İçimde Kalmasın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İçimde Kalmasın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Keep Calm And Hayırlısı Be Gülüm


İnsanlar, hayatlarının akışını değiştiren bi' şeyler deneyimlediklerini söylerler.
''Bi' kitap okudum, hayatım değişti'' derler...
Veya, ''Bi' film izledim, günlerce kendime gelemedim''.

Bazıları kaybederek öğrendiklerini söyler.
''Aşkımı kaybettim, hayat anlamsız artık bana'' derler…''Babamı kaybettiğim gün aslında hayatın ne kadar basit, ne kadar yalan olduğunu anladım'' derler.
''Ölenle ölünmez!'' desem ''Sen insan mısın?'' derler belki...demem. Bi' hafta-on gün sonra ''Bak şekerim, şurada da rakı şişesinde balık olduk'' dediklerinde içimden ''Bak, gördün mü? Ölenle ölünmüyor işte'' derim.

Hayatını değiştiren kitabı okuyanların, o sürekli şikayet ettikleri boktan hayatlarına aynen devam ettiklerini görürüm...
''Hayatlarının aşkı''nı kaybedenlerin, bi' kaç hafta geçmeden, hayatlarının aşkıyla olan tüm fotoğraflarını, gönderilerini -üşenmeyip- tek tek boy gösterdikleri tüm sosyal sitelerden sildiklerini fark ederim...
Sonra da başka bi' ''hayatlarının aşkı''nı buluş hikayelerini dinlerim…

Samimiyetsizliklerini, iki yüzlülüklerini belgeleyişlerini seyrederim.

Gün geçmiyor ki kötü bi’ haber almayalım. Özellikle son bi' yıldır  peşpeşe alınan canlar, boş yere kaybedilen canlar, bozuk para gibi harcanılan hayatlar...
Hanelere ateş düşüyor, o ateşin bi' kısmı da gelip bizim yüreğimize düşüyor.
Hepimiz çok üzülüyoruz. Üzüntümüzü, elimizden bırakamadığımız akıllı telefonlarımızdan, başından kalkamadığımız bilgisayarlarımızdan paylaşıyoruz.
En hüzünlü fotoğrafları fon yapıyoruz acımıza...
En çok kim isyan edecek, en çok kim üzüntüsünü dile getirecek yarışı yapıyoruz.
Sonra, samimi olanlar, yüreğinde insanlık taşıyanlar, saygı duyuyor evlerine ateş düşenlerin acısına...hayat devam ediyor ama devam eden hayatın gülümseten yanlarını belgelememeyi, paylaşmamayı tercih ediyorlar.
İnsanların gözüne sokmamayı...
En azından acılar henüz tazeyken, üzüntüler hala çok acıtırken…

Samimi olmayanlar ise bol içkili, bol sohbetli, bol kahkahalı yemek masalarına oturduklarında tutamıyor içindeki edepsizi; keyiflerinin, kadehlerinin fotoğrafını çekip, samimiyetsizliğinin, yüzeyselliğinin, insanlığını kaybedişinin belgesini paylaşıyorlar.
Üstelik, daha bi’ kaç saat öncesinde nasıl da üzgün olup içlerinin kan ağladıklarını paylaşmışlarken…

Bunları gördüğüme göre, demek ki hepsi bi' şekilde hayatımda bu samimiyetsizlerin.
Hepsini, öyle ya da böyle, samimi olmasam bile tanıdık/arkadaş/iletişimde bulunulan insan olarak konumlandırmışım hayatımda.

Sordum kendime; kızım ne gereği var?
Ver, ver, hep ver...
Hep zamanımdan, sevgimden, en çok da sabrımdan veriyorum ben bu insanlara.

Üç gün önceydi...doğum günümdü.

İlk olarak Aslı kutladı...hediyeleri bana ulaştığında sevincimden delirecek gibi olduğumdan, bi' gün öncesinden kutlamaya başlamış oldum doğum günümü.
Sevgilim kutladı, gözleri ışıl ışıl...
Ardından kardeşim aradı, kızkardeşim gibi sevdiğim eşi ayrı aradı...
Annem-babam aradılar sonra...
Can dostum D'ciğim ve de üniversite yıllarımdan beri birbirimizden asla vazgeçmediğimiz bi' diğer can dostum olan 'Ö' aradı.
Buraya geldiğimden beri en yakın arkadaşım olan Paulina'm aradı, sonra son dört yıldır çok samimi olduğumuz bi' diğer arkadaşım 'E' aradı.
Çocukluk arkadaşım 'B' aradı sonra...İstanbul'a ilk adım attığım yıllardan beri hep hayatımda olan arkadaşım 'E' aradı.
Canan'cığım kutladı...en yakın iş arkadaşlarımdan biri olan Alex kutladı...kapanışı Sedef'im ile yaptım.
Bu arkadaşlarımın hiçbiri doğum günümü facebook'tan öğrenip laf olsun diye kutlamadı.
Hepsinin bir şekilde kafasında yer etmişti doğum günüm.
Beni çok sevdiği halde, doğum günümü bugüne dek bi' kez bile hatırlamayan, kutlama özürlü 4-5 canciğer arkadaşım daha var üstelik...ve hatta bu gönderiyi okuduklarında ''Ahhhh!'' diyecekler de var, biliyorum.
Burada olay doğum günümü kutlamak-kutlamamak olayı değil çünkü. Doğum günü dediğin ne ki?
Yıllardır, burası dahil olmak üzere hiçbir yerde ''Bugün benim doğum günüm! İyi ki doğdum be!'' dememişim.
Bugüne dek yapmadığım bi' şey yaptım, Instagram'da tek bi' kare paylaştım.
Aşağıdaki kareyi, turnusol kağıdı gibi...


Birbirimizi takip ettiğimiz 5-6 kişiden daha kutlama geldi…ki bu insanlar beni gerçek hayatta tanımıyorlar bile.
Gerçek hayatta "şekerim-cicim" diyenler ise ne yazdığıma bile bakmaya gerek görmeden bi' ''like'' verip-hatta vermeyip gittiler.
Tek kelime yazmadan...
Fotoğrafı beğenmişlerdi/beğenmemişlerdi...ne yazdığımın önemi var mı ki okusunlar?
Ve gün bitti.

Sonra oturup düşündüm.
Yıllardır özel günlerini tek bir kez unutmadığım insanları…
İki elim kanda olsa aradığım, cıvıl cıvıl seslerini duyduğumda mutlu olduğum insanları...
Lafa gelince ''canım-bebeğim'' diyen ama bugüne kez onlarca kez aradığım, sorduğum, elimden geldiğince iyi-kötü günlerinde yanında olduklarımı...tek bi' günümde yanımda olmayanları...
Bıkmadan, usanmadan, bu insanların -bir kez olsun- beni aramasını az beklemediğim geldi aklıma.
Tek bi' kez...''Nasılsın? İçimden geldi bi’ sesini duyayım dedim.'' demelerini beklediğim...
Karşılıksız aşk gibiydi benim yaşadığım; seversin, değer verirsin, düşünürsün...ararsın.
İlgi gösterirsin.
Sonra bi' gün aniden vazgeçersin.
Ben de bunu yaptım.
Vazgeçtim.

Bi' arkadaşımın deyişiyle ''Sosyal medya-Yaz temizliği'' yaptım.
Hayatımda gereksiz yer tutan tüm isimleri kaldırıp attım.
Aklımda, kalbimde, lüzumsuz isimlerle doldurulmuş genişçe bi’ alanı temizledim.
Onlar için de iyi oldu aslında; bi' kişilik fazladan samimiyetsizlik gösterisi yapabilecek yer açıldı hayatlarında.
Rahatladım, çok rahatladım.

Belki de bu gönderimi okuyorlardır...
''Belki'' değil, ''kesinlikle'' okuyorlardır.
Sözüm size; yolunuz açık olsun.
Hoşçakalın...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Ooo, çok sert!


Herkese merhaba,
Bugüne dek hiç değinmediğim bir konu hakkında yazmak için bilgisayarımın başındayım.
Biraz sert olacak, üzerine alınan çok kişi olacak biliyorum ama az sonra yazacaklarımdan dolayı kimseden özür dilemeyeceğim.

Bildiğiniz gibi -bilmiyorsanız da şu an öğrendiğiniz gibi- çok uzun süredir Polonya'da yaşamaktayım.
Polonya vatandaşıyım. Polonya'da çalışıyorum, vergimi bu ülkeye veriyorum. En azından ödediğim vergi, bakan çocuklarının ayakkabı kutularında saklanmıyor bu ülkede...ama bugün konumuz bu değil.

Son zamanlarda çok fazla ''Ben Polonya'ya geliyorum'' maili almaya başladım.
Geliyorsanız hoş geliyorsunuz...da, BANA NE?!?

Cidden, bana ne? Neden bana yazıyorsunuz? İş bulma kurumu muyum? Polonya'da yaşamanın yollarını göstererek mi kazanıyorum hayatımı? Oradan bakıldığında ''Polonya Rehberi'' gibi mi görünüyorum?
Ne zaman mail kutumda böyle bir mail görsem sinir oluyorum. Artık yanıtlamıyorum bile mailleri.

İlk başlarda, çok iyi niyetli davranarak bana sorulan tüm sorulara cevap vermeye çalışıyordum. Çok da cici bir kaç kişiyle tanıştım bu mailler sayesinde ama olay artık masumiyetini kaybetti.
Düşünsenize, her hafta en az iki-üç kişiye benzer mailleri gönderiyorsunuz. Hep aynı sorular, benzer sorunlarla karşılaşıp insanları kırmadan-üzmeden bilgilendirmeye çabalıyorsunuz.
Buna rağmen yaranamıyorsunuz!
Sosyal medyada bile Polonya hakkında bir soru sorulduğunda ''Benim orada yaşayan arkadaşım var, sana her türlü yardımcı olur!!!'' diyerek bana yönlendiren bloggerlar mevcut.
Tabi ya, her türlü!!! yardımcı olunur!

Saçma sapan sorular soruluyor.
Polonya'da yaşam nasıldır?
Buyrun burdan yakın, ucu-bucağı olmayan bir konu. Elimden geldiğince yazıyordum.
Polonya'da havalar nasıl?
Bu da mantıksız aslında ama neyse. Soğuk işte, soğuk.
Polonya'da ekonomi, hayat şartları, geçinmek için kazanılması gereken minimum para nedir?
Ben senin hayat standartlarını, tutmak istediğin evi, almak istediğin eşyayı vs. nereden bileyim? Bu soruya nasıl cevap vereyim?
Polonya'da giyim-kuşam nasıl? Kıyafet fiyatları nasıl? vs.
Buna da oturup örneklerle cevap veriyordum.
Polonya'da iş olanakları nasıldır? Kolayca iş bulunur mu?
Tüm şirketler açmış kapılarını, -Polaklar dururken- Türkiye'den gelecek insanların oturma-çalışma izinleri için binlerce dolar ödeyelim de kendimize çalışan yapalım diye bekliyorlardı zaten.
Polonya'ya gelmek istiyorum! Polonya'da yaşamak istiyorum! Bana yol-yordam göster.
Emrin olur! Ne demek...
Polonya'lı bi' çocuğa/kıza aşık oldum. Polonya hayalleriyle yatıp-kalkıyorum. N'olur yardım et!
Dövsem dövülmez, evlat olsa sevilmez.
Nasıl ''Avrupa Birliği'' pasaportu  alabilirim?
Tezgahlarda satılıyor pasaportlar burada, almayanı dövüyollaaaa!
Erasmus'la gelenler var ki ayrı hikayeler.
''İçki sudan ucuzmuş diyollaaaaa, doğru mu?''
İçki Erasmus öğrencilerine bedava. Sen yeter ki gel.
Bi' de ''Polonya'ya geliyorum, tanışalım mı?'' teklifleri var ki Ayayay! Evlerden ırak!
Sözlükte, Polonya başlığına bir iki gönderi yapmıştım. Şu an bile mesaj kutum Polonya hakkındaki sorularla dolu :/

Unutmadan, bir de bana mail gönderip, bir kaç sorusunun cevabını aldıktan sonra aylarca yazmayıp birden ''Meriba şekerim! Ben geçen ay geldim de, bugün bilmem nereden bilmem ne almaya gitmek istiyorum, sence doğru mu yapıyorum, kazıklanır mıyım? Bana şunun-bunun fiyatını söyler misin?'' diye işi düştüğünde aklına geldiklerim var ki; yedi boy ecdadına dek küfür etmeyi görev biliyorum kendime.

