Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Once upon a time in Sittirelya


Bi' gözümü kapatınca, aralıklardan yıldızları görüyorum... gökyüzüne serilmiş, ışıl ışıl yanıp sönüyorlar.
Hafif bi' rüzgar esiyor; ne üşütüyor, ne terletiyor.
Çay kaşıklarının sesi ince belli bardaklardan yankılanıyor, mis gibi toprak kokusu geliyor burnuma.
Annemin gülücükleri babamın tok, sevecen sesine karışıyor... komşularımızın gülücükleri de onlarınkine... Herkesin mutlu olduğunu hatırlıyorum.
Ben tütün köfününün içinde, altımda bi' minder, başımın altında minik yastığım, bi' gözüm kapalı, diğer gözümle köfünün aralıklarından yıldızları dikizliyorum. O köfün benim sığınağım, kalem, görünmezlik kalkanım.
Cırcır böceklerinin sesi diğer yaz seslerine karışıyor fonda. Beni korkutan hiçbi' şey yok. Sadece huzur... sonsuz, hiç bitmeyecek gibi.
Hayatımın en güzel yıllarıymış onlar. Keşke o zamanlar bunu bilseydim.

O zamanlar ''Sittirelya''da zaman kavramı farklı idi.

Gün, sabah kalkıp kahvaltı etmekle başlar, erik ağacından zeytin ağacına sekmelerle sürer, tekrar acıkınca ele tutuşturulan kocaman bi' dilim ev ekmeğinin üzerindeki mis gibi domates salçası ve zeytin yağına eşlik eden yeşil-taze soğanla devam eder idi.
Gün, cırcır böcekleri yakalamak, üzüm bağlarından salkım salkım üzümleri mideye indirip, tulumbanın önüne yapılmış minicik havuza, tulumbayla kuyudan çekilerek doldurulan buz gibi su içinde karpuz soğutma görevini başarıyla tamamlamak, yorulmak, uyumak, tekrar uyanmak, dondurmacının çaldığı düdüğe deli gibi koşup bi' külah dondurmayı mideye indirmek ve yalın ayak alabildiğine yürüyüp koşmak... akşam yemeğini uykulu gözlerle yiyip köfünden yatağa serilip yıldızların ışıltısı, rüzgarın öpücükleri eşliğinde uykuya dalmaktan ibaretti.

Babam çalışıyordu, annem ev hanımıydı.
Baharla birlikte ''tütün'' işleri başlardı. Onlara göre; ek gelir... bana göre; yaz tatili.
Dedemden kalma, kocaman bir tarlanın başında anneciğimle babacığımın elleriyle yaptığı ''dam'' dediğimiz, üç yanı kapalı, dördüncü yanı tamamen açık, bi' yatak odası ve bi' salon-mutfaktan oluşan, kireçle boyanmış bembeyaz, kocaman bi' evimiz vardı.

''Tütüncülük'' denilince neler neler yapılırdı.
Fide ekimi, tütün tarlasının sürülmesi, tütün karıklarının açılması, sulanması... o karıklara elde delgilerle (gerçi sonradan makineyle dikilir olmuş) tek tek delikler açılıp fidelerin yerleştirilmesi... can suyu verilmesi :)
Çapalanması, tekrar çapalanması... sonra ilk elden önce dip sıyırması. Sonra kırıma geçilmesi, birinci el, ikinci el, üçüncü el... dördüncü ve son el :)
El dediğim tüm tarladaki her bi' tütün kökünün, tek tek elden geçirilip olgunlaşan yapraklarının alınması (kırılması) On binlerce kök tütün... o on binlerin tek tek, 4 kez elden geçmesi.
İnanılır gibi değil, sabır işiydi.
İş sadece tütün kırmak olsa yine iyi, tütün sabah güneş ortalığı ısıtmadan, tütün yaprakları sıcaktan etkilenmeden hala diri iken yapılır ve güneş battıktan sonra akşam serinliği çıktıktan sonra.. yani yapraklar tekrar serinleyip canlanmaya, dirilmeye başladıktan sonra.
Gece yarılarına dek ''lüx' dediğimiz gaz lambalarının altında kırılır tütün. Gece ve sabah kırılan tütün, benim bile içinde uyuduğum ''köfün''lere demet demet yerleştirilir. Öğle vakti güneş ortalığı kavurmaya başladığında, gölgeye çekilinir. O binlerce tütün yaprağı üçerli-beşerli, minik demetler halinde tütün iğnelerine dizilir :) O tütün iğnelerine dizilen tütünler, tütün kargılarına tek tek sıyrılır. Kargı tamamlandığında alınıp, güneşin en iyi vurduğu tütün sayasına asılır. O zifirli, yapış yapış ellerin sabunlu sıcak suyla temizlenmesi ayrı dert. Temizlendiği halde o acı tadın ellerden kolay kolay gitmemesi de cabası.
Tütünün ilacı, kırım hızının ayarlanması... yanmaması için veya erken kırılmaması için zamanlamanın tutturulması derdi. Tütününde yanma riski olan komşulara imece usulü yardıma gidilmesi...Bi'-iki gün hep birlikte onların tütününün kırılıp, tehlike atlatıldığında onların bize kırıma gelmesi.
Radyolu geceler., ''Arkası yarın''lar... masal saatleri :) Babanın içinden gelen yanık bi' türkü...
Oynak bi' şarkı yakalandığında, işin gücün bi' kaç dakikalığına bırakılıp şakkıdı-şukkudu göbek atılması :)Kırımlar bittiğinde tütünün biçilmesi... bomboş tarlada içilen çaylar, yenilen yemekler.

