Çocukluk Anıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çocukluk Anıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Toprak çeker...


Ege'liyim ben.

Güneş her sabah yüzümü öper, rüzgar saçlarımda gezinirdi...
Çocukluğum, dedemin çiftliğinde yalınayak koşturmakla, bulduğum her ağacın -özellikle zeytin ve erik- dallarına kurulup kitap okumakla geçti.
Elimde tuz dolu bi' çay tabağı ile erik ağacının bi' dalında, bi' yandan tuzu dökmemeye çalışarak dişlerim uyuşasıya dek  erik yemekle geçti, çocukluğum...
Yemiş (incir) ağaçlarında, yapraklara değmemeye çalışarak yemiş toplamakla -ve ne yazık ki her seferinde o kocaman yapraklar değdiği için- kaşınıp durmakla, domates toplarken elimin/ayağımın sarımtırak-yeşile boyanmasıyla geçti.
Taze ceviz yerken ellerimi cevizle kınalamak, vişne ve karadut yerken elimi-ayağımı, dilimi dudağımı kopkoyu kan rengine bulayıp bizimkilere dil çıkarmakla geçti, çocukluğum...
İki farklı iğde ağacımız vardı; biri yumuşacık ve etli, amber rengi iğdemiz, diğeri ise 'un iğdesi' dediğimiz, dışı ince zar gibi, içi bembeyaz ve un gibi tatlı iğde.
Kayısı, zerdali,şeftali, armut, badem, elma...
Sıra sıra üzüm bağları, salkım salkım üzümle dolu asmalar...
Kavun, karpuz sıra sıra toprakta...
Fasulyenin onlarca çeşidi, Ayşe kadın'ı ayrı, çalı'sı ayrı... sonra bezelye ve börülce...
Nane, maydanoz, yeşil soğan, sarımsak, pırasa, tere ve roka...
İnek sütünü köpürte köpürte kaynatmalar, yoğurt, peynir ve kümesten alınan sıcacık yumurtalar...
Zeytinliklerimizden çıkarttığımız yemyeşil zeytinyağları, -bizim deyişimizle- kırması, salamurası, kostiklisi, yuvarlaması, selesi, tuzlaması; çeşit çeşit zeytinler...
Kızgın güneşin altında, tepsilerde hazırlanan domates ve biber salçaları...ve o tepsilerin üzerine toz/karınca kaçmasın diye özenle serilen bembeyaz tülbentler...
Güneşte kuruyan, arada rüzgar estikçe birbirine çan gibi vuran iplere dizili patlıcanlar, biberler, domatesler, bamyalar, fasulyeler arasında geçti, çocukluğum...
Çayın rengi bile başkaydı sanki o zamanlar.
Akşamüstleri, gün batımına yakın, tazecik yemyeşil nohut demetleri toplanır, altına ve üstüne çalı-çırpı koyulup ateşlenir, çalılar yandıkça arasında yarı pişen mis gibi nohutların kokusu burnumuza gelir, ateş söndüğünde geri kalanlar karıştırılarak aralara düşen közlerin de sönmesi sağlanır ve bizim 'çötüre' dediğimiz bu taze nohut ziyafeti elle, tek tek toprak üstünden toplanarak yenilir...
Bahçeden kendi ellerimle topladığım patlıcan, biber, domates, kabak, patatesle kızartılır, üzerine domates sosu dökülür, yanında süzme yoğurt, taş fırınımızda anneannemin pişirdiği mis gibi ev ekmeği ve pidelerle, bol yeşil soğanlı ve sirkeli salatalarla afiyetle yenir.
Bazen, köze yatırılan patlıcanlar soyulur, tazecik sarımsak ve biber-domates doğranıp o patlıcanlarla birlikte ezilir, üzerine çiğ zeytinyağı gezdirilir; al sana gömme.
Biraz büyüyen/kartlaşan bamyalar toplanıp tavaya sıralanır, zeytinyağıyla hafifçe kızartılır, üzerine domatesler dilim dilim sıralanır ve tavanın ağzı kapatılır; al sana bamya tava.
Arada yaz yağmuru başlar, herkes sözleşmişcesine ayrı köşeye koşar, güneş altına kurumaya bırakılan ne varsa alelacele toplanılır, sonra herkes birer kahraman edasıyla çay bardakları elinde yağmuru seyreder...
Yağmurun toprağa değdiğinde ortaya çıkan o mis gibi koku ciğerlere çekilir.
Babam 'Ver Allah'ım ver!' der, hele bi' de gök gürlerse bu sözden sonra; yüzlerde kocaman gülümsemeler...
Çiftliğe yürüme mesafesindeki 'tepe' de bulunan yüzlerce Antep fıstığı ağacına günlük sefere çıkılır, kilolarca Antep fıstığı toplanır, akşamına o fıstıklar yenirken, o tepe hakkında anlatılan tüyler ürpertici hikayeler dinlenilir...
Gece oldu mu yıldızlar ışıl ışıl gökyüzüne serilir...
Ay, o tepenin ardından önce turuncuya boyanmış ve kocaman doğar, yavaş yavaş yükselir ve geceyi aydınlatırken her yeri onlarca gölge oyununa boğar.
Cırcır böceklerinin durmak bilmez sesleri sabaha dek ninni gibi kulaklara çalınır durur.
Kocaman günebakanlar ellerde, tazecik çiğdem yemeler...
Koçanından çıkarılmış darılar -bazıları mısır der- haşlanmaya başlanmış...
Akşamüstü elimde bi' minnak dal parçası, hoplaya zıplaya gezindiğim zamanlar yol kenarından topladığım yaban böğürtlenleri...
Bu yaşa geldim; unutamadım, özlemimi dindiremedim, vazgeçemedim.
Gözümü kapadığım an yine yalınayak yürüyorum o topraklarda...
Yine alabildiğince özgür, yine olabildiğince mutlu.