Bunların bir de turistik amaçlı mail gönderenleri var ki sözün bittiği yer burası:
''Polonya'ya gezmeye geleceğim, oteller çok pahalıymış. Dört-beş gün sizde kalsam olur mu? Hem tanışmış oluruz!''
Veya, ''Senin yaşadığın şehre gelsem beni gezdirir misin? Hem sende kalırım, boşuna para harcamam''
Cidden...aynen böyle yazıyorlar. Şaka değil yani.
Pardon! Bu ne yüzsüzlük?!?

Cevap vermezsem aynı soruları ısıtıp ısıtıp tekrar tekrar gönderiyorlar.
Terslersem ''terbiyesiz, götü kalkık, ukala, burnu büyük'' oluyorum.
Evet efenim, çok terbiyesizimdir sizden daha terbiyesiz olamasam da.
Götüm de kalkıktır; kıçım yere yakın değildir çok şükür.
Çok da ukalayımdır ama bilemediniz!!! burnum minnacıktır!

Gerçek hayatta tanıştığım, arkadaşım dediğim kişilerin tavsiye isteklerini/ricalarını elbette yanıtlarım.
Onların başım üzerinde yeri var. Onlar benim ''Arkadaşım''. Onlar gelirler de, kalırlar da...
Amaaaaa, arkadaşlarımla blog üzerinden yaptığım sohbetlere özenip kendilerini de aynı sınıfa sokanlara, baş parmağımı işaret ve orta parmaklarımın arasına sıkıştırarak gösteriyorum.
Tanımadığım etmediğim, bana Polonya rehberi muamelesi yapmayı planlayanlar gönderinin fotoğrafına baksınlar.

Nokta.

Görsel: Deviantart.com /FUCK OFF...by Gabzzi 

Hep bir şeyler eksik...


Moralim çok bozuk an itibariyle :/
Bu canına yandığımın memlekette ''yer/köşe minderi'' yok...ve hatta, dillerinde böyle bir kelime de yok.
Adamlar yere oturmayı bilmiyor!

Odam için en cici hayalim; kaloriferin bulunduğu köşeye kocaman bir oturma köşesi ve duvara bir kaç tane yastık koyup pofuduk-pofidik oturmak, uzanmak, yayılmak; kitap okumanın en zevkli hallerini yaşamaktı.
Gezmediğim tükkan, bakmadığım alışveriş sitesi kalmadı: yok! yok! yok! :(
Dedim ''Gidip kumaş alayım, diktireyim.'' Burası Türkiye değil ki adım başı terzi vs. bulabilesiniz...
Ağladım-ağlayacağım. Cidden. Çok moralim bozuldu.
Kendim dikmeyi düşündüm.
Dikiş makinemi anneme verdim, elde dikebilir miyim acaba? emin olamadım.
Alsam kumaşı, kessem-elde diksem. İçini de doldursam bir şeylerle...
Buradaki en popüler dolgu maddesi şu beyaz köpükler. On yüz milyon baloncuk gibi görünen beyaz köpükler.
Bildiğiniz gibi benim iki tane kedi kızım var. Yere bir şey düşmeye görsün, ilk önce onlar koşar, üzerine uzanıp kalite kontrol yaparlar. Tırnakları da malum; hamur yoğurur gibi o patişler bi' açılıp bi' kapanır. Öyle bir dikmem gerekiyor ki, kızlar açık alan bulamasınlar ve içine koyacağım malzemeyi dışarı çıkaramasınlar...
Yok, beceremem! :(

Lütfen bana bir akıl-fikir, yer minderi bulabileceğim bir adres vs. verin.
Nütfen dedim bak :'(

İmza: iki minder için iki gündür suratsız gezen Sittirella

Görsel: Google Images

Bildiğin odun, yontulmamışından...


Üstte gördüğünüz el arabasındaki odunlardan biri benim; bu fotoğrafı çekerken aklımdan geçen düşünce buydu :)

Şimdi ben bu durumu şöyle izah edeyim:
Efenim, benim etrafımda, sağımda, solumda, önümde, arkamda (sobe!? ahah)  -hani nasıl derler- ''Allaaan şanslı kulları'' mevcut.
Fabrika çıkışı ''full yetenek donanımlı'' hepsi.
Sanki üzerlerine peri tozu dökülmüş. Ne yapsalar ''mutteşem!'' oluyor. Minnak mucizeler yaratıyorlar.
Bir de ben varım, ''Benim neyim eksik ki bu kadar yeteneksiz yollanmışım bu hayata?'' diye düşünen.
Hiç bir yeteneğim yok. Bildiğin odun gibiyim; yontulmamışından...
Kereste bile değil...o derece.
Elime kalem aldığımda, tarih-ad/soyad-imza dışında bi' şey yazmam gerekiyorsa kırk saat düşünen ben varım benden içeri.
Ağzımı açsam: kulaklara yazık.
Çizim desen: bi' çöp adam çizemem.
Cidden... siz hiç çöp adam çizmeyi denediniz mi? deneyin de görün aslında o çizgiyi dümdüz tutturmanın zorluğunu, kafayı yuvarlak yapayım derken yımırta gibi oluşunu.
Bak, gerçeklerle yüzleşince bi' anda gözlerim doldu... ağlayacağım neredeyse :/
Odunların da kalbi var,  odunlar da ağlar...
Bu yüzdendir ağaç sevgim, kendimden bilirim. :/

Sözüm yetenek abidelerine gelsin: size nasıl imrendiğimi kelimelerle anlatamam! :)
Azıcık da kıskançlık olabüle içimde bi' yerlerde tabisi de :)

Örneklemek gerekirse:
İsmi lazım değil, bi' kız arkadaşım var burada.
Hatunda bi' ses var arkadaşım; şakıyor.. bülbül mübarek.
Evde sofra hazırlıyoruz mesela, karga sesimle bi' şarkıyı usulca mırıldanıyorum.
Hatun bi' devralıyor şarkıyı benden, 'öyle söylenmez, böyle söylenir' misali :/  şakıyarak domates doğruyor...
Şarkıyı mırıldanmaya utanıyorum. Susuyorum, dinliyorum... yuh! Ses var ses!
Hoşuma gidiyor. Dinlemek güzel de... ben de şarkı söylemek istiyorum :/
Ne yani? Sesim çirkin diye hiç mi şarkı mırıldanmayayım?

Sonracığıma, -ismi lazım değil- Nihan Sarı diye bi' dostum var mesela; hatun çiziyor arkadaşım!
Ver eline kalemi, kağıdı; gözlerini kapasın sana çizimin alasını yapsın! Sadece çizmekle kalsa iyi; yazıyor utanmadan bi' de. Madem bi' yeteneğin var, çizebiliyorsun...sadece çiz değil mi? Yok! Hayal gücü de verilmiş, bi' de o hayal gücünü kelimelere dökebilme yeteneği.
Yayımlanmış iki kitabı var, üçüncüsü yolda. Hatun bildiğin yazar yani. :) Kitaplarını imzalıyor falan.
Bi' yetenek yetmez ki, yanında bonus hesabı, bi' yetenek daha verilmiş... hatta bi' diğeri daha.

Sonracığıma -yine ismi lazım değil- bi' OİP dostum var mesela.
Bak, 'yiğidi öldür-hakkını yeme' demişler. Hatun kendini biliyor; ''Olmadık İşler Peşinde'' demiş kendine.
Demesine demiş de... arkadaşım insan yetenekli olmayagörsün, olmadık işler peşinde de olsa, olmadık işleri olduruveriyor.
Cümleye gel, ben yazdım! Eheheheh
Hatun çiziyor, bi' de kafa var... ölüyü güldürür.
Nasıl bi' mizah gücü, nasıl güldürüklü-sevindirikli yazılar-çiziler yareppim! :)

Sonracığıma, ismi lazım değil bir arkadaşım daha var.
Herhangi bir dili bir haftada öğrenebilme yeteneğine sahip desem abartmış olmam.
İngilizce-Fransızca-İspanyolca-Rusça-Arapça'yı ana dil seviyesinde kullanıyor.
Ana dili Lehçe :)
Orta seviye olduğu diller var; Macarca, Romence, İtalyanca ve Portekizce gibi.
Düşünsene, dünyanın yarısında gezinirken dil sorunu yaşamıyor. Eline aldığı hemen her kitabı okuyabiliyor. Çalışırken de bu yeteneğinin avantajını gayet güzel kullanıyor. Her gelen aramaya arayan kişinin diliyle cevap veriyor.

Bu örnekler böyleee böyleeeeeee uzayıp gidiyor, daha fazla yazmama gerek yok.
Bi' onlara bakıyorum... bi' kendime bakıyorum...
Bakıyorum...bakıyorum.

Daha önce de söyledim, hep söylerim; benim -kesinlikle- gizli bi' yeteneğim var.
Sadece henüz keşfedemedim, hepsi bu.
Keşfettiğim gün yaşadığımın resmidir. Nasıl hava atacağım, nasıl -sonradan görmeler gibi- sonradan yetenekli olmanın suyunu çıkaracağım göreceksiniz :)))

İçime doğuyor; çok yakında sinemalarda! :)

Görsel: Sahibinin sesi, Sittirella marka

Dönme dolap


Bir iç dökme/değerlendirme yapmak istiyorum, bakalım ortaya nasıl bir sonuç çıkacak.

Dün, iki haftalık tatil + üç gün raporlu olduğum dönemden sonra işbaşı yaptığım gündü. Yüzlerce email, onlarca proses ve organizasyon güncellemesi haberi mail kutusunda beni bekliyordu.
İlk iş günüm olduğu için değişiklikleri/güncellemeleri yakalamam için bana biraz zaman tanınmasını ve ilk günden iş yığılmamasını talep ettim -sağ olsunlar- iş arkadaşlarım beni kırmadılar.

Bu şirkette üçüncü yılımı doldurdum, dördüncü yılıma girdim.
İlk işe başladığımda anadilimi de kullanabileceğim bir görevde, Türkiye ülke tedarik yöneticisi olarak işbaşı yapmıştım ve bu görevi üç yıl boyunca çok da başarılı bir şekilde yürüttüm.
İşe başladıktan kısa bir süre sonra bu görevin benim için çok kolay (hafif de diyebiliriz) kaldığına karar verip, Avrupa-Ortadoğu ve Afrika ülkelerinden oluşan bir rejyonun -kısaca EMEA diyoruz- büyük bir kategorisinin tedarik yönetimini de bana bağladılar; kabul ettim.
Özellikle global şirketlerin çalışma sistemine aşina olanlar gayet iyi anlayacaklardır; tam üç yıl, her gün onlarca işlem yapıp, toplantı/eğitim/konferans görüşmeye katılıp, mail cevaplayıp, sorumlu olduğum ülke ve bölge/kategoriyle ilgili bana gelen binlerce bilgilendirme-sorun çözümü-akıl danışma talebini  tek bir şikayet bile almayıp, üzerine yüzlerce teşekkür gönderisi alarak cevapladım, mükemmel bir performansla çalıştım.

Sonra, Türkiye'nin sorumluluğunu da kategorilere dağıtıp, bana yine aynı rejyonun tam iki kategori ve on küsur ülkesinin tedarik yönetim sorumluluğu bağladılar; bunu da kabul ettim.
Bu kategori ve ülkelerden bana ulaşan her türlü talebe cevap verdim ki,  günde yüz küsur mail alıp, her biri birbirinden farklı-garip-kolay-zor-mantıklı-saçma-acil soru/sorunu çözmek gerçekten aklın alamayacağı bir sabır, motivasyon ve zaman yönetimi gerektiriyor.

Tüm departmanın -ki çalışan sayısının seksen ile yüz arasında değişiyor, tam beş ekipten oluşuyor- ''müşteri memnuniyeti için rol model''iyim.
Bana verilen tüm sorumlulukları mümkün olduğunca kusursuz yerine getirdim. Zamanla birlikte kazandığım deneyim de göz önüne alındığında bana verilen ek sorumlulukları hiç bir sıkıntı çıkarmadan kabul ettim.
Sorumluluğumda bulunan tüm işlerin son teslim tarihlerine dikkat ettim; hiç bir iş/rapor/toplantı benim dikkatsizliğim yüzünden gecikmedi.
İşlemleri ertesi güne bekleyemeyecek kadar acil olan tüm işleri mesai saatleri dışında -ve hatta evden gece yarılarına dek- çalışarak tamamladım.
Yeni gelen tüm çalışanlara iş ile ilgili eğitimleri veriyorum. Onların işe adapte olma sürecindeki tüm sorularına cevap veriyor, sıkıntılı anlarında çözümleri yine ben sağlıyorum.
Departmanda -personel yönetimi haricinde- gerçekleştirilebilecek tüm işlemler için gerekli yetkiye sahibim. A'dan Z'ye tüm işlemleri tek başıma gerçekleştirebilmem için gerekli kaynaklara erişimim tam.
İş geliştirme analistlerine, bilgi yönetimi departmanına, globaldeki tüm yöneticilere ve de binlerce şirket çalışanına destek veriyorum.
Bizim departmanın çözüm sunması gereken bir sorun ortaya çıktığında, global anlamda akıllara gelen ilk isim benim. Benimle ilgili olsun-olmasın, benim sorumluluğum dahilinde olsun-olmasın tüm sorunlu konuların çözümü için -genelde- ilk benimle kontakt kurulur. Yöneticimle bağlantıya geçtiklerinde ise yine çözüm için sorunlu konunun verileceği ilk kişi ben olurum.
İlk işe başladığımda, bizim ekipteki ilk yabancı çalışan bendim. İlk başladığımda ekibin on birinci üyesiydim, şu an ekip yirmi küsur kişi ve ekibin -yöneticim dahil- en eski, en deneyimli çalışanıyım.
Demek ki,  üç küsur yılda on kişi ya işten ayrılmış, ya da başka bir pozisyona-departmana geçiş yapmış.

