Öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öylesine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Haruki Murakami fırtınası



Malumumuz; bugünlerde Haruki Murakami'den bahsetmek / kitaplarını okumak moda :)
1Q84'ün Türkçe'ye 2011 sonunda çevrilmiş olması ve benim kitap kurdu, güzeller çirkini kardeşim Lou Salome'nin bu kitabı (kitap değil aslında, görünüş itibariyle aynen takoz, Meydan Larousse'un minyatürü de sayılabilir) bir solukta okumuş olması beni tetikledi :)

Beni takip edenlerin bildiği gibi, en yakın arkadaşlarımdan biri Macaristan'a yerleşti ve beni burada yalnız bıraktı.
Giderken, ''Sen bunlara bayılırsın ama dikkat et, yine tuvalette okurken işe geç kalma'' diyerek üç adet Haruki Murakami kitabını bana hatıra bıraktı. Ben kitaplara sevinirken, o n'aptı? Bana, o anda sevinçten acısını anlayamadığım bir kazık atarak, 'American Gods' kitabımı ''Bir dahaki gelişimde söz, geri getireceğim'' yalanıyla indira gandiledi :)

Ben böyleyimdir; paramı al, zamanımı çal ama kitabıma dokunma kardeşim! :)
Bu konuda -Polonya'ya geldiğimden beri Türkçe kitap bulamadığımdan ve İngilizce kitaplar hem kısıtlı, hem de Lehçe kitapların en az iki katı pahalı olduğundan - cimrileştim :)

Yokluğu hala yüreğimi acıttığı için (arkadaşımın yokluğu elbette- American Gods'ın değil!) gittiğinden beri bu kitaplara el sürmemiştim.
Son görüşmemizde, hala sabahları tuvalette kitap okumaya kaptırdığım için tramvaya yetişemeyip işe geç kalıp kalmadığımı sordu... :)))
Evet, ara sıra işe geç kalıyorum, tuvalette bile kitap okuyorum ve heyecanlı bir bölümdeysem okumaya fena kaptırıp dünyayı unutuyorum. Bu okuma aşkı bir gün başıma dert olacak ya, hadi hayırlısı :P
Dün kitaplarımın tozunu alırken bu konuşma aklıma geldi ve 'madem benim de Murakami kitaplarım var, 1Q84'ü Türkçe okuyana dek bu üç kitabı okuyayım dedim' kendi kendime :)

Sahip olduğum kitaplar;
Norwegian Wood,
After Dark
Blind Willow, Sleeping Woman.

Hangisinden başlamam gerektiğini bilemedim :/
Var mı aranızda Murakami fanatikleri, bana ''şundan başla, sonra şunu oku, şunu en sona sakla'' diyebilecek arkadaşlar?
Var mıdır Murakami kitaplarını okurken sıralama yapmamı gerektirecek durum?
Yoksa elimdeki kitabımı bitirdiğimde, 'portakalı soydum başucuma koydum' metoduyla okumaya başlayacağımdır :)
Hadi ojeli parmaklar klavyeye, tavsiyeye ihtiyacım var.

Bugünün şarkısı bu olsun, en cıstaklısından... içimden geldi :)
İçimdeki David Guetta sevgisi bambaşka! :)
Buraya bir Tık!

Oh, mis!


''Doctor Who'' Küçük Prens'in gezegenine gitsin mi? :)
Bence gitsin! Tardis'in uğramadığı bi' orası kaldı, o da olur bakarsın :)
Hep Dalek, Hep Cyberman, Hep Ood... nereye kadar?
Sanki koskoca evren üj-bej yaşam formu etrafında dönüyor, teallam yareppim...
''Exterminate! Exterminate!'' başka da bi' numara bilmezler, pis-kaka Dalekler!
Zaten David Tennant'ı özlüyoruz :( Onsuz ne olacak bu evrenin hali?
Şşşşşştt.... kendine gel kızım, geçti, geçti... :)

* Aklıma gelmişken yazayım, sonra unuturum-munuturum.
Buradaki hamilelerin hemen hemen hepsi zeytin yutmuş sivrisinek gibi.
Hiç mi bi' şey yemezsiniz? Hiç mi aşermez siniz? Şaşırıp kalıyorum!
Hani Ebru Şallıylan Victoria Beckham apla kapışıyorlar ya; ''yok sen 5 kilo 125 gr aldın, yok ben 4 kilo 723 gr aldım'' diye... peeeeeh!
Burada hamileliğin başlangıcındaki kilosundan eksik kiloyla doğuma girenler var!
Söyleyin onlara; istedikleri gibi bunalıma girebilirler :)
Akıl-fikir diyorum...