Babamın dediği gibi: 'Toprak çeker'.
Ege'liyim ben.

Görsel: Deviantart.com / Inside My Defences by *Glain07

Yıldıza Ulaşmak


Orta okuldaydım.
Yıldıza Ulaşmak / Alcanzar dizisinin ortalığı -daha doğrusu bizim kuşağı- kasıp kavurduğu yıllar...
Çok tatlı bi' İngilizce öğretmenimiz vardı, dalga dalga kurum gibi saçları, hafif uzun ve ojeli tırnakları, sınıfı dolduran parfümünün kokusu ile tam bi' 'aşık olunacak öğretmen' örneği idi dönemimizin erkek öğrencileri için... kızlar için 'örnek alınacak kadın'.
Hepimiz öğretmen aşkına İngilizce dersimizi soluğumuzu tutarak dinliyoruz ve bu öğretmen aşkımızın yardımıyla İngilizce'yi sökmüşüz artık, sular seller gibi kafasını-gözünü kırıyoruz bu dilin :)
Bi' gün -olay nasıl gelişti hakkaten hatırlamıyorum- ama ağzım açık yine 'Yıldıza Ulaşmak' dizisini seyrediyorum... bi' an geldi Eduardo abimiz sanki gözlerimin içine baktı ve hatırlayamadığım çok anlamlı sözler etti.
Ben kalakaldım... :/
Hemen kağıdı kalemi çıkardım -İngilizce!!! biliyorum ya- Eduardo arkadaşa mektup yazdım :)

''Hello Eduardo,
You are very handsome!
My name is S.Ella, I am from Turkey.
I am most big fan of you. I would like to talk to you.
Please answer my letter... O.K?
I LOVE YOU!
yours,
S.Ella''

Kelimesi kelimesine böyleydi mektubum :)
Mektubu yazdım ama adres yok elimde!
Aman be, bu da dert miydi? :) seven ne yapmaz? :)))
Eduardo Capetillo'yu dünya tanıyor nasılsa :)

Adres:
Mr. Eduardo Capetillo
(Alcanzar)
U.S.A
yapıştırdım pembe zarfımı, ilk ve son ilan-ı aşk mektubumu yolladım :)))

Postanedeki gudubet kadına, mektubun Amerika'ya!!! kaç günde ulaşacağını sordum, 'iki hafta kadar sürer' demişti gudubet kadın, gözlerini belerterek gözlüklerinin tepesinden.
Postanenin kapısından kahraman edasıyla çıktım!
İlk iki hafta meraksız bir şekilde mektubumun ulaşmasını bekledim. Hesaplarıma göre, bana cevap yazdığında iki hafta da gelecekti mektubu elime. Bi' hafta da ben cevap yazma süresi ekledim üstüne.
Malum, meşgul adam, çok ünlü bi' yıldız, pat! diye cevap yazamaz.
Beş haftanın sonunda mektubuma cevap gelmeyince meraklanmaya başladım...
Altı hafta-yedi hafta derken aradan yirmi küsur yıl geçti işte :)))

Şimdi biliyorum Eduardo'nun bana neden cevap vermediğini.
Amerika'nın alt tarafı yerine üst tarafına yollamışım mektubu :)
Bi' de İspanyolca bi' kaç kelime şettirseymişim beni kesin anlardı o.
Kaçırdı gül gibi kısmeti :)