Uzunca bir süredir bulunduğum pozisyonda gelinebilecek en üst noktadayım.
Bundan sonrası; yerimde saymak, kendimi tekrarlamak, birbirinin kopyası iş günleri yaşamamdan başka bir anlama gelmiyor.
Öğrenebileceğim hiçbir şey kalmadı.
Tüm bunları ''Efenim ben böyle çalışırım, şöyle mükemmelim, öyle süperim'' demek için yazmadım. Uzmanlığım konusunda mütevazi olmamı gerektirecek bir durum da yok zaten. İşini muhteşem yapmanın maddi-manevi getirisi olmasını geçtim, götürüsü bile olabiliyor.
Buyurun;

İki ay önce departmanda bir üst pozisyon açıldı, şansıma bakın ki bu pozisyona başvuru ve mülakat döneminde Türkiye'deydim. Ben döndüğümdeyse sonuç açıklanmış ve benden bir yıl sonra işe başlayan ve yürüttüğüm gayet büyük projemde yardımcım olan iş arkadaşım seçilmişti; onun bu imkanı yakalamış olmasına sevindim.
Bu arada, kendi projemi yürüttüğüm, -ki çok ciddi finansal tasarruf sağlayacak bir proje- kalite projeleriyle ilgili tüm eğitimleri ekipte tamamlayan tek kişi olduğum ve çok zorlu bir eğitim sürecinden ve yazılı sınavdan gayet başarılı bir sonuçla geçtiğimin de altını çizeyim.

Geçenlerde, bu sefer bu bir üst pozisyon için ''back up programı'' açacaklarının anonsu yapıldı.
Seçilenler bir yıllık bir eğitim sürecinden geçirilecek ve bir yıl sonunda bu pozisyon ilk açıldığında eğitilen kişiler geçiş yapacaklar.
''Tamam'' dedim kendi kendime, ''Bir yıl boyunca rahat rahat gerekli tüm donanımı edinirsin, işin pratiğini yapma imkanın doğar ve bir yıl sonra yeni görevi alırsın.''
Mülakatları, bu pozisyona daha bir ay önce seçilen iş arkadaşım ve bir yıldır bu görevi yapmakta olan bir diğer iş arkadaşım birlikte yapacaklarının bilgisi de anonsa eklenmişti.
Yine tatildeydim, ama bu şehirdeydim ve mülakata gittim.
Hayatımda görüp görebileceğim-geçirip geçirebileceğim en korkunç, en anlamsız, en arkadaşça olmayan ve gergin mülakattı.

Düşünsenize, iki-üç yıldır birlikte çalışıp aynı işi yaptığınız iş arkadaşlarınız karşınızda, senin bilgini, becerilerini, bu işe uygun olup olmadığını ölçmek için sana soru soruyorlar.
Ki, birinin işe başladığı günü hatırlıyorum, departman eğitimini ben vermiştim. Hala yürüttüğüm projeme ''yardımcı'' olarak seçtiğim, back up'ım, iş arkadaşım.
Diğeri ise ben geldiğimde buradaydı ve hamileydi, altıncı ayımı doldurmadan annelik iznine ayrılıp yaklaşık iki yıl dönmedi ve döner dönmez bu pozisyona atandı. Geldiği günden beri de mümkün olduğunca sık öğle yemeklerini birlikte yiyoruz, arada işle ilgili sıkıntılardan bahsedip dertleşiyoruz.
Bana sordukları sorulardan iki tane örnek vereyim ki mülakatın saçmalığını ve anlamsızlığını anlayabilesiniz.
''Kendini üç kelimeyle tarif eder misin? On saniye içinde!''
''İletişim becerini geliştirmek için neler yaptığını anlatır mısın?''
Neyse, saçma-sapan, bir amaca hizmet etmeyen mülakatta sonra evime geldim ve sonucu beklemeye başladım.
Yöneticim dahil, herkes benim bu programa seçileceğimden emin idi.
Sonuçlar açıklandı; seçilen üç kişi arasında yokum.
Seçilen isimleri gördüğümde, neler olup bittiğinin farkındaydım ve sadece gülümsüyordum.
Seçilmeme ihtimalimin farkındaydım ama yanılmış olmayı dilemiştim. Ne de olsa burası global bir şirketti ve seçen isimlerin kişisel zaafları ve bağlantıları bu seçimde etkili olmamalıydı.
Pozisyon önemliydi ve bu pozisyona seçilecek kişilerin departmanda kalıcılığı, şirket işi/şirket dışı başka bir iş arayışında olmaması, işe-proses ve prosedürlere olan hakimiyeti, deneyimi ve de kişisel özelliklerinin en önemli kriterler olması gerektiğini ve bu mülakatı yapanların da bunları göz önünde bulunduracaklarını ummuştum.
Yanılmıştım :)

Seçilenlerden ilki, benden sonra işe başlayıp bir ay öncesine dek resmi olarak back up'ım olan, yan masamda oturan iş arkadaşım. İki yıl boyunca çalışması ve sorumluluklarının farkına varması için neredeyse yalvardığım, hele ilk yıl onun yerine de-resmen iki kişilik iş yapmak zorunda kaldığım, her hatasında -ki bizde hatalar genelde milyon dolarlık kayıplarla ifade ediliyor- amiyane tabirle totosunu kurtardığım arkadaşım. Son bir yıldır aktif olarak şirket içi/dışı başka bir iş/pozisyon arıyor ve herkes de bunu biliyor.
Ama, mülakatı yapan arkadaşlarımızdan birinin ''çok yakın'' arkadaşı.
Öyle yakınlar ki, departmanda birbirleriyle göz göze gelmemeye çalışan, konuşmaları gereken durumlarda ise birbirlerine çok ciddi bir yüz ifadesi takınarak resi ifadelerle konuşup, iş çıkışı soluğu birbirlerinin yanında alırlar diyeyim, siz anlayın yakınlık derecelerini. Seçilenin cebinde her daim seçenin küçük kızına verilecek bir çikolata-şeker bulunuyor.
Seçilenlerden ikincisi, daha sekiz ay önce ve benden alt pozisyonda işe başlayan, bu sürenin iki ayı sağlık vs. sebepleriyle ofiste olmayan, departman eğitimini verdiğim, hala komplike durumlarda destek verdiğim, her durumda/sorunda bana danışan, daha gidecek çok yolu olan -ve gerçekten sevdiğim- bir çalışma arkadaşımız.
Gelin görün ki, bu arkadaşımız da mülakatı yapan diğer arkadaşımın çok yakın arkadaşı. Yan yana çalışıyorlardı son altı aydır...
Üçüncü kişi ise bizim ekipten değil, departmanın diğer tarafından -ki diğer taraftan muhakkak birini seçmeleri gerekiyordu. Bu arkadaşımız da son iki yıldır zaten bu görevi yürütüyormuş. Program açılınca formaliteyi tamamlamak için başvuru yapmış.
Sizin anlayacağınız al gülüm-alayım gülüm oldu sonuç.

Bugün ilk iş günüm olduğu için yarım saatlik bir toplantı yapıp bana fikirlerini ve neden seçilmediğimi açıkladılar sağ olsunlar.
Konuşamadılar gözümün içine bakıp, benden özür dileyip ellerinde tuttukları yazılı metinden okudular gerekçelerini :)
Açıkçası eğlenceliydi.
Neden bu programa kabul edilmemişim sizce? :)
''Sittirella, yaptığımız görüşmeyi değerlendirdik ve senin zaten yeterince -ve hatta daha da fazlası- sorumluluğun ve iş yükün olduğunu fark ettik. Haftanın bir çok günü mesai saatleri dışında çalışıyorsun. Bu program sana sadece ek iş yükü getirip daha da fazla çalışmanı gerektireceğinden dolayı sana daha fazla stres-sorumluluk yüklemek istemedik.''
Buyurun; buradan yakın!

Yani, o kadar çok sorumluluğum var ki, şu an yapmakta olduğum iş ve taşıdığım sorumluluklar bir üst pozisyona geçmeme engel! teşkil ediyor.
Var mı bundan daha içler acısı, komik, saçma bir açıklama?
Yani...oturduğum yerde bir on beş yıl daha oturup bu masa ve koltuktan emekli olabilirim.
Kimse kovmaz, kimse dokunmaz, kimse bir adım ilerisi için yol da açmaz.

Elbette, kim işini mükemmel yapan  birini işten çıkarsın veya başka bir pozisyona geçirerek risk alıp yerine sıfırdan birini yetiştirmeye çalışsın ki?

Sıkıldım.
Cidden.
Bıkkınlık geldi.
''Kendi işimi kursam mı?'' düşüncesi sürekli aklımda dönüyor.
Sabahları ayaklarım geri geri gidiyor.
Çalışma hevesim zaten bitmişti, bundan sonrasının sadece mecburiyet haline gelip beni iyice yıpratmasından korkuyorum.
Afili makam/mevki ismi, on satırlık email imzası istemiyorum.
Yerimde saymak, kendimi tekrarlamak istemiyorum.
Yeni şeyler öğrenebileceğim ve kendimi geliştirebileceğim bir iş/sorumluluk istiyorum.
Bana katabileceği yeni bir şeyler olsun işimin...
Her şeyi geçtim, hiçbir şey katmasın ama stres, bıkkınlık, haksızlığa uğramışlık hissi de vermesin.

Yazarsam içimin sıkıntısının hafifleyeceğini düşünüyordum, daha da artı :/
Gönderimin başında nasıl bir sonuç çıkacağını merak ediyordum, buyurun size sonuç;
Hiç kimse, saçma salak insanların saçma sapan taleplerini yerine getirmek zorunda kalacağı ve de kariyerinin gidişat çizgisini saçma salak insanların aldıkları kararların belirleyeceği bir işte çalışmak zorunda kalmasın.
Sübaneke yareppim, dinimiz amin!

Görsel: Deviantart.com / You Just See A Smile... by ~Eclipse-Away 

Dövme yaptırmazsa ölecek!


Kırk yıl düşünsem Johnny Depp'in fotoğrafının bi' gönderimi süsleyeceği aklıma gelmezdi :)
Hoş adam! Pek bi' çekici. Tü-tü-tü maşşalleeeaaah! diyoruz kızlar :)
Peki, neden Johnny'i konu mankeni yaptım gönderime? :)
Söylediği şahane bi' söz yüzünden:
''My body is my journal, and my tattoos are my story''
Budur! :)

Bu konuda yazmasam çatlardım :)
Nedir bu üç günlük sevgilinin ismini/isminin ilk harfini vücuduna yazdırma sevdası?

'Dövme yaptırmazsa ölecek!' hastalığının dördüncü evresi gibi bi' şey sanırım bu.
Bu haberle sıkça karşılaşıyorum. Bi' sevgili bulur bulmaz dövmeciye koşup illa onun adını vücuduna dövme yaptırma merakına sahip insanlar var. Sonra, ilişki bittiğinde, o dövmeyi sildirmek için başvurmadık çare bırakmayanlar.
Lazerle sildirenler mi dersin, asitle kazıtanlar mı...dövmenin üzerine başka bir dövme yaptırarak kapatanlar da var. Hadi bu naneyi bi' kez yedin, dövme yaptırdın ve de sildirdin diyelim. Başına gelenden ders almak gerekir değil mi?
Yeni bi' sevgili bulur bulmaz yeniden dövmeciye koşmak da neyin nesi? :) Hani, 'Bu son olsun!' umudu mu?
Yaz-boz tahtasına dönmüş vücutlar. Madem bu kadar meraklısın, geçici dövme yaptır :)

Dövmeyi severim ve hatta çok severim.
Ustalıkla yapılmış, öylesine çizilip geçilmemiş, çok emek harcandığı belli olan ''zevk işi'' dövmelere hayranım.
Dövme yaptırmazsa ölecek! hastalığından muzdarip onlarca arkadaşım var etrafımda. Bi' tanesi daha geçen hafta sonu 5. ve 6. dövmelerine aynı gün, sekiz saat boyunca kıpırdamadan durmayı göze alarak kavuştu. Sevgilimin bacağını bile yirmi yıllık ejderha dövmesi süslüyor.
Fırsat bulsam -gerçekten buna ayıracak zamanım olmadığından dolayı sürekli erteliyorum- gidip dövme yaptıracağım.Yaptıracağım dövme bile hazır, ben anlattım, ayrıntıları ile tarif ettim, grafik tasarımcı arkadaşım hazırladı. ''Sen hazırım de, anında çıktısını alayım'' dedi tasarımının.
Amaaaaaa.... beni yatırıp kesseler sevgilimin adını vücuduma yazdırmam!
Hayatta her şey bizim için; ayrılık, ölüm...
O dövmeyle baş başa kalmak da var işin ucunda; sana acı vermesi,  eskileri hatırlatması...

