Anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hayatım roman!


Hangimizin hayatı roman değil ki?

Herkes kendi romanının baş kahramanı.
Ama iyi, ama kötü, ama güçlü, ama zayıf..
Ama çaresiz, ama ezilmiş, ama ezmiş, ama hak yemiş, ama hakkı yenmiş...
Hepimiz baş rol oynuyoruz işte hayatlarımızda.
Dünya bizim etrafımızda dönüyor çünkü bize bi' şey olsa dünyanın dönüp dönmemesinin umurunda olmayacağı insanlar biziz.
Ben öldükten sonrası kıyamet...bana ne?
Ben sağ oldukça, sağlam oldukça, mutlu oldukça, nefes aldıkça, adım attıkça var olacak; dünya, evren, kainat işte...
Ben yok olsam hepsi yok olacak.
Demek ki; evren benim!
Kendi kıymetimi bilmeliyim.

Keyfim için yaşıyorum.
Keyif almayacaksam eğer, bi' yudum kahve bile olsa fincanda kalan, içmiyorum.
Bana keyif vermeyecek hiçbi' aktiviteye dahil olmuyorum.
Keyif vermeyecek insanları özelime almıyorum; çizdiğim sınırların dışında kalıyorlar hepsi.

İçimden gelmiyorsa yemek pişirmiyorum.
Evi süpürmüyorum.
Saçımı taramıyorum.
Canım kitap okumak mı istiyor? Açıp okuyorum.
Film mi izlemek istiyor canım? Oturup, on beş-yirmi bölümlük dizileri peşpeşe seyrediyorum.
Uykum gelmeden yatağıma girmiyor, uykumu almadan yatağımdan çıkmıyorum.
Mecburiyetlerle olan ilişkimi soğuk ve mesafeli tutuyorum.

Canım şarkı mı söylemek istiyor? Bağıra bağıra söylüyorum.
Hem iki tane de fanatik hayranım var evde; ne zaman şarkı söylemeye başlasam koşa koşa gelip, gözlerini süze süze mest olmuş halde beni dinliyorlar.
Şarkı bitince bir daha söyle der gibi miyavlıyorlar :)))
Mutfaktaki tüm kaşıklar, kepçeler, banyodaki tüm saç fırçaları mikrofonum!
Anlayacağınız bizim evde pop star/rock star benim! :)

En boktan durumda bile kendime gülücük malzemesi çıkarabilme sululuğuna sahibim :)
Yıllar önce bi' gönderimde ''Bi' gün size Galatasaray'lı olma hikayemi anlatayım'' demiştim...başıma ne gelirse gelsin, pek ciddiye almadığımı gösteren bi' yaşanmışlığımı anlatarak bu sözümü de aradan çıkarmış olayım.

Seneler önce, ciddi bi' kaza sonrası sağ kol kemiğim omzumdan dirseğime dek paramparça olmuş, kazadan sonra tam yedi gün hiçbi' doktor/hastane sorumluluk almamış, paramparça kolla yaşıyorum.
Kol şişmiş, olmuş on beş-yirmi kilo, kararmaya başlamış... Verdiği acıdan-ağrıdan bahsetmeye bile gerek yok. Vücut sağa çekiyor artık... O hastane senin, bu röntgen odası benim geziniyorum.
O yıllarda düzenli bowling oynuyorum. Çaktırmadan lige hazırlanıyorum. İddialıyım yani :)
Haftada üç akşam Ataköy-Galleria bowling salonunda oynuyorum. Ama sağ kolumu kullanıyorum ve kazada sağ kolum paramparça; içler acısı bi' kariyere son nokta hikayesi.
Çoook sevdiğim arkadaşım, komşum, arasıra bowling arkadaşım...Galatasaray Spor Kulübü'nde yıllardır futbol oynuyor. Telefon etti. ''Bu akşam bowlinge gidelim'' diye.
Dedim ''Ne bowlingi dostum? Benim kol paramparça...hastaneler risk alıp tedaviye yanaşmıyorlar. Yedi gündür mahvolmuş durumdayım.''
Bi' ton azar işittim elbette telefonda. Nasıl kaza geçirdiğimi haber vermezmişim? Adam haklı :)
O bilinen sakinliğini koruyarak bana çok güzel-seçmece kelimelerle kibar kibar küfür etti. ''Hemen Florya tesislerine geliyorsun! Araba göndereyim mi? Ya da atla hemen bi' taksiye gel, zaman kaybetme.'' dedi.
Gittim Florya tesislerine.
Tesis müdürü Fahri bey karşıladı beni. İddia ediyorum; gelmiş geçmiş en muhteşem tesis müdürü, ağabey, arkadaştır kendisi. Mütevazilik ve samimiyet örneği...
Geçtik Fahri beyin odasına. Takımın yarısı odaya doluştu. Hemen hepsini tanıyordum zaten. Hepsi komşum, alışveriş yaparken sepetlerimizin çarpıştığı, selamlaştığımız, iki sohbet ettiğimiz isimlerdi.
O zamanlar efsanevi kadroya sahipti Galatasaray; Hakan Şükür, Ergün Penbe, Hasan Şaş, Ümit Karan, Necati Ateş, Volkan Arslan ve diğerleri...
Bu arada gereksiz bi' bilgi vereyim: Necati hayatınızda görüp-görebileceğiniz en fotojenik olmayan adamdır. Fotoğraflarda patates gibi çıkar ama yüz yüze geldiğinizde ''bu adam ne yakışıklı nan!'' dersiniz. Allah eşine-sevdiğine, evladına bağışlasın...
Takımın doktorları geldi, bi' doktorla da hemşehri çıktık...nasıl sevinmiştim o an.
Röntgenleri takıp florasanı açtılar; durum berbat ki, iki doktor şöyle bi' birbirlerine baktılar.
''Seni anlaşmalı hastanemize göndereceğiz. Bu durumun üstesinden gelebilecek doktor orada. Hemen gönderelim, artık saatler bile önemli.'' dediler.
Takımın imzalı formalarıyla ve bol şans, sağlık dilekleriyle uğurlandım Florya'dan...
Hastaneye geldim. Doktor zaten beni bekliyordu. Röntgene baktı baktı. ''Şöyle oturun biraz sohbet edelim dedi.''

Bu arada, tüm bu olaylar sırasında annem yanımda. Yalnız olduğumu düşünmeyin. Hala arada bi' ''Ben oğlumu arayayım bi'' deyip arkadaşımı arar, sohbet ederler.

Doktorum, lafı hiç dolandırmadan direkt konuya girdi. Gayet basit kelimelerle bana durumu açıkladı.
''Kolunun durumu kötü. Müdahale için de geç kalınmış. Çoklu kırık olduğu için kırıkların sinirlere zarar verip vermediğini, verdiyse hasarın derecesini kolunu açıp görmeden söyleyemem. Sana tek bi' şeyin sözünü verebilirim; kolunu kaybetmemen için ne gerekirse yapacağım. Kendini buna hazır hissetmen ve moralini yüksek tutman çok önemli. Ameliyatını yarın sabah yapabilirim. Ne dersin?'' dedi.
Artık nasıl bi' nefes verdiysem ve gülümsediysem o an...nefesimi tutmuşum çünkü.
''Kolum yerinde dursun da, gerisini sonra düşünürüm.'' dedim :)

Ertesi gün, totoyu açıkta bırakan yeşil kıyafetle ameliyat masasına uzanmıştım.
''Ameliyathanede Seksendört'ten Ölürüm Hasretinle çalıyordu. O biter bitmez Teoman'dan Aşk Kırıntıları başladı. Sanki bana nispet yapıyordu görünmeyen birileri. Bu iki şarkı üzerine bir de Mor ve Ötesi'nden Bir Derdim Var çalsa ameliyattan değil ama üzüntümden ölebilirdim ameliyat masasında...neyse ki çalmadı.
Doktoruma, ''Bakın, bana söz verdiniz...Bu maçı kaybettik artık önümüzdeki maçlara bakıcaz deme şansınız yok. Bi' ömür kolsuz gezemem! Daha kötüsü, bu masada ölemem! Ölmek için çok genç ve de güzel değil miyim sizce de? Hadi, hep beraber söylediğinizi duyayım: Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!!!'' diyerek ameliyathaneyi şenlendirdim.
Ameliyat ekibinin gerginliklerini bi' an olsun unutup kahkahalar attıklarını görmek kendimi iyi hissettirdi.
Sanırım o ekip bi' daha hiç bi' ameliyata ''Bu maçı alıcaz, başka yolu yok!'' diye bağırarak başlamamıştır.
Yalnız, ayılırken doktorumun üzerine kusmuşum...hatırlamıyorum. Kusmasaymışım iyiymiş, gitti karizma.''
yazmışım, aylar süren fizik tedavi ve iyileşme süreci sonrası elimi kullanmaya başlayıp yazı yazabildiğimde.

Demem odur ki, ben kolumun kesilip kesilmeyeceğini bile bilmediğim bi' ameliyata ekibi şenlendirerek girebilme kapasitesine sahibim :)))

Burada yazıyorum, aklıma eseni, içimden geleni.
Bi' gönderim tereleyleyley! oluyorsa, diğeri az hüzünlü olabiliyor...
Çok samimi olanlarınız var içinizde...çok art niyetli ve fesat olanlarınız da var.
Evet, aranızda ''Ben öldüm, bittim, mahvoldum!'' yazsam ''Yaşasın! O mahvolmuş durumda, benim durumun ondan iyi!'' diyerek sevinecek olanlar var...maalesef.
Enerji vampirleri diyorum ben onlara...başkasının mutsuzluklarından, acılarından, üzüntülerinden beslenerek kendini güçlü hisseden insancıklar.