Şimdiki çocuklar harika, yeni nesil zehir gibi...
Her bi' boktan haberleri var.
Düşünüyorum da; ben mi çok salaktım? (olabüle)
Bizim nesil mi çok saftı? (bu da ihtimaller dahilinde)
Bizim zamanımızda, dünyanın ne menem bi' şey olduğunu görmemizi engelleyen perdeler mi çekilmişti gözümüze?
Çok mu 'temiz' kalmıştık?
Gerçekten, yeni nesli bizim zamanımızdan bu kadar farklı kılan nedir? bilmiyorum.
Teknoloji, internet, bilgiye ulaşabilme, bilmem ne de bi' yere kadar...
Onlar yetişkin kafasıyla düşünüyorlar, her olaya-duruma 'mantık' kullanarak yaklaşıyorlar.
Bizim mantıklar, ipe geçirip boynumuza astığımız pembe kokulu silgiler gibiydi sanki; hata yaptıkça kullanmak zorunda kaldığımız...
Bu da böyle, hatırladıkça beni kocaman gülümseten bi' çocukluk anımdır işte :)

Heyt be! :)
Ben de diyorum içimdeki İspanyolca sevgisi bambaşka... nedir bu sevginin sebebi? :)
Temeli o -hala sözlerini bilmediğim- şarkıyla atılmış meğersem :)))

Hanimiş: Alcanzar, 'ulaşmak' anlamına geliyor... ne alaka be? O zamandan beri bu çeviri işinde keklenmekteyiz :)
Böyle de konuştururum İspanyolca'mı :)))

Hadi ben kaçtım! :)

Görsel: Google Images

Once upon a time in Sittirelya


Bi' gözümü kapatınca, aralıklardan yıldızları görüyorum... gökyüzüne serilmiş, ışıl ışıl yanıp sönüyorlar.
Hafif bi' rüzgar esiyor; ne üşütüyor, ne terletiyor.
Çay kaşıklarının sesi ince belli bardaklardan yankılanıyor, mis gibi toprak kokusu geliyor burnuma.
Annemin gülücükleri babamın tok, sevecen sesine karışıyor... komşularımızın gülücükleri de onlarınkine... Herkesin mutlu olduğunu hatırlıyorum.
Ben tütün köfününün içinde, altımda bi' minder, başımın altında minik yastığım, bi' gözüm kapalı, diğer gözümle köfünün aralıklarından yıldızları dikizliyorum. O köfün benim sığınağım, kalem, görünmezlik kalkanım.
Cırcır böceklerinin sesi diğer yaz seslerine karışıyor fonda. Beni korkutan hiçbi' şey yok. Sadece huzur... sonsuz, hiç bitmeyecek gibi.
Hayatımın en güzel yıllarıymış onlar. Keşke o zamanlar bunu bilseydim.

O zamanlar ''Sittirelya''da zaman kavramı farklı idi.

Gün, sabah kalkıp kahvaltı etmekle başlar, erik ağacından zeytin ağacına sekmelerle sürer, tekrar acıkınca ele tutuşturulan kocaman bi' dilim ev ekmeğinin üzerindeki mis gibi domates salçası ve zeytin yağına eşlik eden yeşil-taze soğanla devam eder idi.
Gün, cırcır böcekleri yakalamak, üzüm bağlarından salkım salkım üzümleri mideye indirip, tulumbanın önüne yapılmış minicik havuza, tulumbayla kuyudan çekilerek doldurulan buz gibi su içinde karpuz soğutma görevini başarıyla tamamlamak, yorulmak, uyumak, tekrar uyanmak, dondurmacının çaldığı düdüğe deli gibi koşup bi' külah dondurmayı mideye indirmek ve yalın ayak alabildiğine yürüyüp koşmak... akşam yemeğini uykulu gözlerle yiyip köfünden yatağa serilip yıldızların ışıltısı, rüzgarın öpücükleri eşliğinde uykuya dalmaktan ibaretti.

Babam çalışıyordu, annem ev hanımıydı.
Baharla birlikte ''tütün'' işleri başlardı. Onlara göre; ek gelir... bana göre; yaz tatili.
Dedemden kalma, kocaman bir tarlanın başında anneciğimle babacığımın elleriyle yaptığı ''dam'' dediğimiz, üç yanı kapalı, dördüncü yanı tamamen açık, bi' yatak odası ve bi' salon-mutfaktan oluşan, kireçle boyanmış bembeyaz, kocaman bi' evimiz vardı.

