Sibirya Kedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sibirya Kedisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sinek Isırıklarının Müellifi


Yazar: Barış Bıçakçı
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2011
Yayınevi: İletişimYayınları

Arka Kapak Yazısı:
“Cemil’in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil’in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil’in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz.”

Aşk üzerine küçük bir roman.
Toplu konutta aşk ama...

Edebiyat üzerine küçük bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama...

Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
Hepsi üç kişi ama...

Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.''

(Öyle iyi yazar, böyle güzel kitap diye devam eden ''reklamlar'' kısmını paylaşmıyorum.)

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler.''

''Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur. Siz dalgaların arasında boğuşurken bütün edebiyatçılar kıyıda güneşlenip matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi Güney Amerikalılar kıvırıyor bu edebiyat işini.''

''Aforizma... Hani şu kahvaltıda ekmeğin üzerine sürdüğümüz beyaz ve kıvamlı şey. Sizi beslemez ama tok tutar. ''Doğru!'' dedi Cemil.
''Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. Atık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz.'' Parmaklar yine birbirine sürtüldü. ''Kolayca dolaşıma girecek cümleler... Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. Has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu.''

''İnsan yalnızca bir beden olmayı kaldıramıyor, bu çok belli, diye düşündü Cemil. Halbuki yalnız bedeniz ve bununla baş edemediğimiz için ruh diye bir şey icat etmişiz. Doğrusu parlak fikir!''

''Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.''

''Çünkü aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.''

''Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır.''

''Aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından bir başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. Şu da yeterince açık değil mi: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.''

''Ağaçlardan bahsediyordu Cemil mektubunda, karanlık ve sessiz ormanlardaki ağaçlardan, onların gövdelerinden. ''Çizgiler, desenler, hatta resimler var bu gövdelerde. Falcılar baksalar kim bilir neler görürler, kavuşmalar ve ayrılıklar.''

''İş bahane, oraya kelimeleri aramaya gittin. Kelimeleri seviyorsun, bazen insanlardan bile fazla. Bardağın dibinde kalan çayı otlara doğru savururken, oluklardan yağmur suyu boşalırken, bir hatıra gözün kan gibi oturduğunda şıp diye bulacaksın onları, kelimeleri. Dokunmak isteyeceksin onlara, onları ceplerine doldurmak isteyeceksin.''

''Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.''

''Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi,  durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da. Dörde on kalanın kesinliği de yol açmış olabilirdi zembereğin kırılmasına, çünkü kesinlik de yorar.''

''Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.''

''Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.''

''Çünkü zaman geçiyor, zaman geçiyor ve ahlak hiçbir zaman cankurtaran olmadı, o hep ayağa bağlanan bir taştı. Doğrudan dibe gidersin. Doğrudan.''

''Can sıkıntısından kurtulmak için fal bakan kadında zamana şımarıkça sahip olma hali vardı çünkü ancak bir şeye sahip olan ondan sıkılabilir.''

''Cemil, gerçekten de zihinde anların toplanarak süreklilik kazandığını biliyor, oysa hayatın sürekliliği hem birbirine eklenen hem de birbirini eksilten anların sürekliliğidir.''

''Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor.''

''Bir yerde, insan kanının deniz suyuyla aşağı yukarı aynı kimyasal bileşime sahip olduğunu okumuştum. Kan, yaşamın ortaya çıktığı ilkel okyanustan bize kalan bir yadigarmış.''

''Ben doğru dürüst konuşamadığım, konuşmaktan tat almadığım birine aşık olamam. Konuşmak için de ortak bir dil, ortak bir duyarlılık gerekir değil mi? Ortak dili bulmanın zorluğundan söz ediyorum. Kibir değil bu!''

''Konuşamadığın birine aşık olamayacağını söylemek bence bir gerçeğin üzerini örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil,'' dedi. ''Uyarsan huzurlu olacağın bir kural bulmaya çalışıyorsun sen.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Isırıkçı Bal'ım



''Bal'ım nasıl?'' diye sormaya başlayan arkadaşlarım var.
Üstteki fotoğrafta gördüğünüz gibi, artık o minnak aslan oldu; kükrüyor :)

Geçenlerde çok tatsız-tuzsuz bir durum yaşadık Bal'ım ile :/
Beni -özellikle Twitter'da- takip edenler bilir; Bal'ım 26 Nisan Cuma günü kısırlaştırıldı.
Sibirya kedisi olmasına rağmen çok minik oluşu (ameliyat öncesi 2.5 kilo idi) sersemletti onu.
Bir hafta özel bir kıyafetle dolaştı evde. Bulduğu her fırsatta da kıyafetinin bağlama yerlerini açtı :)
Neyse, kıyafet çıktığı anda bizimkisi evde dört dönmeye başladı. O bir haftanın acısını evin her köşesinin tozunu attırarak çıkardı sağolsun.
Şekil 1 A:


Aradan geçen iki haftadan sonra minnakın tırnaklarının çok uzadığını farkettim.
Kucağıma geldiği bir anda hafifçe severek-başını okşayarak fırçalamaya ve tırnaklarını kontrol etmeye başladım. Buraya kadar her şey normaldi. Sonra tırnaklarını kesmeye başladım. İlk üç tırnakta hiç sorun yokken dördüncü tırnağa geldiğimde stres yaptı. Kedisi olanlar bilirler, temkinli bir şekilde-hafifçe kasılmış halde- durmam için ne gerekiyorsa yaptı ve kaçmak istedi.
İzin vermedim, bir kaç denemede daha bulundu ve tehditkar bir şekilde miyavlamaya başladı.
Veteriner, ''istemediğiniz bir şeyi tehditle, miyavlayarak, tırmalayarak, tıslayarak yapmaya kalkarsa şiddet uygulamadan durdurun, yapmasına izin vermeyin. Bir kez yaparsa, her seferinde aynı şekilde davranarak yapabileceğini düşünür, sorun yaşarsınız.'' demişti.
Bu konuşma aklıma geldi, gitmesine-kaçmasına izin vermedim.
Bir kaç kez daha zorladı ama ciddi ciddi sinirliydi.
Sıkıca kavrayıp -bir nevi hareket yeteneğini sıfırlayıp- kucağımda kalmasını sağladım.
Çok sinirlendi. Resmen bağırdı bana. Öyle bir miyavlama duymadım şu geçen iki yılda Bal'ımdan.
Baktı ki kaçarı yok, cart! diye geçiriverdi dişlerini sol elime. Öyle böyle değil, basbayağı sonuna dek geçirdi dişlerini. Yine izin vermedim ve canımın da yanmasıyla bas bas bağırdım yüzüne. ''Terbiyesiz, şımarık, ne yaptığını sanıyorsun sen? Bu ne şimdi? Utanmaz!'' ama fiziki şiddet yok, sadece sesimin yettiğince bağırdım.
Çişini altına kaçırdı. Tuttum bunu banyoya götürdüm. Çıt yok! Elimden kanlar akıyor, bildiğin kan gölü ortalık. Bunda ses seda yok.
Önce elimi temizledim, kanı durdurmaya çalıştım. Sonra bunun çiş değen her yerini şampuanlı bezle temizledim-duruladım-kuruladım.
Kuyruk apışarasında, yere sıfır, tık yok. Yüzüme bile bakamıyor.
Aldım kucağıma, sanki hiç bir şey olmamış gibi başladım konuşmaya. Bir yandan da hafif hafif okşuyorum, konuşuyorum. O tırnakları kestim. Çıt çıkarmadı edepsiz. Demek ki isteyince gayet güzel uslu durabiliyor.
Tırnak-temizlenme faslı-tarama derken aradan yarım saat kadar geçti ama ben elimde bir anormallik olduğunu anlamaya başladım. Sol baş parmağımı oynatamıyordum.
Akşam oldu, benim el de tabiri caizse davul oldu :/
Dişlerin geçtiği yer sızlamaya, iyiden iyiye acımaya, nasıl desem ''zonklamaya'' başladı.
Ertesi günü doktora gittim. Çünkü sabah elim iyice kızarmış ve şişmiş haldeydi.
Tetanoz iğnesini yedim. 7 günlük bir antibiyotik tedavisine alındım. Yaram temizlendi, el sarıldı. 3 gün elim sargıda kaldı. Bakınız:
Şekil 2 A:

Doktor dedi ki, kendi kedim olduğu için, aşıları tam olduğu için şanslıymışım. Kuduz gibi bir tehdit olmamasına rağmen kedi ısırığı ve tırmalaması aslında çok tehlikeliymiş. Hatta ve hatta, literatürde ''Kedi Tırmalaması Hastalığı -Cat Scratch Disease'' diye geçen bir hastalık varmış ve bir çok insan (benim gibi) bundan bir habermiş. Isırılma durumunda Tetanoz iğnesi ve antibiyotik tedavisi şartmış. Yaranın da çok iyi dezenfekte edilmesi gerekiyormuş. Çünkü, bende olduğu gibi, yarada enfeksiyon oluşması durumunda el sıvı toplamaya devam ediyor ve bu sıvı elin içinde bulunan ne kadar sinir-damar-kas varsa hepsini sarıp baskı yapıyor ve çok ağrılı-acılı, elin işlevini yitirmesine varan ve sonu ameliyat olan durumlar ortaya çıkıyormuş.
''Oyun bile olsa elinizi ısırmasına-tırmalamasına izin vermeyin.'' dedi.
Zaten ısıran, tırmalayan bir kedi hiç olmadı benim minnak. Şimdi oyun-moyun kendini azıcık kaybettiği durumlarda ''Hayır!'' demem yetiyor normale dönmesine.
Bu olaydan bir saat sonra yine kucağımda mırlıyor-purluyordu o ayrı mesele. Sanki o olay hiç yaşanmamıştı.
Aynı şebekliklere, oyunlara, şirinliklere kaldığı yerden devam ediyordu. Balık hafızası var benimkinde :)

Neyse, bu olayın dışında Bal'ım neler yapıyor buyurun görün:


Bulduğu her poşetin içine kafasını sokuyor, üzerine çıkıyor :)
Gazete, kağıt, tişört; üzerine oturmazsa olmaz :) Bir de iyi avcıdır benim Bal'ım, minicik bir sinek-sivrisinek görmesin, dili çözülüyor, deliriyor, bir yandan miv! miv! konuşup, diğer yandan evde bulduğu tüm mobilyaların üzerine çıkarak sineğe ulaşmaya çalışıyor :)

Bir de, geçenlerde balkonu kapatmak için aldığımız malzemeler hava koşullarından dolayı bekliyordu. Geçen hafta sonu hava güneşli ve ılık olunca nihayet balkonu korumalı yapabildik.
Bu işlemler yapılırken bizim minnak sürekli teftişteydi tabisi de :)


Hep diyorum; şundaki keyif bende olsa sanırım bir yüz elli yıl yaşarım :)
Ve hatta; ölmem!


Kedinizi sevin, çok sevin. Öpün-koklayın-bağrınıza basın :)
Ama sizi oyun bile olsa ısırmasına, tırmalamasına izin vermeyin. Bırakın oyuncaklarını, tırmalama aparatlarını tırmalasın.
Veya halının bir köşesini kıstırsın dört pati arasına -benim minnakın günde üç-beş öğün yaptığı gibi- fıtı-fıtı yapsın :)
Kendisinin diğer ismi ''Master of fıtı-fıtı'' olup bu işin alasını yapmaktadır :)

Kalın sağlıcakla :)

Hanimiş: bu ısırılma sonrası ''Ne yapacaksın şimdi? Evde tutacak mısın o kediyi daha?'' diye soranlara akıl-fikir diyorum! Sizden bi cacık olmaz!

Görsel: Sahibinin sesi/Sittirella marka

Minnak ve maceraları : intihara teşebbüs!


Son günlerde güneş ara sıra yüzünü göstermeye başlayınca içimdeki Japon turist uyandı! :)
Evde-sokakta fotoğraf makinesi boynumda gezdim desem yeridir. 
Bunda sevgili ''cafe noHut''un ''Yeni başlayanlar için fotoğraf çekim teknikleri'' adlı gönderisinin etkisi çok oldu :)
Benim için fotoğraf çekmek, otomatik ayara alınmış fotoğraf makinesinin çekim tuşuna basmaktan ibaretti :)
Şimdi manuel  modda çekim yapmaya çalışıyorum. Çekiyorum, beğenmiyorum, ayarları değiştiriyorum, tekrar deniyorum. Yavaş yavaş çözüyorum sanki işi :)
Sevgili noHut'a teşekkürü borç bilirim :)

Modelim tabisi de minnak Bal'ım :)
Geçtiğimiz haftaya yaramaz minnak'ın intihar teşebbüsü damgasını vurdu.
Bizim kız balkon delisi. Balkon kapısının açıldığını duyar duymaz, nerede olursa olsun-ne yapıyor olursa olsun her şeyi bırakıp kurşun gibi fırlayıp kendini balkona atıyor.
Tuvalet yaparken tuvaletini yarım bırakıp koşmuşluğu var :) O derece! :)))
Yedinci katta oturduğumuz için balkonun her yanını kapattık, minnak güvenli bir şekilde hava alsın, güneş keyfi yapsın diye. Gel gelelim bizim kız minicik bir açık yakalamış ve kendini balkonun dışına atmayı becermiş. Geri de dönemeyince ''Beni içeri alın'' miyavlamaları eşliğinde bir kurtarma operasyonu gerçekleştirdik.
Nasıl uslu durdu anlatamam. Kocaman korkmuş gözler, göz bebekleri sonuna dek açılmış, simsiyah :/
Arada sırada yüzüme bakarak yavaş miyavlamalar...
Ben onu balkonun altından zorla geçirdiğim bileklerimle sımsıkı yakalarken sevgilim üstten güvenli bir şekilde yakalayıp içeri alıncaya dek geçen bir kaç dakikada neler düşündüm, nasıl korktum anlatamam.
Sakinliğimi nasıl korudum bilemiyorum.
Odaya sağ salim döndüğümüzde minnak'ın kalbi deli gibi atıyordu. Benimse ellerim titriyordu.
On dakika geçmeden tekrar oynamaya, miyyav!-miyyav! sesleriyle sağdan sola koşturmaya başladı yine bizimki, orası ayrı :)
Ama bu bize kocaman bir ders oldu. 
Dün balkonu tabandan tavana kapatmak için gerekli metal malzemeler alındı. Yarın, kendi hapishanemizi yapacağız kısmetse.



Çok şanslıydı bu sefer minnak.
Dilerim bi' daha benzer bi' olay yaşamayız, hatırladıkça midem taş gibi oluyor  :/

İnsanlar açlıktan ölüyor, sen hayvan besliyorsun!


Aklını, 'insan' dışındaki tüm canlılarla bozmuşlara gelsin bu gönderim.