İşte, o enerji vampirlerinin beslenebilecekleri bi' sofra değil benim sayfam.
Kendime, ışıl ışıl, pırıl pırıl, minimum üzüntü-maksimum mutlulukla bezeli bi' roman yazıyorum çünkü...
Çünkü, ben ''Hayat çok kötü! Beni totomdan pıçakladı!'' cümleleri kuracak eziklerden değilim.
Hayatın kötülüğü hepimizin malumu...hepimize madik atmak için fırsat kolluyor.
Ama bi' gol o atarsa, iki gol atarak maçı önce götürmeye kararlı olan benim.

Bu yazıyı neden yazdım? inanın bilmiyorum.
Oturdum bilgisayarımın başına, cümleler birbirini kovaladı işte.
Belki de rüyamda kendimi sarı-kırmızı formayı öperken gördüğüm içindir...

Kendinizin kıymetini bilin nan! :)
Başkalarının hayatlarına gözlerinizi dikerek yaşamak yerine, başkalarının mutsuzluklarını görerek kendinizi onlardan mutlu hissetmek yerine, kendi hayatınızı/evinizi minnak cennetlere çevirin.
Teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, pişmanlık duymayı bilin.
Ve yaşadığınız her şeyden bi' ders alıp güçlenin.
Kahraman olun!
Hemen, şimdi! :)

İmza: kahraman Sittirella

Hanimiş: Canım arkadaşım, bu gönderiyi yaptığımdan haberin bile olmayacak...ismini de vermedim.
Şu an çalışan, ameliyat izi dışında hiç bi' sorunu olmayan bi' sağ kola sahipsem; senin sayende.
Ben seni, Galatasaray'ımı, şansımı sevmeyeyim de kimleri seveyim?
Çok ama çoook teşekkür ederim!
İyi ki seni tanımışım...iyi ki deplasmanda oynadığın günlerde bana emanet ettiğin anahtarı sık sık kullanıp, sana taze fasulye pişirmiş, biralarını dolaba koyup soğumalarını sağlamışım :)
Odanı toparlayıp banyonu dezenfekte etmişim :)  (Domestos candır, can! Suratının hali hala gözümün önüne :))
Seni çok seviyorum ve çok özledim...
Görsel: Google Images






Toprak çeker...


Ege'liyim ben.

Güneş her sabah yüzümü öper, rüzgar saçlarımda gezinirdi...
Çocukluğum, dedemin çiftliğinde yalınayak koşturmakla, bulduğum her ağacın -özellikle zeytin ve erik- dallarına kurulup kitap okumakla geçti.
Elimde tuz dolu bi' çay tabağı ile erik ağacının bi' dalında, bi' yandan tuzu dökmemeye çalışarak dişlerim uyuşasıya dek  erik yemekle geçti, çocukluğum...
Yemiş (incir) ağaçlarında, yapraklara değmemeye çalışarak yemiş toplamakla -ve ne yazık ki her seferinde o kocaman yapraklar değdiği için- kaşınıp durmakla, domates toplarken elimin/ayağımın sarımtırak-yeşile boyanmasıyla geçti.
Taze ceviz yerken ellerimi cevizle kınalamak, vişne ve karadut yerken elimi-ayağımı, dilimi dudağımı kopkoyu kan rengine bulayıp bizimkilere dil çıkarmakla geçti, çocukluğum...
İki farklı iğde ağacımız vardı; biri yumuşacık ve etli, amber rengi iğdemiz, diğeri ise 'un iğdesi' dediğimiz, dışı ince zar gibi, içi bembeyaz ve un gibi tatlı iğde.
Kayısı, zerdali,şeftali, armut, badem, elma...
Sıra sıra üzüm bağları, salkım salkım üzümle dolu asmalar...
Kavun, karpuz sıra sıra toprakta...
Fasulyenin onlarca çeşidi, Ayşe kadın'ı ayrı, çalı'sı ayrı... sonra bezelye ve börülce...
Nane, maydanoz, yeşil soğan, sarımsak, pırasa, tere ve roka...
İnek sütünü köpürte köpürte kaynatmalar, yoğurt, peynir ve kümesten alınan sıcacık yumurtalar...
Zeytinliklerimizden çıkarttığımız yemyeşil zeytinyağları, -bizim deyişimizle- kırması, salamurası, kostiklisi, yuvarlaması, selesi, tuzlaması; çeşit çeşit zeytinler...
Kızgın güneşin altında, tepsilerde hazırlanan domates ve biber salçaları...ve o tepsilerin üzerine toz/karınca kaçmasın diye özenle serilen bembeyaz tülbentler...
Güneşte kuruyan, arada rüzgar estikçe birbirine çan gibi vuran iplere dizili patlıcanlar, biberler, domatesler, bamyalar, fasulyeler arasında geçti, çocukluğum...
Çayın rengi bile başkaydı sanki o zamanlar.
Akşamüstleri, gün batımına yakın, tazecik yemyeşil nohut demetleri toplanır, altına ve üstüne çalı-çırpı koyulup ateşlenir, çalılar yandıkça arasında yarı pişen mis gibi nohutların kokusu burnumuza gelir, ateş söndüğünde geri kalanlar karıştırılarak aralara düşen közlerin de sönmesi sağlanır ve bizim 'çötüre' dediğimiz bu taze nohut ziyafeti elle, tek tek toprak üstünden toplanarak yenilir...
Bahçeden kendi ellerimle topladığım patlıcan, biber, domates, kabak, patatesle kızartılır, üzerine domates sosu dökülür, yanında süzme yoğurt, taş fırınımızda anneannemin pişirdiği mis gibi ev ekmeği ve pidelerle, bol yeşil soğanlı ve sirkeli salatalarla afiyetle yenir.
Bazen, köze yatırılan patlıcanlar soyulur, tazecik sarımsak ve biber-domates doğranıp o patlıcanlarla birlikte ezilir, üzerine çiğ zeytinyağı gezdirilir; al sana gömme.
Biraz büyüyen/kartlaşan bamyalar toplanıp tavaya sıralanır, zeytinyağıyla hafifçe kızartılır, üzerine domatesler dilim dilim sıralanır ve tavanın ağzı kapatılır; al sana bamya tava.
Arada yaz yağmuru başlar, herkes sözleşmişcesine ayrı köşeye koşar, güneş altına kurumaya bırakılan ne varsa alelacele toplanılır, sonra herkes birer kahraman edasıyla çay bardakları elinde yağmuru seyreder...
Yağmurun toprağa değdiğinde ortaya çıkan o mis gibi koku ciğerlere çekilir.
Babam 'Ver Allah'ım ver!' der, hele bi' de gök gürlerse bu sözden sonra; yüzlerde kocaman gülümsemeler...
Çiftliğe yürüme mesafesindeki 'tepe' de bulunan yüzlerce Antep fıstığı ağacına günlük sefere çıkılır, kilolarca Antep fıstığı toplanır, akşamına o fıstıklar yenirken, o tepe hakkında anlatılan tüyler ürpertici hikayeler dinlenilir...
Gece oldu mu yıldızlar ışıl ışıl gökyüzüne serilir...
Ay, o tepenin ardından önce turuncuya boyanmış ve kocaman doğar, yavaş yavaş yükselir ve geceyi aydınlatırken her yeri onlarca gölge oyununa boğar.
Cırcır böceklerinin durmak bilmez sesleri sabaha dek ninni gibi kulaklara çalınır durur.
Kocaman günebakanlar ellerde, tazecik çiğdem yemeler...
Koçanından çıkarılmış darılar -bazıları mısır der- haşlanmaya başlanmış...
Akşamüstü elimde bi' minnak dal parçası, hoplaya zıplaya gezindiğim zamanlar yol kenarından topladığım yaban böğürtlenleri...
Bu yaşa geldim; unutamadım, özlemimi dindiremedim, vazgeçemedim.
Gözümü kapadığım an yine yalınayak yürüyorum o topraklarda...
Yine alabildiğince özgür, yine olabildiğince mutlu.

Babamın dediği gibi: 'Toprak çeker'.
Ege'liyim ben.

Görsel: Deviantart.com / Inside My Defences by *Glain07

Minnak dolandırıcı


Az önce aklıma geldi, sıcağı sıcağına yazıya dökmem gerek.
02.12.2012 (00:12)

Lisedeydim, 1. sınıfa gidiyordum.
En dali çağlarım :) Ahahah 'Dali' yazdım, silmeyeceğim :)
Sık sık okulu kırıyoruz, yeni yeni sigara içmeye başlamışız, kan kaynıyor damarda...
Bi' 'Pizza' salonumuz var ama resmen bizim kafeteryamız; sabah girip akşam çıkıyoruz :)
-Şimdi düşünüyorum da, sabahtan akşama dek biz ne yapıyor? ne konuşuyorduk?
O zamanı nasıl öldürüyorduk? Nelere gülüyor, neleri seviyorduk?
Hiç birini hatırlamıyorum :/ -
Neyse...