Sadece yıldızların şahitlik ettiği upuzun gece sohbetleri.

Meyvenin en tazesi, sebzenin en tazesi... bin bir çeşidi.
İnek sütünü ha taştı-ha taşacak diyerek pür dikkat kaynatmak, sıcak sıcak içmek. Yoğurt veya peynir yaparken anneyi pür dikkat izlemek. Küçük kardeşle kümesten sıcacık yumurtaları toplayıp, kaynatmak. Kışa hazırlanan reçeller, konserveler, tarhanalar, güneşte pişen domates ve biber salçaları.
Güneşe doymak, yanak üstü çil sahibi olmak... Amele yanıkları :)
Kuş yuvalarını bulup, günlerce o yavruların an be an büyüyüşlerine şahit olmak. Anne kuşlara yardım niyetine, kafadar kardeşle, yuva yakınlarına kurtçuk-solucan, ne bulursak taşımak. Kabuğundan çıkmış ağustos böceği, kara fatmalar, pis kokulu (bize göre osuruk böceği) böcekler ve çekirgeler gibi bilumum böcek türlerinin bilimsel olarak incelenmesi :) (Kibrit kutusu, cam kavanoz ama öldürmek yok tabi)
İncir (yemiş) ağaçlarına tırmanıp o kocaman yapraklar sayesinde bol bol kaşınmak. Kirazdan-vişneden küpe yapmak.
Taş fırında yapılan ev ekmeğinden sonra, sıcak fırına bir tepsi börek, bi' çömlek kebap ya da kurufasulye sürmek... Kaynatılan ''darı''lar (mısır), çiğ ''günebakan'' çekirdekleri (ay çiçeği), buğday başakları...
Yağmur bulutu yakalamak, bir adım atıp yaz yağmuruyla ıslanırken iki adım geriye gidip güneşte kurumak :)
Buzdolabı olmadan da yaşanabileceğinin farkına varmak.
Çalı ateşinde taze nohut demetleriyle yapılan ''çötüre''ler. ''Ateş sönse de yesek'' diye on parmak hazır beklemeler. Kaynatılan sularla leğenlerde yıkanan ve güneşte mis gibi kuruyan kar gibi çamaşırlar. Boylu boyunca serilmek toprağa... uyumak-uyanmak ve topraklanmanın kirlenmek anlamına gelmediğini anlamak.
Leğende yapılan banyolar, göz yakan ev sabunları, sıcak-soğuk ayarı asla tutmayan, bi' yakan-bi' donduran tas tas sular :)
Çamurla, taşla kendi kendine oynanan ve her zaman eğlenceli olan oyunlar. Kardeşle oynanan dokuztaşlar, sek-sekler, saklambaçlar... Salıncak kurdurmak, sonra da içimiz dışımıza çıkıncaya dek sallanmak. Kardeşimin, onu sallarken dur durak bilmeyen kahkahaları. Elele gezerken kardeşle, bilmiş bilmiş konuşmak. Baykuşların lanetli olduğuna dair totodan hikayeler uydururken kardeşe, onun az ilerde, erik ağacı dibindeki baykuş yuvasına hain bakışlarını yakalamak...

Gülmek, düşmek, ağlamak :)
Tam anlamıyla; doğaya teslim olmak.

Hayat güzeldi.
Hayat tertemizdi.
Hayat, güneşe teslim kahkahalar demekti.
Bi' zamanlar ''Sittirelya'' bize cennetti.