''Tütüncülük'' denilince neler neler yapılırdı.
Fide ekimi, tütün tarlasının sürülmesi, tütün karıklarının açılması, sulanması... o karıklara elde delgilerle (gerçi sonradan makineyle dikilir olmuş) tek tek delikler açılıp fidelerin yerleştirilmesi... can suyu verilmesi :)
Çapalanması, tekrar çapalanması... sonra ilk elden önce dip sıyırması. Sonra kırıma geçilmesi, birinci el, ikinci el, üçüncü el... dördüncü ve son el :)
El dediğim tüm tarladaki her bi' tütün kökünün, tek tek elden geçirilip olgunlaşan yapraklarının alınması (kırılması) On binlerce kök tütün... o on binlerin tek tek, 4 kez elden geçmesi.
İnanılır gibi değil, sabır işiydi.
İş sadece tütün kırmak olsa yine iyi, tütün sabah güneş ortalığı ısıtmadan, tütün yaprakları sıcaktan etkilenmeden hala diri iken yapılır ve güneş battıktan sonra akşam serinliği çıktıktan sonra.. yani yapraklar tekrar serinleyip canlanmaya, dirilmeye başladıktan sonra.
Gece yarılarına dek ''lüx' dediğimiz gaz lambalarının altında kırılır tütün. Gece ve sabah kırılan tütün, benim bile içinde uyuduğum ''köfün''lere demet demet yerleştirilir. Öğle vakti güneş ortalığı kavurmaya başladığında, gölgeye çekilinir. O binlerce tütün yaprağı üçerli-beşerli, minik demetler halinde tütün iğnelerine dizilir :) O tütün iğnelerine dizilen tütünler, tütün kargılarına tek tek sıyrılır. Kargı tamamlandığında alınıp, güneşin en iyi vurduğu tütün sayasına asılır. O zifirli, yapış yapış ellerin sabunlu sıcak suyla temizlenmesi ayrı dert. Temizlendiği halde o acı tadın ellerden kolay kolay gitmemesi de cabası.
Tütünün ilacı, kırım hızının ayarlanması... yanmaması için veya erken kırılmaması için zamanlamanın tutturulması derdi. Tütününde yanma riski olan komşulara imece usulü yardıma gidilmesi...Bi'-iki gün hep birlikte onların tütününün kırılıp, tehlike atlatıldığında onların bize kırıma gelmesi.
Radyolu geceler., ''Arkası yarın''lar... masal saatleri :) Babanın içinden gelen yanık bi' türkü...
Oynak bi' şarkı yakalandığında, işin gücün bi' kaç dakikalığına bırakılıp şakkıdı-şukkudu göbek atılması :)Kırımlar bittiğinde tütünün biçilmesi... bomboş tarlada içilen çaylar, yenilen yemekler.

Sadece yıldızların şahitlik ettiği upuzun gece sohbetleri.

Meyvenin en tazesi, sebzenin en tazesi... bin bir çeşidi.
İnek sütünü ha taştı-ha taşacak diyerek pür dikkat kaynatmak, sıcak sıcak içmek. Yoğurt veya peynir yaparken anneyi pür dikkat izlemek. Küçük kardeşle kümesten sıcacık yumurtaları toplayıp, kaynatmak. Kışa hazırlanan reçeller, konserveler, tarhanalar, güneşte pişen domates ve biber salçaları.
Güneşe doymak, yanak üstü çil sahibi olmak... Amele yanıkları :)
Kuş yuvalarını bulup, günlerce o yavruların an be an büyüyüşlerine şahit olmak. Anne kuşlara yardım niyetine, kafadar kardeşle, yuva yakınlarına kurtçuk-solucan, ne bulursak taşımak. Kabuğundan çıkmış ağustos böceği, kara fatmalar, pis kokulu (bize göre osuruk böceği) böcekler ve çekirgeler gibi bilumum böcek türlerinin bilimsel olarak incelenmesi :) (Kibrit kutusu, cam kavanoz ama öldürmek yok tabi)
İncir (yemiş) ağaçlarına tırmanıp o kocaman yapraklar sayesinde bol bol kaşınmak. Kirazdan-vişneden küpe yapmak.
Taş fırında yapılan ev ekmeğinden sonra, sıcak fırına bir tepsi börek, bi' çömlek kebap ya da kurufasulye sürmek... Kaynatılan ''darı''lar (mısır), çiğ ''günebakan'' çekirdekleri (ay çiçeği), buğday başakları...
Yağmur bulutu yakalamak, bir adım atıp yaz yağmuruyla ıslanırken iki adım geriye gidip güneşte kurumak :)
Buzdolabı olmadan da yaşanabileceğinin farkına varmak.
Çalı ateşinde taze nohut demetleriyle yapılan ''çötüre''ler. ''Ateş sönse de yesek'' diye on parmak hazır beklemeler. Kaynatılan sularla leğenlerde yıkanan ve güneşte mis gibi kuruyan kar gibi çamaşırlar. Boylu boyunca serilmek toprağa... uyumak-uyanmak ve topraklanmanın kirlenmek anlamına gelmediğini anlamak.
Leğende yapılan banyolar, göz yakan ev sabunları, sıcak-soğuk ayarı asla tutmayan, bi' yakan-bi' donduran tas tas sular :)
Çamurla, taşla kendi kendine oynanan ve her zaman eğlenceli olan oyunlar. Kardeşle oynanan dokuztaşlar, sek-sekler, saklambaçlar... Salıncak kurdurmak, sonra da içimiz dışımıza çıkıncaya dek sallanmak. Kardeşimin, onu sallarken dur durak bilmeyen kahkahaları. Elele gezerken kardeşle, bilmiş bilmiş konuşmak. Baykuşların lanetli olduğuna dair totodan hikayeler uydururken kardeşe, onun az ilerde, erik ağacı dibindeki baykuş yuvasına hain bakışlarını yakalamak...