Bi' gün gazetede bi' haber gördüm; küçük bi' kızın yardıma ihtiyacı var, büyük bi' trajedi yaşıyor vs.
Konu neydi hatırlamıyorum bile! Yüreğim burkuldu, üzüldüm. Yardım etmeye karar verdim.
İyi de, nasıl yardım edicem? Çok para lazım :/
Hemen minik aklımla hesaplar yapmaya başladım; okula gidip hocalara anlatsam, ilgilenmezler.
Hele hele bizim bi' müdür yardımcımız vardı... dötten bacaklı-topalak bi' kadındı.
Cadı mı cadı! Hayatta ilgilenmez.
İş başa düşüyordu hani.
Okulu kırdım, elime bi' dosya aldım.
Bi' tarafına gazete haberini koydum, diğer tarafa çizgisiz dosyayı ve kalemi koydum.
Şehrin en büyük -mobilya mağazalarıyla ünlü caddesine bi' uçtan girdim.
Üzerimde okul üniformam var tabi...tükkanlara şöyle göz ucuyla baktım, ilk sıradan başladım.
Tek tek, 'Merhaba, ben ABC Lisesi öğrencisiyim, bugün gazetede yer alan bi' haber üzerine yardım toplamaya çalışıyorum. Buyurun haber burada, toplayabileceğimiz (sanki yüz kişi topluyoruz :) ) yardımı bu çocuğun babasına ulaştıracağız. Yardım etmek ister misiniz?' diye sordum.
Kimisi burun kıvırdı, kimisi faturam/belgem olup olmadığını sordu.
Ben de bunun bi' yardım olduğunu, dilerlerse kaşe basıp imza atabileceklerini, gün sonunda toplanan yardımın kaç Lirasının kimden geldiğini böylece belgeleyebileceğimi söyledim.
İlk dükkanın para verip kaşe-imza basmasıyla olaylar başladı.
İki-üç saatin sonunda felaket yorulmuş, müthiş acıkmış, bi' kaç A4 sayfası imza-kaşe ve mühürlerle dolmuş, okul ceketimin cepleri paralarla şişmişti.
Pizza dükkanımıza döndüm,  kendi harçlığımla bi' Ayvalık tostu söyledim, yanında ayranla mis gibi yedim-içtim.
Karnımı doyurunca yardım toplamaya devam ettim.
Gün sonunda bi' kaç A4 sayfa daha doldurmuş, paraları ikiye-üçe katlamış ve çok yorulmuştum.
O gün eve vardığımda annem durumu -okuldan kaçarak yaptığım için- anlamasın diye paraları ve dosyayı odama saklamıştım.
Ertesi günü okula gittiğimde öğretmenlerimden birine durumu birazcık açtım.
Yapacağımı yapmıştım ama doğru yaptığım konusunda onay gerekiyordu sonuçta.
Öğretmenim; ''ABC Lisesi olarak böyle bi' yardım toplama olayına imza atabileceğimizi sanmıyorum. Sonuçta yardıma muhtaç bi' sürü insan var. Bu da o durumlardan biri, dilersen bi' müdür yardımcımıza sor' dedi.
Soluğu cadı olmayan-erkek-yine namlı müdür yardımcımızın yanında aldım.
Dahiyane fikrimi anlattım. Bana 'Bunun faturası var, belgesi var, resmi izni var, yapamayız. Yardım etme niyetin iyi ama böyle bi'şeye kalkışırsan resmen dolandırıcılığa girer' deyince öylece kalakaldım.
Düşünsenize; cebimde bi' tomar para var, yapacağımı zaten yapmışım! Ve hiç de yasal yollardan yapmamışım!!!
Gazetede yer alan telefon numarasını aradım, kimse açmadı. Defalarca aradım, kimse cevaplamadı.
Gazetenin numarasını aradım, beş-on tane büyük jeton harcayarak -kendi harçlığımdan- onlara bu haberde yer alan küçük kıza nasıl ulaşabileceğimizi/yardım edebileceğimizi sordum. Kendi aramızda!!! yardım toplamak istediğimizi söyledim.
''Yerel haber, yerel muhabirden ulaştı, ne yazık ki biz size yardımcı olamayacağız, haberde yer alan telefon numarasından ulaşabilirseniz olur.'' cevabını aldım.
Sonuçta bi' hafta-on günlük bi' macera sonucunda harcanan iki avuç dolusu jetondan sonra elimde koskoca bi' hiç! vardı :/
Tabi, bi' de sayfalar dolusu imza-kaşe ve bi' tomar para! :)))
Kanıtları ve parayı nasıl yok edeceğimin hesabını yapmaya başladım :/
Kış olsa, sobada yakardım (akla bak).
Çöpe atsam (ya birisi bulur da araştırırsa?)... olmaz.
Harcasam; gururuma yediremem, o para benim değil ki!
O kıza -istediğim halde- yardım edemiyor olmamın acısı içime oturmuştu.
Tükkan tükkan gezip; 'Kusura bakmayın, biz bu yardımı yapamıyoruz, paranızı geri alın' demek de çok saçma olacaktı... aradan günler geçmiş.
Emekli öğretmen bi' arkadaşım!!! vardı, kırtasiye dükkanı olan...soluğu onun yanında aldım.
Ona bağış yapmak için en uygun kurumun neresi olduğunu ve nasıl yapılabileceğini sordum.
Ve (sanırım -Ziraat Bankası idi)  Çocuk Esirgeme Kurumu'na cebimden çıkardığım tomar tomar parayı bağışladım.
Bağışı yapanın adını sordular; aileden iki kişinin adı-soyadını anında harmanladım; Feraye Öztürk
Amacı; çocuklara giyecek, oyuncak, kitap ve şeker alınması için.
Sonunda paradan kurtulmuştum! :) O günden sonra kaç gün boyunca -allaam yareppim, n'olursun okula gelip bağışı sormasınnar yareppim amin!- duaları ettim bilmiyorum.

Ama, o akşam nasıl mutlu-nasıl huzurlu uyuduğumu çok iyi hatırlıyorum.
Bu da böyle minnak bi' dolandırıcılık hatıram işte :)

15.12.2012 (19:01)

Görsel: The Goddamn Batcat!by ~mypetmoon

Özledim.


Doğup büyüdüğüm topraklardan uzakta olmak, her gün ayrı bir yürek acısı yaşatıyor bana.
Yalın ayak yürüdüğüm topraklar binlerce kilometre uzaktalar artık...
Dalından topladığım 'yemiş'ler o topraklarda kaldı.
Anneannemin zeytin ağaçları... kulaklarıma küpeler yaptığım enfes vişneler... minicik ama sulu sulu elmalar... eriğin bin bir çeşidi... zerdaliler... nohutun en yeşil zamanında yakılarak yapılan 'çötüre'ler... rahmetli dedemin gün doğmadan 'öğleye dek yatın, uyuyun diye doğmuşsunuz hepiniz' söylentileriyle yataktan fırlayarak başlanan günler... mis kokulu tarhana çorbaları... yer sofrasında yenilen yemekler... 'lüküs' ışığında içilen demli çaylar... ve o çayların meze edildiği güzelim sohbetler... hepsi o topraklarda kaldı.
Komşu gezmeleri, pazara çıkma günleri, 'ben oynamayı sevmem' diyerek başlayan ve pistten inmeden bitirilen nişanlar-düğünler, 'en yakın' kız arkadaşta bir gece kalabilmek için anneye günlerce yalvarmalar, akşam ezanında evde olmak için neredeyse koşa koşa geçilen daracık sokaklar, bahçeye atılan masalar ve saatler süren akşam yemekleri, babanın eşini ve evlatlarını masa etrafında bir arada görmenin gururuyla ışıldayan gözleri, annenin koruk suyu ile lezzetlendirilmiş salataları, kardeşle gece yarılarına dek oynanan oyunlar, yıldızların altında toprağa boylu boyunca uzanarak kurulan hayallere eşlik eden sigaralar, yakın arkadaşlarla parkta buluşmalar ve saatlere sığdırılamayan sohbetler, veresiye alınan gazozlar, pide kuyruğunda geçirilen dakikalar memleketimde kaldı.
Babaannemin masalları, bahçesinde rengarenk küpe çiçekleri ve ortancaları, kapı önü yayılan akşam sefaları, penceresine dizili hercai menekşeleri; memleketimde, Çınarlıkapı'nın daracık sokaklarında kaldı.
Anne kokusu, kardeş kokusu, baba kokusu... acısıyla-tatlısıyla tükettiğim hayatımın otuz yılı memleketimde kaldı.
Bugün; On dört Ekim/İki bin on iki/Pazar.
Yüreğimde yine kor gibi yanan memleket özlemim var.

Aklını kendine saklasaydın



* Olmuş Haziranın 14'ü... hala uzun kollularla, şemsiyelerle, kapalı ayakkabılarla geziyoruz.
Yılda 8 ay kar-kış, 4 ay da yaz gelsin diye ummakla geçiyor :/

* Bu sabah gözümü açtığımda ağzıma dayanmış iki tane pati buldum :)
Oturmuş minnak göğsüme, dayamış patileri ağzıma, dikmiş gözleri üzerime; resmen nöbet tutuyor.
Sevgilim bile beni uyurken bu kadar sık ve uzun süre seyretmemiştir ... te allam :)
Yer misin? Sever misin? :)

* Bugün dersim var :)
Türkçe temel dil eğitimi alıp devam etme şansı yakalayamamış iki kafadar gelip beni buldular.
haftada 2 gün-toplam 3 saat ders veriyorum :)
Kaynak kitaplarım var, resmen oturup ders programı hazırlıyorum :)
Çok sevdim bu öğretmencilik işini... ne güzelmiş birilerine -gerçekten işe yarayacak- bir şeyler öğretmek :)

Bakın öğretmenlik dedim de... hemen iki şey aklıma geldi.
İnsanlar çok kötü! :/

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde...
Pireler tellal iken,  Türkiye'de SBS-LYS-GBS-KPSS gibi afili kısaltmalar yokken...
Çeyrek asır kadar önce ortaokul son sınıfta sınavlara girmiştim.
Fen Lisesi-Öğretmenlik Lisesi ve de Sağlık Kolejini kazanmıştım.
Duymuştuk ki; Fen Lisesi'nde okumak pahalıydı :/
Daha doğrusu, Fen Lisesi'nin ne gibi bi' artısı olduğunu kimcecikler bilmiyordu.
Diğer iki okul, 4 yılda meslek sahibi yaptığı için anne-babamın aklına yattı.
Ama tabikisi de bi' bilirkişiye danışmak gerekiyordu; sütannemlere gezmeye gittik.
Benim süt annem var :) İki de süt kardeşim; biri kızkardeşim-biri abim :)
Sütannem öğretmen, babam da öğretmen -yani sütannemin eşi... her ikisi de ilkokul öğretmeni :)
Gittik, dedik; durum bu-bu ve de bu.
Sütannemin ağzından ilk dökülenler: ''Aman diyeyim öğretmenlik okulunu aklına bile getirme!''
Sonra devam etti; biz de böyle bi' okuldan mezun olduk, çekmediğimiz çile kalmadı. Hem, öğretmenlik iyi-hoş görünüyor ama dert! Öyle zor-böyle stresli, o kadar çocukla uğraşmak öyle yorucu-böyle sıkıntılı.
En iyisi hemşire olması! Sağlık kolejine gitsin, mis gibi dört yılda hemşire olsun. Hem bir sürü imkanı olur -sanırım burada imkan = doktor koca oluyordu onun için- benim tavsiyem budur.

