Bal'ım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bal'ım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinek Isırıklarının Müellifi


Yazar: Barış Bıçakçı
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2011
Yayınevi: İletişimYayınları

Arka Kapak Yazısı:
“Cemil’in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil’in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil’in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz.”

Aşk üzerine küçük bir roman.
Toplu konutta aşk ama...

Edebiyat üzerine küçük bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama...

Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
Hepsi üç kişi ama...

Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.''

(Öyle iyi yazar, böyle güzel kitap diye devam eden ''reklamlar'' kısmını paylaşmıyorum.)

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler.''

''Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur. Siz dalgaların arasında boğuşurken bütün edebiyatçılar kıyıda güneşlenip matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi Güney Amerikalılar kıvırıyor bu edebiyat işini.''

''Aforizma... Hani şu kahvaltıda ekmeğin üzerine sürdüğümüz beyaz ve kıvamlı şey. Sizi beslemez ama tok tutar. ''Doğru!'' dedi Cemil.
''Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. Atık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz.'' Parmaklar yine birbirine sürtüldü. ''Kolayca dolaşıma girecek cümleler... Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. Has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu.''

''İnsan yalnızca bir beden olmayı kaldıramıyor, bu çok belli, diye düşündü Cemil. Halbuki yalnız bedeniz ve bununla baş edemediğimiz için ruh diye bir şey icat etmişiz. Doğrusu parlak fikir!''

''Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.''

''Çünkü aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.''

''Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır.''

''Aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından bir başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. Şu da yeterince açık değil mi: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.''

''Ağaçlardan bahsediyordu Cemil mektubunda, karanlık ve sessiz ormanlardaki ağaçlardan, onların gövdelerinden. ''Çizgiler, desenler, hatta resimler var bu gövdelerde. Falcılar baksalar kim bilir neler görürler, kavuşmalar ve ayrılıklar.''

''İş bahane, oraya kelimeleri aramaya gittin. Kelimeleri seviyorsun, bazen insanlardan bile fazla. Bardağın dibinde kalan çayı otlara doğru savururken, oluklardan yağmur suyu boşalırken, bir hatıra gözün kan gibi oturduğunda şıp diye bulacaksın onları, kelimeleri. Dokunmak isteyeceksin onlara, onları ceplerine doldurmak isteyeceksin.''

''Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.''

''Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi,  durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da. Dörde on kalanın kesinliği de yol açmış olabilirdi zembereğin kırılmasına, çünkü kesinlik de yorar.''

''Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.''

''Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.''

''Çünkü zaman geçiyor, zaman geçiyor ve ahlak hiçbir zaman cankurtaran olmadı, o hep ayağa bağlanan bir taştı. Doğrudan dibe gidersin. Doğrudan.''

''Can sıkıntısından kurtulmak için fal bakan kadında zamana şımarıkça sahip olma hali vardı çünkü ancak bir şeye sahip olan ondan sıkılabilir.''

''Cemil, gerçekten de zihinde anların toplanarak süreklilik kazandığını biliyor, oysa hayatın sürekliliği hem birbirine eklenen hem de birbirini eksilten anların sürekliliğidir.''

''Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor.''

''Bir yerde, insan kanının deniz suyuyla aşağı yukarı aynı kimyasal bileşime sahip olduğunu okumuştum. Kan, yaşamın ortaya çıktığı ilkel okyanustan bize kalan bir yadigarmış.''

''Ben doğru dürüst konuşamadığım, konuşmaktan tat almadığım birine aşık olamam. Konuşmak için de ortak bir dil, ortak bir duyarlılık gerekir değil mi? Ortak dili bulmanın zorluğundan söz ediyorum. Kibir değil bu!''

''Konuşamadığın birine aşık olamayacağını söylemek bence bir gerçeğin üzerini örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil,'' dedi. ''Uyarsan huzurlu olacağın bir kural bulmaya çalışıyorsun sen.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kedi annesi/babası olun.


Fotoğrafta gördüğünüz zibidinin hayatıma girmesinden sonra sabahlarım kökten değişti.
Daha yorganı üzerimden atarken uyandığımı hissediyor ve salondan yatak odasına doğru hızla gelen pati seslerini duyuyorum: pıtı pıtı pıtı pıtı...
Kapıdan girerken ilk ''Miyaaaaav!'' geliyor, sonra yatağa zıplıyor ve kafasını yanaklarıma bir sağ-bir sol olmak üzere sürtüyor.
Kuyruk dimdik elbette :)
Yataktan çıkar çıkmaz ayaklarımın dibinde; bacaklarımın arasında döne döne benimle birlikte önce banyoya geliyor, sonra mutfağa. Olur da tuvalette biraz oturacak olursam kucağıma zıplamakta zerre kadar sakınca görmüyor şebelek! :)
Miyav!lar bitmiyor bu süre boyunca. Hem de miyav'ın bin bir şeklini duyuyorum.
Miyav! Miv! Mi! Mirrrrk! Meoooo! Mi mi mi! :)))
Mırıldanması da durmuyor. Sanki minik bi' motor yutmuş gibi Yodişim :)
Purrrrrrr, purrrrrrullrullllrrruurrrrrr :)))
Bu seromoni her gün, her sabah yaklaşık on dakika yaşanıyor.
Gel de sevme! Gel de gülümseme! :)
Her sabahım gülücüklerle başlıyor.

Bal'ımın sevgi gösterisi de tuzu-biberi oluyor.
Nazlı nazlı mutfak kapısından giriyor, kuyruk dimdik-palmiye modunda, kesik kesik ''Mev, mev, meooov-vi!'' :)
Hep aynı ses.
Gelip kucağıma atlıyor, yaklaşık bi' beş dakika da Bal'ımın keyifli mırıldanmalarını, bana göz süzmelerini izliyorum.
Ellerim tüylerinin arasında kayboldukça sanki bedenimde bulunan olumsuz ne varsa hepsi ellerimden akıp gidiyor...
Sabah terapim on beş dakika anlayacağınız :)

Zaten güne gülücükler atarak başlayan biriyim ben; hiç suratsız uyanamam.
Bu sevgi gösterisinden sonra ben pamuk helva kıvamında işe gidiyorum.
Evden çıkarken içim acıyor. Ayaklarım geri geri gidiyor hep.
Zaten ofise girdikten yaklaşık bir saat sonra bendeki rahatlık, gülümseme vs. benden emilmiş-çekilmiş oluyor.
Günün geri kalanı sinir-stres çalışıyorum. O yetişmeli, bu bitmeli, şu gitmeli! :/
Aklım-fikrim evde, kızlarımda...
Eve koşa koşa dönüyorum. Akşam benzer bi' sevgi gösterisiyle karşılaşıyorum ama bu sefer başrol Bal'ımın oluyor :)
Kucağıma zıplayıp, yüzüme bakıp gözlerini süzüm süzüm süzdükçe alıp kalbime sokasım geliyor Bal'ımı.
Eve girdikten yarım saat sonra ben yine pamuk helva :)))

Kitap okuyorum; biri kucağımda.
Film izliyorum; biri kolumun altına sokuluyor.
Gece yatağıma giriyorum; ikisi birden yatak başlığında yerlerini alıyorlar :)
Sırf kızlarımla birlikte uyuyabilmek için onlara yatacak yer bulunan yatak aldım. Bazı sabahlar uyandığımda yattıkları yerden kafamın üzerine doğru sarkan iki pofuduk kuyruk görmek veya bana doğru uzanmış patileri görmek muhteşem! :)
Göz hapsinde tutuluyorum; yattıkları yerden hareketlerimi izliyorlar.
Bir odadan diğerine giderken sağlı-sollu iki tüy yumağı, iki puf puf kuyruk benimle geliyor.
Sırf ne zaman vazgeçeceklerini görmek için bazen evde odadan odaya amaçsızca yürüyorum; benimle birlikte oda oda geziyorlar :)))

Sırf ''her yer tüy olacak'' bahanesine sığınıp, kendini bu sevgiden-terapiden mahrum eden insanları anlayamıyorum.
Tüy varsa çözümü de var.
Ben de o insanlardan biriydim bundan 2.5 yıl öncesine dek.
Zararın neresinden dönersen kardır derler ya; ben zarardan döndüm :)
Kimse size günde iki seans-ücretsiz mutluluk terapisi veremez.
Siz de zarardan dönün.