Bazen insanları görüyorum, kedileri-köpekleri için en kaliteli/en pahalı mamaları, tasmaları, kakaları için kumları alıyorlar.
Haftada bi' veterinere gidip 'kuzumun sağlık durumu nasıl?' diyorlar.
O hayvanları kucaklarında bebek gibi taşıyorlar, her yere götürüyorlar.
Porselen tabaklardan yemek yedirip, koyunlarında uyutuyorlar.
Oysa, o köpeğin yediği yemek artığına, kedinin içtiği süte hasret milyonlarca çocuk var şu yeryüzünde.
Afrika'da onca insan açlıkla sefaletle yaşama tutunmaya çalışırken, derileri kemiklerine yapışmışken, biz bu tüylü/kuyruklu şeyleri başımıza tac etmeye devam ediyo...
Kes nan, kes!
Kes-tiiiik!

Bu veya buna benzer söylemlerle karşınıza çıkan bi' kaç kişi olmuştur bugüne dek herhalde.
Benim çıktı açıkçası... az sonra yazacaklarıma benzer şeyler söyledim, gittiler.

Çok bencil konuşacağım, 'ama hepimiz sorumluyuz' olayına girmeyelim.
Benim düşüncem beni bağlar, düşündüğümü söyleyeceğim.
Afrika'daki açlığın sorumlusu ben değilim.
Açlıktan nefesim kokarken, haftada bi' lokma yiyeceği zorla temin ederken, işsizken ve hastalıktan-pislikten ölmemek için resmen savaş verirken... cinsellikten vazgeçmeyen, hani bundan vazgeçmemeyi geçtim, korunmayıp, bi' önceki bebeği açlıktan ölmüş olmasına rağmen yenisini doğuran ben değilim.

Savaşı, şiddeti, yoksulluğu, hastalığı yaratan da ben değilim.
Afrika'ya gerek yok, aç-evsiz-gerçekten yardıma ihtiyacı olan insanlar her yerde. Dünyanın her köşesinde kapitalizm tüm hızıyla kurbanlarını üretmekte.
Benim evime alıp beslediğim kediye verdiğim bi' kap mamayla kurtulsaydı keşke insanlık.
Aç kalmasaydı yeryüzünde, evsiz kalmasaydı... eğitimsiz, hasta, çaresiz hiç kimse kalmasaydı.
Evime bi' insan alıp onu besleyemeyeceğime göre, sokakta yaşam mücadelesi veren/verecek bi' hayvancığı alıp, onun kısacık ömrünü güzelleştirebilmek elimde.
Neden insanlara koyar ki, yeryüzünde bir avuç yer tutan, haksızlığı bilmez, şiddeti bilmez, terörü bilmez, durup dururken kimsenin hakkını yemez, ağzı var-dili yok, derdini anlatmaktan aciz bi' yüreğe sahip çıkmak, onu sarıp sarmalamak?

Ve, insan olan neden anlamaz, bu minicik yüreğin verdiğin bi' kap su, bi' kap mamanın yeterli olduğunu, onu -sen ben gibi onunda hakkı olan- yaşama tutundurduğunu?

Yalan söylemez hayvanlar... seni kandırmazlar.
Hile-hurda bilmezler, yalan-dolan bilmezler.
Paranı çalmazlar, emeğini çalmazlar, yüzüne gülüp ardından konuşmazlar, güvenine ihanet edip seni üç kuruşluk çıkar uğruna yarı yolda bırakmazlar.
Eşine/sevdiğine yan gözle bakmazlar, kalp kırmazlar, hayal kırıklığına uğratmazlar.
Onlar da çiğ süt emerler ama insanın insana ettiğini etmezler.
Tek bildikleri; oynamak, uyumak, seni dinlemek, acıkınca yemek, susayınca içmek, tuvalete gitmek...
Adına 'ev' dediğimiz modern hapishanelerde -şanslılarsa bahçeli bi' evde- kısacık ömürlerini tamamlamak.
Hepsi bu.
***
Hayvanları geçici bi' hevesle seven, tatillik/özel güne hediyelik gözüyle bakıp, o minicik yüreği üç gün sevip-ev hayatına alıştırıp dördüncü gün sokağa bırakan yaratıklar var.
En azından, 'ben hayvan sevmem/hayvanlardan nefret ederim' diyenler bi' nebze olsun dürüst davranıyorlar.
Sevmediklerini alenen belirtip, ellerini bile sürmüyorlar.
Diğer grup daha tehlikeli... doğum günü/sevgililer günü/karne hediyesi/yaz tatili gibi zamanları fırsat bilip, alıyorlar bi' hayvancık... onu mutlu ediyorlar.
Evlerine alıp, oynuyor-seviyorlar.
Sonra... bıkıyorlar.
Tabi, evcil hayvan sahibi olmak büyük sorumluluk... her istediğinde alıp başını tatile gidemezsin, günlerce eve uğramamazlık edemezsin... aşısı var, maması var, sevip oynaması var.
Göt ister evcil hayvan sahibi olmak, mangal gibi yürek ister.
Sokağa atıyorlar.
Düşünsenize, sevip-güvendiğiniz, sizi besleyen, okşayan, size yatacak yer verenin bi' anda sizi vahşi bi' hayatın ortasına attığını...
Aynı şey; bi' çoğu, trafik nedir bilmediği için daha ilk sokağa bırakıldığı günde ölüyorlar :(
Bi' araba altında kalmayan grup ise, sokakta yaşam mücadelesi veren grup tarafından hırpalanıyor, dayak yiyor, gözünden-kuyruğundan oluyorlar.