Paket yaptılar beni; doğru Bolu Sağlık Koleji'ne :)
Gittim,  gördüm, döndüm efenim.
Sevmedim!
Üçüncü gün bi' dağıttılar kitapları; amanin!  Kan gövdeyi götürüyor, doğum fotoğrafları vs.
Geceleri kızlar yorganı çekiyorlar kafalarına ağlıyorlar falan.
Bi' avuç jetonum vardı, aradım babamı; ''ben geliyorum!''dedim.
Döndüm, normal lise kayıtları bitmişti, bin bir türlü zorluk ve işlemden sonra nihayet kabul ettiler de normal/düz/bildiğin dümdüz bir lisede eğitimime devam ettim.

Lafı nereye bağlayacağım?

Hani benim ''Aman diyeyim öğretmen olmasın!'' diyen sütannemin özbeöz çocukları :/
Süt abim ve süt kardeşim...
İkisi  de öğretmen oldular :)

Belki de ben şapşahane bi' öğretmen olacaktım kimbilir? :(

Ağzımızdan çıkan, en basit- en sıradan-en önemsiz görünen cümleler bi' insanın hayatını baştan sona değiştirebilir.
O sebeple; kime ne söylediğimize, ne öğüt verdiğimize dikkat edelim...
Bi' de; herkesin verdiği akla pek güvenmeyelim.

Glasses by ~Alisabeth56

Sevgili Yüzsüz Ölüm

Nowy Dwór, fot. Agnieszka Cierpicka

Yıllar yıllar önceydi.
Annemden gelen bir aramayla, babaanneciğimin hastaneye kaldırıldığını ve zaman zaman kendinden geçtiğini öğrenmiştim.
Babaannemin elinde büyümüştüm ve babaanneme -sevmeyi geçtim- tapardım.
Telefonda konuştuk, neşelendirmeye çalıştım.
Konuşurken normale döndü, beni ne kadar sevdiğinden ve özlediğinden bahsetti.
''Karabiberim, kınalı kekliğim, bal böceğim'' gibi, bana duyduğu sevgiyi anlatan tüm sözcükleri sıraladı.

Bana, iyileşeceğine dair söz verdi.

Uzak bir şehirdeydim. Çok uzaktım...
O an uzaklıklardan, hasretliklerden nefret etmiştim.
Sağ ayağımdan dizime dek alçıdaydı üstelik, o günlerde hem kalbimden hem bileğimden kırılmıştım.
Alçının çıkmasına bir hafta daha vardı, yolculuk yapamazdım.
Gece çantamı hazırladım, sabah erkenden hastaneye gidip o alçıyı çıkarttırdım.
Şiş-ödemli-mor bir ayak bileği ile otogara giderken yolda telefonum çaldı.
''Anne geliyorum'' dedim. ''Şimdi otogara gidiyorum, arabadayım, ilk otobüse atlayıp geliyorum. Babaannem nasıl?''
Annem ağlamaya başladı...
Anladım ki; babaannem bana verdiği son sözünü tut-a-mamıştı.
O an, sanki beynime çakıldı kaldı.
Acısı hala yüreğimde, kor gibi yanar.
Son bir kez göremedim...
Gitmedim... toprağa verilirken görmek istemedim.
Mezarını bile ziyaret etmedim.
Mezarına yığılıp kalmaktan, bir daha asla göremeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmekten korktum.
Hala da korkuyorum.
Sanki bir yolculuğa çıkmış da, her an dönüverecekmiş gibi hissederim.
Sanki, gittiğimde o sokağa uğrasam, onu son bıraktığım haliyle; elinde ince belli çay bardağı -kapı önünde oturmuş beni bekliyor halde bulacağım.
Rüyalarımda buluşuruz, konuşur-sohbet ederiz... eskisi gibi.
Yokluğu kalbimde kor, ayak bileğimde sızıdır.
Uyanıldığında gözyaşı döktüren rüyalardır...

Aradan kaç yıl geçti, saymadım.
Az önce annem aradı.
Anneannemi hastaneye kaldırmışlar.
Beyninde bir damar tıkanmış doktorlara göre, durumu hiç iyi değilmiş.
Zaman zaman her şeyi unutuyormuş, kimseyi tanımıyormuş.
Benimle konuşmak istemiş.
İlk işim onu çok sevdiğimi söylemek oldu.
Bana ''ben de seni çok seviyorum kızım'' dedi... sesi kulağımda.
Yine uzağım sevdiklerime... bu sefer daha da uzak.
Artık bu uzaklıklar olmamalı, olmayacak.
''Eğer... belki... bakalım... kısmet'' gibi kelimelerle başlayıp kendimi kandırmamı-oyalamamı sağlayan tüm cümleler etkisini yitirdi.
Kalem kırıldı-karar verildi; dönüyorum memleketime.

Hem anneannem de söz verdi zaten; iyileşecek...

Once upon a time in Sittirelya


Bi' gözümü kapatınca, aralıklardan yıldızları görüyorum... gökyüzüne serilmiş, ışıl ışıl yanıp sönüyorlar.
Hafif bi' rüzgar esiyor; ne üşütüyor, ne terletiyor.
Çay kaşıklarının sesi ince belli bardaklardan yankılanıyor, mis gibi toprak kokusu geliyor burnuma.
Annemin gülücükleri babamın tok, sevecen sesine karışıyor... komşularımızın gülücükleri de onlarınkine... Herkesin mutlu olduğunu hatırlıyorum.
Ben tütün köfününün içinde, altımda bi' minder, başımın altında minik yastığım, bi' gözüm kapalı, diğer gözümle köfünün aralıklarından yıldızları dikizliyorum. O köfün benim sığınağım, kalem, görünmezlik kalkanım.
Cırcır böceklerinin sesi diğer yaz seslerine karışıyor fonda. Beni korkutan hiçbi' şey yok. Sadece huzur... sonsuz, hiç bitmeyecek gibi.
Hayatımın en güzel yıllarıymış onlar. Keşke o zamanlar bunu bilseydim.

O zamanlar ''Sittirelya''da zaman kavramı farklı idi.

Gün, sabah kalkıp kahvaltı etmekle başlar, erik ağacından zeytin ağacına sekmelerle sürer, tekrar acıkınca ele tutuşturulan kocaman bi' dilim ev ekmeğinin üzerindeki mis gibi domates salçası ve zeytin yağına eşlik eden yeşil-taze soğanla devam eder idi.
Gün, cırcır böcekleri yakalamak, üzüm bağlarından salkım salkım üzümleri mideye indirip, tulumbanın önüne yapılmış minicik havuza, tulumbayla kuyudan çekilerek doldurulan buz gibi su içinde karpuz soğutma görevini başarıyla tamamlamak, yorulmak, uyumak, tekrar uyanmak, dondurmacının çaldığı düdüğe deli gibi koşup bi' külah dondurmayı mideye indirmek ve yalın ayak alabildiğine yürüyüp koşmak... akşam yemeğini uykulu gözlerle yiyip köfünden yatağa serilip yıldızların ışıltısı, rüzgarın öpücükleri eşliğinde uykuya dalmaktan ibaretti.

Babam çalışıyordu, annem ev hanımıydı.
Baharla birlikte ''tütün'' işleri başlardı. Onlara göre; ek gelir... bana göre; yaz tatili.
Dedemden kalma, kocaman bir tarlanın başında anneciğimle babacığımın elleriyle yaptığı ''dam'' dediğimiz, üç yanı kapalı, dördüncü yanı tamamen açık, bi' yatak odası ve bi' salon-mutfaktan oluşan, kireçle boyanmış bembeyaz, kocaman bi' evimiz vardı.