Kendinize çok büyük bi' iyilik yapın: kedi annesi/babası olun :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kırismıs tatiline girerkene :)

Uzun zamandır ''bugünlerde ben'' gönderisi yapmıyordum.

Bugünlerde ben:
Yeni adresime gelen ilk yeni yıl kartımı almanın sevincini yaşıyorum :)

Kartı görünce kocaman kahkaha attım :)
Çok beğendim, çoook!
Yanında gelen minnak kız, bu akşam okumaya başlayacağım ''Parasız Yatılı'' kitabıma ayraç olacak :)
Bu kitabı da Leylak Dalı'm hedaye etmişti bana :)
Seviyorum nan seni! :)
Kediş de süper şirinmiş, inceliğin bu kadarı...
Çok teşekkür ederim Leylak'ım! :)

Bugünlerde ben:
Çok hastalandım.
Yıllardır yaşamadığım sağlık sorunlarının hepsi el ele verip yatıya kalmaya geldiler :(
Şöyle izah edeyim: minare gibi bir boya sahip olmamdan kelli (1.80) yıllardır çektiğim duruş/oturuş sorunum vardır.
Son dört yıldır, günde -en az- sekiz saat, bilgisayar karşısında neredeyse kıpırdamadan çalışmaktan dolayı sırtım ve belim iflas etti.
Bilek ve kol ağrıları da tuzu-karabiberi oldu :(
İki hafta raporluydum...bu iki haftadan sonra bir hafta çalıştım ama ağrılarım devam ettiği için doktorum yeterince dinlenmediğime karar verdi ve iki hafta daha rapor verdi.
Bu iki haftadan sonra durumumda hafif bir düzelme olduğu için ''tek'' bir günü ofiste geçirdim ve son iki haftadır da evden çalışıyorum.
Bugün ''Kırismıs'' tatili öncesi son iş günüm :) Bu da demektir ki, önümüzdeki iki hafta boyunca tatildeyim.
Sizin anlayacağınız, iki ayda sadece tek bir gün ofisten çalışarak şu işe başladım-başlayalı en ''Oh bea!'' günlerimi yaşadım :)
Ağrıyı ofiste de çalışsam çekecektim, evden de çalışsam çekecektim ama en azından evde olunca arada uzandım, dinlendim...
Taşındık, evi az buçuk yerleştirdim :)

Fakaaaaaat, bu kas/kemik ağrıları tabisi de yeterli gelmedi bünyeme.
Kalınvalidem (Mama Maria) sağolsun, taşınma sırasında yardıma!!! geldi. :)
Güya bana yardım edecekti de, benim işim hafifleyecekti de, yorulmayacaktım da, iyileşecektim de... peeeh! :)
Arkasını toplayıp-temizlemekten on kat beter yoruldum :)
Bi' gün ''kalınvalidem'' gönderisi yapayım da maceralarını paylaşayım :))) Alem kadın! :)
Yemek yapar...mutfak savaş alanı! Onun yemeği yapması bir saat sürer, benim mutfağı temizleyip ilk haline döndürmem yaklaşık iki saat diyeyim, siz anlayın durumu.
Bi' de yorulup terleyip duş almaya girdiğimde tüm evi havalandırmaya karar vermiş sağolsun kalınvalidem. Açmış evin tüm pencerelerini. Sıcacık banyo kapısını açınca tüm vücuduma tır çarpması gibi vuran soğuğu yiyince olanlar oldu :/
Bir haftadır hastayım. Üşütmenin böylesi :/
Öksürük, tıksırık, burun akması, bademcik şişmesi, boğaz gıcıklanması, fırlayan ateş, uykusuz geceler ve kas ağrıları :(
Fırsat bu fırsat şımardım :) Azıcık hasta kaprisi yaptığım doğrudur :)
Bol bol çorba içtim.

Bol tavuklu, bol havuçlu, bol karabiberli ve bol limonlu :)
İyileşiyorum artık, iki gecedir uyuyabildiğime ve burnumun akmasının durduğuna göre...
İnat ettim, doktora gitmedim.
Geleneksel yöntemlerin tümünü denedim.
Doktora gitsem yedi günde iyileşecektim, kendi kendime bir haftada iyileştim :)))
İlaç aldım elbette, ilaç-şurup ama en güzel ilaç evde hazırladığım bitkisel karışımlar, çaylar, çorbalar ve de iki kızımın kucağımdan inmemesi oldu :)
Sevgi kadar etkili ilaç mı var? :)

Bugünlerde ben:
Bari kalınvalidem mutfağı savaş alanına çevirmesin diye kendimi mutfağa atıp döktürdüm :)

Şaka nan, şaka! :)
Bende bu yetenek ne gezer? :)
Kendini affettirmek için Polonya mutfağının en nadide örneklerini pişirip pişirip yedirdi bana :)
Ben sadece yardım ettim tabisi de hatta kızlar bile yardım etti kalınvalideme :)
bkz:şekilA1


Bu gördüğünüz Polonya mutfağının en ünlü yemeklerinden ''Pierogi''.
Bildiğimiz fincan böreğinin kalın hali :) Bildiğin hamır... (hamur değil, hamır) :)
İçine bildiğin patates püresi, lor peyniri ve de dilersen yağda hafifçe kızartılarak sertliği alınmış minnak doğranmış soğan karışımını koyuyorlar.
Avuç içi büyüklüğünde neredeyse tek parça.
Sonra haşlıyorlar. Mantının battal boyu anlayacağınız :)
Ortaya böyle bi' tabak çıkıyor:

Tabi, onlar yoğurt ve pul biberle yemiyorlar bunu :)
Üzerine yağda kahverengileştirilmiş soğan döküp yiyorlar :)))
Ben böyle yiyince de garip garip bakıyorlar bana ama çok da tııııın! :)))

Bugünlerde ben:
Kızlarımla enfes bi' aşk yaşıyorum! :)
Birbiriyle çok tatlı bi' yarış halinde bana sevgi gösterisi yapıyorlar :)
Kucağımdan inmiyor, geceleri mırıl mırıl yanımda uyuyor, bi' an ilgilenmesem miyav-miyav kendilerini hatırlatıyorlar bana :)
Hele tekne kazıntısı bi' oldu, tam oldu :)
Şirinlik muskası, şımarık, yaramaz ama nasıl sevgi dolu, nasıl tatlı! anlatamam :)
Her sabah uzun uzadıya ''Günaydın!''laşıyoruz Yoda ile :)

Bunu dün sabah çektim :)
Kısacık ama sanırım Yoda'mın ''Günaydın Anne!'' tarzını göstermeme yetiyor :)
Yemelik-yutmalık! Geveze minnak! :)