Yaşam vahşi.
Bizim verdiğimiz yaşam mücadelesinin bi' benzerini de onlar veriyorlar.
Küçük bi' farkla; onlar gerçekten açlıktan ölmemek, soğuktan donmamak için savaşıyorlar.
İnsanlar tarafından katledilmemek için uğraşıyorlar.
Bunu da topla-tüfekle-tankla değil, kavgayla-dövüşle yani, doğalarına uygun şekilde yapıyorlar.
***
Amacım, insanları pek sevmediğimi söylemekti aslında.
Evet, insanları kolay kolay sevmiyorum.
Bi' insana güven duymam ve onu gerçekten arkadaş bilmem zor.
Hep 'acaba?' var aklımda... hep bi' tedirginlik.
Sözlerimi ölçüyor, biçiyor, hep kartlarım kapalı oynuyorum bu arkadaşlık oyununu.
Elbette, var zamanla güven duyduğum, sevdiğim, beni yarı yolda bırakmayacağına inandığım, kendim gibi gördüğüm arkadaşlarım.
Onlar da, zaten bu sebeple 'arkadaşım'.
Azdır arkadaş sayım -dost demiyorum, o apayrı bi' mertebe- iki elin parmaklarının sayısını geçer-geçmez 'arkadaş' dediklerim.
Ben arkadaşlarımı, 'Bal'ım' deyip kucakladığım, beni sevdiğine inandığım ve beni  mutlu eden-yüzüme gülücük konduran minnak kedim gibi seviyorum.
Sevdiğime 'seni seviyorum' demekten çekinmem.
Ne var ki, çok mu zor 'seni seviyorum' demek.
Sevmesem, ne diye arayıp sorayım ki?
Neden 'arkadaş' olayım ki?
***
Konudan konuya atlayarak, nereden nereye geldim.
'Hayvanlardan/kedilerden/köpeklerden nefret ederim!' diyenleri arkadaş etmiyorum kendime.
Bu böyle biline.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Dünden ölmüş, bugüne kalmış...


Başlığın durumunu özetlediği bu düdük değil, benim efenim :)
Bu düdük ne kadar keyfine düşkün, ne kadar uykucu olsa da, benim kadar .......... değil :)
Gönlünüze göre, miskinlikten başlayıp tüm karekök ve üslerine giden uygun bi' kelimeyle doldurabilersiniz o noktalı yerleri.
Düşündüm de... ben başkası olsam, benle -kesinlikle- arkadaş olmazdım.
Nasıl bi' mıymıy, her şeye bi' bahanesi olan, hiç bi' plana dahil edemediğiniz, tembel, üşengeç, kafası gözü kırılası insan evladıyım annatamam.
Hadi bu kadar insafsız olmayayım kendime, azıcık hafifleteyim durumu; arkadaş olurdum belki de öyle can ciğer kuzu sarma olmazdım.
Düşünsene, yakın bi' arkadaşınızla sürekli şu muhabbetleri yaşadığınızı;

''Hadi gel, bi' yorgunluk kahvesi içelim.''
''Yok sağol ya, eve gideyim ben, çok yorgunum.''

''Hafta sonu sinemaya gidelim mi?''
''Yok sağol ya, evde yapılacak işler var, dinleneyim hafta sonu, bu hafta çok yoruldum.

''Cuma akşamı parti var, çok güzel olacak... gidelim mi?''
''Yok sağol ya, eve gidip kitap okurum, zaten yorgun olurum Cuma günü kalamam ayakta geç vakte kadar''

''Alışverişe çıkalım, H&M'de bi' indirim var, nasıl güzel kazaklar-paltolar yarı fiyatına!''
''Yok ya, kazak-palto ihtiyacım yok benim. Ben eve gideyim, hava soğuk zaten, keyfim yok.''

''İş çıkışı...''
''İş çıkışı eve gitmem lazım.''

Sanırım böyle biri yakın arkadaşınız olarak kalmazdı :)
Sadece arkadaş muhabbeti olsa yine iyi, sevgilimle şöyle konuşmalar geçiyor aramızda;

''Aşkım bi' dışarıya çıkıp yürüyüş yapalım mı? hava güzel...''
''Yok aşkım ya, neresi güzel havanın? Güneşe aldanma, buz gibi!''

''Alışverişe gidelim aşkım, buzdolabı neredeyse boş...''
''Ben listeyi yaptım, buzdolabının üzerinde aşkım, sen git. Ben gidersem şimdi çok zaman kaybederiz. Ben evde durayım.''