Yok efenim, yüzük parmaklarına birbirinin ismini yazdırmalar (ayrıldın/boşandın = zıçtın!)
Yok efenim, koluna kırmızı kalple ismini yazdırmalar (fena, çok fena)
Yok efenim, tanıştığın, beraber olduğun yerin/zamanın koordinatlarını yazdırmalar (Ancelina başlattıydı bunu)
Yok sırtına kızın/erkeğin portresini yaptırmalar (ki, kanımca en salakça olanı da bu, kötünün de kötüsü)

Dövme yaptıracaksam; gerçekten ömür boyu baktıkça beni mutlu edecek/sana bi' mesaj verecek, taşımaktan asla pişmanlık duymayacağım bi' şey seçerim.
Sonuçta vücudumun bi' parçası olacak, benden bi'şeyler olmalı seçtiğim/karar verdiğim tasarımda.
Olması gereken de bu değil mi?
Neyse...

Bi' de böyle bi'şi gördüm -Gugıl sağolsun- kelimenin tam manasıyla ''bokunu çıkarmak'' sanırım bu oluyor :)))


Bugünnük bu gaddan!  :)
Görsel: Google Images

İnsanlar açlıktan ölüyor, sen hayvan besliyorsun!


Aklını, 'insan' dışındaki tüm canlılarla bozmuşlara gelsin bu gönderim.

Bazen insanları görüyorum, kedileri-köpekleri için en kaliteli/en pahalı mamaları, tasmaları, kakaları için kumları alıyorlar.
Haftada bi' veterinere gidip 'kuzumun sağlık durumu nasıl?' diyorlar.
O hayvanları kucaklarında bebek gibi taşıyorlar, her yere götürüyorlar.
Porselen tabaklardan yemek yedirip, koyunlarında uyutuyorlar.
Oysa, o köpeğin yediği yemek artığına, kedinin içtiği süte hasret milyonlarca çocuk var şu yeryüzünde.
Afrika'da onca insan açlıkla sefaletle yaşama tutunmaya çalışırken, derileri kemiklerine yapışmışken, biz bu tüylü/kuyruklu şeyleri başımıza tac etmeye devam ediyo...
Kes nan, kes!
Kes-tiiiik!

Bu veya buna benzer söylemlerle karşınıza çıkan bi' kaç kişi olmuştur bugüne dek herhalde.
Benim çıktı açıkçası... az sonra yazacaklarıma benzer şeyler söyledim, gittiler.

Çok bencil konuşacağım, 'ama hepimiz sorumluyuz' olayına girmeyelim.
Benim düşüncem beni bağlar, düşündüğümü söyleyeceğim.
Afrika'daki açlığın sorumlusu ben değilim.
Açlıktan nefesim kokarken, haftada bi' lokma yiyeceği zorla temin ederken, işsizken ve hastalıktan-pislikten ölmemek için resmen savaş verirken... cinsellikten vazgeçmeyen, hani bundan vazgeçmemeyi geçtim, korunmayıp, bi' önceki bebeği açlıktan ölmüş olmasına rağmen yenisini doğuran ben değilim.

Savaşı, şiddeti, yoksulluğu, hastalığı yaratan da ben değilim.
Afrika'ya gerek yok, aç-evsiz-gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlar her yerde. Dünyanın her köşesinde kapitalizm tüm hızıyla kurbanlarını üretmekte.
Benim evime alıp beslediğim kediye verdiğim bi' kap mamayla kurtulsaydı keşke insanlık.
Aç kalmasaydı yeryüzünde, evsiz kalmasaydı... eğitimsiz, hasta, çaresiz hiç kimse kalmasaydı.
Evime bi' insan alıp onu besleyemeyeceğime göre, sokakta yaşam mücadelesi veren/verecek bi' hayvancığı alıp, onun kısacık ömrünü güzelleştirebilmek elimde.
Neden insanlara koyar ki, yeryüzünde bir avuç yer tutan, haksızlığı bilmez, şiddeti bilmez, terörü bilmez, durup dururken kimsenin hakkını yemez, ağzı var-dili yok, derdini anlatmaktan aciz bi' yüreğe sahip çıkmak, onu sarıp sarmalamak?

Ve, insan olan neden anlamaz, bu minicik yüreğin verdiğin bi' kap su, bi' kap mamanın yeterli olduğunu, onu -sen ben gibi onunda hakkı olan- yaşama tutundurduğunu?

Yalan söylemez hayvanlar... seni kandırmazlar.
Hile-hurda bilmezler, yalan-dolan bilmezler.
Paranı çalmazlar, emeğini çalmazlar, yüzüne gülüp ardından konuşmazlar, güvenine ihanet edip seni üç kuruşluk çıkar uğruna yarı yolda bırakmazlar.
Eşine/sevdiğine yan gözle bakmazlar, kalp kırmazlar, hayal kırıklığına uğratmazlar.
Onlar da çiğ süt emerler ama insanın insana ettiğini etmezler.
Tek bildikleri; oynamak, uyumak, seni dinlemek, acıkınca yemek, susayınca içmek, tuvalete gitmek...
Adına 'ev' dediğimiz modern hapishanelerde -şanslılarsa bahçeli bi' evde- kısacık ömürlerini tamamlamak.
Hepsi bu.
***
Hayvanları geçici bi' hevesle seven, tatillik/özel güne hediyelik gözüyle bakıp, o minicik yüreği üç gün sevip-ev hayatına alıştırıp dördüncü gün sokağa bırakan yaratıklar var.
En azından, 'ben hayvan sevmem/hayvanlardan nefret ederim' diyenler bi' nebze olsun dürüst davranıyorlar.
Sevmediklerini alenen belirtip, ellerini bile sürmüyorlar.
Diğer grup daha tehlikeli... doğum günü/sevgililer günü/karne hediyesi/yaz tatili gibi zamanları fırsat bilip, alıyorlar bi' hayvancık... onu mutlu ediyorlar.
Evlerine alıp, oynuyor-seviyorlar.
Sonra... bıkıyorlar.
Tabi, evcil hayvan sahibi olmak büyük sorumluluk... her istediğinde alıp başını tatile gidemezsin, günlerce eve uğramamazlık edemezsin... aşısı var, maması var, sevip oynaması var.
Göt ister evcil hayvan sahibi olmak, mangal gibi yürek ister.
Sokağa atıyorlar.
Düşünsenize, sevip-güvendiğiniz, sizi besleyen, okşayan, size yatacak yer verenin bi' anda sizi vahşi bi' hayatın ortasına attığını...
Aynı şey; bi' çoğu, trafik nedir bilmediği için daha ilk sokağa bırakıldığı günde ölüyorlar :(
Bi' araba altında kalmayan grup ise, sokakta yaşam mücadelesi veren grup tarafından hırpalanıyor, dayak yiyor, gözünden-kuyruğundan oluyorlar.

Yaşam vahşi.
Bizim verdiğimiz yaşam mücadelesinin bi' benzerini de onlar veriyorlar.
Küçük bi' farkla; onlar gerçekten açlıktan ölmemek, soğuktan donmamak için savaşıyorlar.
İnsanlar tarafından katledilmemek için uğraşıyorlar.
Bunu da topla-tüfekle-tankla değil, kavgayla-dövüşle yani, doğalarına uygun şekilde yapıyorlar.
***
Amacım, insanları pek sevmediğimi söylemekti aslında.
Evet, insanları kolay kolay sevmiyorum.
Bi' insana güven duymam ve onu gerçekten arkadaş bilmem zor.
Hep 'acaba?' var aklımda... hep bi' tedirginlik.
Sözlerimi ölçüyor, biçiyor, hep kartlarım kapalı oynuyorum bu arkadaşlık oyununu.
Elbette, var zamanla güven duyduğum, sevdiğim, beni yarı yolda bırakmayacağına inandığım, kendim gibi gördüğüm arkadaşlarım.
Onlar da, zaten bu sebeple 'arkadaşım'.
Azdır arkadaş sayım -dost demiyorum, o apayrı bi' mertebe- iki elin parmaklarının sayısını geçer-geçmez 'arkadaş' dediklerim.
Ben arkadaşlarımı, 'Bal'ım' deyip kucakladığım, beni sevdiğine inandığım ve beni  mutlu eden-yüzüme gülücük konduran minnak kedim gibi seviyorum.
Sevdiğime 'seni seviyorum' demekten çekinmem.
Ne var ki, çok mu zor 'seni seviyorum' demek.
Sevmesem, ne diye arayıp sorayım ki?
Neden 'arkadaş' olayım ki?
***
Konudan konuya atlayarak, nereden nereye geldim.
'Hayvanlardan/kedilerden/köpeklerden nefret ederim!' diyenleri arkadaş etmiyorum kendime.
Bu böyle biline.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Şöhrete giden yolda her şey mübah...


Az sonra yapacağım çok sosyolojik, biraz psikolojik tespitler sadece beni ilgilendirmekte olup, kimsenin üzerine, tepesine, yanı başına alınmaması gerektiğini peşinen belirtirim.

Malumunuz; eskiden buralar hep dutluktu... :)
Bloggerların sayısı iki elin parmaklarını biraz geçiyordu. Hemen herkes birbirini tanıyordu.
Bi' çoğu bıraktı bloglamayı.
Kimisi evlendi, evinin kadını oldu, kimisi anne kimisi baba oldu.
Kimisi büyük işadamı-işkadını oldu, bloglamaya zaman bulamaz oldu.
Kimisinin izleyici sayısı 20'lerde takılıp kalınca sıkıldı-bıraktı.
Kimisi kendini deşifre ettiği için pişmanlık duydu, bıraktı.

Sonra bi' patlama yaşandı ve -deyim yerindeyse- ışığı gören geldi!
Işığı gören geldi, güzel de oldu. İzleyecek daha fazla blogger, paylaşılacak daha fazla görüş, şahane! Ama hani derler ya "nerde çokluk..." aynen öyle oldu :/
İnsanların içinde var olan 'farklı olma', veya 'ünlü olma' ihtiyacı kendine en fazla burada imkan buldu.
Tanınan biri olmanın kolaylığı keşfedildi, hem de gerçek halini değil, hayallerinde yaşattığı-aslında olmak istediği kişi gibi tanınabilmenin imkanı burada mevcuttu.
Sosyal medya herkese alternatif kişiler olma şansı verdi.

Herkes kendi çapında 'ünlü' oldu/pazar buldu.
Kimileri, iki haftanın sonunda dolapta gösterecek kıyafetleri kalmayınca, eşten-dosttan ödünç aldığı kıyafetleri üzerlerine geçirerek 'Bugün ne giydim?'ci olmayı seçtiler... sorsan 'modaya yön veren', meşhur deyişle 'ikon-can' oluverdiler.
Dilimize 'kombin' kelimesini yerleştirdiler.

Kimileri, bıyıklarına-burun tüylerine, sağdan soldan çıkmış kaşlarına ve hatta sakallarına bakmadan millete makyaj tüyoları vermeyi kendine görev bildiler. Makyaj ve kozmetik sektörünün yön vericileri kesildiler.
Her gün çarşaf çarşaf kozmetik ürünü tanıttılar, en ünlü markaların ürünlerini fotoğrafladılar.
Bir yılda 'aldım-kullandım' dedikleri ürünlerin toplamı sanırım benim üç/beş yıllık maaş tutarıma tekabül ediyordur.
(Maaşım iyidir laf aramızda :) )

Kimileri sinema-kitap eleştirmeni kesildiler.
Gönderilerin başlangıcını 'Baştan söyleyeyim; iğrenç bi' filmdi! Paranızı boşuna harcamayın' yaparak hevesimizin-sinema keyfimizin içine ettiler.
''Kitap okudum' diyerek sayfa sayfa kitabı anlattılar, katilin uşak olduğunu söylediler ve okumamızı şiddetle tavsiye ettiler.