Tatilde bol bol okuyup, bol bol yazıcam inşalla yareppim, dinimiz amin! :)

Görseller: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Taşın...ma! :)

Taşınmanın zor olduğunu elbette biliyordum ama bir evi sıfırdan yaptırıp, her şeyi sıfırdan alıp yerleştirmenin-temizlemenin bu kadar zaman alacağını ve yorgunluktan insanı bitik hale getireceğini gerçekten bilmiyordum.
Taşındık efenim.
Yorgunluktan öldük efenim...
Sonracığıma dirildim, az ses vermeye karar verdim :)

Taşınma işi en çok kızlara yaradı. Eski evi kolilerken ev kızlar için lunaparka döndü :)
Kolilerin içinde cirit attılar, engelli koşu yaptılar.
Yoruldular, uyudular ve sil baştan dört dönmece oynadılar. Neye elimizi atsak o minnak burunlarını el attığımız işe soktular :)
Adları, ''Kalite Kontrolcüler''e çıktı benim kızların! Evi taşıyan insanlardan tutun, yeni evdeki mutfak -banyo montajına gelen ustalara kadar hepsi bir çok kez ''Kalite kontrolcüler geldi'' esprisini yaptılar :)

Sırayla, bi' biri geldi kontrol etti gitti, sonra diğeri kontrol etti gitti.
İlk kontrol, son kontrol olayı :)
Bizim kızlara iş teklif edecek olan varsa ben kefilim; şahane kalite kontrol yapıyorlar...yeminne :)))

Kedili hayatta yeterince tecrübesi olan bir çok arkadaşıma sordum kızların yeni eve geçince tepkilerinin ne olacağını. Dediler ki, ilk bir kaç gün ve hatta hafta boyunca saklanırlarmış. Kendilerini güvende hissedinceye dek. Sürüngenler gibi vücut yere yapışık dolanırlarmış ortalıkta. Sonra da alışırlar, eski performanslarına dönerlermiş. Ben de kendimi buna hazırladım tabisi de.

Gelin görün ki bizim kızlar bi' tuhaf çıktı. Yeni eve girdik, eşyalar eve çıkarılasıya dek saklandılar...
Yaklaşık bir saat sonra bi' çıktılar ortaya; çıkış o çıkış :)))
Evde cirit atmaya başladılar. O kadar koliyle ev yeni bi' lunapark oldu benim zibidilere :)
Her bi' işe burunlarını soktular.

Oyun oynamak kesmedi kızları; montaj işine de el attılar. Bal'ım bu konunun ehli çıktı, planları patisine aldığı gibi ''o oraya takılacak-bu buraya yerleştirilecek'' diye komutlar vermeye başladı...
Dinledik haliyle, ondan iyi mi bileceğiz? :)

Bal'ım hakkaten biliyormuş işi... sayesinde ilk gece yeni yatağımızda yattık, misler gibi uyuduk :)

Gelin görün ki, sadece mutfağın temizlenip yerleştirilmesi tam bir gün sürdü :/
Paket paket eşya tek tek açıldı, temizlendi, yerleştirildi...o minnacık fincanlar, bardaklar, tencereler ömrümü yedi.

En sonunda zafer kazandım!  :)
Sittirella 1-Mutfak denen canavar 0.
İlk yemeğimi ocağa koyduğumda dünyalar benimdi :)
Şaka bi' yana pek lezzetli olmuştu be :)))


Evimi sevdim :)
Zamanla yerleştikçe-düzen oturdukça daha da çok seveceğime eminim.
Ammaaaaaa...
En çok mutfak seramiklerimi sevdim! :)
Afferim, afferim, bravo! On puan, on puan, yüz puan bana! :)
Çok güzel bir seçim yapmışım.
Yerleştirilmiş halini görünce bayıldım-bittim :)

Bu kırmısı çaydannık bi' yerlerden gözünüzü ısırıyor mu? :)))
Hatırlayan varsa parmak kaldırsın :)

Bu yazının gerisi gelir, hele az biraz daha yerleşeyim :)

Hanimiş:
Önümüz yeniyıl-kırismıs...
Bana kart yollamayı düşünen arkadaşlarıma hatırlatmak isterim ki; adres değişti :)
Yanılıp-yamulup eski adresime göndermeyin, gidip almam ay sürer :)
kib, öptm,bye :*

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Niyet ettim bir gönderi yapmaya...

Yiteeeeeer!
Sürekli bi' şeyler yazmak istiyorum. ''Bunu blogda paylaşayım muhakkak'' diye notlar alıyorum, fotoğraflar çekiyorum. Sonuç: eve geldiğimde yorgunluktan sızan ben :/
Allam yaleppim, nütfen bi' an önce bu koşuşturmaca bitsin de normal düzenime döneyim.
Çok yoruldum artık :/
Oturup iki satır yazamayacak, bi' telefon görüşmesi yapamayacak kadar meşgul olmak çok daha kötü bi' şey.
Niyet ettim -daha doğrusu inat ettim- bugün bir gönderi yapacağım.
Evin ilk hali böyle, burayı adam ediyoruz, varın siz düşünün yorgunluğumu :)


Bu da salon ve de salondan balkona açılan kapının fotoğrafı :)


Harıl harıl çalışılıyor, duvarlar, yerler, banyo-seramikler.
Mutfak projeleri, montaj ekipleri...

Bu' da büyüyünce mutfak olmaya karar vermiş bir ev bölümünün halleri:



İki ev ve de ofis arasında ve hatta gerekli malzemeler ve mobilyalar için alışveriş merkezleri-yapı marketleri arasında koşturmaktan bitik durumdayım :/
Bi' de iş yoğunluğu ve uzayan mesai saatleri eklenince bu koşturmacanın üzerine; tadından yenmiyor :)))
Bakalım ne zaman tamamlanacak da taşınacağız.

***

Bak şimdi aklıma geldi; benim Yoda kızım ko-nu-şu-yor! :/
İlk başta sevimli geliyor ama basbayağı derdini seslerle -miyavlayarak değil- anlatmaya başlayınca insan afallıyor :/
Balkon kapısının kapalı olmasına mı canı sıkkın?
Oynarken topunu kaybetti de onu mu arıyor?
Uykusu gelmiş, kucak istiyor ama sen ilgilenmediğin için sana kızıyor mu yoksa naz mı yapıyor?
Aç mı? Canı mı sıkkın? Mutlu mu? Her duygusunu -aynen insan gibi- seslerle anlatıyor!
Bi' de, çok güzel bi' kedi olmasına rağmen özellikle uykuluyken öyle suratsız, öyle çirkin görünüyor ki; adının hakkını veriyor :)))
Sesi de bi' çirkin, bi' çirkin; kulak tırmalıyor :)
Olsun, ben onu böyle tipsiz-geveze haliyle seviyorum :)
bkz:uykulutipsizvegevezehali




bkz:normalhali



Bu da ablasını yattığı yerden atmak için arkasından haince işler çevirdiği hali :)



***

Bu yorgunluğun tek artısı son günlerde pek mutfağa girmemek oldu :)
O kadar koştur koşturdan sonra bi' de saatlerce yemek mi yapacağım ayol?
Ayol...ayol...
Bu lafı pek severim :)
#direnayol