Görsel: Google Images

Maybe it's Maybelline! :)



Madem başladım anlatmaya, devam edeyim çocukluğumun anılarına.

Kankam Aysun'u biliyorsunuz, meşhur olma yolunda hızla ilerliyor, daha da meşhur edeceğim kesin onu. Çocukluk anılarımın yarısı onunla çünkü :)
Bu anımız daha da çocuk olduğum zamanımızdan, konuşmayı söktükten kısa süre sonrasından... daha ilkokul falan hak getire :)

***
Aysun'la annelerimizin ''kapının önünden ayrılmayın'' diye tanımladıkları o gözle görünmeyen ama güvenli kapı önü alanda bi' kilim, iki minder yayılmışız resmen... can sıkıntısı var tabi, şeytanın da işi gücü yok, dürtüyor sürekli.

Fikir Aysun'dan geldi; ''Hadi alışverişe çıkalım'' Hemen alışverişe çıkan iki ''büyük'' oluverdik.
Kolkola girdik, başladık sokak içinde genişçe daire çizerek alışveriş yapmaya; şunu alalım, bunu da alalım, pazara da çıkalım, ay şu ne güzelmiş, o pahalıymış!!! Ulen ne var ki ortada pahalı olsun? :)
Hayali ve ucuz şeyler satın alıp, hayali parayla ödemeyi yapıp, aldıklarımızı hayali çantalara doldurup yine hayali çantaların ağırlığından yorulup! dinleniyorduk :) Hayali içecekler içip, yorgunluk atıp alışverişe devam ediyorduk tabi. Alışveriş bitti, eve dönerken kuaföre uğramaya karar verdik.

Malum, bi' sürü kılık kıyafet, sebze, meyve, benim bir elimde pazar arabası, arabaya bağlı kurbanlık kuzu (bu kimin fikri idi hatırlamıyorum ama kınalı bi' kuzu seçmiştik, bunu gayet net hatırlıyorum) dönüşte de ''zuzazye''ye (züccaciyeci bile diyemediğimize göre yaş 3-5 arası idi demek) uğrayıp babannemin aylık taksidini de ödemiştim (hayırlı evlatmışım nan o zamanlar) kuaför tükkanının önündeki telefon direğine kuzumuzu bağlayıp, alışveriş poşetlerini duvar dibine bırakıp kuaföre girdik :) Ne de olsa bizim mahalle güvenliydi, eşyalarımızın çalınma ihtimali aklımızın ucundan geçmiyordu ama kuzu kaçabilirdi :)

Hayali kuaförlerle konuşup, bize ikram ettikleri hayali içecekleri içip, hayali perma yaptırıp - Aysun meç yaptırmıştı, annesi kılıklı :) - olmayan ojelerden sürmüştük ki; Aysun'un elinde onu gördüm;
Kırmızı ruj!
Üstelik hayali değildi, kaşla göz arasında nereden buldu ise elinde kırmızı bir ruj!!! tutuyordu.
Tamam, teoride o kırmızı bi' rujdu ama pratikte kırmızı -hem de acı, apacıııı- biber olduğu gerçeğini dudaklarımızı tırmısı tırmısı boyayıp bugünün ancelina culi'sinin dudaklarına rakip dudaklara sahip olduğumuzda -dudaklara sürmekle yetinsek yine iyiydi de- noktalama usulü yanaklara allık, göz kapaklarına far yaptığımızda; satın aldığımız tası tarağı -kınalı kuzuyu bile direğe bağlı- bırakıp ''Anneeeaaaaaaaa'' diye acıdan zırıl zırıl ağlayarak evlerimize koşarken anlamıştık.
Aysun ne yaptı, nasıl halletti o acıyla savaşı? hatırlamıyorum. Ama benim hikayemin devamı budur:

- Babanneeeeeeaaa! Üğüüüüüüüğüüüüü!
+ He kuzum, he karabiberim?
- Babanneeeeeeeea! Üğüüüüüüüüğüüüüüü! Yuj süvdük, nanıyoooooo! Üğüüüüüüğüüüüü!