* Dün loto oynadım :)
Gıcıklık olsun diye bakmıyorum çekiliş sonuçlarına. Yarına dek milyonerim anasını satem :)
Hayal üstüne hayal kurmak serbest bu gece. Ne zaman büyüyecem ben allam yareppim? :)))

* Hayal demişken;
Bi' evim olsun. Her yanı cam olsun ama dışardan içerisi asla görünmesin :) Camlar kendi kendini temizlesin.
Yerler, duvarlar, fayanslar, lavabolar, küvetler de kendi kendini temizlesin. Hiç toz olmasın.
Mutfakta kendi kendine dünya mutfaklarının en lezzetli yemekleri pişsin :) Bulaşık makinesi kendi kendini doldursun-yıkasın-yerleştirsin. Dolabı açtığımda canım ne çektiyse bulayım. Hep dolu, hep temiz hep tazecik meyve, sebze ve bilumum (evet, bilumum, bkz: tdk) ıvır zıvırla dolu olsun. Çamaşırlar kendini temizlesin ve hatta ütülesin!
Ve, bi' makine olsun böyle, duşa kabin gibi. Girelim içine, 15 dakikada duşumuzu almış, saçlarımız kurumuş, fönlenmiş, kaş-bıyık-bacak vs. temizlenmiş, manikür-pedikür tamamlanmış, ojelerimiz sürülmüş ve hatta makyajımız yapılmış olarak çıkalım içinden :)
Oh mis! Böyle hayale ömür feda :)))

Hanimiş; bu hayalimizde Nutellanın kalorisi sıfır. Kaşık kaşık ye! :)

* Sivrisinek lafı geçmişken;
Sağolsun sivrisineğimiz iki gündür mükemmel çalışıyor, bi' sanatçı edasıyla...
Sanırım simetri hastalığı var, tüm kolları bacakları aynı noktadan şişirmiş ki, kaşırken rahatlık olsun!
Ooooof, of! Alerjiğim ben ya :/ Biri şunu durdursun.

* Hava yine kapalı, soğuk, ha yağdı - ha yağacak.
Ey denyo hava! Bir kaç saate kalmaz yine açarsan, 30'lu derecelere dayanırsan çok pis küfür edicem.
Hatta balkona çıkıp sana orta parmak göstericem, haberin olsun!

* Kardeşimin kızı, prensesim Türkçeyi yeni öğreniyor :)
Geçenlerde Skype açık, yüzyüze görüşüyoruz, halayı görünce şımardı şımardı ve bi' konuda annesiyle inatlaşmaya başladı... laf öyle bir noktaya geldi ki;
''aksisin, aksi!'' dedim. El cevap; ''sensin taksi!'' ve çekti-gitti.
Artık nasıl bi' anlam çıkarttıysa... :))) şımarık, çok bilmiş böcük!

* Türkçenin nadir bulunan bi' dil olduğu ülkede yaşamanın keyifli yanları da var :)
Mesela tramvay durağında, alışveriş merkezinde vs. bağıra çağıra Türkçe konuşan yurdum insanını keyifle dinleyip olmadık bi' anda iki kelimeyle onları dumura uğratıp geçmek çok zevkli nan! :)
Yüzlerindeki ifade görülmeye değer :)

Kötüyüm ben, kötüyüm... kötüyüm, kötüyüm. :)

Görsel: Google Images

Önce özetler...



* Hayatı ertelemekle, hayallerimi geciktirmekle pek meşguldüm son zamanlar.
Kötü kız- kaka kız!

* Yazma isteğimi kaybettim. Ne açasım var sayfamı, ne de yazasım.
Dön dolaş aynı yerlere geliyor iş: Aman siyasetle ilgili yazma, fişlenirsin! - Aman edepsiz yazma, mimlenirsin!
Sı-kıl-dım!

* Dünya çok boktan bi' yer olmuş.
Doctor Who'yu bulasım, Tardis'e el koyasım, başka gezegenlere kaçasım var.

* Polonya berbat bi' yermiş. An itibariyle 14 dereceyi gösteren termometre de onaylıyor bu düşüncemi.
3 Temmuz'da yağmur mu yağar? Yaz ulan bu, yaz!