Fırsattan istifade canım ne çektiyse sipariş veriyorum :)
bkz:balıkçorbasıvesuşi


Kalite kontrol sorumlumuz Yoda'nın patileri de kadraja girmiş :)
Her ne kadar yemese de, terbiyesizlik etmese de, o meraklı-minnak burun muhakkak koklayacak eve giren her yabancı maddeyi :)
Porsiyonlar çok küçük diye, ben iki porsiyon balık çorbası söyledim.
Sevgilim de mantarlı-bambulu olanından sipariş verdi.
Yanında da atıştırmalık suşi! :) Mmmm çorbalar ''eh işte, idare eder'' olsa da futomakiler enfesti! :)))

Dün akşam da menü buydu efenim:


Son zamanlarda en çok ''köfte'' yediğime sevindim sanırım.
Eve dönerken yemeği dışarıda yemeğe karar vermiştik. Ben lazanyası güzel oluyor diye her seferinde lazanya söylüyordum ama bu sefer köfte görünce şaşırdım ve sipariş verdim.
Enfesti! :)
Nasıl mutlu-mesut yedim köftelerimi anlatamam :)))



***
Kendimi sakatlamakta sınır tanımıyorum :)
Banyo seramiklerini yukarı taşırlarken azıcık yardım edeyim dedim, bi' paketi kucakladım ve kalakaldım.
Sırtımdan (veya belimden?) kırrt! diye ses geldi resmen. Ne ağırmış yahu :/
Yaramaz çocuklar gibiyim; kolum--bacağım çürük-çizik dolu. Şu taşınma işi bitse de ben de yarasız-beresiz günlerime dönsem artık.
Doktora gittim elbet. Sonuç: nur topu gibi bi' röntgen filmim ve de ağrı kesici hapım ile kremim oldu.
Fena incitmişim, iyi ki fıtık gibi büyük bir derde yol açmamışım, bu da iyi bi' şey tabisi de :)
Bu koşturmaca arasında bi' doktorum eksikti, o da oldu anlayacağınız.
Doktorum bedenimin yorgunluktan çığlık attığını, dinlenmem gerektiğini söyledi.
Söz dinleyen-uslu kız olmak istedim ama ''normalde üç hafta, en az iki hafta dinlenmelisin'' deyince yalvar yakar bi' haftaya razı edebildim.
Bir gün resmi tatil olduğundan 4 gün raporla yırttım. Dinlenmek istemediğimden değil, cici evimiz henüz hazır değilken, bu koşturmaca arasında dinlenemeyeceğimi bilirken bu hakkımı kaybetmekten korktum resmen :)
Hele bi' taşınalım, ister iki hafta desin ister üç hafta. Resmen dinleneceğim, yan gelip yatacağım, cici evimizin tadını çıkaracağım!
Dayan Sittirella, #dirensittirella!

Bu seferlik de bu kadar olsun :)
Az önce kızlarla twitter'da e-book reader ve onlara uygun kılıflar hakkında soppet ederkene :) şu sonuca vardım tekrar efenim:
En kral e-book reader: NOOK!
Başka da büyük yok! :)


Oçıkalın! :)

Görsel: Sahibinin sesi-Sittirella marka



Yazmaya yazmaya...

Şarkı gibi başladım ama başlığın gerisini getiremedim :/
Sesim soluğum çıkmıyordu ama bir sorun bana bakalım, neden çıkmıyordu? :)
Bunu hep çok komik bulmuşumdur ''Bir sor bakalım/hele neden......? '' :))) 
Zaman kazanmak için şahane cümledir. ''Bu konuşmanın sonunda haklı çıkan ben olacağım'' mesajını net verir :)
Sanki sormasanız söylemeyeceğim, ahahah.
Nefes alacak, yemek yiyecek, uyuyacak zamanı bile zor bulduğumdan dolayıdır sesimin çıkmaması.

Ben buraya yazmayalı çok şey oldu ama önce size baş zibidi Yoda'nın bir fotoğrafını şettirmek istiyorum.


Aslında şu an daha da büyük. Ama yeni çekilmiş fotoğrafları diğer bilgisayarımda olduğu için bununla idare edeceğiz durumu. Temsili fotoğraf gibi düşünelim bunu. Gerçek hali= temsili fotoğraf x 2
Bir de bu kadar kuyruk eklemek gerekiyor sonuca :)
Koltuğu tek başına kapabildiği zamanlarda böyle gerine-yayıla tadını çıkarıyor.
Sanırsın ki, şu yeryüzünde bi' şeylerin tadını çıkarma yetisi sadece bu zibidide var :)
Nasıl bir mırıldama-guruldama anlatamam.
Zaten bence bu Yoda'nın fabrika çıkış ayarları bozuk; çok konuşuyor!
Benden bile çok konuşuyor diyeyim, durumun vehametini siz hesaplayın.
Canı mı sıkıldı?
Aç mı?
Sevilmek mi istiyor?
Balkon kapısının kapalı olmasına isyan mı ediyor?
Uykusu mu gelmiş?
Kağıt topunu oradan oraya gezdirirken kaybetmiş de çok mu üzülmüş?
Bunun gibi onlarca durumda bildiğin ''konuşarak'' derdini anlatıyor!
Şaka gibi :/
Sesleri insan gibi kullanıyor ve bu durum ilk başlarda komik geldiyse de artık kanıksadık durumu. Bir gün mıymivmeyavmuv yaparken basbayağı konuşmaya başlayacak diye korkmuyorum değil.
''Korkmuyorum değil'' bu ne biçim bir anlatım biçimidir? 
Son zamanlarda kullandığımız dili çok sorgulamaya başladım. Günlük hayatta çok sık kullandığım kelime ve kalıplara yabancılaşıyorum. Sanki o deyişi-kelimeyi ilk kez durmuşum gibi sesi-söylenişini-anlamını kontrol ediyorum. 
Size de olur mu bu?

Neyse, devam edeyim.
Yoda zibidisinin koltuğu tek başına kapamadığı zamanlar oluyor ki; fotoğrafı aşağıdadır:


İşten-güçten artırabildiğim beş-on dakikayı da bu zibidilerle geçirdiğimdem dolayıdır sesimin soluğumun çıkmaması :)))

Son zamanlarda çok çalışıyorum.
Geçen hafta Cuma günü sabah 09:00'da başlayıp, Cumartesi sabahı 01:24'te lepitapı kapadım, doktorum bile ''Sağ ve sağlıklı kalmak istiyorsan kendine başka bir iş bul'' dedi, durumu siz anlayın :)
Daha da fazla ayrıntıya girip kendimi üzmek/canımı sıkmak istemiyorum.