Gülmek, düşmek, ağlamak :)
Tam anlamıyla; doğaya teslim olmak.

Hayat güzeldi.
Hayat tertemizdi.
Hayat, güneşe teslim kahkahalar demekti.
Bi' zamanlar ''Sittirelya'' bize cennetti.

Görsel: Google Images

Maybe it's Maybelline! :)



Madem başladım anlatmaya, devam edeyim çocukluğumun anılarına.

Kankam Aysun'u biliyorsunuz, meşhur olma yolunda hızla ilerliyor, daha da meşhur edeceğim kesin onu. Çocukluk anılarımın yarısı onunla çünkü :)
Bu anımız daha da çocuk olduğum zamanımızdan, konuşmayı söktükten kısa süre sonrasından... daha ilkokul falan hak getire :)

***
Aysun'la annelerimizin ''kapının önünden ayrılmayın'' diye tanımladıkları o gözle görünmeyen ama güvenli kapı önü alanda bi' kilim, iki minder yayılmışız resmen... can sıkıntısı var tabi, şeytanın da işi gücü yok, dürtüyor sürekli.

Fikir Aysun'dan geldi; ''Hadi alışverişe çıkalım'' Hemen alışverişe çıkan iki ''büyük'' oluverdik.
Kolkola girdik, başladık sokak içinde genişçe daire çizerek alışveriş yapmaya; şunu alalım, bunu da alalım, pazara da çıkalım, ay şu ne güzelmiş, o pahalıymış!!! Ulen ne var ki ortada pahalı olsun? :)
Hayali ve ucuz şeyler satın alıp, hayali parayla ödemeyi yapıp, aldıklarımızı hayali çantalara doldurup yine hayali çantaların ağırlığından yorulup! dinleniyorduk :) Hayali içecekler içip, yorgunluk atıp alışverişe devam ediyorduk tabi. Alışveriş bitti, eve dönerken kuaföre uğramaya karar verdik.

Malum, bi' sürü kılık kıyafet, sebze, meyve, benim bir elimde pazar arabası, arabaya bağlı kurbanlık kuzu (bu kimin fikri idi hatırlamıyorum ama kınalı bi' kuzu seçmiştik, bunu gayet net hatırlıyorum) dönüşte de ''zuzazye''ye (züccaciyeci bile diyemediğimize göre yaş 3-5 arası idi demek) uğrayıp babannemin aylık taksidini de ödemiştim (hayırlı evlatmışım nan o zamanlar) kuaför tükkanının önündeki telefon direğine kuzumuzu bağlayıp, alışveriş poşetlerini duvar dibine bırakıp kuaföre girdik :) Ne de olsa bizim mahalle güvenliydi, eşyalarımızın çalınma ihtimali aklımızın ucundan geçmiyordu ama kuzu kaçabilirdi :)

Hayali kuaförlerle konuşup, bize ikram ettikleri hayali içecekleri içip, hayali perma yaptırıp - Aysun meç yaptırmıştı, annesi kılıklı :) - olmayan ojelerden sürmüştük ki; Aysun'un elinde onu gördüm;
Kırmızı ruj!
Üstelik hayali değildi, kaşla göz arasında nereden buldu ise elinde kırmızı bir ruj!!! tutuyordu.
Tamam, teoride o kırmızı bi' rujdu ama pratikte kırmızı -hem de acı, apacıııı- biber olduğu gerçeğini dudaklarımızı tırmısı tırmısı boyayıp bugünün ancelina culi'sinin dudaklarına rakip dudaklara sahip olduğumuzda -dudaklara sürmekle yetinsek yine iyiydi de- noktalama usulü yanaklara allık, göz kapaklarına far yaptığımızda; satın aldığımız tası tarağı -kınalı kuzuyu bile direğe bağlı- bırakıp ''Anneeeaaaaaaaa'' diye acıdan zırıl zırıl ağlayarak evlerimize koşarken anlamıştık.
Aysun ne yaptı, nasıl halletti o acıyla savaşı? hatırlamıyorum. Ama benim hikayemin devamı budur:

- Babanneeeeeeaaa! Üğüüüüüüüğüüüüü!
+ He kuzum, he karabiberim?
- Babanneeeeeeeea! Üğüüüüüüüüğüüüüüü! Yuj süvdük, nanıyoooooo! Üğüüüüüüğüüüüü!