Kimileri 'Süper Anne' oldular-bunun eleştirisini kendimce yaptım.
Şu ot yiyip-çiçek .ıçan çocukların anneleri... kakaları pembe olan çocukların anneleri oldular.
Bize ideal anne nasıl olunur? dersi verdiler... kendilerini 'dünyanın en mükemmel annesi' ilan ettiler.
Baktık biz onlar gibi süpper/hipper/übber anne olamayacağız; vazgeçtik anne olmaktan, bu hevesimizin de içine ettiler.

Kimileri 'yazar' oldular... Edebiyat(ve dünya) tarihine adını -hani derler ya- altın harflerle yazdıran yazarların kemiklerini sızım sızım sızlattılar.
''Bugün kime götüm geçti? Kime yazdım? Kimle içip zıçıp-kimin koynunda uyandım?'' yazdılar... cinsel devrimin yazarları!!! oldular.

Kimileri 'İyi aile kızı' olduklarının altını çizip üstüne bastılar, namus abidesi ünlüler oldular.
Kıçlarında düdük gibi pantolonlarla veya totolarının bitiş çizgisinin görüldüğü mini etekli bacaklarını gözler önüne serdiler, göğüs çatallarını gösterdiler ama yüzlerini kelebeklediler.
'İyi aile kızıyım, yaş oldu 25-30, elime erkek eli değmedi, evden dışarı çıkmadım-pencereden bakmadım, namus timsaliyim, (laf aramızda bana en acilinden bi' koca lazım!)' dediler.
Yüzlerinde kalp efektleri ve kelebeklerle beyaz atlı prenslerini beklediler.

Neyse efenim, oldukça oldular işte!
İstediklerini olsunlar, kimse olmasın demiyor zaten de, olduklarını sandıkları kişiler gibi gelip bilmiş bilmiş ahkâm kesmiyorlar mı...şeytan diyor "çak ağızlarının üstüne üstüne!"

İnsana demezler mi? -ben böyle dediğim için, herkes böyle düşünür gibi geliyor bana-
''Be insancık, madem heves ettiğin iş-güç-meslek-yaşam tarzı bu idi, gidip neden hayalini kurduğun hayatı yaşamak için bi'şeyler yapmadın?''
Bilemiyorum...

Ben bi' ''şey'' olmak istesem, o ''şey'' olabilmek için tüm gücümle çabalardım... bugün var-yarın yok, günde bir kaç yüz/bin kişinin 'tık'ladığı bir sayfada/ortamda sanal bir ünlü olmak yerine, özendiği işi yaparak gerçek hayatta ismimi duyurabilmek için çırpınırdım.
Belki, ben sosyal medyayı gerçekten stres atmak, bi' çeşit günlük olarak kullanmak ve eşle-dostla laklak yapmak amacıyla kullandığım için bu tür kullanım amaçları bana garip geliyor.
Yani, gerçek hayatta eyeliner sürmeyi beceremeyip kaşına-kirpiğine bulaştırdıktan sonra buraya gelip 'ben makyajın kitabını yazarım' ahkâmını kesenlerden olsam cidden soluğu psikologda alırdım.
Bana bi' haller oluyor, olmadığım biri gibi davranma ihtiyacı hissediyorum der, derdime derman arardım.
Hastalık çünkü bu. Olmadığın biri gibi davranma ihtiyacı hissetmek ve bu durumu sürdürmek istemen.
Bi' de gelip 'blog yazmak ve çok izlenir-ünlü bi' blogger olmak istiyorsan; şunu-bunu-onu yapacaksın' diye akıl vermeye kalkan -yine- blog yazarları var ki; evlerden ırak.
Düşünsene, işi 'Ben blog tutmanın kitabını yazdım!' noktasına gelmişler... kafadaki çatlak sayısını saymaktansa yıldızları saymayı tercih ederim.

Gerçekten anlayamıyorum bazen... belki de sorun bendedir.
Belki de ben bi' bok olamadığım için böyle düşünüyorumdur.
Kıskançlığımdan yani, çatlıyorum ortadan böyle, Diyarbakır karpuzu gibi...
Yoksa ben de heves ederim her sabah işe gitmeden, kapı önünde fonda ev terlikleri ve paspas- 'Bugün ne giydim?' diyerek sizlerin giyim kuşamınıza yön vermeyi.
Sonracığıma, alnımdan çene altıma dek palyaço gibim kat kat sürüp 'Efenim Loreyalin bu renk farı iyrenç duruyor ama gördüğünüz gibi Mekin bu renk farının pigmentleri çok başarılı, bakınız, fırça gibi fışkırmış kaşlarımı bile kapattı'' diyerek, sizleri engin makyaj bilgimle aydınlatmayı-ışıldatmayı istemez miyim hiç?
İşte oturdum, bu yazıyı bunnarı yapamamanın kıskançlığı ile yazdım.

Hele hele 'Çekiliş var kızlar!' diyenlerden olamadığım için kaç kez oturup hırsımdan ağladım sayısını unuttum.
Benim gibi kıskançlıktan geberenler var ise; buyurun birlikte çatlayalım :)

Eh be sosyal medya... sen nelere kadirsin.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Çekiliş var kızlar! :)


Şu başlığı gördükten sonra ''beleş bomba olsun, kıçımda patlasın'' diyerek buraya gelenler, bence bu cümlenin sonundaki nokta işaretini gördükten sonra gitsinler.
Kötü sözler söyleyeceğim, bildiğin tü-kaka bi'şi olacağımdır.

Kızan kızsın, kırılan kırılsın; kukumdan aşşa Kasımpaşa!

Bloglardaki ''Çekiliş var kızlar!'' yavşaklığından tiksiniyorum!
Meselam, plastik saç tokası veriyormuş bi' blog sahibi kız -çekilişle- hem de kazanan! ödeyecekmiş posta ücretini.
Lou'm bunu bana söylediğinde inanmamıştım.
'Bi'sürü insan da çekilişe katılmış abla' dedi, gittim baktım, gerçekten de katılmışlar!
Aklım almıyor arkadaş!
Üç-beş izleyici edinmek için saçma sapan çekilişler yapmak çok ucuz bi' numara değil mi?
Çekiliş dalgasına seni izlemeye alacak 'akbaba'dan sana ne hayır gelir?
Maksat 'İzleyiciler' kısmında sayıyı artırmak.
Hem, üç kuruşluk -sözde- hediyeye, beş kuruş posta ücreti ödeyerek sahip olmaya çalışmanın mantığı nedir?
Hadi her şeyi geçtim, diyelim çekilişte rüyalarınızda bile göremeyeceğiniz bir şey veriliyor.
Sunulan şartlara mal gibi katılmak neyin nesi oluyor allaaaaanı seversen?
1- Blogumu izlemeye alacaksın!
2- Buraya yorum bırakacaksın, yorumda ''At çüküne kelebek konmuş, gökkuşağı mosmor olmuş'' yazacaksın.
3- Gidip kendi bloğunda bu çekiliş linkini gösteren bir gönderi yapacaksın.
4- Bu gönderinin linkini burada paylaşacaksın (ki, gidip kontrol edebileyim!)
5- Twitter ve Facebook sayfalarımı da izlemeye alacaksın.
6- Facebook-twitter hesaplarında beni mentionlayacaksın, çekiliş duyurumu yapacaksın.
7- Adresini, telefonunu, mail adresini bana göndereceksin.

Oldu güzelim! suyundan da ister misin?
Hakikaten, bu kadar mı 'mal' dolu blog alemi?
Bunu kimler yapar?
Blog tutma işini profesyonel amaçla yapan, firmalarla reklam anlaşmaları yapan ve bunun karşılığında gelir elde edenler yaparlar.
O zaman kabul edilir, bu bloglamak değil, 'iş'tir çünkü. İşin ucunda kazanç-anlaşma vardır.
Ama daha üç gün olmuş blog açalı, ikinci postunda kıytırık bi' oje koyup ''Çekiliş var kızlar!' demek ne oluyor?
Mal!

Sadece gönlünden hediye vermek geçtiği için, hiç bir şart sunmadan çekiliş yapanları alnından öperim!
Çok arkadaşım yaptı, 'katılmak isteyen yorum bıraksın' dediler ve olay bitti.
Çünkü; içinden hediye vermek geldiyse buna şart koşamazsın arkadaş!
Şart koşuyorsan: malsın ve evet, sana benzer mallar seni izlemeye alsın.

Bi' de 'Çekilişime beklerim' yazanlar yok mu...
Akbabalar!

Oh be!
Diyemediydim, dedim şimdi.
İçimde kalmadı en azından.

Görsel: deviantart And the winner is ...by ~DanBoldy

Sittir Git!



Bakmayın başlığın böyle sert olduğuna... aslında şeker gibi bi' gönderi yapmaya niyetim var çünküm uzun zamandır 'Bugünlerde ben' yazısı yazmamıştım :)

Eminim çok merak etmişsinizdir bugünlerde neler yaptığımı.
Hani, işiniz-gücünüz yok, sürekli 'Acaba Sittirella ne yapıyordur şimdi/şu anda?' diye düşünüyorsunuz ya... :)
Hani, dünyanın merkezinde ben varım, dağlar-ovalar ve de yeşil vadiler benim eserim ya... :)
O sebepten sizi daha fazla merakta bırakmayayım dedim :)

Teallam yareppim! :)

Bugünlerde ben, bissürü blog takip edip, bol bol tespit yapıyorum  :)
Hatta ve hatta -zamanım çok bolsa- oturup blog tutmaya ilk başladıkları günden itibaren yazdıkları her şeyi okuyorum takip ettiğim bloggerların :)
(Ne acayip bi' kelime oldu bu: bloggerlar :P )
Günden güne değişimlerini görebiliyorum yazdıklarında, nereden-nereye geldiklerini görüyorum, çok eğlenceli oluyor :)
Bazıları çirkin ördek yavrusu'ndan kuğu'ya dönüşüyor, bazıları ot gelip .ok gidiyor.
Bazıları da, izleyici sayısının 101'e ulaştığı an kendini dünyanın hakimi ilan ediyor ki, bence en eğlenceliler bunnar :)))

Neyse, dağıttım-toparlıyorum konuyu :)
Bugünlerde, anlamadığım-anlamlandıramadığım ve sanırım asla anlayamayacağım şeyler dönüyor bu blog aleminde, vay anam ki, ne vay vay! :)
İstisnalar kaideyi bozmaz demeyeceğim bu sefer, az sonra yazacaklarımı yapan herkes benim gözümde;
.......   .........  .........! :)

Meselam: bi' blogger doğurmuşm yapmış... taaaa üj-bej-on yıl önce; anne olmuş.
Aman ne güzel, uzun-mutlu ömrü olsun çocuğunun, çok güzel günlerini görsün işşallaa.
Anne olmak güzeldir elbet, boşuna demiyorlar cennet bile ayaklarının altında diye... herkesin ulaşamayacağı 'rütbe' :)
Minicik bi' mucizeye ortak oluyorsun, bedeninde yavrunu büyütüyorsun, dünyaya getiriyorsun... şahane!
(Senden başka canlılar da bu mucizeye ortaklar. Hem de beş-on tane birden dünyaya getiriyorlar, yavruların göbek bağlarını da dişiyle kesenler-diliyle temizleyenler de var... bu da bilgine)
Ama.... iş bloglamaya gelince .okunu çıkarıyorsun.

Bu arkadaş ne doğurduysa artık, sanırsın tek çocuk onda var :)
Çocuk değil; dünyada eşi-benzeri olmayan, gözyaşları elmastan, yımırta yese-gökkuşağı .ıçan bi' masal kahramanı doğurmuş.
Çocuğu doğuran dünyaya getiren kadın, -artık nasıl bi' evrim geçirdiyse doğum esnasında ve sonrasında- beyin kapasitesi açılmış, hayata bakışı değişmiş, bi' gelişmiş-bi' bilişmiş... bulamadım uygun kelimeyi buraya :/

Nassı desem? Einstein yanında .ok yemiş!
O kaddaaa yani :)
Her bi'şeyin en iyisini o bilir olmuş, en güzel annelik tavsiyelerini o verir olmuş, çocuk gelişiminin kitabını yazar ve hatta kitabını bırak, tarihini sil baştan yazar olmuş :)
Bugüne kadar ne yazılıp-çizildiyse yalandır ve de yanlıştır, o ne derse odur- kayıtsız-şartsız doğrudur olmuş.
Çocuğu ne dedi - ne yedi - ne içti - ne renk .ıçtı? bilmemiz şarttır :)
Nan, herkesin var çocuğu-evladı.
Herkes paylaşıyor çoluğunun-çocuğunun fotoğraflarını... elbette paylaşacak, hayat paylaştıkça güzelleşir :)
Ama kimse tutup 'bu oğlum Kaval Can, bu da çektirdiğimiz çürük dişi. Bakın, çürük dişi bile hepinizin çocuğunu döver!'' demiyor be... en fazla ''yavrumun dişi çıktı, ağrısı var'' diyor elalemin anneleri.