Babannemle annemin kahkahaları hala kulaklarımda :)

Beni oturttular o dedemin bahçe keyfi yaptığı gök mavisi boyalı tahta sandalyeye, dolaptan bissürü domates çıkarttılar. O domatesleri ortadan ikiye kestiler. Gözümü açamamış olsam da,  hem yuvarlak, hem soğuk, hem de çooook tatlıydılar.
Dudaklarıma, gözlerime, yanaklarıma ortadan ikiye kesilmiş, olgun, soğuk domatesler sürüldü dakikalarca. Hem yandım, hem ağladım. Bi' yanda da yarısı yüze sürülen domateslerin diğer yarılarını mideye indirdim. Hem domatesle doydum hem bana çooook uzun gelen bir süre sonra gözümü açtım :)

***
Hayatımda yediğim en lezzetli domatesler onlardı.
Domatesi hala deli gibi severim.
Kırmızı ruj sürdüğümde ne zaman aynaya baksam; gülümserim :)

Hanimiş: domates işe yarıyor nan! :)
Hanimişiki: onu bunu bırakalım da, can havliyle direğe bağlı bıraktığımız kınalı kuzuya n'oldu acaba?

Görsel: Google Images

Kadınlar arasında rekabet ne zaman başlar?


Kadınlar arasındaki rekabeti ilk keşfimin ve bilmeden kazandığım ilk galibiyetimin hikayesidir bu efenim :)

Uzun, çooook uzun yıllar önce, güzel bi' ilçenin eski- bozulmamış, daracık sokakları ve çıkmaz sokakları olan huzurlu mahallesinde, babannemin eviyle duvar komşusu olan, iki oda bi' mutfaktan ibaret minicik bahçeli evimiz vardı.
O evimizin diğer duvar komşusu olan evde de kankam ailesiyle yaşardı :)

Aysun; patates yanaklı, ela gözlü, iri kıyım bi' erkek fatmaydı. Benden bi' buçuk yaş küçüktü fakat benden daha kiloluydu. Kilosunun fazlalığı ile doğru orantılı olarak aklının kurnazlığa çalışan yanı da bir hayli genişti. Fitnelik, fesatlık, kızma, küsme, mızıkçılık, yalan, dolan, hile, kavga, alavere-dalavereye dair ilk neyim var ise ondan öğrendim.
Kolay mıydı birini ''dışladığında'' önce sana bakmasını sağlamak, sonra yüzüne baktığında ''Hıh!'' deyip, aynı anda burun kıvırıp başını diğer yana çevirmek? :)

Yıllar yıllar sonra anladım Aysun'un benimle hep bi' rekabet içinde olduğunu, hep bi' şeyleri ispatlama, üstünlük kurma çabalarını ve sebeplerini.
Zaman zaman, kafama estikçe anlatacağım bunları bir bir :)

***
Küçüğüz, miniciğiz, evcilik oynadığımız dönemdeyiz, doktorculuk oynama mertebesine bile yükselememişiz daha... yine evcilik oynamaya karar verdik.
Ben anne olacaktım yine... Aysun ise kızım.
Oyunlarımızın standart babası Aysun'un benden bi' yaş büyük abisi idi ama gel gör ki o gün her ne olduysa evde değildi.
Eee, baba yok! Olur mu babasız evcilik? Hemen karşı çapraz komşumuzun yakışıklı oğlu devreye girdi :) Baba olmaya aday oldu.
Tam oyuna başlayacağız, Aysun'un tombik yanakları şişti. Afra tafralar, susmalar, oflamalar, puflamalar... sıkıntıya dair ne varsa tüm belirtileri. Bi' yandan da oyuncak bebeğinin saçlarını açıp sinirli sinirli örmeye çalışıyor ve biz oyuna başlamak için Aysun'un bebeğinin saçını düzeltmesini bekliyoruz ama o saç bi' türlü düzelmiyor. Az daha bekleyince öğrendik derdini;  ''Bu sefer ben anne olacağım!'' Hemen ''peki'' dedim, ''Aysun anne olsun" Komşu oğlu itiraz etti; ''Sen anne olmazsan ben oynamam'' :)
Aysun kızdı, bebeğinin saçlarından tuttuğu gibi bi' hışımla kalktı, ''Hıh!'' dedi, başını hızla diğer yana çevirdi... küstü, çekti gitti. Sokak kapısından içeri girerken de kahverengi boyalı demir kapıyı var gücüyle çarpmayı ihmal etmedi :)
Sonradan öğrenecektik ne zaman o kapı hızlı bi' şekilde çarpılsa ortada bi' anormallik olduğunu, kızgınlığının, küskünlüğünün acısını o kapıdan çıkardığını... o kapı aracılığıyla bize mesaj verip bi' nevi son sözü söylediğini.

Ben Aysun'un neden küstüğünü anlayamamıştım o an.
Aradan yıllar geçti, anladım;
O gün; benim bi' başka ''dişi''ye ilk tercih edilişimdi.
O gün; benim bi' ''dişi'' ile bilmeyerek girdiğim rekabetten ilk kez galip çıkışımdı.
O gün; benim komşu oğlunun aşkını bana ispatladığı gündü :)
O gün, kendi kendine sürdürdüğü gizli yarışı Aysun kaybetmişti ve inanılmaz şekilde o bunun farkındaydı.