Evimizi aldık :)
Bu konuya başka bir gönderide bayağı değineceğim doğrudur.
Seçilecek çok eşya, yapılacak çok iş var ve benim bunca zamansızlığın arasında taşınma-yerleşme işlerini halletmem için üç haftam var :/
Kara kış kapıya dayanmak üzere ama yaklaşan soğuğa inat, tutuşan paçalarımdan yukarı yükselen alevler totomu sıcak tutuyor :)
Böyle bir rehavet, bir ''Ammaaaaaaan, öyle de-böyle de olacak nasılsa''cılık :)
Ayh! düşündükçe fenalık geliyor :)

Hanimiş: Ev adresimi bilen arkadaşlarıma diyeceğim şudur ki; Ekim sonuna dek adresim geçerli -postada olan kartım neyim var tabisi de, biliyorum- 1 Kasım'dan itibaren yepisyeni adresimi vereceğim size.
Ne sandınız, ev taşıyorum diye kart ve kitaplardan vazgeçeceğimi mi?
Çok beklersiniz! Peeeeeh! :)))
kib, optm, by

Görsel: Sahibinin sesi / Sittirella Marka

Isırıkçı Bal'ım



''Bal'ım nasıl?'' diye sormaya başlayan arkadaşlarım var.
Üstteki fotoğrafta gördüğünüz gibi, artık o minnak aslan oldu; kükrüyor :)

Geçenlerde çok tatsız-tuzsuz bir durum yaşadık Bal'ım ile :/
Beni -özellikle Twitter'da- takip edenler bilir; Bal'ım 26 Nisan Cuma günü kısırlaştırıldı.
Sibirya kedisi olmasına rağmen çok minik oluşu (ameliyat öncesi 2.5 kilo idi) sersemletti onu.
Bir hafta özel bir kıyafetle dolaştı evde. Bulduğu her fırsatta da kıyafetinin bağlama yerlerini açtı :)
Neyse, kıyafet çıktığı anda bizimkisi evde dört dönmeye başladı. O bir haftanın acısını evin her köşesinin tozunu attırarak çıkardı sağolsun.
Şekil 1 A:


Aradan geçen iki haftadan sonra minnakın tırnaklarının çok uzadığını farkettim.
Kucağıma geldiği bir anda hafifçe severek-başını okşayarak fırçalamaya ve tırnaklarını kontrol etmeye başladım. Buraya kadar her şey normaldi. Sonra tırnaklarını kesmeye başladım. İlk üç tırnakta hiç sorun yokken dördüncü tırnağa geldiğimde stres yaptı. Kedisi olanlar bilirler, temkinli bir şekilde-hafifçe kasılmış halde- durmam için ne gerekiyorsa yaptı ve kaçmak istedi.
İzin vermedim, bir kaç denemede daha bulundu ve tehditkar bir şekilde miyavlamaya başladı.
Veteriner, ''istemediğiniz bir şeyi tehditle, miyavlayarak, tırmalayarak, tıslayarak yapmaya kalkarsa şiddet uygulamadan durdurun, yapmasına izin vermeyin. Bir kez yaparsa, her seferinde aynı şekilde davranarak yapabileceğini düşünür, sorun yaşarsınız.'' demişti.
Bu konuşma aklıma geldi, gitmesine-kaçmasına izin vermedim.
Bir kaç kez daha zorladı ama ciddi ciddi sinirliydi.
Sıkıca kavrayıp -bir nevi hareket yeteneğini sıfırlayıp- kucağımda kalmasını sağladım.
Çok sinirlendi. Resmen bağırdı bana. Öyle bir miyavlama duymadım şu geçen iki yılda Bal'ımdan.
Baktı ki kaçarı yok, cart! diye geçiriverdi dişlerini sol elime. Öyle böyle değil, basbayağı sonuna dek geçirdi dişlerini. Yine izin vermedim ve canımın da yanmasıyla bas bas bağırdım yüzüne. ''Terbiyesiz, şımarık, ne yaptığını sanıyorsun sen? Bu ne şimdi? Utanmaz!'' ama fiziki şiddet yok, sadece sesimin yettiğince bağırdım.
Çişini altına kaçırdı. Tuttum bunu banyoya götürdüm. Çıt yok! Elimden kanlar akıyor, bildiğin kan gölü ortalık. Bunda ses seda yok.
Önce elimi temizledim, kanı durdurmaya çalıştım. Sonra bunun çiş değen her yerini şampuanlı bezle temizledim-duruladım-kuruladım.
Kuyruk apışarasında, yere sıfır, tık yok. Yüzüme bile bakamıyor.
Aldım kucağıma, sanki hiç bir şey olmamış gibi başladım konuşmaya. Bir yandan da hafif hafif okşuyorum, konuşuyorum. O tırnakları kestim. Çıt çıkarmadı edepsiz. Demek ki isteyince gayet güzel uslu durabiliyor.
Tırnak-temizlenme faslı-tarama derken aradan yarım saat kadar geçti ama ben elimde bir anormallik olduğunu anlamaya başladım. Sol baş parmağımı oynatamıyordum.
Akşam oldu, benim el de tabiri caizse davul oldu :/
Dişlerin geçtiği yer sızlamaya, iyiden iyiye acımaya, nasıl desem ''zonklamaya'' başladı.
Ertesi günü doktora gittim. Çünkü sabah elim iyice kızarmış ve şişmiş haldeydi.
Tetanoz iğnesini yedim. 7 günlük bir antibiyotik tedavisine alındım. Yaram temizlendi, el sarıldı. 3 gün elim sargıda kaldı. Bakınız:
Şekil 2 A:

Doktor dedi ki, kendi kedim olduğu için, aşıları tam olduğu için şanslıymışım. Kuduz gibi bir tehdit olmamasına rağmen kedi ısırığı ve tırmalaması aslında çok tehlikeliymiş. Hatta ve hatta, literatürde ''Kedi Tırmalaması Hastalığı -Cat Scratch Disease'' diye geçen bir hastalık varmış ve bir çok insan (benim gibi) bundan bir habermiş. Isırılma durumunda Tetanoz iğnesi ve antibiyotik tedavisi şartmış. Yaranın da çok iyi dezenfekte edilmesi gerekiyormuş. Çünkü, bende olduğu gibi, yarada enfeksiyon oluşması durumunda el sıvı toplamaya devam ediyor ve bu sıvı elin içinde bulunan ne kadar sinir-damar-kas varsa hepsini sarıp baskı yapıyor ve çok ağrılı-acılı, elin işlevini yitirmesine varan ve sonu ameliyat olan durumlar ortaya çıkıyormuş.
''Oyun bile olsa elinizi ısırmasına-tırmalamasına izin vermeyin.'' dedi.
Zaten ısıran, tırmalayan bir kedi hiç olmadı benim minnak. Şimdi oyun-moyun kendini azıcık kaybettiği durumlarda ''Hayır!'' demem yetiyor normale dönmesine.
Bu olaydan bir saat sonra yine kucağımda mırlıyor-purluyordu o ayrı mesele. Sanki o olay hiç yaşanmamıştı.
Aynı şebekliklere, oyunlara, şirinliklere kaldığı yerden devam ediyordu. Balık hafızası var benimkinde :)

Neyse, bu olayın dışında Bal'ım neler yapıyor buyurun görün:


Bulduğu her poşetin içine kafasını sokuyor, üzerine çıkıyor :)
Gazete, kağıt, tişört; üzerine oturmazsa olmaz :) Bir de iyi avcıdır benim Bal'ım, minicik bir sinek-sivrisinek görmesin, dili çözülüyor, deliriyor, bir yandan miv! miv! konuşup, diğer yandan evde bulduğu tüm mobilyaların üzerine çıkarak sineğe ulaşmaya çalışıyor :)

Bir de, geçenlerde balkonu kapatmak için aldığımız malzemeler hava koşullarından dolayı bekliyordu. Geçen hafta sonu hava güneşli ve ılık olunca nihayet balkonu korumalı yapabildik.
Bu işlemler yapılırken bizim minnak sürekli teftişteydi tabisi de :)


Hep diyorum; şundaki keyif bende olsa sanırım bir yüz elli yıl yaşarım :)
Ve hatta; ölmem!