Babannemle annemin kahkahaları hala kulaklarımda :)

Beni oturttular o dedemin bahçe keyfi yaptığı gök mavisi boyalı tahta sandalyeye, dolaptan bissürü domates çıkarttılar. O domatesleri ortadan ikiye kestiler. Gözümü açamamış olsam da,  hem yuvarlak, hem soğuk, hem de çooook tatlıydılar.
Dudaklarıma, gözlerime, yanaklarıma ortadan ikiye kesilmiş, olgun, soğuk domatesler sürüldü dakikalarca. Hem yandım, hem ağladım. Bi' yanda da yarısı yüze sürülen domateslerin diğer yarılarını mideye indirdim. Hem domatesle doydum hem bana çooook uzun gelen bir süre sonra gözümü açtım :)

***
Hayatımda yediğim en lezzetli domatesler onlardı.
Domatesi hala deli gibi severim.
Kırmızı ruj sürdüğümde ne zaman aynaya baksam; gülümserim :)

Hanimiş: domates işe yarıyor nan! :)
Hanimişiki: onu bunu bırakalım da, can havliyle direğe bağlı bıraktığımız kınalı kuzuya n'oldu acaba?

Görsel: Google Images

Kadınlar arasında rekabet ne zaman başlar?


Kadınlar arasındaki rekabeti ilk keşfimin ve bilmeden kazandığım ilk galibiyetimin hikayesidir bu efenim :)

Uzun, çooook uzun yıllar önce, güzel bi' ilçenin eski- bozulmamış, daracık sokakları ve çıkmaz sokakları olan huzurlu mahallesinde, babannemin eviyle duvar komşusu olan, iki oda bi' mutfaktan ibaret minicik bahçeli evimiz vardı.
O evimizin diğer duvar komşusu olan evde de kankam ailesiyle yaşardı :)

Aysun; patates yanaklı, ela gözlü, iri kıyım bi' erkek fatmaydı. Benden bi' buçuk yaş küçüktü fakat benden daha kiloluydu. Kilosunun fazlalığı ile doğru orantılı olarak aklının kurnazlığa çalışan yanı da bir hayli genişti. Fitnelik, fesatlık, kızma, küsme, mızıkçılık, yalan, dolan, hile, kavga, alavere-dalavereye dair ilk neyim var ise ondan öğrendim.
Kolay mıydı birini ''dışladığında'' önce sana bakmasını sağlamak, sonra yüzüne baktığında ''Hıh!'' deyip, aynı anda burun kıvırıp başını diğer yana çevirmek? :)

Yıllar yıllar sonra anladım Aysun'un benimle hep bi' rekabet içinde olduğunu, hep bi' şeyleri ispatlama, üstünlük kurma çabalarını ve sebeplerini.
Zaman zaman, kafama estikçe anlatacağım bunları bir bir :)

***
Küçüğüz, miniciğiz, evcilik oynadığımız dönemdeyiz, doktorculuk oynama mertebesine bile yükselememişiz daha... yine evcilik oynamaya karar verdik.
Ben anne olacaktım yine... Aysun ise kızım.
Oyunlarımızın standart babası Aysun'un benden bi' yaş büyük abisi idi ama gel gör ki o gün her ne olduysa evde değildi.
Eee, baba yok! Olur mu babasız evcilik? Hemen karşı çapraz komşumuzun yakışıklı oğlu devreye girdi :) Baba olmaya aday oldu.
Tam oyuna başlayacağız, Aysun'un tombik yanakları şişti. Afra tafralar, susmalar, oflamalar, puflamalar... sıkıntıya dair ne varsa tüm belirtileri. Bi' yandan da oyuncak bebeğinin saçlarını açıp sinirli sinirli örmeye çalışıyor ve biz oyuna başlamak için Aysun'un bebeğinin saçını düzeltmesini bekliyoruz ama o saç bi' türlü düzelmiyor. Az daha bekleyince öğrendik derdini;  ''Bu sefer ben anne olacağım!'' Hemen ''peki'' dedim, ''Aysun anne olsun" Komşu oğlu itiraz etti; ''Sen anne olmazsan ben oynamam'' :)
Aysun kızdı, bebeğinin saçlarından tuttuğu gibi bi' hışımla kalktı, ''Hıh!'' dedi, başını hızla diğer yana çevirdi... küstü, çekti gitti. Sokak kapısından içeri girerken de kahverengi boyalı demir kapıyı var gücüyle çarpmayı ihmal etmedi :)
Sonradan öğrenecektik ne zaman o kapı hızlı bi' şekilde çarpılsa ortada bi' anormallik olduğunu, kızgınlığının, küskünlüğünün acısını o kapıdan çıkardığını... o kapı aracılığıyla bize mesaj verip bi' nevi son sözü söylediğini.

Ben Aysun'un neden küstüğünü anlayamamıştım o an.
Aradan yıllar geçti, anladım;
O gün; benim bi' başka ''dişi''ye ilk tercih edilişimdi.
O gün; benim bi' ''dişi'' ile bilmeyerek girdiğim rekabetten ilk kez galip çıkışımdı.
O gün; benim komşu oğlunun aşkını bana ispatladığı gündü :)
O gün, kendi kendine sürdürdüğü gizli yarışı Aysun kaybetmişti ve inanılmaz şekilde o bunun farkındaydı.