Böyle bi' blogger ile karşılaştığımda;
''Günün birinde kazara çocuğum olur ise, nasıl bi' anne olmamam / nasıl bir canavara dönüşmemem gerekir'' dersi alıyorum.

*   *   *

Meselam; 'Bugün ne giydim?'cilerden bi' örnek vereyim.
Arkadaş, bugün ne giydiysen giydin... pek yakışmış-maşşallaaaaa... da, giydiysen bana mı giydin? :)
Yok efenim neymiş?
Rengarenk fırfırlı bolerolar bu yaz çok modaymış... herkeşler peşpeşe fırfırlı bolero paylaşıyormuş... özentilermiş.
Çünküm bu hanfendü, sarı renkli-fırfırlı boleroyu ilk olarak bi' yıl önce, kombinlemiş -hemen oraya linkte yapıştırılır/fotoğraf koyulur tabi, ispat olması açısından- eee? 
Taaaa bi' yıl öncesinden biliyormuşmuş oluşacak trendi!
Bi' adım daha ileri gidelim: modayı yaratıp - modaya yön veriyormuş! :)))))
Nan... nan! Bi' dur be... parmakların ne yazıyor bi' kontrol et be! 
Orda 'Backspace' denen bi' tuş var, bas ona, korkma ısırmaz... sen yeter ki bas :)
Okuyan da, seni bi' Coco, bi' McQueen sanacak :)

Bi' kendini beğenmişlik- en iyi benim!cilik fırıl fırıl dönmekte blog aleminde.
Kendini ispatlama, başkalarına 'üstünlüğünü' kabul ettirme çabası...
Anlayamadım-anlamıyorum-anlayamayacağım.

Bi' kere şunu peşin peşin kabul edelim; hepimiz insanız, eksiğiz, kusursuz imalat değiliz.
Bi' kere hepimiz osuruyoruz pırtlatıyoruz, var mı ötesi?
Hiçbirimizin çişi cam göbeği rengi değil.
Bi' ay yıkanmasak; hepimiz leş gibi kokarız.
Hepimizin hayatında yasyamuk bi' şeyler vardır.
Hiçbirimiz mikkemmel! değiliz, mükemmele sahip de değiliz.
Eşit derecede tamamız- eşit derecede eksiğiz.

Hepimizin çok iyi bildiği bi' konu tabisi de vardır;
Ebru Şapşallı bile Pilates gurusu bu ülkede :)
Onun bile var senden-benden iyi bildiği bi'şi.
Bildiklerimizi paylaşmak iyidir-güzeldir; hayat paylaştıkça daha da güzelleşir.
Ama, insanca paylaşıldığında güzeldir.

Ama, sen kalkıp;  ''Onu da bilirim-bunu da bilirim ve hatta şunu da bilirim, ötekileri de bilirim, her şeyi bilirim, her şeyin en iyisini ben bilirim'' diyorsan...
Kalkıp, kendi bildiğini-bilgini paylaşmak yerine 'bilmişlik' yapıp burnundan kıl aldırmıyorsan...
Dediğin dedik-öttürdüğün düdük ise...
Hele bi'de kendi bildiğini-sevdiğini başkasına zorla kabul ettirmek için demediğini-yapmadığını bırakmıyorsan...
Hakkaten, çok içimden gelerek söylüyorum: Sittir Git!

Demek ki neymiş?
Bugünlerde ben azıcık atar yapmak istemişim  :)
Bu' da böle bi' gönderi oldu işte...

... to be continued...
...devam edecek...

Hanimiş: Bu gönderinin oricınıl hali pek bi' küfürlümsüydü... çok bi' fena idi.
Bu sabah yayımlanacaktı... son dakikalarda taslağa çevirdim.
Bu edeplenmiş-uslanmış hali yani... saygılarımlan arz iderim.



Görsel: Deviantart stop that riot by ~theAliensExist

Ver Gazı: Vıığğn! Vııığğğnnn!



Ayarlanmış gönderi :)
Gönderiye veriyorum ayarı, veriyorum ayarı! dermişim :)
Yok be, gönderiyi önceden hazırlayıp, yayımlanma tarih-saatini de gayet güzel ayarladıktan sonra pek güzel oluyor bu blog tutma işi :)

Siz bu satırları okurken ben -muhtemelen- ''Idea Team'' toplantısında, (altı aydır kendime sakladığım bissürü-para kurtaran) fikrimi gayet pırofeyşınıl biçimde, havalı havalı sunuyor olacağımdır :)
Böyle de artiztim! :)
Altı aydır kendime saklama sebebim ise, gayet tembel oluşumdan ileri geliyor... bi' de inatçı.

Sorarım size: çalıştığınız şirkete millon dolarlar kar ettirecek bir fikriniz olsa...
Üstelik bu fikri uygulamaya geçirdiğinizde, zincirleme olarak bissürü departmanın hem iş yükünü hafifletecek, hem baştan sona tüm prosesin kalitesini ve hızını artıracak olsa...
Hem de bu hızlanma sonucu bissürü müşteri memnuniyeti elde edecek olsanız...
Ama, bu fikri projeye döküp- tamamlamak yaklaşık 6 ayınıza (yazıyla altı) malolacak olsa (gelsin fazla mesailer-gitsin çay molalarında bile pavırpoyint sılaydlarına gömülmeler-yine gelsin konferans görüşmeler)...

Veeee, pek muhterem şirketiniz, o emek ve zaman harcayarak tamamladığınız proje için size :
''Afferim kız Sittirella, hay aklınla bin yaşa! Biz bunu bugüne dek nasıl akıl edemedik? 
İyi ki senin gibi; bi' aferimle, bi' fotoşokun alasıyla hazıranmış sertifikayla yetinip bize millonlar kazandıracak çalışanlarımız var. 
Sayende attık paraları cebe, daha bi' kar ettik, daha bi' büyüdük'' WELL DONE!
deyip elinizi sıkarken koltuk altınıza çerçevelenmiş-afili bir sertifika-kutlama belgesi tutuştursa...
Bu ''Afferim kız'' gösterisi de binlerce çalışanın önünde, alkışları eşliğinde yapılsa...
Bunun size maddi getirisi de:  0 (yazıyla sıfır) olsa...
Kendinize saklar mısınız? Saklamaz mısınız bu fikri?

Aç parantez = (''Efenim profesyonellik kavramı budur: maddiyat beklememektir. Böyle çalışmaların özgeçmişine katkısı öyle böyle değildir. Kariyerindeki kilometre taşlarından biri olacaktır. Her şey para değil. Sana katacağı değeri düşün. Hem sen bi' profesyonelsin, bu senin görevin ve yükümlülüğün. Olaya bu açıdan bak. Bikbikbik!'' diyenlere: "Açını da al, git!" demek istiyorum. Kapa parantez = )

Ben ne güzel saklıyordum... bi' 'afferim''e altı ayımı heba etmemek için...
Geçenlerde toplantıda ''Bundan kısalım, şundan kasalım, ona da para harcamayalım'' lafları edip, bilmiş bilmiş kaybedilmeyecek üç kuruşun hesaplarını yaparlarken...
''Siz ondan-bundan üç kuruş kısmaya çalışacağınıza, prosesteki miniminnacık bi' açık yüzünden her gün göz göregöre kaybettiğimiz eşek yüküyle parayı elimizde tutsak daha mantıklı değil mi? Neden hep olaya geçici çözüm bulmaya çalışıyorsunuz? deyiverdim.

Bi' anda ölüm sessizliği-tüm bakışlar bana döndü.
Yeminle kendimi, gece yarısı yüzüne projektör tutulmuş tavşan gibi hissettim.
Öylece kalakaldım :/ Kıvıramadım da.
Tutamadım çenemi /aldım başıma derdi :/
Dünyayı kurtarıcem-kahraman olucem her zamanki gibi :)

Verdim gazı: Vııığn vığğğn!
Bu modeller gazla çalışıyor ne de olsa.
(Bakın böyle de self-motiveytid,  pırofeyşınıl, pırizentıbıl, bikbikbik....)

Görsel: Google Images

Çokuluslu şirketlerde kültürel farklılıkların çatışması


Blog blog olalı böyle başlık görmedi arkadaşlar :)
Bu gönderiyle,  bugüne dek pek bahsetmediğim,  Türkiye dışında bir ülkede çalışıyor olmanın avantaj ve dezavantajlarından bahsetmeye başlayacağım
Elbette gayet subjektif bir şekilde...

Polonya'ya gelip yerleştikten ve çalışma hayatına hatırı sayılır bi' ara verdikten sonra, iş arayışına girerken, yabancı bir ülkede, yabancı bir çalışma kültüründe çalışmanın beni bu kadar zorlayacağının farkında değildim.
Türkiye'de, yaklaşık on yıla yakın bi' süre iş tecrübesine sahip olmamın, burada sadece işe giriş aşamasında bana yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Gerisi kelimenin tam anlamıyla ''yanlış anlaşılmaları giderme savaşı''na dönüştü benim için.

En çok takıldığım noktadan başlamak istiyorum; çalışma saatleri.
Türkiye'de, eğer çokuluslu/kurumsal bi' şirkette çalışmıyorsanız -ki, böyle bi' şirkette çalışıyor olmanız bile bunu değiştirmiyor- mesai saatlerinin bitimi bizim için bi' önem taşımaz.
Hepimiz, işimizi tamamlamak, üzerinde çalıştığımız işi son bi' kez gözden geçirmek, ertesi günün raporunu da hazırlamak vs. gibi sebeplerle zaman zaman ofiste uzun süreler harcamış veya hafta sonu, patronumuzun bi' aramasıyla beklenmedik bir toplantıya, bir kaç saatlik ek çalışmaya mecbur bırakılmışızdır.Bazı günler, eve iş getirmiş, gece yarılarına dek çalışmışızdır.
Bizim için mesai saatleri -memur olmadığımız sürece- sadece formaliteden, kağıt üzerinde görünen saatlerden ibarettir. Aslolan sorumluluklarımızdır ve biz, üzerimize düşeni en güzel en doğru şekilde yapmak için insiyatif kullanıp, istediğimiz saatte/istediğimiz kadar çalışırız. Hele hele yaptığımız işi, çalıştığımız şirketi sahiplenmişsek...
Hatta ve hatta, ofisten en son çıkan veya geç saatlere dek çalışan kişiler ''çalışkan'' veya ''sorumluluklarının bilincinde'', ''iyi çalışan'' ilan edilir ve daha fazla değer görür.

Burada ise, saat 17:00 dediği an, eline çantanı alıp ofisten ayrılamıyorsan; ''İşkolik''sindir.
Ya da -kaba tabirle- ''beceriksiz'', profesyonel deyişle ''zamanını yönetme becerisine sahip olmayan'' kişisindir ve acilen ''Time Management/Zaman Yönetimi'' eğitimine katılman gerekiyordur.
Saat 13:00'de işini gücünü bitirip, 17:00'ye dek yemek molası-çay-kahve-gazete, hiçbi' şey yapmadan otursan ve son dakika ''dur beş dakika geç çıkayım'' dersen yandın; ya ''al işte, 4 saat boş oturdun da ne oldu? Yine zamanında çıkamadın ofisten, demek ki; zamanını kullanamıyorsun'' olur, ya da saat 13:00'e dek işini bitirebildiysen, ''demek ki yaptığı iş çok hafif kalıyor, üzerinde yeterince iş yükü yok, daha fazlasını vermemiz gerek'' olur.
İki ucu lollipoplu değnek :)
Ya daha fazla iş yüküne evet diyeceksin, ya da o gün yapman gereken her şeyi tamamlamış olsan bile, bitirmemiş gibi davranıp, aynı ''çalışıyor'' havasıyla akşama dek rol kesmeye devam edeceksin.
Ancak bu rolü hakkını vererek oynayabilirsen zamanını etkin kullanabildiğine dair güvenlerini kazanırsın.