Evden çıkasım gelmiyor arkadaş. Ne varsa evde var sanki!
Hani bıraksalar beni, on beş gün- bi' ay sokağa bile çıkmadan evde kalabilirim -ki 12 gün sokak kapısı önüne çıkmadan yaşamışlığım vardır- böyle ev kuşuyum :/

Kim karşılıklı bi' kahve içmek için bi' saatini ayırmayı çok gören, hiç bi' planına dahil edemeyeceği insanla arkadaş olmak ister ki? :/
Hadi bunu geç, kim kendini sürekli yalnız alışverişe gönderen, birlikte sokağa çıkabilmek için bi' saat dil döktüğü bi' kadınla birlikte olmak ister ki? :/

Çok çekilmez, plan uydurulmaz, balla-bademle yenmez bi' tipim :/
Şu kışı da atlatayım, bahara değişeceğim.
Hava çok soğuk, n'apayım?
Dışarı çıkıp hasta mı olayım? :)

Bir küçücük turuncu düdük varmış...

Şimdiki aklım olsa, Bal'ımın ismi 'Düdük' olurdu :)
Sabah gözümü açar açmaz 'miyavdın! mırmırlarıyla bi' başlıyor... gece yatağa girdiğimde hemen gelip sağ omzuma kafasını yerleştirerek bana ninni niyetine dinlettiği mırmırlarıyla uykuya daldığım ana dek sürüyor.
Resmen ötüyor :)
İki hafta sonra, evimize gelip bi'taneciğimiz olalı tam bir yıl olacak :)
Sevilmeyecek gibi değil ki, bkz: Şekil 1A :)

Olimpik Kedi Sporları

Olimpiyatlar olur da benim kızım boş durur mu? :)
Buyurun size bizim evden ''Kedi Olimpiyatları'':

Bisiklet Kemirmece...



Sehpaya Kafa Dayamaca...



En Büyük Ağzı Açmaca...



En Garip Pozisyonda Uyumaca...



Perde Arkası Pusuya Yatmaca...



Altın madalyaların hepsi altın renkli kızıma gidiyor!
On puan on puan Balım şampiyon! ^..^

Şapşi! :)

Bu kız büyümüyoooo :)
Hep şapşi! :)
Bir mimikleri var, suratına baktığım an; neşesini, hangi modda olduğunu, ne düşündüğünü anında anlıyorum.
Nasıl yansıtıyor duygularını yüzüne, inanamıyorum! :)
Oyun moduna geçtiğinde dudaklarını büzüştürmesi, gözleri kısması... :)
Zıpla-kaç taktiğiyle kuyruk dimdik oyuna davet edişi...
'Mama' lafını duyunca dillenmesi, miyav!ların-miv!lerin ve bacaklar arasında 88 çizişlerin başlaması :)
Sabahları 'Miyavdın!'larla yatağa zıplayıp, pembe minik burnunu burnuma dayaması... :)
Yatağa girdiğim an, kısılmış-uyku akan gözlerle sağ kolumun üzerine zıplayıp, koluma başını yaslayıp, patiler suratımda en az onbeş dakika mırrr!laması :)
Kapı çaldığında, şapşi bi' suratla-gözler faltaşı açık,  mutfak eşiğinde büst gibi pozisyon alması... :)
Aşığım Balım'a! :)
Hafta sonu için Macaristan'dan gelen Paulina'mın Nikon'uyla yaptığım bir kaç deneme çekimi burada.
Huzurlarınızda: kirli surat- Şapşi! :)


Hanimiş: afili bi' fotoğraf makinesi almak şart oldu, erteleye erteleye... nereye kadar? :/