Ah be Aysun!
Hata tümüyle senin :)

Bundandır nerde evcilik oynayan çocuk görsem gülümseyip, bi' kaç saniye durup onları izlemem.

Görsel: Google Images

Patchwork dediğin nedir ki... altı üstü kırk yama :)

Bu aralar patchwork her parçayı görür oldum.
Hani ''Arabın derdi kırmızı pabuç'' derler ya, benim de tek derdim patchwork.


Babannemin küçük bi' dikiş makinesi vardı. Siyah... altı ahşap kasalı. Oturduğun yerden dikiyordun ne istersen. Öyle masa-sandalye yoktu. İstendiğinde küçük bi' ayaklık eklenebilecek modeldi fakat elle çevirerek kullanırdı babannem.
Dikiş makinesi çıktığı an ortaya, benim şenliğim başlardı.
Bissürü renkli kumaş, iplik, incik boncuk ortaya dökülecek... hemen kurulurdum yanına.

Benim canım babannem, bi' süre kumaşları biriktirir, sonra da hepsini aynı gün keser, biçer, eklerdi birbirine elleriyle.
Minik minik karelere keserdi kumaşı önce el yordamıyla. Bazen de üçgenlere. Ama nasıl bir göz, nasıl bi' el ayarı ise santim şaşmazdı o kareler ve üçgenler. Bi' yandan da göz ucuyla bana bakardı :) Şaşkın şaşkın seyretmem sanırım onun hoşuna giderdi. Sonra adı 'gelin kızım' olan makine başlardı çalışmaya. Hepsini yanyana, ucuca özenle dikerdi.

O kadar alâkasız kalınlıkta ve renklerde olurdu ki kumaşlar, her seferinde ortaya iğrenç bi' şey çıkacağını düşünerek oturup izler, yine her seferinde birbiriyle alakasız onlarca farklı kumaşın dikildiğinde ortaya çıkardığı gökkuşağı görüntüsüne hayranlıkla bakakalırdım. 
Evet, o zamandan belliydi, ben akıllanmaz, adam olmazdım :) Her seferinde aynı şaşkınlığı yaşamaktı belki benim sevdiğim :)
Yapılanın eşsiz bi' şey olduğunu sezerdim. Genelde yorgan yüzü olurdu yapılan, bazen de minder.
Adı da ; kırk pare ya da kırk yama idi.

Çocuk aklı işte, utanırdım biraz. Sanki paramız yokmuş da, artan parçalardan yorgan yapmak zorunda kalacak kadar fakirmişiz gibi hissettirirdi bana o kırk pareler :)  Babannem bana gülerdi. ' Çeyizinin en değerli parçası olacak bu kırk pareler' dediğinde ağlayacak gibi olurdum.
Şimdi akıl başa geliyor... şimdi anlıyor insan, yapılanın değerini...
Şimdi idrak ediyor eskilerin neler yapabildiğini.

Belki de bu sebepten bu merakım, belki de, geçmişe olan özlemi giderebilmek adına patchwork parçalara ayrı gösterdiğim özen. Belki sırf babannemi bu derece özlediğim, her el yapımı parçada ondan küçük bi' parça bulabildiğimden benim için bu derece önemli hale geldi. 
Belki ben sadece umutsuzca özlediğim çocukluğumu geri getirebilmek adına ev yapımı, el yapımı, emek verilen her şeye kendimi bırakıyorum.
Öyle ya da böyle, bu işi seviyorum :)
Arasıra diyorum 'Acaba bir dikiş makinesi mi alsam?'Kendim toplasam, kendim diksem...
Öğrensem.
Neyse, böyle işte :)
Sanırım ömrümün sonuna dek el emeği her şeye çiçek görmüş bal arısı misali yapışıp kalacağım. Durum bunu gösteriyor. 

Görsel: Google Images

Bir ömre sığdıramayacağım hayallerim var


Ömür dediğin ne ki?

Daha dün babannemin 2 odalı kutu gibi şirin evinde bulabildiğim tüm minder ve yastıklardan çek-yat destekli oyuncak evler yapıyordum. İçine kendimi zor sığdırıyor ellerimle yaptığım kalemde kimsenin beni bulamayacağına emin hayaller kuruyordum.

Babannemle beraber, küçücük oklavamla minicik hamurlar açıp kuzinede ziyafetler hazırlıyordum.
Sokakta bulduğum kırmızı biberi ruj yapıp dudaklarıma, far yapıp göz kapaklarıma sürüyordum... Sonra kilo kilo domatesle, dudaklarımın ve gözlerimin acısını dindirmeye çalışıyordu bizimkiler...