''Tütüncülük'' denilince neler neler yapılırdı.
Fide ekimi, tütün tarlasının sürülmesi, tütün karıklarının açılması, sulanması... o karıklara elde delgilerle (gerçi sonradan makineyle dikilir olmuş) tek tek delikler açılıp fidelerin yerleştirilmesi... can suyu verilmesi :)
Çapalanması, tekrar çapalanması... sonra ilk elden önce dip sıyırması. Sonra kırıma geçilmesi, birinci el, ikinci el, üçüncü el... dördüncü ve son el :)
El dediğim tüm tarladaki her bi' tütün kökünün, tek tek elden geçirilip olgunlaşan yapraklarının alınması (kırılması) On binlerce kök tütün... o on binlerin tek tek, 4 kez elden geçmesi.
İnanılır gibi değil, sabır işiydi.
İş sadece tütün kırmak olsa yine iyi, tütün sabah güneş ortalığı ısıtmadan, tütün yaprakları sıcaktan etkilenmeden hala diri iken yapılır ve güneş battıktan sonra akşam serinliği çıktıktan sonra.. yani yapraklar tekrar serinleyip canlanmaya, dirilmeye başladıktan sonra.
Gece yarılarına dek ''lüx' dediğimiz gaz lambalarının altında kırılır tütün. Gece ve sabah kırılan tütün, benim bile içinde uyuduğum ''köfün''lere demet demet yerleştirilir. Öğle vakti güneş ortalığı kavurmaya başladığında, gölgeye çekilinir. O binlerce tütün yaprağı üçerli-beşerli, minik demetler halinde tütün iğnelerine dizilir :) O tütün iğnelerine dizilen tütünler, tütün kargılarına tek tek sıyrılır. Kargı tamamlandığında alınıp, güneşin en iyi vurduğu tütün sayasına asılır. O zifirli, yapış yapış ellerin sabunlu sıcak suyla temizlenmesi ayrı dert. Temizlendiği halde o acı tadın ellerden kolay kolay gitmemesi de cabası.
Tütünün ilacı, kırım hızının ayarlanması... yanmaması için veya erken kırılmaması için zamanlamanın tutturulması derdi. Tütününde yanma riski olan komşulara imece usulü yardıma gidilmesi...Bi'-iki gün hep birlikte onların tütününün kırılıp, tehlike atlatıldığında onların bize kırıma gelmesi.
Radyolu geceler., ''Arkası yarın''lar... masal saatleri :) Babanın içinden gelen yanık bi' türkü...
Oynak bi' şarkı yakalandığında, işin gücün bi' kaç dakikalığına bırakılıp şakkıdı-şukkudu göbek atılması :)Kırımlar bittiğinde tütünün biçilmesi... bomboş tarlada içilen çaylar, yenilen yemekler.

Sadece yıldızların şahitlik ettiği upuzun gece sohbetleri.

Meyvenin en tazesi, sebzenin en tazesi... bin bir çeşidi.
İnek sütünü ha taştı-ha taşacak diyerek pür dikkat kaynatmak, sıcak sıcak içmek. Yoğurt veya peynir yaparken anneyi pür dikkat izlemek. Küçük kardeşle kümesten sıcacık yumurtaları toplayıp, kaynatmak. Kışa hazırlanan reçeller, konserveler, tarhanalar, güneşte pişen domates ve biber salçaları.
Güneşe doymak, yanak üstü çil sahibi olmak... Amele yanıkları :)
Kuş yuvalarını bulup, günlerce o yavruların an be an büyüyüşlerine şahit olmak. Anne kuşlara yardım niyetine, kafadar kardeşle, yuva yakınlarına kurtçuk-solucan, ne bulursak taşımak. Kabuğundan çıkmış ağustos böceği, kara fatmalar, pis kokulu (bize göre osuruk böceği) böcekler ve çekirgeler gibi bilumum böcek türlerinin bilimsel olarak incelenmesi :) (Kibrit kutusu, cam kavanoz ama öldürmek yok tabi)
İncir (yemiş) ağaçlarına tırmanıp o kocaman yapraklar sayesinde bol bol kaşınmak. Kirazdan-vişneden küpe yapmak.
Taş fırında yapılan ev ekmeğinden sonra, sıcak fırına bir tepsi börek, bi' çömlek kebap ya da kurufasulye sürmek... Kaynatılan ''darı''lar (mısır), çiğ ''günebakan'' çekirdekleri (ay çiçeği), buğday başakları...
Yağmur bulutu yakalamak, bir adım atıp yaz yağmuruyla ıslanırken iki adım geriye gidip güneşte kurumak :)
Buzdolabı olmadan da yaşanabileceğinin farkına varmak.
Çalı ateşinde taze nohut demetleriyle yapılan ''çötüre''ler. ''Ateş sönse de yesek'' diye on parmak hazır beklemeler. Kaynatılan sularla leğenlerde yıkanan ve güneşte mis gibi kuruyan kar gibi çamaşırlar. Boylu boyunca serilmek toprağa... uyumak-uyanmak ve topraklanmanın kirlenmek anlamına gelmediğini anlamak.
Leğende yapılan banyolar, göz yakan ev sabunları, sıcak-soğuk ayarı asla tutmayan, bi' yakan-bi' donduran tas tas sular :)
Çamurla, taşla kendi kendine oynanan ve her zaman eğlenceli olan oyunlar. Kardeşle oynanan dokuztaşlar, sek-sekler, saklambaçlar... Salıncak kurdurmak, sonra da içimiz dışımıza çıkıncaya dek sallanmak. Kardeşimin, onu sallarken dur durak bilmeyen kahkahaları. Elele gezerken kardeşle, bilmiş bilmiş konuşmak. Baykuşların lanetli olduğuna dair totodan hikayeler uydururken kardeşe, onun az ilerde, erik ağacı dibindeki baykuş yuvasına hain bakışlarını yakalamak...

Gülmek, düşmek, ağlamak :)
Tam anlamıyla; doğaya teslim olmak.

Hayat güzeldi.
Hayat tertemizdi.
Hayat, güneşe teslim kahkahalar demekti.
Bi' zamanlar ''Sittirelya'' bize cennetti.

Görsel: Google Images

Maybe it's Maybelline! :)



Madem başladım anlatmaya, devam edeyim çocukluğumun anılarına.

Kankam Aysun'u biliyorsunuz, meşhur olma yolunda hızla ilerliyor, daha da meşhur edeceğim kesin onu. Çocukluk anılarımın yarısı onunla çünkü :)
Bu anımız daha da çocuk olduğum zamanımızdan, konuşmayı söktükten kısa süre sonrasından... daha ilkokul falan hak getire :)

***
Aysun'la annelerimizin ''kapının önünden ayrılmayın'' diye tanımladıkları o gözle görünmeyen ama güvenli kapı önü alanda bi' kilim, iki minder yayılmışız resmen... can sıkıntısı var tabi, şeytanın da işi gücü yok, dürtüyor sürekli.

Fikir Aysun'dan geldi; ''Hadi alışverişe çıkalım'' Hemen alışverişe çıkan iki ''büyük'' oluverdik.
Kolkola girdik, başladık sokak içinde genişçe daire çizerek alışveriş yapmaya; şunu alalım, bunu da alalım, pazara da çıkalım, ay şu ne güzelmiş, o pahalıymış!!! Ulen ne var ki ortada pahalı olsun? :)
Hayali ve ucuz şeyler satın alıp, hayali parayla ödemeyi yapıp, aldıklarımızı hayali çantalara doldurup yine hayali çantaların ağırlığından yorulup! dinleniyorduk :) Hayali içecekler içip, yorgunluk atıp alışverişe devam ediyorduk tabi. Alışveriş bitti, eve dönerken kuaföre uğramaya karar verdik.

Malum, bi' sürü kılık kıyafet, sebze, meyve, benim bir elimde pazar arabası, arabaya bağlı kurbanlık kuzu (bu kimin fikri idi hatırlamıyorum ama kınalı bi' kuzu seçmiştik, bunu gayet net hatırlıyorum) dönüşte de ''zuzazye''ye (züccaciyeci bile diyemediğimize göre yaş 3-5 arası idi demek) uğrayıp babannemin aylık taksidini de ödemiştim (hayırlı evlatmışım nan o zamanlar) kuaför tükkanının önündeki telefon direğine kuzumuzu bağlayıp, alışveriş poşetlerini duvar dibine bırakıp kuaföre girdik :) Ne de olsa bizim mahalle güvenliydi, eşyalarımızın çalınma ihtimali aklımızın ucundan geçmiyordu ama kuzu kaçabilirdi :)

Hayali kuaförlerle konuşup, bize ikram ettikleri hayali içecekleri içip, hayali perma yaptırıp - Aysun meç yaptırmıştı, annesi kılıklı :) - olmayan ojelerden sürmüştük ki; Aysun'un elinde onu gördüm;
Kırmızı ruj!
Üstelik hayali değildi, kaşla göz arasında nereden buldu ise elinde kırmızı bir ruj!!! tutuyordu.
Tamam, teoride o kırmızı bi' rujdu ama pratikte kırmızı -hem de acı, apacıııı- biber olduğu gerçeğini dudaklarımızı tırmısı tırmısı boyayıp bugünün ancelina culi'sinin dudaklarına rakip dudaklara sahip olduğumuzda -dudaklara sürmekle yetinsek yine iyiydi de- noktalama usulü yanaklara allık, göz kapaklarına far yaptığımızda; satın aldığımız tası tarağı -kınalı kuzuyu bile direğe bağlı- bırakıp ''Anneeeaaaaaaaa'' diye acıdan zırıl zırıl ağlayarak evlerimize koşarken anlamıştık.
Aysun ne yaptı, nasıl halletti o acıyla savaşı? hatırlamıyorum. Ama benim hikayemin devamı budur:

- Babanneeeeeeaaa! Üğüüüüüüüğüüüüü!
+ He kuzum, he karabiberim?
- Babanneeeeeeeea! Üğüüüüüüüüğüüüüüü! Yuj süvdük, nanıyoooooo! Üğüüüüüüğüüüüü!