Bugüne dek, hep kendi ofisine sahip olmuş, kendi odasında sessiz ortamda çalışmaya alışmış, çalışma arkadaşlarıyla mutfakta, yemekte, toplantılarda veya çay molası bahanesiyle birlikte zaman geçirmiş biri olarak, açık ofis, telefon/konuşma/ses kirliliği altında çalışmaya mecbur olmak ilk günlerde beni çok zorlamıştı.
O sebeple, akşamüstü -evim de çok yakın olduğu için- hemen her gün yarım saat-bi' saat fazla kalıp, sakin kafayla, hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden çalışmak işime gelmişti.
Zamanla, benim bu yarımşar-birer saatlik fazla çalışmalarımın, en başta yöneticim olmak üzere, departman çalışanları üzerinde stres yarattığını, tasvip edilmediğini ve tam zamanında ofisten ayrılmam gerektiği yönünde baskı görmeye başladığımı fark ettim.
Onlara, bunun tamamı ile farklı bir iş kültürüne sahip olmaktan kaynaklandığını, onların ofisten çıkıp gittikleri saatte, Türkiye'den konferans görüşme talepleri almaya devam ettiğimi, Türkiye çalışanlarının gece yarılarına dek evden, ofisten çalıştıklarını, bizim için aslolanın mesai saatleri değil, o anda işlemde olan, sorumlusu olduğumuz tüm işleri mükemmel şekilde tamamlamak olduğunu, onlara göre çok basit olan ''ertesi güne bırakma'' işleminin bizim için geçerli mazeret olmadığını anlatıncaya dek çok yıprandım.
Hala da anlatabildiğimi/anlayabildiklerini zannetmiyorum.

Birileri yöneticime; benim bi' işkolik olmadığımı, günde sekiz saati tamamladığımda elime çantamı alıp gitme fikrinin, (okuduğum sayfanın arasına ayracı koyup, ertesi gün okumak için kitabı kapatmak gibi) o an/orada işi gücü bırakmamın ve eve iş getirmemenin, özel hayatıma iş hayatının stresini taşımamanın, benim için de ''şahane!-muhteşem!'' olduğunu ama Türkiye'dekilerin daha time based/task based çalışmanın ayrımını bile yapamadıklarını, aslında Türkiye çalışanlarının bu konuda esaslı bir eğitime ihtiyaçları olduğunu...

Diğerleri de; (Türkiye çalışanlarına) benim Türkiye'den sorumlu olmamın burada gece bekçiliği yapmamı gerektirmediğini, işlerin burada Türkiye'de olduğu gibi yürümediğini, mesai saatleri dışında çalışmamam gerektiğini, bunun iş ve sorumluluklarımdan kaçmak için bahane değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu açıklayabilir mi?

Bak, hala hatırladıkça gülüyorum :)))))
Sabah 11'e dek uyu, dinlen, kalkıp kahvaltı hazırla. Kahvaltıdan sonra tüm gazeteleri, takip ettiğin blogları köşe-bucak oku. Mutfaktan bir başlayıp dip-köşe-cam-çerçeve evi temizle, bi' toz zerresi bile bırakma, öğle yemeği+akşam yemeği pişirip, üzerine bi' tepsi elde açma börek ve de bi' kalıp kek yap.
Duş al, giyin süslen gezmeye git, dönüşte alışverişini yap, iki bölüm dizi seyrederken, kaş-maş, manikür-pedikür tamamla, çamaşırları asıp, kuruyanları ütüle.
Annenle bi' saat Skype sohbeti yap, İspanyolca ödevini bitir ve eski notları gözden geçir. Üstüne, minnak portakalla da bi' saat oyun oyna-sev-öp-kokla onu :)
Ertesi günü vereceğin eğitimin sunumunu gözden geçir, 50 sayfa kitap oku, sevgilinle oturup uzun uzun sohbet et, gül-kıkırda, ertesi günü giyeceklerini (takılarına dek) hazırla ve saat 22:00'de inci gibi fırçalanmış dişlerle, yatağında uyumaya hazır ol.
Sonra, üzerine giydiği gömleği/eteği ütülemeye bile zaman bulamamış biri tarafından ''işkolik'' ilan edil ve hatta ''etkin zaman yönetimi'' eğitimine katılma tavsiyesi al!
Diyemiyorum ki, sertifikam bile var... desem, ''sertifikalı işkolik'' ilan edilmek var işin ucunda :/

Şeytan diyor ki; Uy, uy, uy bana! :)

Görsel: Google Images

Google Google... hele bir bak aşağıda ne yazıyor :



Hapse giriyorum arkadaşlar.
Artık bana bol bol el yazısıyla yazarsınız :/
Bu da nerden çıktı demeyin, hemen açıklıyorum durumu :'(

Ö-höm ö-höm!
İşten eve geldim, çayım-kahvem hazır.
Kuruldum PC başına, takip ettiğim bloglarda yapılan yeni gönderileri okuyacağım, keyifle...
İlk olarak yeni gelen yorumları yayımladım ve hatta bi' kaçını yanıtladım. Buraya dek her şey normal.

Başladım blog listeme bakmaya, bizim OİP'im kutukafayı öldürmüş :) Hemen bir yorum yaptım.
Sayfasında yorum kontrolü olmadığını bildiğimden yorumumun yayımlanıp yayımlanmadığına bakmadım bile.
Ardından Edi'nin sayfasını ziyaret edip, çektiği bitpazarı fotoğraflarının birindeki ayrıntıya takıldığım için destan gibi yorum yaptım.
Bastım gönder butonuna... ı-ıh! Gitmiyor! Google uyarı veriyor :/ Döndüm OİP'in yorum penceresine, onda da aynı ERÖR :/
''Google hesabınız şüpheli ve tehlikeli hareketler midir nedir, -alengirli işlemler yapıyorsun der gibi- tespit edildiği için bloklanmıştır!''
Ülke adını onaylayacağım, telefon numaramı yazacağım da hesabımı geri alacağım.
Denemediğim yöntem kalmadı, yedek mail adreslerine şifre sıfırlama linkleri geldiği halde yine de hesabıma erişemiyorum!.
Dellendim!
Dedim mesaj falan hikaye, sesli arama yapsın bana google madem yapacaksa!
İşaretledim-gönderdim.
+16503539140 numaralı telefondan otomatik arama geldi ve bildiğin otomatik sekreter bana bi' aktivasyon kodu sıraladı, iki kez tekrarladı.
Sekreter dediğin otomatik bile olsa kadın oluyormuş arkadaş... öğrendim.
Girdim kodu kutucuğa, tak açıldı Google hesabım!

Hani ben alengirli işler çeviriyordum arkadaş? Her şey telefon numarama erişinceye dek miydi?
Belki de bambaşka biri -sadece kullanıcı adımı yani mail adresimi bilen ama şifremi bilmeyen biri- yazdı kendi telefon numarasını-aldı kodu, elimden aldı Google hesabımı, blog adresimi, son beş yılın birikimini????
Bu mu sizin data koruma seviyeniz?
Birinin mail adresini bilmek yetiyor mu elinden hesabını almaya tek bi' telefon numarasıyla?
Hepimiz biliyoruz blogların bağlı olduğu mail adreslerini, görebiliyoruz sonuçta!
Aç parantez (bu arada, hepinizin hesabınızı elinizden alabilirler bu yöntemle demek istiyor şair size, yeter ki kullanıcı mail adresinizi bilsinler!!!!! kapa parantez)

Ayrıca, o tehlikeli-şüpheli hareketleri, üç beş yoruma yanıt yazmakla-arkadaşımın sayfasına yorum bırakmak arasında geçen toplasan yazıyla BEŞ, sayıyla 5 dakika içinde mi yaptım?
Hadi, boş verdim hepsini...
Ne diye, kumanda paneline döndüğümde, bugüne dek adını bile duymadığım blogları izleme listemde görüyorum???
Hem de bir değil, beş değil!
Ne diye, aylar-yıllar önce takipten çıkardığım blog yazarlarının gönderilerini görüyorum???
Hadi bunları da sittir et!
BEN NEDEN KENDİ BLOG SAYFAMI İZLEMEYE ALMIŞ GÖRÜNÜYORUM?????????
Açın bakın, izleyiciler kısmından, hem de ilk sıralardayım, en son izleyici bile değilim, yıllardır kendimi takipte görünüyorum!!!
Ne diye kendimi takip edeyim, zaman makinesi icad edildi de, beş yıl öncesine gidip kendi bloguma izleyici olup geri mi geldim?
Yapılacak onca iş, değiştirilecek onca şey varken hem de 5 yıl öncesinde...

Ben senin taaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa........ babanın şarap çanağına tüküreyim Google!

Yemin ederim soğudum!
Ben, kendimi gizleyen-saklayan-millete var olmayan bir hayat hikayesini kakalamaya çalıştığı için adı-sanı ortaya çıkacak diye korkudan tir tir titreyen biri değilim ki!
Bi' ton arkadaşım var burda, akraba olduk be!
Ver deseydin numaranı, verirdim!
Şimdi işim yoksa düşünüp durayım CIA mi izliyor beni? FBI mı?
Yoksa bildiğin MİT mi?
Hergelenekon'dan içeri mi alıcaklar? Adres tespitine mi uğraşıyorlar yoksam leyn?
Yapmışımdır ben kesin bi'şiler :/
Hiç bi'şi yapmamış olsam bile, sevmiyorum ya Tayyeap'i... bu bile suçtur veya kanun hükmünde kararname ile Tayyeap'i sevmemek de suç ilan edilmiştir bu sabah belki.
Sevmeyenleri de akşam saatlerinden itibaren 'Yattık rüyaya, sorduk - S.Ella nereye gitsin? Yüce rabbim Silivri gibim bi' yer olsun dedi' deyip içeri tıkmaya başlamışlardır.
Uleeeeyn!
Gel de paranoyak olma!
Kesin atıcaklar beni içeri:/
Benden ses çıkmazsa, malum Silivri-Milivri bi' yerlerdeyim.
Karton karton sigara, bol bol kitap, defter-kalem temiz çorap,famila-manila neyin getirin.
Valla hakkımı helal etmem bak.
Valla dedim :/
Oyoyoyoy! :)

Görsel: Google Images

Milletin gözüne sokmayın!


En kötü huyum belki bu; pat diye söylerim düşüncelerimi.
Kızan olacaktır belki... kızsın. Umurumda değil açıkçası.

Söylüyorum;
Anneler günü, babalar günü, dallamalar günü, ebesinin kurdelası günü gibi günleri alenen kutlayanlara biraz gıcık oluyorum.
Kutlamayın demiyorum, hobi olarak yine kutlayın... Ama milletin gözüne gözüne sokarak yapmayın bunu.
Burada can ciğer sohbetlere daldığınız arkadaşının babasını kaybetmiş olabileceğini... ve her yıl bu günlerin onun için hüzün ve gözyaşından başka hiç bir anlam ifade etmediğini... hiç düşündünüz mü?
Ya da o arkadaşınızın babasıyla-annesiyle ilgili tüm anılarının şiddet, taciz, acı ve gözyaşı üzerine kurulu olabileceğini... o unutmaya çalışırken senin gözüne soka soka ona yaşadıklarını hatırlatıyor olabileceğini... düşünmüş müydün?
Geçtim her şeyi... hepsini... belki babası çok uzakta... istese de yanında olamıyor...
Bunu da geçtim, belki babası hala hayatta... yanında ama günden güne bi' hastalığın pençesinde eriyor...

Baba olamayanlar var. Babalık duygusunu tadabilmek için tutuşanlar-yananlar.
Nasıl yakıyorsun canını.. düşündün mü?

Evladını kaybedenler var... Hatırladıkça evladının ona sarılışını, ciğerinden parça kopanlar...
Ne hale getirdiğini düşündün mü onları?

Yapmayın.
Kutlamayın milletin gözüne soka soka... nispet yaparmışçasına.
Hala hayattaysa... sağlıklıysa... telefon orada. Yakınındaysa sarıl boynuna. Uzağındaysa.. ara, duy sesini...
Ama kendine sakla.
Kimse madalya vermiyor ''Aman ne güzel kutlamışsın, aman kelimeleri ne de güzel sıralamışsın, aman da aman, ne güzel gönderi yapmışsın'' diye sana.
İçinden mi geldi?
Yani paylaştın, kutladın... öyle büyük ki sevincin, için içine sığmıyor burada gelip millete ne kadar özel, ne kadar güzel bi' şey yaptığını mı anlatacaksın marifet gibi... anlat madem.
Kimse takmazsa ben bi' madalya takarım sana.

Görsel: Google Images

Hafızamı sildirmek istiyorum, saygılarımla arz ederim.

Medya gücü, medya unsuru, bikbikbik derler ya hani.
Ben dün sabah gördüm bu gücü.
Hayretler içerisindeydim. Cidden kızdım, öfkelendim, sinirlendim.