Daha dün...
İki begonya saksısı arasına çamaşır ipi kurup, oyuncak bebeğimin yıkadığım çamaşırlarını asıp, saksılar devrilince veya çiçeklerden biri kırılınca 'babanneeeeeee, ağaç söküldü' diye bas bas bağırıyordum.
Düşüyordum... dizlerim kanıyordu, acımdan gözümden yaş geldiği halde hala sokakta 'istop' oynuyordum.
Elimde salçalı ekmek, diğer elimde 2-3 sap taze soğan, dudağımın kenarı kırmızı, bi' gözüm oyunda... yerime başkası oyuna girer korkusuyla boğulacak hızda ekmeğimi yiyordum.
Yaz geceleri bahçede pırıl pırıl yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakıp hayaller kuruyordum... Bugün asla hatırlayamadığım hayaller...

Büyüyordum... dün.
Bugün oldu, büyüdüm.

Gökyüzündeki o yıldızlar bir iki saçlarıma düşmeye başladılar artık.
Artık hatalarımdan dolayı özür dileyebiliyorum ve sevgimi sevdiğime göstermekten korkmuyorum.
Ertelemiyorum...
Kurmakta geç kaldığım hayallerim var ve bir ömre sığdıramayacağım... biliyorum.
Gün öğleyi devirdi.
Gerçekleştiremeden hayallerimi...
Yarın olmasın.
Korkuyorum.

Görsel: Deviantart.com

Balkon geceleri ; MacGyver

Bazen doyasıya saçmalamak rahatlatıyor bedeni ve zihni.
Olmadık şeylere gülmek, gözlerden yaş gelinceye dek gülmek, birikmiş tüm stresi o kahkahalarla atmak gerekiyor. Bunu çok sık yapardık kardeşimle. Herkes bize meraklı ve şaşkın gözlerle bakarken yeri göğü inletmek istercesine sesli kahkahalar atmayı becerebiliyorduk. İnsan görünümünden çıktığımızı, ağzımızın burnumuzun gülmekten yamulduğunu bilirim.
Kardeşimle balkon sefası yaptığımız gecelerden biriydi mesela…
Anne babamı uyutmuş balkona serilmiştik. Gecenin bir yarısı kurt gibi acıkacağımızı bildiğim için babannemin ”yat-geber ekmeği” dediği türden minik bir kahvaltı tepsisi hazırlamıştım.
Domates-peynir-zeytin-salça-ekmek-karpuz :)
Yazın ortası, gece yarısı ve biz yanıyoruz. Yaprak kıpırdamıyor ve kardeşim bana bakıyor ben kardeşime. Oyun oynayalım dedik ve her zaman yaptığımız gibi bir süre sonra cıvıtıp gülme krizlerine girdik.
Çocukluk kahramanımız MacGyver her zaman kurtarıcımız olmuştur. Birbirinden alakasız 3-5 şeyle her seferinde bir patlayıcı yapıp onu patlatmayı başaran MacGyver abimiz idolümüzdü.
Başladık bir yandan yat-geber ekmeğimizi yerken bir yandan da birbiriyle yakından uzaktan alakası olmayan 3 şey bulup nasıl patlama yapacağımızı anlatmaya başladık birbirimize. O dakikadan sonra ipler kopmuştu zaten bizde.



Kahkahalar atmaya başladık. Bir paket makarna-bir rulo tuvalet kağıdı ve bir şişe kolonya ile nasıl patlayıcı yaptığımızı bile planladıktan sonra kendimizi kaybettik :)
Kaba tabirle anırır gibi gülmeye başladık :)
Gözlerimizden yaşlar akıyor, karnımız ağrıyordu. Gülmekten hıçkırık tutar mı insanı? tutarmış…
Sesimize annem uyandı. Ses demek pek bir kibar oldu :) Gürültümüze uyandı. Bir kaç komşu uyanıp balkondan camdan kafalarını uzattı :) Saklandık, uslu çocuklar olduk hemen tabi.
Sonra plakalara taktık. Aşağıdan geçen arabaların plakalarından kelime türetmece. :)
Kim oynamamıştır bu oyunu bilmem. Biz çok oynardık.
Sonra kardeşimle birbirimize itiraflarda bulunmaya başladık. İtiraf demekten daha çok, birbirimizi nasıl ustalıkla ispiyonladığımızın açıklamaları demek daha yerli yerinde olur :) Affettik sonra birbirimizi. Bir daha asla birbirimizin açıklarını ortaya çıkarmayacağımıza söz verdik. Bu sözümüz hala geçerlidir. Gizli bir anlaşma gibi :) İkimizde birbirimizin arkasını kollarız. Ağzımızdan çıkan sözler birdir. Çapraz sorguya alınsak -Amerikan filmlerindeki gibi- açığımızı bulamazlar :)))
Ne günlerdi be… özlenmez mi?
İlk fırsatta bir araya gelinip balkon sefalarımız tekrarlanmaz mı?
Saçma sapan şeyler üretip katıla katıla gülünmez mi?
İçimizdeki çocukları öldürdüğümüz an bitermiş ya hayat.
Biz çok yaşayacağız demek ki :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...