Ah be Aysun!
Hata tümüyle senin :)

Bundandır nerde evcilik oynayan çocuk görsem gülümseyip, bi' kaç saniye durup onları izlemem.

Görsel: Google Images

Patchwork dediğin nedir ki... altı üstü kırk yama :)

Bu aralar patchwork her parçayı görür oldum.
Hani ''Arabın derdi kırmızı pabuç'' derler ya, benim de tek derdim patchwork.


Babannemin küçük bi' dikiş makinesi vardı. Siyah... altı ahşap kasalı. Oturduğun yerden dikiyordun ne istersen. Öyle masa-sandalye yoktu. İstendiğinde küçük bi' ayaklık eklenebilecek modeldi fakat elle çevirerek kullanırdı babannem.
Dikiş makinesi çıktığı an ortaya, benim şenliğim başlardı.
Bissürü renkli kumaş, iplik, incik boncuk ortaya dökülecek... hemen kurulurdum yanına.

Benim canım babannem, bi' süre kumaşları biriktirir, sonra da hepsini aynı gün keser, biçer, eklerdi birbirine elleriyle.
Minik minik karelere keserdi kumaşı önce el yordamıyla. Bazen de üçgenlere. Ama nasıl bir göz, nasıl bi' el ayarı ise santim şaşmazdı o kareler ve üçgenler. Bi' yandan da göz ucuyla bana bakardı :) Şaşkın şaşkın seyretmem sanırım onun hoşuna giderdi. Sonra adı 'gelin kızım' olan makine başlardı çalışmaya. Hepsini yanyana, ucuca özenle dikerdi.

O kadar alâkasız kalınlıkta ve renklerde olurdu ki kumaşlar, her seferinde ortaya iğrenç bi' şey çıkacağını düşünerek oturup izler, yine her seferinde birbiriyle alakasız onlarca farklı kumaşın dikildiğinde ortaya çıkardığı gökkuşağı görüntüsüne hayranlıkla bakakalırdım. 
Evet, o zamandan belliydi, ben akıllanmaz, adam olmazdım :) Her seferinde aynı şaşkınlığı yaşamaktı belki benim sevdiğim :)
Yapılanın eşsiz bi' şey olduğunu sezerdim. Genelde yorgan yüzü olurdu yapılan, bazen de minder.
Adı da ; kırk pare ya da kırk yama idi.

Çocuk aklı işte, utanırdım biraz. Sanki paramız yokmuş da, artan parçalardan yorgan yapmak zorunda kalacak kadar fakirmişiz gibi hissettirirdi bana o kırk pareler :)  Babannem bana gülerdi. ' Çeyizinin en değerli parçası olacak bu kırk pareler' dediğinde ağlayacak gibi olurdum.
Şimdi akıl başa geliyor... şimdi anlıyor insan, yapılanın değerini...
Şimdi idrak ediyor eskilerin neler yapabildiğini.

Belki de bu sebepten bu merakım, belki de, geçmişe olan özlemi giderebilmek adına patchwork parçalara ayrı gösterdiğim özen. Belki sırf babannemi bu derece özlediğim, her el yapımı parçada ondan küçük bi' parça bulabildiğimden benim için bu derece önemli hale geldi. 
Belki ben sadece umutsuzca özlediğim çocukluğumu geri getirebilmek adına ev yapımı, el yapımı, emek verilen her şeye kendimi bırakıyorum.
Öyle ya da böyle, bu işi seviyorum :)
Arasıra diyorum 'Acaba bir dikiş makinesi mi alsam?'Kendim toplasam, kendim diksem...
Öğrensem.
Neyse, böyle işte :)
Sanırım ömrümün sonuna dek el emeği her şeye çiçek görmüş bal arısı misali yapışıp kalacağım. Durum bunu gösteriyor. 

Görsel: Google Images

Kirlenmek güzeldir...

Ne zaman annesinin eline sıkı sıkı yapışmış, etrafa ürkek gözlerle bakan veya bi' oyun parkında, başındaki bekleyenin gözetiminde oyunun tadını çıkarmaya çalışan bi' çocuk görsem içim acıyor.

Güvenlikli sitelerin bahçelerinde, dışarıya meraklı gözlerle bakışlar atarak oynamaya ''çalışan'' çocukları gördüğümde ağlayacak gibi oluyorum.