Kedinizi sevin, çok sevin. Öpün-koklayın-bağrınıza basın :)
Ama sizi oyun bile olsa ısırmasına, tırmalamasına izin vermeyin. Bırakın oyuncaklarını, tırmalama aparatlarını tırmalasın.
Veya halının bir köşesini kıstırsın dört pati arasına -benim minnakın günde üç-beş öğün yaptığı gibi- fıtı-fıtı yapsın :)
Kendisinin diğer ismi ''Master of fıtı-fıtı'' olup bu işin alasını yapmaktadır :)

Kalın sağlıcakla :)

Hanimiş: bu ısırılma sonrası ''Ne yapacaksın şimdi? Evde tutacak mısın o kediyi daha?'' diye soranlara akıl-fikir diyorum! Sizden bi cacık olmaz!

Görsel: Sahibinin sesi/Sittirella marka

Minnak ve maceraları : intihara teşebbüs!


Son günlerde güneş ara sıra yüzünü göstermeye başlayınca içimdeki Japon turist uyandı! :)
Evde-sokakta fotoğraf makinesi boynumda gezdim desem yeridir. 
Bunda sevgili ''cafe noHut''un ''Yeni başlayanlar için fotoğraf çekim teknikleri'' adlı gönderisinin etkisi çok oldu :)
Benim için fotoğraf çekmek, otomatik ayara alınmış fotoğraf makinesinin çekim tuşuna basmaktan ibaretti :)
Şimdi manuel  modda çekim yapmaya çalışıyorum. Çekiyorum, beğenmiyorum, ayarları değiştiriyorum, tekrar deniyorum. Yavaş yavaş çözüyorum sanki işi :)
Sevgili noHut'a teşekkürü borç bilirim :)

Modelim tabisi de minnak Bal'ım :)
Geçtiğimiz haftaya yaramaz minnak'ın intihar teşebbüsü damgasını vurdu.
Bizim kız balkon delisi. Balkon kapısının açıldığını duyar duymaz, nerede olursa olsun-ne yapıyor olursa olsun her şeyi bırakıp kurşun gibi fırlayıp kendini balkona atıyor.
Tuvalet yaparken tuvaletini yarım bırakıp koşmuşluğu var :) O derece! :)))
Yedinci katta oturduğumuz için balkonun her yanını kapattık, minnak güvenli bir şekilde hava alsın, güneş keyfi yapsın diye. Gel gelelim bizim kız minicik bir açık yakalamış ve kendini balkonun dışına atmayı becermiş. Geri de dönemeyince ''Beni içeri alın'' miyavlamaları eşliğinde bir kurtarma operasyonu gerçekleştirdik.
Nasıl uslu durdu anlatamam. Kocaman korkmuş gözler, göz bebekleri sonuna dek açılmış, simsiyah :/
Arada sırada yüzüme bakarak yavaş miyavlamalar...
Ben onu balkonun altından zorla geçirdiğim bileklerimle sımsıkı yakalarken sevgilim üstten güvenli bir şekilde yakalayıp içeri alıncaya dek geçen bir kaç dakikada neler düşündüm, nasıl korktum anlatamam.
Sakinliğimi nasıl korudum bilemiyorum.
Odaya sağ salim döndüğümüzde minnak'ın kalbi deli gibi atıyordu. Benimse ellerim titriyordu.
On dakika geçmeden tekrar oynamaya, miyyav!-miyyav! sesleriyle sağdan sola koşturmaya başladı yine bizimki, orası ayrı :)
Ama bu bize kocaman bir ders oldu. 
Dün balkonu tabandan tavana kapatmak için gerekli metal malzemeler alındı. Yarın, kendi hapishanemizi yapacağız kısmetse.



Çok şanslıydı bu sefer minnak.
Dilerim bi' daha benzer bi' olay yaşamayız, hatırladıkça midem taş gibi oluyor  :/

İnsanlar açlıktan ölüyor, sen hayvan besliyorsun!


Aklını, 'insan' dışındaki tüm canlılarla bozmuşlara gelsin bu gönderim.

Bazen insanları görüyorum, kedileri-köpekleri için en kaliteli/en pahalı mamaları, tasmaları, kakaları için kumları alıyorlar.
Haftada bi' veterinere gidip 'kuzumun sağlık durumu nasıl?' diyorlar.
O hayvanları kucaklarında bebek gibi taşıyorlar, her yere götürüyorlar.
Porselen tabaklardan yemek yedirip, koyunlarında uyutuyorlar.
Oysa, o köpeğin yediği yemek artığına, kedinin içtiği süte hasret milyonlarca çocuk var şu yeryüzünde.
Afrika'da onca insan açlıkla sefaletle yaşama tutunmaya çalışırken, derileri kemiklerine yapışmışken, biz bu tüylü/kuyruklu şeyleri başımıza tac etmeye devam ediyo...
Kes nan, kes!
Kes-tiiiik!

Bu veya buna benzer söylemlerle karşınıza çıkan bi' kaç kişi olmuştur bugüne dek herhalde.
Benim çıktı açıkçası... az sonra yazacaklarıma benzer şeyler söyledim, gittiler.

Çok bencil konuşacağım, 'ama hepimiz sorumluyuz' olayına girmeyelim.
Benim düşüncem beni bağlar, düşündüğümü söyleyeceğim.
Afrika'daki açlığın sorumlusu ben değilim.
Açlıktan nefesim kokarken, haftada bi' lokma yiyeceği zorla temin ederken, işsizken ve hastalıktan-pislikten ölmemek için resmen savaş verirken... cinsellikten vazgeçmeyen, hani bundan vazgeçmemeyi geçtim, korunmayıp, bi' önceki bebeği açlıktan ölmüş olmasına rağmen yenisini doğuran ben değilim.

Savaşı, şiddeti, yoksulluğu, hastalığı yaratan da ben değilim.
Afrika'ya gerek yok, aç-evsiz-gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlar her yerde. Dünyanın her köşesinde kapitalizm tüm hızıyla kurbanlarını üretmekte.
Benim evime alıp beslediğim kediye verdiğim bi' kap mamayla kurtulsaydı keşke insanlık.
Aç kalmasaydı yeryüzünde, evsiz kalmasaydı... eğitimsiz, hasta, çaresiz hiç kimse kalmasaydı.
Evime bi' insan alıp onu besleyemeyeceğime göre, sokakta yaşam mücadelesi veren/verecek bi' hayvancığı alıp, onun kısacık ömrünü güzelleştirebilmek elimde.
Neden insanlara koyar ki, yeryüzünde bir avuç yer tutan, haksızlığı bilmez, şiddeti bilmez, terörü bilmez, durup dururken kimsenin hakkını yemez, ağzı var-dili yok, derdini anlatmaktan aciz bi' yüreğe sahip çıkmak, onu sarıp sarmalamak?

Ve, insan olan neden anlamaz, bu minicik yüreğin verdiğin bi' kap su, bi' kap mamanın yeterli olduğunu, onu -sen ben gibi onunda hakkı olan- yaşama tutundurduğunu?