Babannemle annemin kahkahaları hala kulaklarımda :)

Beni oturttular o dedemin bahçe keyfi yaptığı gök mavisi boyalı tahta sandalyeye, dolaptan bissürü domates çıkarttılar. O domatesleri ortadan ikiye kestiler. Gözümü açamamış olsam da,  hem yuvarlak, hem soğuk, hem de çooook tatlıydılar.
Dudaklarıma, gözlerime, yanaklarıma ortadan ikiye kesilmiş, olgun, soğuk domatesler sürüldü dakikalarca. Hem yandım, hem ağladım. Bi' yanda da yarısı yüze sürülen domateslerin diğer yarılarını mideye indirdim. Hem domatesle doydum hem bana çooook uzun gelen bir süre sonra gözümü açtım :)

***
Hayatımda yediğim en lezzetli domatesler onlardı.
Domatesi hala deli gibi severim.
Kırmızı ruj sürdüğümde ne zaman aynaya baksam; gülümserim :)

Hanimiş: domates işe yarıyor nan! :)
Hanimişiki: onu bunu bırakalım da, can havliyle direğe bağlı bıraktığımız kınalı kuzuya n'oldu acaba?

Görsel: Google Images

Kadınlar arasında rekabet ne zaman başlar?


Kadınlar arasındaki rekabeti ilk keşfimin ve bilmeden kazandığım ilk galibiyetimin hikayesidir bu efenim :)

Uzun, çooook uzun yıllar önce, güzel bi' ilçenin eski- bozulmamış, daracık sokakları ve çıkmaz sokakları olan huzurlu mahallesinde, babannemin eviyle duvar komşusu olan, iki oda bi' mutfaktan ibaret minicik bahçeli evimiz vardı.
O evimizin diğer duvar komşusu olan evde de kankam ailesiyle yaşardı :)

Aysun; patates yanaklı, ela gözlü, iri kıyım bi' erkek fatmaydı. Benden bi' buçuk yaş küçüktü fakat benden daha kiloluydu. Kilosunun fazlalığı ile doğru orantılı olarak aklının kurnazlığa çalışan yanı da bir hayli genişti. Fitnelik, fesatlık, kızma, küsme, mızıkçılık, yalan, dolan, hile, kavga, alavere-dalavereye dair ilk neyim var ise ondan öğrendim.
Kolay mıydı birini ''dışladığında'' önce sana bakmasını sağlamak, sonra yüzüne baktığında ''Hıh!'' deyip, aynı anda burun kıvırıp başını diğer yana çevirmek? :)

Yıllar yıllar sonra anladım Aysun'un benimle hep bi' rekabet içinde olduğunu, hep bi' şeyleri ispatlama, üstünlük kurma çabalarını ve sebeplerini.
Zaman zaman, kafama estikçe anlatacağım bunları bir bir :)

***
Küçüğüz, miniciğiz, evcilik oynadığımız dönemdeyiz, doktorculuk oynama mertebesine bile yükselememişiz daha... yine evcilik oynamaya karar verdik.
Ben anne olacaktım yine... Aysun ise kızım.
Oyunlarımızın standart babası Aysun'un benden bi' yaş büyük abisi idi ama gel gör ki o gün her ne olduysa evde değildi.
Eee, baba yok! Olur mu babasız evcilik? Hemen karşı çapraz komşumuzun yakışıklı oğlu devreye girdi :) Baba olmaya aday oldu.
Tam oyuna başlayacağız, Aysun'un tombik yanakları şişti. Afra tafralar, susmalar, oflamalar, puflamalar... sıkıntıya dair ne varsa tüm belirtileri. Bi' yandan da oyuncak bebeğinin saçlarını açıp sinirli sinirli örmeye çalışıyor ve biz oyuna başlamak için Aysun'un bebeğinin saçını düzeltmesini bekliyoruz ama o saç bi' türlü düzelmiyor. Az daha bekleyince öğrendik derdini;  ''Bu sefer ben anne olacağım!'' Hemen ''peki'' dedim, ''Aysun anne olsun" Komşu oğlu itiraz etti; ''Sen anne olmazsan ben oynamam'' :)
Aysun kızdı, bebeğinin saçlarından tuttuğu gibi bi' hışımla kalktı, ''Hıh!'' dedi, başını hızla diğer yana çevirdi... küstü, çekti gitti. Sokak kapısından içeri girerken de kahverengi boyalı demir kapıyı var gücüyle çarpmayı ihmal etmedi :)
Sonradan öğrenecektik ne zaman o kapı hızlı bi' şekilde çarpılsa ortada bi' anormallik olduğunu, kızgınlığının, küskünlüğünün acısını o kapıdan çıkardığını... o kapı aracılığıyla bize mesaj verip bi' nevi son sözü söylediğini.

Ben Aysun'un neden küstüğünü anlayamamıştım o an.
Aradan yıllar geçti, anladım;
O gün; benim bi' başka ''dişi''ye ilk tercih edilişimdi.
O gün; benim bi' ''dişi'' ile bilmeyerek girdiğim rekabetten ilk kez galip çıkışımdı.
O gün; benim komşu oğlunun aşkını bana ispatladığı gündü :)
O gün, kendi kendine sürdürdüğü gizli yarışı Aysun kaybetmişti ve inanılmaz şekilde o bunun farkındaydı.

Ah be Aysun!
Hata tümüyle senin :)

Bundandır nerde evcilik oynayan çocuk görsem gülümseyip, bi' kaç saniye durup onları izlemem.

Görsel: Google Images

Patchwork dediğin nedir ki... altı üstü kırk yama :)

Bu aralar patchwork her parçayı görür oldum.
Hani ''Arabın derdi kırmızı pabuç'' derler ya, benim de tek derdim patchwork.


Babannemin küçük bi' dikiş makinesi vardı. Siyah... altı ahşap kasalı. Oturduğun yerden dikiyordun ne istersen. Öyle masa-sandalye yoktu. İstendiğinde küçük bi' ayaklık eklenebilecek modeldi fakat elle çevirerek kullanırdı babannem.
Dikiş makinesi çıktığı an ortaya, benim şenliğim başlardı.
Bissürü renkli kumaş, iplik, incik boncuk ortaya dökülecek... hemen kurulurdum yanına.

Benim canım babannem, bi' süre kumaşları biriktirir, sonra da hepsini aynı gün keser, biçer, eklerdi birbirine elleriyle.
Minik minik karelere keserdi kumaşı önce el yordamıyla. Bazen de üçgenlere. Ama nasıl bir göz, nasıl bi' el ayarı ise santim şaşmazdı o kareler ve üçgenler. Bi' yandan da göz ucuyla bana bakardı :) Şaşkın şaşkın seyretmem sanırım onun hoşuna giderdi. Sonra adı 'gelin kızım' olan makine başlardı çalışmaya. Hepsini yanyana, ucuca özenle dikerdi.

O kadar alâkasız kalınlıkta ve renklerde olurdu ki kumaşlar, her seferinde ortaya iğrenç bi' şey çıkacağını düşünerek oturup izler, yine her seferinde birbiriyle alakasız onlarca farklı kumaşın dikildiğinde ortaya çıkardığı gökkuşağı görüntüsüne hayranlıkla bakakalırdım. 
Evet, o zamandan belliydi, ben akıllanmaz, adam olmazdım :) Her seferinde aynı şaşkınlığı yaşamaktı belki benim sevdiğim :)
Yapılanın eşsiz bi' şey olduğunu sezerdim. Genelde yorgan yüzü olurdu yapılan, bazen de minder.
Adı da ; kırk pare ya da kırk yama idi.

Çocuk aklı işte, utanırdım biraz. Sanki paramız yokmuş da, artan parçalardan yorgan yapmak zorunda kalacak kadar fakirmişiz gibi hissettirirdi bana o kırk pareler :)  Babannem bana gülerdi. ' Çeyizinin en değerli parçası olacak bu kırk pareler' dediğinde ağlayacak gibi olurdum.
Şimdi akıl başa geliyor... şimdi anlıyor insan, yapılanın değerini...
Şimdi idrak ediyor eskilerin neler yapabildiğini.

Belki de bu sebepten bu merakım, belki de, geçmişe olan özlemi giderebilmek adına patchwork parçalara ayrı gösterdiğim özen. Belki sırf babannemi bu derece özlediğim, her el yapımı parçada ondan küçük bi' parça bulabildiğimden benim için bu derece önemli hale geldi. 
Belki ben sadece umutsuzca özlediğim çocukluğumu geri getirebilmek adına ev yapımı, el yapımı, emek verilen her şeye kendimi bırakıyorum.
Öyle ya da böyle, bu işi seviyorum :)
Arasıra diyorum 'Acaba bir dikiş makinesi mi alsam?'Kendim toplasam, kendim diksem...
Öğrensem.
Neyse, böyle işte :)
Sanırım ömrümün sonuna dek el emeği her şeye çiçek görmüş bal arısı misali yapışıp kalacağım. Durum bunu gösteriyor. 

Görsel: Google Images

Kına kokusu



Babannem vardı bi' zamanlar benim.
Avucunun içinden ince belli çay bardağı hiç eksik olmayan...
Çayı tavşan kanı seven ve sanki hayatın sırrını çözmüşçesine oturup her şeyi gözlemleyen bi' babannem vardı.

Her sabah, ilk işi pencerenin önüne sıralı rengarenk menekşelerini kontrol etmek, sevmek, sulamak olan, küçücük mutfağından mis gibi yemek kokuları yükselen, botanik bahçesine çevirdiği bahçesindeki küpe çiçeklerinin zerafeti ortancaların vurdumduymazlığına karışan, kapı önünde her akşamüstü açan akşam sefası çiçeklerinin siyah tohumlarını toplayıp avucuma tutuşturan ve sanki gizli bi' hazineyi bahşediyormuşçasına muzırca gülümseyen bi' babannem vardı.

Yeşile çalan soluk gri mantosunun altında siyah 'hanfendi pabuçları'yla duruşundan asalet fışkıran, başına bağladığı eşarbının renkleriyle güzel yüzüne güzellik katan, pazara giderken çektiği pazar arabasının sesinin topuk seslerine karıştığı, misler gibi kokan bi' babannem vardı.