Adına modernlik denilen görünmez duvarlı hapishanenin içinde çocukluklarını yaşayamadan büyüyen çocuklar...
Çok katlı-balkonsuz binaların pencerelerinden sokakları seyrederek büyüyen çocuklar...
Sokakta düşmemiş, dizi kanamamış, kafasından-kolundan-burnundan çizik almamış, bi' kedi tarafından tırmalanmamış, çıplak ayakla bi' kez bile olsun toprağa basmamış çocuklar yetişiyor geleceğe ve ben üzülüyorum.
Ne kadar özgür büyüdüğümüzü bi' kez daha anlıyorum.
Biliyorum, hala bizim yaşadığımız tarzda çocukluk dönemini yaşayanlar var Anadolu'nun ve dünyanın bi'çok yerinde.
Sözüm büyük kentlerdeki şanssız çocuklara, metropollerde büyümek zorunda olan masum yüzlere.
Çocukluğumu çok özlüyorum. Her anını, her anısını deli gibi özlüyorum.
Sizin de oluyor mu yazın en sıcak zamanında bi' ağaç gölgesinde, bi' kilim üstünde uyuduğunuz huzur dolu bi' uykuyu özlediğiniz?
Veya, özler misiniz elinizde salçalı ekmek, diğer elde bi' tutam yeşil soğan toprak kokan çocukluğunuzu?



Benim oluyor doğrusu...

Özlediğim o kadar çok şey var ki, tekrar yaşayabilmek, hissedebilmek için o anın güzelliğini ömrümden beş yılı feda edebileceğim anlar oluyor.
Şimdi bakıyorum o anıma, hatırladığım tek şey konforsuzluk görünen durumun içinde sonsuz bi' konfor hissi olduğu... Gereksiz detaylar yok... fazlasını istemek yok...elde olanla yetinilir ve bu muhteşem bi' haz verir.
Şimdi hamburger, pizza, waffle çocukları var. Ev yapımı domates salçasının ne olduğunu bilmeyen, biber salçasının kokusunu tanımayan, koşamayan, düşemeyen, oynayamayan, sokakları tanımayan, yaşıtlarıyla iletişim kuramayan, az da olsa sorunlu, doğayı ve hayvanları TV deki programlardan tanımaya çalışan çocuklar var, yapayalnız çocuklar.



Eline bi' tebeşir almamış, seksek çizmemiş, saklambaç oynamamış, ip atlamamış, istop nedir duymamış çocuklar yetişiyor. Hatta, arkadaş nedir bilmeyenleri bile var.
Şahsen yeni neslin yetişme tarzını tehlikeli buluyorum. Gelecek nesillerin arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok eksik kalacağına inanıyorum. Sosyalleşme konusunda sıkıntılar yaşayacaklarına, psikolojik problemlerden daha fazla nasipleneceklerine ve gelecekte psikologların ve psikiyatristlerin kapılarının çok daha fazla aşınacağına olan inancım -ne yazık ki- tam. İyimser olamıyorum, umutla bakamıyorum. Bilgisayar başında geçirilecek yılların, kitap okumak yerine Google'da aratılarak bulunacak bilginin, yaşıtlarıyla birlikte oynayacakları oyunlar yerine MMORPG oynayarak geçirecekleri zamanların onların kişisel gelişimine ve kendilerini tanımalarına katkı sağlayacağına da inanmıyorum.



Sanırım çok negatifim...

Biri çıksa beni bu düşündüklerimin tersine inandırsa... bu çocukların ruhen ve bedenen sağlıklı bireyler olacaklarına, eksiklerinin bulunmadığına, bugün onlara sağlanan imkânların bizim yaşadığımız dönemde sahip olduklarımızdan çok daha üstün olduğuna, yanlış düşündüğümü, bu kadar karamsar olmakla sadece kendimi üzdüğümü, gelecek nesillerin çok ama çok mutlu bireyler olacağının kanıtlandığını söylese...
Keşke söylese...
Ne kadar iyi yanından bakmaya çalışırsam çalışayım, ne bileyim... yapamıyorum. Bilye oynamak nedir bilmeyen, 9 taş, yakan top, elim sende, körebe oynamamış, tek kale maç yapmamış, kirlenmemiş, koşarken ayakkabısını yırtmamış, uçurtma uçurmamış çocukların mutlu olacağına inanmıyor kalbim.
Terli terli su içip boğazını şişirmemiş, gözüne çöp kaçmamış, arkadaşları tarafından mızıkçılıkla suçlanmamış, küstüm deyip eve sığınmamış, barıştım deyip arkadaşıyla kucaklaşmamış, olmadık bi' oyunda olmadık bi' sebepten ağlamamış, yalın ayak koşarken mahalle arasında kahkahalar atmamış, annesi kapıya çıkıp, sabah çıktığı eve akşam yemeği için dönmesini sağlamak için ismini uzata uzata bağırmamış bi' çocuğun bi' yanının hep eksik kalacağını söylüyor kalbim.



