinle IKEA maceramızdan bir kaç kare paylaşmak istiyorum.
Yukarıdaki fotoğraf menülerinden, o tatlı ne idiyse tadı hala damağımda :)
Bir sonraki gidişimde adını-sanını not edip, tarifi bulup yapacağımdır.
Elmalı turtası da şahaneydi. Kahvesi de ''eh işte!'' idi :)

Şimdi, oluşturmaya karar verdiğim okuma köşemi paylaşacağım.


Budur :)
Sallanan koltuğu test ettim-bir onayladım ki, İsviçreli bilimadamları görse ağızları açık kalır, gözlük camları çatlardı  :)
Koltuk şahane; ergonomik, eriprostik, kolleroptik ve de fantastik :)
Üstteki iki kelimenin kaynağı totom olup başka bir anlama geliyorlarsa bana söyleyin :) Bilmemek değil, öğrenmemek ayıptır ne de olsa :)
Koltuğa oturduğum an sırtımı, belimi ve de başımı-ensemi desteklediğinden hoşuma gitti.
''Benımlesın!'' dedim ve alınacaklar listesine ekledim. Rengine henüz karar vermedim :)
Koltuk ne kadar sallananından da olsa, ayak uzatacak bir puf lazımdı, o da takımında var zaten.
Arkadaki kitaplık beni benden aldı. Her ne kadar benim o rafları doldurmam en iyi ihtimalle beş yılımı alacak olsa da ben sevdim ya; benimdir! :)
Aydınlatmaları da sevdim ama ben bu kareye almamış olduğum tepedeki lambaları daha çok sevdim.
Okuma lambası zaten bir içim su.
Bu seti böyle komple alıyorum -işşalla! :)

Sonracığıma...
Futmak! :)


Mutfak işi zor iş :)
Hazır set satıyorlar -ekonomik görüneninden- ama o hazır set bizim mutfakta ''at çüküne kelebek konmuş'' gibi görüneceğinden IKEA'dan bir uzman arkadaşın totosunu kaldırıp evimize gelmesi, ölçüleri alıp, elektrik-su sistemini, priz yerlerini ve de beyaz eşyaları göz önünde bulundurarak proje hazırlaması ve gelip monte etmesi gerekiyor.
Az tuzlu olacak ama mutfağa girdiğimde ''Oh be!'' demek istiyorum. Ne kadar kullanışlı olursa mutfakta geçireceğim zamanı o kadar eğlenceli ve de ''lezzetli'' kılar diye düşünüyorum.
21 numaranın rengini sevdim. Mutfak bankosu da yakından bakıldığında çok cici.
Son anda karar değiştirmezsem bu da ''Benımla'' :)

Gelelim yemek masası olayına.
Burada -kusura bakmayın- diyeceğim.
Salonun bir köşesinde kocaman yer kaplayan bir masa, dört/altı sandalye, bir vitrin kadar sinirime dokunan başka da bir şey yoktur herhalde.
Sevmiyorum.
Yemek masası dediğin, -adı üstünde- yemek-içmek için kullanılır. Kocaman yer kaplayıp, süs eşyası niyetine köşede dursun diye alınmaz.
O sebeple yemek odası istemedim, yemek odası takımlarına bakmadım bile.
Pratik-yer kaplamayacak masa/sandalye arayışına girdim ve -şimdilik- şöyle bir çözüm buldum.


Masaysa masa; sekiz kişiye ziyafet verebilirim :)
İstediğim amaca uygun kullanabilirim. Mutfaktan salona, salondan balkona taşıyabilirim.
Kullanmadığımda kapatabilirim ve yarım metre karelik bir alan kaplar :)
Buna uygun katlanan sandalyeler de budum...daha ne olsun?
Üç tane de çekmecesi var, ne istersem doldururum içine.
Bence çok iyi de olur, pek güzel de olur, mis gibi olur yani :)

Perde olayına en son gireceğimdir.
Baktım, gördüm, fikir edindim seçeneklerim hakkında :)


Yoruldum :)
Hemen toparlayıp bitireyim gönderiyi :)
Salon, yatak odası takımı, banyo dolapları derken altı yüz küsur fotoğraf çekmişim :)
Ayda iki IKEA gönderisi yapsam kaç yıl götürür beni siz hesaplayın :)

Banyo baktık sonra.
IKEA'da benim istediğim ''banyo'' olmadığı içim istikameti başka bir gün OBI'ye ve Castorama'ya çevirdik.
Türkiye'de Castorama ve OBI var mı bilmiyorum.
Varsa ne ala, yoksa bizdeki Koçtaş veya Bauhaus'ın aynısının tıpkısı işte :)
Orada çok beğendiğim banyolar buldum :)
Meselam;


Böyle bi' banyo bence çok güzel olabüle :)
Banyo konusunu kafamda netleştirmedim ama genel olarak ''açık renk'' kullanmak istediğime ve de banyoda küvet istemediğime eminim :)
Böyleyken böyle işte.

Ne zaman taşınıyorsun? diye soracak olursanız; inanın bilmiyorum :)
Kendimi hiç sıkıntıya sokamam
Amaaaa...
Benim sağıma-soluma da belli olmaz :)
Son anda, içime sinmeyen bir durum söz konusu olursa anlaşmayı yakar, notere, çevirmene ve de peşinata saydığım paraya ''Başımın gözümün sadakası'' gözüyle bakar, gidip Avustralya'ya da yerleşebilirim :)
Hayat benim, keyif benim! :)))

Biliyorum ki; ev-bark sahibi olacağım için can-ı gönülden sevinen arkadaşlarım olacaktır.
Onların samimi sevinçlerine peşin peşin teşekkür edeyim :)))
Kalp kalp kalp :)

''Neden taşınmadan yazdın? Nazar değer, göz değer'' diyenler de çıkacaktır.
Gözü olanın gözü çıksın be! :) Tü-tü-tü! Kırk bir kere maşşallaaaa bana! :)))
Değil mi ama? :)

Başka bir ihtimal daha var-MIŞ :)
Bunu da geçen gün ''kuzum''la 7.5 saat süren -yazıyla yedi buçuk saat- Skype görüşmemiz sırasında fark ettik :)
O ihtimale karşı, bu gönderimi yine kuzum'dan öğrendiğim ve üç gündür dilime doladığım cümleyle bitiriyorum.
ÇEKEMEYEN (varsa) ANTEN TAKSIN!
Asdfghjklkjhgfdsasdfghjklkjhgfdsa
Seviyorum seni Lou'm! :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...