Annesini ve babasını henüz 6 yaşına gelmeden yitirmiş, hem öksüz hem yetim olmanın ne demek olduğunun farkındalığını gözlerindeki uzaklara dalıp giden buğulu bakışına yerleştirmiş, kendi çocuğu 4 yaşına geldiğinde henüz 20'li yaşlarındayken eşini verem denen illetten yitirmiş, kimsesiz kalınca kayınvalidesi tarafından görücü usulü ile kendinden 25 yaş büyük birine zorla VERİLMİŞ, tüm kaybettiklerinin acısını tek nefeste yüreğine yerleştirmiş, elleri kınalı, saçları pamuk beyaz bi' babannem vardı.

Tek yürekten istediği şeyin ilk göz ağrısı torununun mürüvvetini görmek olan, ama göremeyen, aldığı üç kuruş emekli maaşının hatırı sayılır miktarını gurbet ellerde üniversite okuyan torununa, bana gönderen, her bayramda elini öptürürken harçlığımı veren, iki adımlık yola gidecek olsam, sokağın sonuna dek benimle yürüyen, öpmelere doyamadığım, sarılmalara kıyamadığım bi' babannem vardı benim.

Son nefesinde yanında olamadığım...
Ölümü yakıştıramadığım...
Gidişiyle hayatta bıraktığı boşluğu asla dolduramadığım...
Özlemi burnumun direğini, ciğerimin köşesini yakan, vedasının üzerinden yıllar geçtikçe yokluğu daha çok koyan, kokusunu unutamadığım, sesini kulaklarımdan söküp atamadığım, kıymetini bilemediğim bi' babannem vardı...
Şimdi yok.

Huzurla uyu babannecim.

Her gece, kollarında uykuya dalarken tekrarladığımız gibi ;
''Yattım sağıma, döndüm soluma, sığındım sübhanıma...
Benden selam söyleyin, kabirdeki toprağıma, cennetteki yaprağıma...''



Görsel: Google Images

Kirlenmek güzeldir...

Ne zaman annesinin eline sıkı sıkı yapışmış, etrafa ürkek gözlerle bakan veya bi' oyun parkında, başındaki bekleyenin gözetiminde oyunun tadını çıkarmaya çalışan bi' çocuk görsem içim acıyor.

Güvenlikli sitelerin bahçelerinde, dışarıya meraklı gözlerle bakışlar atarak oynamaya ''çalışan'' çocukları gördüğümde ağlayacak gibi oluyorum.

Adına modernlik denilen görünmez duvarlı hapishanenin içinde çocukluklarını yaşayamadan büyüyen çocuklar...
Çok katlı-balkonsuz binaların pencerelerinden sokakları seyrederek büyüyen çocuklar...
Sokakta düşmemiş, dizi kanamamış, kafasından-kolundan-burnundan çizik almamış, bi' kedi tarafından tırmalanmamış, çıplak ayakla bi' kez bile olsun toprağa basmamış çocuklar yetişiyor geleceğe ve ben üzülüyorum.
Ne kadar özgür büyüdüğümüzü bi' kez daha anlıyorum.
Biliyorum, hala bizim yaşadığımız tarzda çocukluk dönemini yaşayanlar var Anadolu'nun ve dünyanın bi'çok yerinde.
Sözüm büyük kentlerdeki şanssız çocuklara, metropollerde büyümek zorunda olan masum yüzlere.
Çocukluğumu çok özlüyorum. Her anını, her anısını deli gibi özlüyorum.
Sizin de oluyor mu yazın en sıcak zamanında bi' ağaç gölgesinde, bi' kilim üstünde uyuduğunuz huzur dolu bi' uykuyu özlediğiniz?
Veya, özler misiniz elinizde salçalı ekmek, diğer elde bi' tutam yeşil soğan toprak kokan çocukluğunuzu?



Benim oluyor doğrusu...

Özlediğim o kadar çok şey var ki, tekrar yaşayabilmek, hissedebilmek için o anın güzelliğini ömrümden beş yılı feda edebileceğim anlar oluyor.
Şimdi bakıyorum o anıma, hatırladığım tek şey konforsuzluk görünen durumun içinde sonsuz bi' konfor hissi olduğu... Gereksiz detaylar yok... fazlasını istemek yok...elde olanla yetinilir ve bu muhteşem bi' haz verir.
Şimdi hamburger, pizza, waffle çocukları var. Ev yapımı domates salçasının ne olduğunu bilmeyen, biber salçasının kokusunu tanımayan, koşamayan, düşemeyen, oynayamayan, sokakları tanımayan, yaşıtlarıyla iletişim kuramayan, az da olsa sorunlu, doğayı ve hayvanları TV deki programlardan tanımaya çalışan çocuklar var, yapayalnız çocuklar.



Eline bi' tebeşir almamış, seksek çizmemiş, saklambaç oynamamış, ip atlamamış, istop nedir duymamış çocuklar yetişiyor. Hatta, arkadaş nedir bilmeyenleri bile var.
Şahsen yeni neslin yetişme tarzını tehlikeli buluyorum. Gelecek nesillerin arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok eksik kalacağına inanıyorum. Sosyalleşme konusunda sıkıntılar yaşayacaklarına, psikolojik problemlerden daha fazla nasipleneceklerine ve gelecekte psikologların ve psikiyatristlerin kapılarının çok daha fazla aşınacağına olan inancım -ne yazık ki- tam. İyimser olamıyorum, umutla bakamıyorum. Bilgisayar başında geçirilecek yılların, kitap okumak yerine Google'da aratılarak bulunacak bilginin, yaşıtlarıyla birlikte oynayacakları oyunlar yerine MMORPG oynayarak geçirecekleri zamanların onların kişisel gelişimine ve kendilerini tanımalarına katkı sağlayacağına da inanmıyorum.



Sanırım çok negatifim...

Biri çıksa beni bu düşündüklerimin tersine inandırsa... bu çocukların ruhen ve bedenen sağlıklı bireyler olacaklarına, eksiklerinin bulunmadığına, bugün onlara sağlanan imkânların bizim yaşadığımız dönemde sahip olduklarımızdan çok daha üstün olduğuna, yanlış düşündüğümü, bu kadar karamsar olmakla sadece kendimi üzdüğümü, gelecek nesillerin çok ama çok mutlu bireyler olacağının kanıtlandığını söylese...
Keşke söylese...
Ne kadar iyi yanından bakmaya çalışırsam çalışayım, ne bileyim... yapamıyorum. Bilye oynamak nedir bilmeyen, 9 taş, yakan top, elim sende, körebe oynamamış, tek kale maç yapmamış, kirlenmemiş, koşarken ayakkabısını yırtmamış, uçurtma uçurmamış çocukların mutlu olacağına inanmıyor kalbim.
Terli terli su içip boğazını şişirmemiş, gözüne çöp kaçmamış, arkadaşları tarafından mızıkçılıkla suçlanmamış, küstüm deyip eve sığınmamış, barıştım deyip arkadaşıyla kucaklaşmamış, olmadık bi' oyunda olmadık bi' sebepten ağlamamış, yalın ayak koşarken mahalle arasında kahkahalar atmamış, annesi kapıya çıkıp, sabah çıktığı eve akşam yemeği için dönmesini sağlamak için ismini uzata uzata bağırmamış bi' çocuğun bi' yanının hep eksik kalacağını söylüyor kalbim.



Bugünün süper-hiper marketlerinde arabaların sağında solunda koşturan çocukların, anne babası pazara giderken pazar arabasının içine çoktan oturmuş eski zaman çocuklarından hep bir adım geride kaldığını söylüyor içimdeki ses.
Yeni yapılan bir inşaat kumunda oynamamış,ayakkabısı kumla dolmamış, arı sokmamış, çiçek toplamamış, burnu kanamamış, nemli toprağa çivi saplamamış, ağaca tırmanmamış, gün ışığı yüzünü kızartmamış, sümüğü akmamış çocuklara acımaya devam ediyor bu kalp.
Belki eski kafalıyım, belki saçmalıyorum.
Belki de doğruyu söylüyorum.
Düşmeden, kirlenmeden büyümemeli bi' çocuk.

OMO reklamında, Çetin Tekindor'un o şahane sesiyle dediği gibi :
''Kirlenmek güzeldir.''

Görsel: Google Images

Bir ömre sığdıramayacağım hayallerim var


Ömür dediğin ne ki?

Daha dün babannemin 2 odalı kutu gibi şirin evinde bulabildiğim tüm minder ve yastıklardan çek-yat destekli oyuncak evler yapıyordum. İçine kendimi zor sığdırıyor ellerimle yaptığım kalemde kimsenin beni bulamayacağına emin hayaller kuruyordum.

Babannemle beraber, küçücük oklavamla minicik hamurlar açıp kuzinede ziyafetler hazırlıyordum.
Sokakta bulduğum kırmızı biberi ruj yapıp dudaklarıma, far yapıp göz kapaklarıma sürüyordum... Sonra kilo kilo domatesle, dudaklarımın ve gözlerimin acısını dindirmeye çalışıyordu bizimkiler...

Daha dün...
İki begonya saksısı arasına çamaşır ipi kurup, oyuncak bebeğimin yıkadığım çamaşırlarını asıp, saksılar devrilince veya çiçeklerden biri kırılınca 'babanneeeeeee, ağaç söküldü' diye bas bas bağırıyordum.
Düşüyordum... dizlerim kanıyordu, acımdan gözümden yaş geldiği halde hala sokakta 'istop' oynuyordum.
Elimde salçalı ekmek, diğer elimde 2-3 sap taze soğan, dudağımın kenarı kırmızı, bi' gözüm oyunda... yerime başkası oyuna girer korkusuyla boğulacak hızda ekmeğimi yiyordum.
Yaz geceleri bahçede pırıl pırıl yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakıp hayaller kuruyordum... Bugün asla hatırlayamadığım hayaller...