Bugünün süper-hiper marketlerinde arabaların sağında solunda koşturan çocukların, anne babası pazara giderken pazar arabasının içine çoktan oturmuş eski zaman çocuklarından hep bir adım geride kaldığını söylüyor içimdeki ses.
Yeni yapılan bir inşaat kumunda oynamamış,ayakkabısı kumla dolmamış, arı sokmamış, çiçek toplamamış, burnu kanamamış, nemli toprağa çivi saplamamış, ağaca tırmanmamış, gün ışığı yüzünü kızartmamış, sümüğü akmamış çocuklara acımaya devam ediyor bu kalp.
Belki eski kafalıyım, belki saçmalıyorum.
Belki de doğruyu söylüyorum.
Düşmeden, kirlenmeden büyümemeli bi' çocuk.

OMO reklamında, Çetin Tekindor'un o şahane sesiyle dediği gibi :
''Kirlenmek güzeldir.''

Görsel: Google Images

Bir ömre sığdıramayacağım hayallerim var


Ömür dediğin ne ki?

Daha dün babannemin 2 odalı kutu gibi şirin evinde bulabildiğim tüm minder ve yastıklardan çek-yat destekli oyuncak evler yapıyordum. İçine kendimi zor sığdırıyor ellerimle yaptığım kalemde kimsenin beni bulamayacağına emin hayaller kuruyordum.

Babannemle beraber, küçücük oklavamla minicik hamurlar açıp kuzinede ziyafetler hazırlıyordum.
Sokakta bulduğum kırmızı biberi ruj yapıp dudaklarıma, far yapıp göz kapaklarıma sürüyordum... Sonra kilo kilo domatesle, dudaklarımın ve gözlerimin acısını dindirmeye çalışıyordu bizimkiler...

Daha dün...
İki begonya saksısı arasına çamaşır ipi kurup, oyuncak bebeğimin yıkadığım çamaşırlarını asıp, saksılar devrilince veya çiçeklerden biri kırılınca 'babanneeeeeee, ağaç söküldü' diye bas bas bağırıyordum.
Düşüyordum... dizlerim kanıyordu, acımdan gözümden yaş geldiği halde hala sokakta 'istop' oynuyordum.
Elimde salçalı ekmek, diğer elimde 2-3 sap taze soğan, dudağımın kenarı kırmızı, bi' gözüm oyunda... yerime başkası oyuna girer korkusuyla boğulacak hızda ekmeğimi yiyordum.
Yaz geceleri bahçede pırıl pırıl yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakıp hayaller kuruyordum... Bugün asla hatırlayamadığım hayaller...

Büyüyordum... dün.
Bugün oldu, büyüdüm.

Gökyüzündeki o yıldızlar bir iki saçlarıma düşmeye başladılar artık.
Artık hatalarımdan dolayı özür dileyebiliyorum ve sevgimi sevdiğime göstermekten korkmuyorum.
Ertelemiyorum...
Kurmakta geç kaldığım hayallerim var ve bir ömre sığdıramayacağım... biliyorum.
Gün öğleyi devirdi.
Gerçekleştiremeden hayallerimi...
Yarın olmasın.
Korkuyorum.

Görsel: Deviantart.com

Bir gün daha biterken...