 * Çok çalışmakla bi' şey olunmuyor. Hele hele açık ofiste :(
Getirisi sadece baş ağrısı, beyin yorgunluğu.
Peeeeh!

* Bissürü ojem var, sürmeye üşeniyorum.

* Bissürü küpem var, takmaya utanıyorum :)

* Ballı bira güzelmiş, yine almalıyım.

* Yeni bi' dil öğrenmeye karar verdim.
Önümüzdeki yaza dek derdimi anlatacak kadar öğreneceğim.

* Zaman ve stres yönetimi hakkında desteğe ihtiyacım var.
Nasıl oluyor da sabah saat 10:00'da yapmayı istediğim şeyi akşamüstü 18:00'da hâlâ yapamamış oluyorum? Anlamıyorum.

* Bu saatten sonra meslek değiştirmek çok mu zordur, a canlar?
Ne işim olur benim parayla-pulla, finansla, hesapla-kitapla...

* Pembe bana çok yakışıyooo! :)

* Bi' kez ütülendi mi asla kırışmayan kumaşları çok seviyorum.

* Hâlâ bi' kediciğim veya köpeciğim yok :( Ne olacak bu kızın hali?

* Ailemi, arkadaşlarımı, memleketimi özledim.

* Lotoyu tuttursam ne güzel olur :)

* Kilo vermem lazım. Diyetle miyetle işim olmaz, boğazımı tutmayı öğrenmem gerek artık.

* Uzun süre yazmayınca çok şey birikiyormuş. Paylaşılacak kitaplar, filmler ve olaylar var.
Tembelliği üzerimden atmam gerek.

* Saçımı kısacık kestirsem nasıl olur acaba? Patatese döner miyim? :)

* Sesim hiç de karga gibi değilmiş :)
Evde solo konserler veriyorum artık.

* Beynimde milyon düşünce, ''ha!'' desem hepsini gerçekleştirebilecekmişim gibi.
Nedir beni tutan? Elimi kolumu bağlayan? bilmiyorum.
Nazar mı var acaba üzerimde?

* Bi' gün çok meşhur olacağım, ama kimse beni tanımayacak.
Buna yanıyorum :)

* Kapalıçarşı'da kaybolmayı özledim :/

* Hala dövme yaptıracağım.
Bunu da aradan çıkarmam şart!

* Öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor...
Bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor.
Ya her şeyim, ya hiçim.
Sorma dünyam ne biçim.
Bir kördüğüm ki içim; çözdükçe dolaşıyor.

Görsel: Google Images

Bahar geldi mi demiştim? :)


Ben öyle bi' şey demedim :)

Bahtsızlık olur da, bu kadar mı olur?
Mayısın üçünde lapa lapa kar yağdığını, termometrelerin üç dereceyi gösterdiğini de gördüm ya; yok yaşanmaz bu memlekette arkadaş!

Sabah gözümü açtım, evde bi' serinlik... alla allaaa, hayırdır işşallaaaa :)
Pencerelerden birini açık bıraktığımı düşündüm ilk anda. Pencereden dışarı bakmamla gözlerimin kocaman açılması bi' oldu.
Ta-ta-ta-taaaaam!
Kar! :)
Kıskananların, nazar edenlerin, üç gün güneş gördük diye çatlayanların hepsine en sivri dillisinden birer kaynana dilerim :))))
Sübaneke yareppim, dinimiz amin!
bkz:kardanadamyapmayagidensittirella

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sarışınlar için klavye


Görseli büyütmek için lütfen üstüne bir ''tık'' yapınız sarışınlar.
(Sol + tek click) :D
Alışveriş ettiğim bi' tükkanda denk gelirsem alıcam şu klavyeyi, şeker gibi be :)))
Sarışın arkadaşlarım, birlik olup, beni yakalayıp-dövün, hakettim.
Haketmediysem de az sonra hakedeceğim gibi bi' his var içimde, hayırdır inşallaaa!
Hehehehehe :)

Bayıldım-bittim bu klavyeye.

''S.Ellaaa, sen bu ''Fn'' tuşunun neye yaradığını çözebildin mi?''
''Kopyala-Yapıştır kısa yolları neydi S.Ella?''
''Parmağım bir tuşa değdi hataaaayla, açtığım belge kayboldu, nasıl bulacağım ben şimdi onu?''
''Euro işareti yok benim klavyede yaaaaa, nerden çıkarıcam ben şimdi o işareti?''