Yalan söylemez hayvanlar... seni kandırmazlar.
Hile-hurda bilmezler, yalan-dolan bilmezler.
Paranı çalmazlar, emeğini çalmazlar, yüzüne gülüp ardından konuşmazlar, güvenine ihanet edip seni üç kuruşluk çıkar uğruna yarı yolda bırakmazlar.
Eşine/sevdiğine yan gözle bakmazlar, kalp kırmazlar, hayal kırıklığına uğratmazlar.
Onlar da çiğ süt emerler ama insanın insana ettiğini etmezler.
Tek bildikleri; oynamak, uyumak, seni dinlemek, acıkınca yemek, susayınca içmek, tuvalete gitmek...
Adına 'ev' dediğimiz modern hapishanelerde -şanslılarsa bahçeli bi' evde- kısacık ömürlerini tamamlamak.
Hepsi bu.
***
Hayvanları geçici bi' hevesle seven, tatillik/özel güne hediyelik gözüyle bakıp, o minicik yüreği üç gün sevip-ev hayatına alıştırıp dördüncü gün sokağa bırakan yaratıklar var.
En azından, 'ben hayvan sevmem/hayvanlardan nefret ederim' diyenler bi' nebze olsun dürüst davranıyorlar.
Sevmediklerini alenen belirtip, ellerini bile sürmüyorlar.
Diğer grup daha tehlikeli... doğum günü/sevgililer günü/karne hediyesi/yaz tatili gibi zamanları fırsat bilip, alıyorlar bi' hayvancık... onu mutlu ediyorlar.
Evlerine alıp, oynuyor-seviyorlar.
Sonra... bıkıyorlar.
Tabi, evcil hayvan sahibi olmak büyük sorumluluk... her istediğinde alıp başını tatile gidemezsin, günlerce eve uğramamazlık edemezsin... aşısı var, maması var, sevip oynaması var.
Göt ister evcil hayvan sahibi olmak, mangal gibi yürek ister.
Sokağa atıyorlar.
Düşünsenize, sevip-güvendiğiniz, sizi besleyen, okşayan, size yatacak yer verenin bi' anda sizi vahşi bi' hayatın ortasına attığını...
Aynı şey; bi' çoğu, trafik nedir bilmediği için daha ilk sokağa bırakıldığı günde ölüyorlar :(
Bi' araba altında kalmayan grup ise, sokakta yaşam mücadelesi veren grup tarafından hırpalanıyor, dayak yiyor, gözünden-kuyruğundan oluyorlar.

Yaşam vahşi.
Bizim verdiğimiz yaşam mücadelesinin bi' benzerini de onlar veriyorlar.
Küçük bi' farkla; onlar gerçekten açlıktan ölmemek, soğuktan donmamak için savaşıyorlar.
İnsanlar tarafından katledilmemek için uğraşıyorlar.
Bunu da topla-tüfekle-tankla değil, kavgayla-dövüşle yani, doğalarına uygun şekilde yapıyorlar.
***
Amacım, insanları pek sevmediğimi söylemekti aslında.
Evet, insanları kolay kolay sevmiyorum.
Bi' insana güven duymam ve onu gerçekten arkadaş bilmem zor.
Hep 'acaba?' var aklımda... hep bi' tedirginlik.
Sözlerimi ölçüyor, biçiyor, hep kartlarım kapalı oynuyorum bu arkadaşlık oyununu.
Elbette, var zamanla güven duyduğum, sevdiğim, beni yarı yolda bırakmayacağına inandığım, kendim gibi gördüğüm arkadaşlarım.
Onlar da, zaten bu sebeple 'arkadaşım'.
Azdır arkadaş sayım -dost demiyorum, o apayrı bi' mertebe- iki elin parmaklarının sayısını geçer-geçmez 'arkadaş' dediklerim.
Ben arkadaşlarımı, 'Bal'ım' deyip kucakladığım, beni sevdiğine inandığım ve beni  mutlu eden-yüzüme gülücük konduran minnak kedim gibi seviyorum.
Sevdiğime 'seni seviyorum' demekten çekinmem.
Ne var ki, çok mu zor 'seni seviyorum' demek.
Sevmesem, ne diye arayıp sorayım ki?
Neden 'arkadaş' olayım ki?
***
Konudan konuya atlayarak, nereden nereye geldim.
'Hayvanlardan/kedilerden/köpeklerden nefret ederim!' diyenleri arkadaş etmiyorum kendime.
Bu böyle biline.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Dünden ölmüş, bugüne kalmış...


Başlığın durumunu özetlediği bu düdük değil, benim efenim :)
Bu düdük ne kadar keyfine düşkün, ne kadar uykucu olsa da, benim kadar .......... değil :)
Gönlünüze göre, miskinlikten başlayıp tüm karekök ve üslerine giden uygun bi' kelimeyle doldurabilersiniz o noktalı yerleri.
Düşündüm de... ben başkası olsam, benle -kesinlikle- arkadaş olmazdım.
Nasıl bi' mıymıy, her şeye bi' bahanesi olan, hiç bi' plana dahil edemediğiniz, tembel, üşengeç, kafası gözü kırılası insan evladıyım annatamam.
Hadi bu kadar insafsız olmayayım kendime, azıcık hafifleteyim durumu; arkadaş olurdum belki de öyle can ciğer kuzu sarma olmazdım.
Düşünsene, yakın bi' arkadaşınızla sürekli şu muhabbetleri yaşadığınızı;

''Hadi gel, bi' yorgunluk kahvesi içelim.''
''Yok sağol ya, eve gideyim ben, çok yorgunum.''

''Hafta sonu sinemaya gidelim mi?''
''Yok sağol ya, evde yapılacak işler var, dinleneyim hafta sonu, bu hafta çok yoruldum.

''Cuma akşamı parti var, çok güzel olacak... gidelim mi?''
''Yok sağol ya, eve gidip kitap okurum, zaten yorgun olurum Cuma günü kalamam ayakta geç vakte kadar''

''Alışverişe çıkalım, H&M'de bi' indirim var, nasıl güzel kazaklar-paltolar yarı fiyatına!''
''Yok ya, kazak-palto ihtiyacım yok benim. Ben eve gideyim, hava soğuk zaten, keyfim yok.''

''İş çıkışı...''
''İş çıkışı eve gitmem lazım.''

Sanırım böyle biri yakın arkadaşınız olarak kalmazdı :)
Sadece arkadaş muhabbeti olsa yine iyi, sevgilimle şöyle konuşmalar geçiyor aramızda;

''Aşkım bi' dışarıya çıkıp yürüyüş yapalım mı? hava güzel...''
''Yok aşkım ya, neresi güzel havanın? Güneşe aldanma, buz gibi!''

''Alışverişe gidelim aşkım, buzdolabı neredeyse boş...''
''Ben listeyi yaptım, buzdolabının üzerinde aşkım, sen git. Ben gidersem şimdi çok zaman kaybederiz. Ben evde durayım.''

Evden çıkasım gelmiyor arkadaş. Ne varsa evde var sanki!
Hani bıraksalar beni, on beş gün- bi' ay sokağa bile çıkmadan evde kalabilirim -ki 12 gün sokak kapısı önüne çıkmadan yaşamışlığım vardır- böyle ev kuşuyum :/

Kim karşılıklı bi' kahve içmek için bi' saatini ayırmayı çok gören, hiç bi' planına dahil edemeyeceği insanla arkadaş olmak ister ki? :/
Hadi bunu geç, kim kendini sürekli yalnız alışverişe gönderen, birlikte sokağa çıkabilmek için bi' saat dil döktüğü bi' kadınla birlikte olmak ister ki? :/

Çok çekilmez, plan uydurulmaz, balla-bademle yenmez bi' tipim :/
Şu kışı da atlatayım, bahara değişeceğim.
Hava çok soğuk, n'apayım?
Dışarı çıkıp hasta mı olayım? :)

Bir küçücük turuncu düdük varmış...

