Nowy Dwór, fot. Agnieszka Cierpicka
Yıllar yıllar önceydi.
Annemden gelen bir aramayla, babaanneciğimin hastaneye kaldırıldığını ve zaman zaman kendinden geçtiğini öğrenmiştim.
Babaannemin elinde büyümüştüm ve babaanneme -sevmeyi geçtim- tapardım.
Telefonda konuştuk, neşelendirmeye çalıştım.
Konuşurken normale döndü, beni ne kadar sevdiğinden ve özlediğinden bahsetti.
''Karabiberim, kınalı kekliğim, bal böceğim'' gibi, bana duyduğu sevgiyi anlatan tüm sözcükleri sıraladı.
Bana, iyileşeceğine dair söz verdi.
Uzak bir şehirdeydim. Çok uzaktım...
O an uzaklıklardan, hasretliklerden nefret etmiştim.
Sağ ayağımdan dizime dek alçıdaydı üstelik, o günlerde hem kalbimden hem bileğimden kırılmıştım.
Alçının çıkmasına bir hafta daha vardı, yolculuk yapamazdım.
Gece çantamı hazırladım, sabah erkenden hastaneye gidip o alçıyı çıkarttırdım.
Şiş-ödemli-mor bir ayak bileği ile otogara giderken yolda telefonum çaldı.
''Anne geliyorum'' dedim. ''Şimdi otogara gidiyorum, arabadayım, ilk otobüse atlayıp geliyorum. Babaannem nasıl?''
Annem ağlamaya başladı...
Anladım ki; babaannem bana verdiği son sözünü tut-a-mamıştı.
O an, sanki beynime çakıldı kaldı.
Acısı hala yüreğimde, kor gibi yanar.
Son bir kez göremedim...
Gitmedim... toprağa verilirken görmek istemedim.
Mezarını bile ziyaret etmedim.
Mezarına yığılıp kalmaktan, bir daha asla göremeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmekten korktum.
Hala da korkuyorum.
Sanki bir yolculuğa çıkmış da, her an dönüverecekmiş gibi hissederim.
Sanki, gittiğimde o sokağa uğrasam, onu son bıraktığım haliyle; elinde ince belli çay bardağı -kapı önünde oturmuş beni bekliyor halde bulacağım.
Rüyalarımda buluşuruz, konuşur-sohbet ederiz... eskisi gibi.
Yokluğu kalbimde kor, ayak bileğimde sızıdır.
Uyanıldığında gözyaşı döktüren rüyalardır...
Aradan kaç yıl geçti, saymadım.
Az önce annem aradı.
Anneannemi hastaneye kaldırmışlar.
Beyninde bir damar tıkanmış doktorlara göre, durumu hiç iyi değilmiş.
Zaman zaman her şeyi unutuyormuş, kimseyi tanımıyormuş.
Benimle konuşmak istemiş.
İlk işim onu çok sevdiğimi söylemek oldu.
Bana ''ben de seni çok seviyorum kızım'' dedi... sesi kulağımda.
Yine uzağım sevdiklerime... bu sefer daha da uzak.
Artık bu uzaklıklar olmamalı, olmayacak.
''Eğer... belki... bakalım... kısmet'' gibi kelimelerle başlayıp kendimi kandırmamı-oyalamamı sağlayan tüm cümleler etkisini yitirdi.
Kalem kırıldı-karar verildi; dönüyorum memleketime.
Hem anneannem de söz verdi zaten; iyileşecek...