Dün sabah, her sabah yaptığım gibi kahvaltımı hazırlayıp, dizüstü bilgisayarımı tam karşıma koyup günlük gazeteleri okumaya başladım. İşe yarar 3-5 haber, gerisi magazin, dedikodu, doğruluğuna kesinlikle güvenilmez laf ola beri gele haberler. Normalde okumam, takip etmem, merak etmem.
Bi' fotoğraf çarptı gözüme. Böyle çikolatadan az hallice açık tenli, sırım gibi bi' kadın fotoğrafı.
Güzel desen değil, çirkin desen değil. Yanında iri yapılı bir adam, biliyorum ki sevgilisi.
Haberin başlığı da 'Bodrum defterini kapadı' gibilerinden bi' şey.
Kendi kendime dedim ki;
-Kapar tabi, Alaçatı'ya yerleşti artık.
-Ev aldılar hatta Alaçatı'dan.
-Eee, malum, Alaçatı sörf için ideal, rüzgar şahane. Ne yapsın kız Bodrum'da artık.
Bak sen bak... dahası da geliyor benden. Olaya bak, allam allam deliricem!
-Yıllarca Bordum'da ikoncan diye dalga geçtiler. Şaka maka sporcu oluyor hatun.
-Eeee, benim de sevgilim şampiyonluk almış sporcu olsa, ben de spora merak sarardım herhalde.
-Bunlar İstanbulda da bir ev dayayıp döşediler en cicisinden. Çarşaf çarşaf fotoğrafları vardı! Çocuk zengin herhalde.
-Bu kızın eski sevgilisi çok zengindi. Hani şu yıllarca birlikte yaşadığı, kendinden 25-30 yaş büyük sevgilisi.
- O adamın bu kızdan önceki sevgilisi de iş ortağının kızıydı zaten! O kız da çok gençti, yıllarca sürmüştü ilişkileri... kızın babası istemediği halde.
- Demek ki adamda 'genç sevgili' saplantısı var... sapık herif. 5-10 yaş olsa neyse, yuh ya! 25-30 en az!
- Bu kız o adamdan şimdiki sevgilisiyle tanıştıktan sonra ayrılmıştı.
- Bunda bi' bit yeniği var.
- Zaten kızın eski sevgilisi gazetelere ileri geri konuştu ilişkileri bitince.
- Hatta kızın babası ''kulağımla duymadan inanmam, kızımın eski sevgilisini tanırım, adam gibi adamdır !!! Asla bu tip demeçler vermez'' deyip adama arka çıkmıştı.
-Kız da bi' röportajında babasının evli bir arkadaşıyla genç kızlığında ilişki yaşadığı için ailesinin onu yurt dışına ceza !!! olarak okumaya gönderdiklerini !!! sırf o yasak ilişki olmasın, yürümesin diye yıllarca yurt dışında kaldığını... oldum olası kendinden olgun erkeklerden hoşlandığını itiraf etmemiş miydi?
- Oh ne rahat lan bunlar. Param var, imkânım var, ne desem mübah sayılır. Kız evli bekar fark etmez, hastasıyım olgun !!!ların diye Türkiye'nin en tirajlı gazetesine konuşuyor. Bu da ay, ne dürüst, ne açık sözlü... diye normal sayılıyor.
- Lan bu kızla bu röportajı yapan gazeteci !!!! dangalak kimdi?

Bak bunu hatırlamıyorum. Bu da iyiye işaret.

Dahası da var, ama devam etsem kusacağım. Bildiklerim bunlar olsa, bu kadar sinirlenmezdim.
Ben bunları nereden biliyorum??? Derdim bu!
Hiç okumadım bu güne dek. Hiç özellikle 'nedir olay burda?' deyip bu kızla ilgili herhangi bi' yazıya takılmışlığım yoktur. Peki, o zaman ben bunları nasıl oluyor da biliyorum???
Az kaldı kızın yedi ceddini sayabilecekken... hatta kızın birlikte olduğu herkesin seceresini çıkarabilecek kadar olayın içindeyken... nasıl olur da bu kadar bilgiyi nerden kafama soktuğumu hatırlamam???
Delirecektim. Bi' anda kelimenin tam anlamıyla dellendim.
Böyle nefes alışım değişti, suratımda bir yanma hissettim. Ellerim titremeye başladı, bildiğin sinirlendim. Hani biri gık' dese gırtlağına yapışacağım, o derece kendimi kaybettim. Ben bu kadar bilgiyi bi' anda edindiğimi tüm bunları düşünürken yan tarafta gördüğüm bi' assolist fotoğrafı ve 'Çocukları eşini affetti diye evi terketti' yazısını görünce anladım.

Bir baktım o assolist hatunun roman olmasından tut eskiden dansöz olduğuna... eski eşiyle ve kayınpederiyle seviyesizce bol bol atıştığından tut, Allah kitap dilinden düşürmeyip nasıl hak yediğine dek... biliyorum.
Hatta son kocasının alengirli işler çevirdiğini, bu işler yüzünden masum insanların yıllarca sıkıntı çektiğini...

YETER LAN!

Biliyorum işte! Hepsini biliyorum!
Bu kadının yatak odasındaki duvar kağıdının rengini-desenini bile biliyorum ben!!!



Yıllarca, okuduğum her haberin yanına iki satırlık fotoğraflı haberler eklemiş bu şerefsizoğulları... ben de 2 satır, 2 satır... biriktirmişim hepsini beynimde.
Bi' fotoroman gibi, hepsi resimli. Ama hiç birini unutmamışım.
Puzzle gibi... parça parça vermişler. Her yeni parçayı doğru yere oturtmuşum. Şimdi bülbül gibi ötüyor beynim yıllardır gözüme sokulanların hakkındaki her şeyi.

Kobay gibi hissettim kendimi. Evet, yaptıkları başarılı, mükemmel deneyin kobayı benim.
Sonuç ortada; özellikle magazin okumadan magazin haberleriyle doldurulmuş bi' beyin.
Öyle bi' beyin ki, her gece yattığında sızım sızım sızlayan bi' beyin. Ağrı değil, acı değil. Resmen yorgun bir beyin. Sanki mekanik gibi. Sanki saatlerce elektrikle, dişliler birbirine sürte sürte çalışmış, ısınmış, zorlanmış, yorulmuş, çınlayan bi' beyin.
Dolu ama gereksiz dolu. Her hücresi lüzumsuz bilgilerle doldurulmuş, gerekli olanları sokacak yer bırakılmamış bi' beyin.
Bunu bi' anda anlayınca açtım peşpeşe 15-20 tane magazin haberi, rastgele okumaya başladım. İlk bi' kaç cümleden sonra taşlar yerine oturuyor.

''Bilmemne terör örgütünün kaçırılacaklar listesinde olduğu ortaya çıkınca koruma sayısı artırılan...''
- S.Y!

''Çocuklarının bakıcısını hamile bırakan sanatçı!!!!!...''
-E, bu adam zaten mimli. Pabucumun sanatçısı...

''İkoncan blabla dedi ki; kocam beni aldatırsa göz...''
-Yumarsın sen, çünkü tek derdin ye-iç-gez-süslen-harca-giy-tak-takıştır.. Bunu sana sağlamaya devam ettiği sürece ağzına etse göz yumarsın. Yeter ki parası bitmesin.

''Altın portakal ödülünü alan oyuncu...''
-Almadan önce ağzına geleni söylüyor, küfürler ediyordu. Portakalı yemediği, sıkıp suyunu içmediği kalmıştı. Şimdi mi kıymete bindi? Hem onun kocası olacak karaktersiz herif...

diye haberi tamamlamakla kalmayıp dedikodusunu yapıyorum!
Allah benim belamı versin!
Hakikaten.

Bu beyni bu kadar gereksiz, beş para etmez, iğrenç şeylerle doldurmalarına göz yumduğum, yardım ve yataklık ettiğim, bu tuzağa düşecek kadar gerizekalı, salak, manyak, beyinsiz bi' hatun kişi olduğum için cehennemlerde yanayım.



Ben de diyorum kendime neden yeni bi' şey öğrenmeye kalktığımda, eskisi gibi tek seferde anlamıyorum, kafama girmiyor?
Girmez tabi, yer kalmamış ki!

Hadi şimdi at kafandan atabilirsen bunları. Temizle beynini, hafızanı.
Mümkünse yıkayıp akıtmak istiyorum kiri, gereksiz birikintiyi.
Çok tehlikeliler... hem de çok tehlikeli.

Evime TV sokmadığım halde ben bu durumdaysam, oturup TV karşısında saatler geçirenlerin vay haline.

Görsel: Google Images

Hiç!


Tam anlamıyla gerçeklikten kopuş yaşıyorum.
Şaka gibi yaşadıklarım... insanlar şaka gibi. Kamerayı bulsam el sallayacağım ve bu korkunç şakalar sinsilesi sona erecek.
Ne kadar zavallı insanlar, ne kadar emanet yaşıyorlar hayatı.
Hayatları pislik, yalan, soygun, vurgun, kandırmaca. Kim kime ne kadar ağır darbe vurabilirse kendine o denli büyük kâr sayıyor.
Değerli olan her şey, önemli olan her şey ayaklar altında.
İnsanlık can çekişiyor.
Eskiden yaşamış, görmüş geçirmiş, hani derler ya; ''ununu elemiş eleğini duvara asmış'' insanların görüşlerine, düşüncelerine saygı duyardım. Ne de olsa yaşamışlıkları bile başlı başına artıydı.
Bugün anladım ki, altmış yıl yaşayıp bu dünyadan bir bok anlamamış, hayattan zerre kadar ders edinememiş, tecrübenin zerresinden nasibini almamış hödükler var ve sırf yaşlı diye biz bu hödüklere saygı göstermek zorunda değiliz.
Harcanmış hayatlar... boşa geçirilmiş bi' ömür ve mutsuz, yapayalnız toprağa gidecek eskimiş çirkin vücutlar.
Bugün altmış yaşındaki bi' adamın elli beş yaşındaki 'eş'ine, hayat arkadaşına nasıl çirkefleşebildiğini, onuru-gururu-namusu hakkında nasıl ağza alınmayacak kadar çirkin laflar edebildiğine ve ağzından salyalar akıtarak, gözü dönmüş halde nasıl insanlık kalıplarının dışına çıkıp yaratıklaşabildiğine şahit oldum.
Bugün o gözü dönmüş şeref yoksunu mahlukatın nasıl ipe sapa gelmeyen sözcüklerin ardına sığınarak kendini haklı göstermeye çabaladığını gördüm.
Bugün o densizin nasıl ''dünyanın hakimi'' ruh haliyle ukalalaştığını, kendi hastalıklı ruhunu ortaya salıp etrafındaki herkesi hastalaştırmaya çabaladığını gördüm.
Bugün görmeyi istemediğim onlarca şey gördüm.
Beynim ağrıyor, insanlığın geldiği noktaya bakıyorum; koskoca bir HİÇ!
Acıyorum.
Yazıklar olsun.
Gerçekte böyle olmamalı. Bu bi' film sahnesi, yalnızca hasta ruhların izlemekten haz alacağı, gülümseyeceği bir film karesi olmalı.
Olamaz... olmamalı.
Hayat bu denli adi olmamalı. Bu denli yitimli, bu denli yutucu olmamalı.
Aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Hislerimi anlatmakta kelimelerin ne kadar yetersiz kaldığını, yazamadığımı, içimde kopanların milyonda birini buraya yansıtamadığımı görünce için için kanıyorum. Çığlıklar atıyorum. Ana avrat küfür ediyorum. Yumruklarım havada uçuşuyor.Kızgınlıktan duvarları yumrukluyorum. Ama aslında sessizce bir koltukta oturmuş düşünüyorum.
Düşünmek istemiyorum. Beynim fazla mesaiden iflas edecek durumda.
Şunu iyi anladım ki, yazamıyorum. Bi' dilde var olan tüm kelimeler, deyimler, her şey küçücük bi' kalbin hissettiklerini ve bi' beynin dünyaya açmak istediklerini anlatmakta fakir, yetersiz.

Hiç!

Görsel: Google Images

Seni özlüyorum.


Bugün senin doğum günün ve ben yanında değilim.
Gülemezsin bensiz sen, için ağlar… bilirim.
Sarılmalısın bana, koklamalısın saçlarımı ve ”benim güzel kızım” diye öpmelisin yanaklarımı.
Gözlerin dolmalı ve sen gülüşlerinin ardına saklamalısın gözlerindeki nemi.
Şımarmalısın bugün...bunu istersin ama kimse benim gibi şımartamaz seni.
Çok uzağım babacığım.
Hiç bu kadar koymamıştı aradaki mesafeler. Şimdi yüreğimde taş gibi ağır bir burukluk. Daha önce de ayrı kalmıştık doğum gününde ama bu defa farklı. Sesini duymak yetmiyor işte, yalancı gülücüklerin de sesinin arkasına gizlenmeyi beceremeyen burukluğu kapatamıyor.
Bir yıl öncesine gidiyorum. Gözlerin dolu dolu ‘Çok güzel duyguymuş’ dediğin an’a dönüyorum.
Offfff canımın içi of! Ben seni çok özlüyorum.
Çok seviyorum babacım, seni çok seviyorum!
Yeni yaşın eskisinden de mutlu geçsin.
Sen hep mutlu ol… hep.

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...