Dört pati ve bir gökkuşağı hikayesi

Gecenin bir yarısı uyuması gerektiğini hatırlayan bu bünye, başını yastığa koyduktan -sanırım- bir-iki saat sonra gürültüyle uyandı.
Sesler aynen şöyle idi: Tık! Tııııırrrrrrrrrrrrrrkkkkkkt! Pat! Tırrrrrrrrrkkkk-Taka!Tak!Pat!
Uyku sersemi az koktum sanırım. Yataktan kalkarken, 'Uçan Adam Sabri' modunu açtım: Allaaaağğğğğğhhhh!
Ses neymiş?
Minnak portakal, sabahın köründe pinpon (pingpong?) topuyla oynamaya karar vermiş. Topu da sıkıştırmış köşeye -böyle ayakkabılıkla paspas arasına- çift pati top oynuyor! Sektiriyor, duvara pas veriyor, gelişine rövaşata çakıyor falan.
Dedim ''Gızım Bak Git!''
Aldım topu patilerinden, koydum yastığımın altına, vurdum kafayı yattım yeniden. Saçma salak rüyalar gördüm, en korkulusundan :/ Çok ünlü artistlerin olduğu bi' filmin içine düşmüşüm ama film gerilim filmi. Başrol oyuncularından biri benim, hem de kurban rolünde! Adam beni arıyor arkadaş filmde fellik fellik! Bulursa karnımı kesecekmiş! :/ İçinden bi'şi alacakmış! Ne saklanmalı, ne kaçışlı, ne adrenalinli rım-tım! rım-tım! bi' filmdi be!
Kahvaltıda kendi kendime yorumladım rüyamı: totom açıkta kalmış ve de son günlerdeki tartışmalardan etkilenmiş bilinç :/ Karın yarmalar, doktor masaları felan :/ Ne kadar takılmamaya çalışsam da bilinçaltı çıkarıyor acısını bi' yerden işte. Neyse, ben bu rüyanın içinde kaçarken, korkarken, kovalanırken, saklanırken başka bi' ses duydum. Kırççç! Tırrk! Pat-pata da pata da! Kırrrç! Ama bu sefer bünye idmanlı :) araladım gözümü, baktım. Bizimki tutmuş içi çıkırdaklı-şakırdaklı faresini kuyruğundan ağzıyla, bi' sağa atıyor-koşuyor uzaklaşıyor sonra dört pati üzerine atlıyor, bi' sola atıyor-koşup uzaklaşıp anında dönüp dört pati üzerine atlıyor. Fare fare olalı böyle eziyet görmemiştir arkadaş! :) Kızamadım bu sefer, o filmli kabustan kurtardı beni minnakım :) Hem fareyi de yastık altına koyacak halim yoktu, benim uyku da hazır hiç olmuşken, kalktım yataktan.
Saat olmuş 06:30... alışık değilim bu saatte uyanmaya, değişik bi' tecrübe oldu bana da. Uykusuzum be, sarhoş gibiyim :/ Ama güne şahane bi' başlangıç yaptım :) Şehrin güne uyanışını izledim... kahvaltı hazırladım yolculuk öncesi Maria'ma :) Karşılıklı kıkırdadık, bi'daha ki buluşmaya plan yaptık falan. Son gelen yorumları ve selamları ilettim... sevindi :) Maviş gözleri ışıl ışıl ''yazan olursa sevgilerimi ilet, yine gelecek-yine poz verecek' de diye de sıkıca tembihledi :) Şimdi çıktılar kapıdan, çıkmadan önce elbetteki 'Tren Yolculuğu Kombini'ni fotoğrafladım :)

Sonra aklıma uzun süredir Minnak'ın fotoğraflarını paylaşmadığım geldi :)
Dedim bi' kaç kare paylaşayım.


Üstteki fotoğrafta, Mama Maria'nın koltuktan kalkmasını fırsat bilmiş olan Minnak, bulmaca kontrolü yapıyor.

Alttaki fotoğrafı da sanırım dün çektim ama şu an yine aynı pozisyonda dinleniyor hanfendü... malum, bu gece çok yoruldu, çok koşturdu :) Pingpong toplarını sevgilim bi' kaç gün önce almış gelmiş. Bizimki bayıldı, dört dönüyor evde resmen. Altı toptan üçü kayıp, kimbilir nereye sıkıştırdı? Bulamadım :) Biri yastık altında... hala vermiyorum. Kafa şişiriyo! :)


Şu tüy yumağını görünce aklıma geldi;
Geçen gün banyoda tarayıp-fırçalıyorum bu düdüğü... aldı hevesini fırçadan yana, gidip oynamak istedi. Ben de fırçalamayı daha bitirmediğimden, kucağımdan gitmesine izin vermedim. Bir zorladı, iki hamle yaptı... baktı kaçış yok; yüzüme bakıp resmen -kısacık da olsa- tısladı! Beni korkutacak güya! Ben de -nasıl yaptım bilmiyorum- ama öyle bi' tısladım ki gözlerine baka baka (dişlerimi de azıcık göstererekten) gözleri faltaşı gibi açıldı, kuyruğu kıstırdı... bi' daha da kaçmak için hamle bile yapmadı. O gün bugündür şeker gibi... ne bi' şımarıklık yapıyo, ne bi' agresiflik belirtisi gösteriyor. Ben yanına gelince kendini yere atıyor, kuyruğu az kıstırıp 'sev beni' moduna geçiyor. Sanki bana azıcık çekiniyor-korkuyor gibi geldi :/ Bilmeden yanlış bi'şi mi yaptım ben o tıslamayla? :/

Neyse.
Pazar günüme aktif başlangıç yapmadan önce Tren Yolculuğu Kombini'ni de koyayım şuraya, tam olsun :)


Gömlek : Bilmiyom!
Pantolon: Bilmiyom!
Çanta: Hiç bilmiyom! :)
Saat-Takı: Dünküsünün aynısı :)

Bi'de gökkuşağı fotoğrafı paylaşayım gitmeden. Yannız bu ilginç bi' gökkuşağı. Şakır şakır yağmur yaparken ve gökyüzü gıpgri bulutlarla kaplıyken -akşam- ortaya çıktı! :) Ne güneş vardı ne bi'şi ortada. Nasıl oldu-oluştu ben de anlamadım.Fotoğrafta da gördüğünüz üzere dik idi! :) Başlangıcı olan-bitişi olmayan bi' gökkuşağı. Mikail'in canı sıkılmış galiba, bi'de böylesini yapayım demiş :) Du' bakalım daha neler görücez bu memlekette.