Şimdiki aklım olsa, Bal'ımın ismi 'Düdük' olurdu :)
Sabah gözümü açar açmaz 'miyavdın! mırmırlarıyla bi' başlıyor... gece yatağa girdiğimde hemen gelip sağ omzuma kafasını yerleştirerek bana ninni niyetine dinlettiği mırmırlarıyla uykuya daldığım ana dek sürüyor.
Resmen ötüyor :)
İki hafta sonra, evimize gelip bi'taneciğimiz olalı tam bir yıl olacak :)
Sevilmeyecek gibi değil ki, bkz: Şekil 1A :)

Benden yazar olursa...



Nassı ama? :)))

Canım arkadaşım, Nihan'ım çizdi bu avatarı bana :)
Güle oynaya kullanmamı istedi, tabisi de kullanacağımdır. Aşık oldum bu çizime :)
Ciddi ciddi ''saçlarımı lacivert yapsam mı?'' diye düşünmeye başladım, hani bu kadar şirin duracaksa, zaman kaybetmem hata :)
Topalak robotuma da isim düşünüyorum, fabrika çıkışı seri numarası isim olmuyormuş, isimlerini sahipleri koyuyorlarmış :)
Bu robot, tam yemelik-öpmelik-sevmelik değil mi? Yoksa sadece bana mı öyle geliyor? :)
Çok teşekkür ederim Nihan'cım (kalp kalp) :)
Nihan Sarı'nın 'sanatçı' kimliğine ve eserlerine dair detayları buradan, şuradan ve de oradan bulabilirsiniz.

* Tatilimin son üç günü :/
Üç gün sonra, yine aynı şamataya aynı strese döneceğimi bilmek canımı sıkıyor :/
Kimbilir ne kadar iş birikmiştir :/ Kaç tane değişiklik yapılmıştır departmanda ve proseslerde.
Okumak zorunda kalacağım yüzlerce/belki de binlerce e-posta da cabası.
Gündemi yakala kızım Sittirella! Peeeeef! :)

* Bu yıl, ilk defa bir dil kursuna gitmemeye karar verdim :)
İngilizceyi bir yıl daha aktif çalışma dili olarak kullanacağımdan ofiste, İspanyolcayı da masamın üstünde duran kitaplarımla geliştirebilirim. Zaten ofiste ana dili İspanyolca olan bir arkadaşım ve İspanyolcayı ana dil seviyesinde konuşan iki yakın arkadaşım var, yardıma hazır ve nazırlar :)
Evde de bol bol Lehçe pratik yapma imkanım var, sevgilim-öğretmenim sağolsun :)
Bu kışın uzun, soğuk, karanlık gecelerinde, sıcacık evimde, bol bol kahve eşliğinde yazmaya karar verdim :)
Bi' yazar doğuyor, n'aber? Ahahahah, sesli güldüm :)))
Yakın arkadaş çevrem sanatçılarla dolup taştığından, etkilenmemek mümkün değil şekerim!
Bakın, buraya yazıyorum; benden yazar olursa, dünyanın sonu yaklaşmış demektir :)))
Önleminizi alın bak, sevdiklerinizle zaman geçirin, son günlerinizin değerini bilin, vs. vs. :)

* Benim minnak ''kucağına al beni'' olayında kendini aştı.
Tuvaletteyken de gelip kucağıma serildi ya, gülmekten toparlanamadım :)
Hiç bi'şi olmamış gibi, gayet yüksek purrr purrr sesleriyle yüzüme bakıyordu.
Pes! kızım, kendini sevdirmenin de bi' yeri, zamanı, ölçüsü olmalı.
Yemek yiyorum; sev beni, temizlik yapıyorum; sev beni, PC başındayım; sev beni, çalışıyorum; sev beni, uyuyorum; sev beni... bu ne nan? :)))

* 31 Ağustos gecesi şu gönderimde bahsettiğim film maratonuna katılıyoruz, çok heyecanlıyım.
İlk defa 12 saat sinema salonunda kalacağım. Hem de bayılıp-bittiğim Yüzüklerin Efendisi serisinin filmlerini peşpeşe, hem de yönetmen versiyonuyla izleyeceğiz :)
Tabisi de gönderisini yapacağımdır :)

* Sanırım ben Harry Potter fanatiklerine karışmak üzereyim :)
Nasıl güzel bi' seridir bu böyle yareppim! :)))
Elimden bırakamıyorum kitapları. Bir-iki günde de okuyup bitirmeye kıyamadığımdan, kendimi zorla durduruyorum.
Harry Potter ve Felsefe Taşı'nın gönderisini şurada yaptım. Harry Potter ve Sırlar Odası ile Harry Potter ve Azkaban Tutsağı'nın gönderisini de önümüzdeki bir hafta içinde yaparım.
Şeytan dürttü, kitap bu kadar güzelse, acaba filmi nasıldır? Kalk izle! dedi ve ben de arkadaşım şeytana uyup izledim. Sonuç; hayal kırıklığı :/
İzlemem serinin diğer filmlerini, kitapları çok daha detaylı, çok daha eğlenceli ve çok daha sürükleyici... itinayla tavsiye edilir! :)

* Bomba haber; kilo veriyorum!!! :)
Ahahahaha, tığ gibi olucam yine! :)
Tatideyken kıpır kıpır, bi' bahçe, bi' mutfak, bi' üst kat, bi' bodrum kat ine çıka bir kaç kilo vermişim :)
Baktım iş sadece totoyu daha sık kaldırmaktaymış; tememdir bu iş! dedim :)
Önümüzdeki yaza fıstık gibi bi' Sittirella olacağımdır, sonracığıma gelsin kombinler, gitsin bugün ne giydimler! :)
Şaka nan, şaka! Ahahahahha :)))

* Eylül ayından itibaren ev bakmaya başlıyoruz :)
Miniminnak, bahçeli, kendime ait gönlümce dağıtabileceğim bir odamın olacağı ev hayalim :)
Minnak bi' kütüphane, şahane bir okuma koltuğu, ay! her şey gözümün önünde resmen! :)
Hadi bize şans dileyin :)

Güzel geçsin hafta sonunuz!
Bol gülücüklü :)

Ardımda kalanlar...

Gittik-geldik, yorulduk...
Ama; değdi :)
Bakalım neler bırakmışım bu tatilde ardımda.


Yemelere doyamadığım, mis kokulu elmalarım kaldı.


Şirine-eltim; Ania ile yaptığımız kısa-kahkaha dolu yolculuklarımız kaldı.


''Geyik çıkabilir'' tabelalarının şenlendirdiği, orman içi yollar...


Şirin mi şirin bir ev...


Güzel mi güzel bir bahçe...


Saatlerce okuma keyfi yaptığım köşem...


En şapşi Labrador; ''Fix''...


En şapşi sarman; ''George'' kaldı.


Yalınayak çimlere basmanın keyfi...


Bol kalorili akşamüstü kaçamakları...


Bahçeden topladıklarımla hazırladığım salatalar kaldı.


'Mavi boncuk' modunda yürüyüşlerim...


Mum ışığında kamelya sohbetleri...


''Halacım'' diye diye beni benden alan minik canavarım; Julia kaldı.


Uçsuz bucaksız tarlalar arasında yapılan otobüs yolculuğuyla başlayan...


Fırtınanın merkezine doğru devam eden ve bir buçuk saat rötarlı biten bir tren yolculuğundan, beni gülümseten bu kare kaldı.


Onca yolculuk-yorgunluktan sonra eve döndüğümde, beni şaşkın ama çok mutlu bir suratla karşılayıp, tüm gece kollarımda uyuyan bu Minnak vardı :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...