Kendimi bok gibi hissettiğim bi' günü daha burada bitiriyorum.
Genel olarak mutlu, gülümseyen, her yaptığının tadını çıkararak kendini eğlendiren biri olarak az önce kendime tuzak kurdum.
Oturdum, bi' de sigara yaktım.
Gökyüzüne baktım; lapa lapa kar.
Sonra aynı gökyüzünün altında başka zamanlarda düşündüklerimi anımsamaya çalıştım.
Anımsadım da...iyi halt ettim.
Ne salakmışım, ne beyinsiz...
Bi' kez daha emin oldum.
Kendime ''gerizekalısın kızım sen'' dedim önce, sonra kendime kızgınlığımı bir nebze bastırdım.
Daldım gittim...
Yıllar önce...uzun yıllar önce aynı şekilde bir sigara yakarak evimin penceresinden dışarı bakmıştım.
Yer Ataköy idi...
Lapa lapa kar yağmıştı. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Her yer bembeyazdı ve gecenin bi' yarısıydı. Otoparkta onlarca araç vardı. Gece ilerleyen saatler olmasına rağmen dışarıda insanlar sohbet ediyor, bazıları kahkahalar eşliğinde kartopu oynuyorlardı. Dertlenmiştim. ''Ne kadar yalnızım Tanrı'm...'' demiştim.
Herkesin yanında 'konuşabileceği' birileri vardı ve benim konuşabileceğim kimsem yoktu.
Güvenebileceğim...karşılıklı birer fincan kahve eşliğinde havadan sudan konuşabileceğim.
İş çıkışı telefon açıp ''bugün sakın plan yapma, bowlinge gidiyoruz'' deyip emrivaki yapabileceğim...
Yoktu işte...hiç kimsem yoktu!
Yalnızlık soğuk bi' taş gibi içime oturdu...
Ağladım...ağladım... ''lanet olsun!'' dedim. ''bundan daha beter bi' duygu olamaz!''
Yine büyük konuşmuştum...yine çok büyük laf etmiştim...

Oysa kendime ait bi' evim vardı.
Şirin, sıcacık.
İşim vardı...
Uzakta da olsa bir ailem vardı.
Sağlıklıydım, gençtim...
Hayallerim yoktu sadece.

Bi' an kendime geldim.
Şimdi, yalnız değilim; yanımda konuşabileceğim birileri var.
Sevgilim var.
Ama o gece sahibi olduğum hiçbi' şeye artık sahip değilim!
Ve ben, o gece sahip olduklarıma kavuşabilmek için neler vermezdim...
Ne kadar nankörmüşüm, ne kadar kör, ne kadar bencil, ne kadar tatminsiz.

Yağ be kar...
Yağ... daha çok yağ...
Bembeyaz ağla benim için...
Ben bi' sigara daha içeyim.

Görsel: Google Images

Böyle öğrenilmiyormuş...



Bizim evde hep ‘imalı cümleler kurma’ durumu söz konusu idi.
- Sen otur yerinde, hiç bi' işe elini sürme e mi? Aferin!
- Bi' kerede söyletmeden şunu şunu ve şunu yapsan şaşarım zaten.
- Sen otur hep odanda…hiç insan içine karışma… Çıkıp bi' ''hoşgeldiniz'' desen misafirlere ölürsün çünkü.
- Elalemin çocukları lisedeyken iş güç sahibi oldu, sen üniversite okudun ama iş beğenmiyorsun. Aferin kızım, armudun sapı üzümün çöpü derken işsiz kal.
- Aç aç müziğin sesini, daha da aç! Sokağın öteki ucundan duyamıyorlardır belki!

var ya…

O ''elâlemin çocukları''na kafa atma ihtiyacı hissetmişimdir şiddetle!
Hep mükemmel evlat, sorunsuz-gurur duyulacak örnekler olmuşlardır.
Ve benim, onlarda olmayan bi' kusurum vardır hep.
Hey! Elâlemin herkese örnek olan çocukları: Hepiniz şerefsizsiniz!
Çok mu zordu bir kere olsun olumlu bir şeyler söyleyerek insanın içinde şevk uyandırmak?
Mesela ;
- Kızım müziğin sesi çok yüksek, komşularımız rahatsız olabilir, biraz kıs…
ya da,
- Güzelim, misafirlerin yanında biraz otursan çok mutlu olurum.
veya,
- Kızım bana yardım etsen de şu işi erkenden bitirsek…yoruluyorum.
gibi olumlu cümleler kurmak çok mu zordu?

Hep bi' laf sokma çabası…
Hep bi' beğenmemezlik…
Hep bi' kusur bulma sevdası…
İçime işlemiş, her boka kıçından bakma tavrınız.
Şimdi bakıyorum da, sizin bana laf soka soka iyiden iyiye soğuttuğunuz her şeyi şu an gayet mutlu bi' şekilde, hiç üşenmeden, sızlanmadan yapıyorum.
Yazık, çok yazık oldu. Şimdi mum yakıp arıyoruz geçen yılları ama nafile.
Kalp ağrısı…"Keşke" düşünceleri…
Negatif deneyimlerden pozitif dersler çıkarabilme çabaları.
Çok üzgünüm anne…hem de çok.
Sizin için…

Bu yaşınıza gelip hala doğru bildiklerinizin yanlış olduğunu anlayamadıysanız…
Offf ya.. of!!!

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...