Büyüyordum... dün.
Bugün oldu, büyüdüm.

Gökyüzündeki o yıldızlar bir iki saçlarıma düşmeye başladılar artık.
Artık hatalarımdan dolayı özür dileyebiliyorum ve sevgimi sevdiğime göstermekten korkmuyorum.
Ertelemiyorum...
Kurmakta geç kaldığım hayallerim var ve bir ömre sığdıramayacağım... biliyorum.
Gün öğleyi devirdi.
Gerçekleştiremeden hayallerimi...
Yarın olmasın.
Korkuyorum.

Görsel: Deviantart.com

Bir gün daha biterken...



Kendimi bok gibi hissettiğim bi' günü daha burada bitiriyorum.
Genel olarak mutlu, gülümseyen, her yaptığının tadını çıkararak kendini eğlendiren biri olarak az önce kendime tuzak kurdum.
Oturdum, bi' de sigara yaktım.
Gökyüzüne baktım; lapa lapa kar.
Sonra aynı gökyüzünün altında başka zamanlarda düşündüklerimi anımsamaya çalıştım.
Anımsadım da...iyi halt ettim.
Ne salakmışım, ne beyinsiz...
Bi' kez daha emin oldum.
Kendime ''gerizekalısın kızım sen'' dedim önce, sonra kendime kızgınlığımı bir nebze bastırdım.
Daldım gittim...
Yıllar önce...uzun yıllar önce aynı şekilde bir sigara yakarak evimin penceresinden dışarı bakmıştım.
Yer Ataköy idi...
Lapa lapa kar yağmıştı. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Her yer bembeyazdı ve gecenin bi' yarısıydı. Otoparkta onlarca araç vardı. Gece ilerleyen saatler olmasına rağmen dışarıda insanlar sohbet ediyor, bazıları kahkahalar eşliğinde kartopu oynuyorlardı. Dertlenmiştim. ''Ne kadar yalnızım Tanrı'm...'' demiştim.
Herkesin yanında 'konuşabileceği' birileri vardı ve benim konuşabileceğim kimsem yoktu.
Güvenebileceğim...karşılıklı birer fincan kahve eşliğinde havadan sudan konuşabileceğim.
İş çıkışı telefon açıp ''bugün sakın plan yapma, bowlinge gidiyoruz'' deyip emrivaki yapabileceğim...
Yoktu işte...hiç kimsem yoktu!
Yalnızlık soğuk bi' taş gibi içime oturdu...
Ağladım...ağladım... ''lanet olsun!'' dedim. ''bundan daha beter bi' duygu olamaz!''
Yine büyük konuşmuştum...yine çok büyük laf etmiştim...

Oysa kendime ait bi' evim vardı.
Şirin, sıcacık.
İşim vardı...
Uzakta da olsa bir ailem vardı.
Sağlıklıydım, gençtim...
Hayallerim yoktu sadece.

Bi' an kendime geldim.
Şimdi, yalnız değilim; yanımda konuşabileceğim birileri var.
Sevgilim var.
Ama o gece sahibi olduğum hiçbi' şeye artık sahip değilim!
Ve ben, o gece sahip olduklarıma kavuşabilmek için neler vermezdim...
Ne kadar nankörmüşüm, ne kadar kör, ne kadar bencil, ne kadar tatminsiz.

Yağ be kar...
Yağ... daha çok yağ...
Bembeyaz ağla benim için...
Ben bi' sigara daha içeyim.

Görsel: Google Images

Böyle öğrenilmiyormuş...



Bizim evde hep ‘imalı cümleler kurma’ durumu söz konusu idi.
- Sen otur yerinde, hiç bi' işe elini sürme e mi? Aferin!
- Bi' kerede söyletmeden şunu şunu ve şunu yapsan şaşarım zaten.
- Sen otur hep odanda…hiç insan içine karışma… Çıkıp bi' ''hoşgeldiniz'' desen misafirlere ölürsün çünkü.
- Elalemin çocukları lisedeyken iş güç sahibi oldu, sen üniversite okudun ama iş beğenmiyorsun. Aferin kızım, armudun sapı üzümün çöpü derken işsiz kal.
- Aç aç müziğin sesini, daha da aç! Sokağın öteki ucundan duyamıyorlardır belki!

var ya…

O ''elâlemin çocukları''na kafa atma ihtiyacı hissetmişimdir şiddetle!
Hep mükemmel evlat, sorunsuz-gurur duyulacak örnekler olmuşlardır.
Ve benim, onlarda olmayan bi' kusurum vardır hep.
Hey! Elâlemin herkese örnek olan çocukları: Hepiniz şerefsizsiniz!
Çok mu zordu bir kere olsun olumlu bir şeyler söyleyerek insanın içinde şevk uyandırmak?
Mesela ;
- Kızım müziğin sesi çok yüksek, komşularımız rahatsız olabilir, biraz kıs…
ya da,
- Güzelim, misafirlerin yanında biraz otursan çok mutlu olurum.
veya,
- Kızım bana yardım etsen de şu işi erkenden bitirsek…yoruluyorum.
gibi olumlu cümleler kurmak çok mu zordu?

Hep bi' laf sokma çabası…
Hep bi' beğenmemezlik…
Hep bi' kusur bulma sevdası…
İçime işlemiş, her boka kıçından bakma tavrınız.
Şimdi bakıyorum da, sizin bana laf soka soka iyiden iyiye soğuttuğunuz her şeyi şu an gayet mutlu bi' şekilde, hiç üşenmeden, sızlanmadan yapıyorum.
Yazık, çok yazık oldu. Şimdi mum yakıp arıyoruz geçen yılları ama nafile.
Kalp ağrısı…"Keşke" düşünceleri…
Negatif deneyimlerden pozitif dersler çıkarabilme çabaları.
Çok üzgünüm anne…hem de çok.
Sizin için…

Bu yaşınıza gelip hala doğru bildiklerinizin yanlış olduğunu anlayamadıysanız…
Offf ya.. of!!!

Görsel: Google Images

Balkon geceleri ; MacGyver

Bazen doyasıya saçmalamak rahatlatıyor bedeni ve zihni.
Olmadık şeylere gülmek, gözlerden yaş gelinceye dek gülmek, birikmiş tüm stresi o kahkahalarla atmak gerekiyor. Bunu çok sık yapardık kardeşimle. Herkes bize meraklı ve şaşkın gözlerle bakarken yeri göğü inletmek istercesine sesli kahkahalar atmayı becerebiliyorduk. İnsan görünümünden çıktığımızı, ağzımızın burnumuzun gülmekten yamulduğunu bilirim.
Kardeşimle balkon sefası yaptığımız gecelerden biriydi mesela…
Anne babamı uyutmuş balkona serilmiştik. Gecenin bir yarısı kurt gibi acıkacağımızı bildiğim için babannemin ”yat-geber ekmeği” dediği türden minik bir kahvaltı tepsisi hazırlamıştım.
Domates-peynir-zeytin-salça-ekmek-karpuz :)
Yazın ortası, gece yarısı ve biz yanıyoruz. Yaprak kıpırdamıyor ve kardeşim bana bakıyor ben kardeşime. Oyun oynayalım dedik ve her zaman yaptığımız gibi bir süre sonra cıvıtıp gülme krizlerine girdik.
Çocukluk kahramanımız MacGyver her zaman kurtarıcımız olmuştur. Birbirinden alakasız 3-5 şeyle her seferinde bir patlayıcı yapıp onu patlatmayı başaran MacGyver abimiz idolümüzdü.
Başladık bir yandan yat-geber ekmeğimizi yerken bir yandan da birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan 3 şey bulup nasıl patlama yapacağımızı anlatmaya başladık birbirimize. O dakikadan sonra ipler kopmuştu zaten bizde.



Kahkahalar atmaya başladık. Bir paket makarna-bir rulo tuvalet kağıdı ve bir şişe kolonya ile nasıl patlayıcı yaptığımızı bile planladıktan sonra kendimizi kaybettik :)
Kaba tabirle anırır gibi gülmeye başladık :)
Gözlerimizden yaşlar akıyor, karnımız ağrıyordu. Gülmekten hıçkırık tutar mı insanı? tutarmış…
Sesimize annem uyandı. Ses demek pek bir kibar oldu :) Gürültümüze uyandı. Bir kaç komşu uyanıp balkondan camdan kafalarını uzattı :) Saklandık, uslu çocuklar olduk hemen tabi.
Sonra plakalara taktık. Aşağıdan geçen arabaların plakalarından kelime türetmece. :)
Kim oynamamıştır bu oyunu bilmem. Biz çok oynardık.
Sonra kardeşimle birbirimize itiraflarda bulunmaya başladık. İtiraf demekten daha çok, birbirimizi nasıl ustalıkla ispiyonladığımızın açıklamaları demek daha yerli yerinde olur :) Affettik sonra birbirimizi. Bir daha asla birbirimizin açıklarını ortaya çıkarmayacağımıza söz verdik. Bu sözümüz hala geçerlidir. Gizli bir anlaşma gibi :) İkimizde birbirimizin arkasını kollarız. Ağzımızdan çıkan sözler birdir. Çapraz sorguya alınsak -Amerikan filmlerindeki gibi- açığımızı bulamazlar :)))
Ne günlerdi be… özlenmez mi?
İlk fırsatta bir araya gelinip balkon sefalarımız tekrarlanmaz mı?
Saçma sapan şeyler üretip katıla katıla gülünmez mi?
İçimizdeki çocukları öldürdüğümüz an bitermiş ya hayat.
Biz çok yaşayacağız demek ki :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...