Şimcilik 'bu gaddan' :) Gelirim, bi' gönderi daha yaparım belki. Bissürü 'taslak' var yazı listemde, paylaşayım sık sık, aradan çıksın hepiciği :)
En gülücüklüsünden olsun Pazar'ınız :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Yorgun savaşçı

Yarım saat oynadıktan sonra, kalan son enerjisi ile çıkardığı numaralar.
Arada azıcık görünmüşüm, o kadarcıktan bi'şey olmaz :P

Huzurlarınızda minnak topak! :)


Yorgun oyuncu :) from Sittirella on Vimeo.


Yine efenim, ''Vimeyo açılmeyoooo'' diyenler için, YouTube'dan geliyor:

Tertemizdir minnakım :)


Tertemizdir benim minnakım :) from Sittirella on Vimeo.

Bir bu pati, bir şu pati... söz de dinler :)
Pek temizdir benim minnakım :)

Yok efendim vimeo çalışmıyor, izleyemiyoruz diyenler için ;

Tembel işi oyun :)


Tembel işi oyun :) from Sittirella on Vimeo.

Tam tembel teneke, tam! :)
Hem oyun oynasın, hem yorulmasın.
Oh, ne ala hayat! :)

Yerim o kırpışık gözleri, pembe patileri :)

Hanimiş: videonun tamamı ile yüklenmesini bekleyip izlemek gerekiyormuş :/
Ya sabır deyin, hemencecik yükleniyor :)

Hangi kanal?

Hangi Kanal

Kediyi merak öldürür diye boşuna dememişler :)
O pembe minik burun her şeye girecek!

Bugünlerde ben neler yapıyorum?

* Beklenmedik hediyeler alıp, sevincimden hüngür hüngür ağlıyorum :')
Euphoric'im teşekkürederim, zamanım olduğunda detayları paylaşmak istiyorum :)))

* Beklenmedik hediyeler alıyorum, Xmas-yeni yıl zamanını çok seviyorum! :)

* Beklendik hediyeler alıyorum, -ne yalan söyleyeyim- ne çok sevenim varmış diye çocuklar gibi seviniyorum :) Hediyelere, sevilmeye, şımartılmaya doymam, bıkmam.

* Deli gibi çalışıyorum :/ Bol bol okuyorum :) Uykusuzluktan geberiyorum :(

* Çok hain, pek fena, alengirli-afili planlar yapıyorum :)

* 24 Aralık'ı iple çekiyorum, 9 günlük (yazıyla dokuz) tatilimi dört gözle bekliyorum :)))

* Kızımla oynuyorum, kedileri/kedilerle yaşamayı öğreniyorum... içime sığmayan bir sevgi yaşıyorum. Sanıyorum bu Bal Kız'a aşık oldum :)

* Ayı patisi gibi ''Ugg''larla sağda solda dolanıyorum :D
Ofis-sokak-yağmur-soğuk... peeeeh!
Bunca yıldır burun kıvırmakla halt etmişim! Konfor, rahatlık, sıcacık, oh mis! :)))
Ugg sevmeyen arkadaşlarıma selam ederim ;)

* Kışa hazırlanıyorum, karlı günler kapıda, ha yağdı-ha yağacak :)
Her yer Xmas hazırlığında, birbirinden güzel şeyler satışta!
Yılın bu dönemini çok ama çok seviyorum.

* Kırtasiye manyaklığım tavan yaptığı için, maaşı kaleme-deftere yatırmaktan korkuyorum :/
Bu manyaklığıma ayrı bir gönderide değinmeyi planlıyorum :)

* Uyumaya gidiyorum.
Şimdi siz uyuyorsunuzdur, mışıl mışıl... bunları da ya kahvaltıda, ya ofiste çayınızla ya da eve döndüğünüzde zaman bulduğunuzda okuyacaksınız;

Mutlu olsun gününüz! :)

Kim Gelmiş? :)


Ne ağladı, ne tısladı, ne pati attı.
Sadece tedirginliğini hissettik, serbest bıraktık.
Sabahtan beri yatağın altı, dolabın altı, minik evi, perdenin arkası gibi yerlerde saklandı.
Yere sıfır, sürüne sürüne :))) gülmekten öldürdü bizi.
Elime almak istediğimde fırlayıp kaçmıyor, kucağımdan bir an önce kurtulmak için hamle yapmıyor.
Dokunuşlarıma gözlerini kapatarak cevap veriyor :)
Hatta, az manzara seyretsin diye koyduğum pencere pervazı sanırım hoşuna gitti ki, perde arkasından beni izleye izleye uykuya daldı :)
Bu da uykuya daldı-dalacak anının resmidir.

Ürkütmeyelim ilk günden Balımı :)

(Her ne kadar eşim ''ben onu foxy diye çağıracağım, iki isimli olacak, ona göre'' dese de...)

Kızıma BAL adını (kendi bile farkına varmadan) öneren isim annesi; leyya oldu :)

Tüm önerilerinize teşekkür ederim.
Sevgilerimle.

Hanimiş: leyya'm :)
Sen yine yorum bırakamayacaksın, sayfamı Adsız kullanıcıların yorumlarına kapadım :)
Evet, ben de seni seviyorum! :P
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...