Her milletin ayrı bir dili, tavrı-tarzı, kültürü, bilmemnesi var da; sarışın her yerde, her millette aynı :)
Aynı dili konuşuyorlar, dünyanın en etkili ve değişmez karakteristik özelliklerini gösteriyorlar :D
İşin güzelliği şu;
buradakilerin yüzde doksanının orjinal sarışın olduğu göz önüne alınırsa :D
Vay ki ne vay! :)
Eğleniyorum nan!
Çok profesyonel ve uyanık geçinen sarışınlarla bir aradayım :)
Her gün ayrı bomba!
En sevdiklerim ''beyin fırtınası'' toplantıları :)
Bir fikirler üretiyorlar arkadaş... gülmemek için, kahkaha atmamak için kendimi zor tutuyorum bazen.
Oturup kırk yıl düşünsem... yok, aklıma gelmez :)
Hehehehe :)))
Çok dikkatliler bizim kızlarımız sonra... çok üretkenler, sıfır problem çalışmayı severler.
En sarışınının son bombası, Milan'da -tatildeyken-  iş bilgisayarını çaldırmak oldu :)
Çaldırıp çaldırmadığı da belli değil, kaybetmiş, bir yerde unutmuş da olabilir... bir hatırlasa garibim nasıl olduğunu  :)
Tüm gizli ve önemli belgeler, toplantı metinleri, sunumlar, anlaşmalar, mali yıl hedef dosyaları, departmanda çalışan herkesin yıllık görüşme tutanakları... muhtemelen hepsi İtalyan bir hırsızın elinde şu an.
Elektronik anahtarı da kaybetmemek için laptop çantasına koymuş.
Şifresini de unutmamak için 0123456789 yapmış :)
Te allam, yareppim! :)
Bakıp bakıp gülüyordur hırsız, zahmet edip açtıysa :)))
Çok süperler, çooook!
Sarışın arkadaşlarımı çok seviyorum, onlar olmasa hayat tatsız-tuzsuz, renksiz, havası kaçmış lastik top gibi bi'şi  olurdu :)


O klavyeyi satın alabileceğim adres burası imiş.
Sevgilerimle :)

Durum güncellemesi


* Ameliyat oldum haha :) ağzımı burnumu kırdılar.
Ağzımda sekiz on dikiş, yanak normalin üj-bej katı şiş, çeneye doğru kocaman morluk, süperim nan :) Böyle bile güzelmişim, bu halimle bile ışıl ışıl yıldız gibiymişim... sevgilim öyle dedi, kayıtsız şartsız inanırım ;)
Hastayım, yat-dinlen-iyileş değil mi? Nerdeeeee. İlla sağa sola bakınıcam, okuyacam, yorum yapıcam. Ben akıllanmam :)

* Kış geri geldi, dışarısı yine bembeyaz :)
Evde sıcacık oturup atıştıran karı seyretmesi pek zevkli oluyor. Yine de baydı, bitse de bahar gelse ya. Kapıdan dışarı adım attığımda veya evi havalandırmak için pencereyi açtığımda suratıma yumruk gibi inen bu soğuktan nefret ediyorum!

* Geçen gece canım sıkıldı, birşeyler izleyeyim dedim.
Açtım kanald.com.tr - canlı yayını, şansıma ''Öyle bir geçer zaman ki'' denk geldi, yok izlemem bi' daha arkadaş. Sinir oldum, resmen sinir oldum. Bir ton küfür ettim.
Yaprak Dökümü'nü bitirinceye dek canım çıkmıştı, yeni dizi beni bozar.

* ''Vızır'' diye çamaşır deterjanı mı olur nan?
Almadım tabikisi de.

* Kaktüs bakmaya başladım, azimliyim bu defa öldürmeyecem :)
Oooo kaktüs, cici kaktüs, güzel kaktüs ;)

* Bu ülkede hiç bir balkonda su gideri yok.
Merak ediyorum millet nasıl temizliyor balkonları? Şöyle bir balkon yıkama keyfimiz vardı şimdi işin yoksa ''balkon sil''. Te allam yareppim! Akılsız millet deyince kızıyorlar bir de.

* Büyüyünce ev hanımı olmaya karar verdim, şu rahatıma bak! :)
Loto çık çık, bize çık çık :) Sübaneke yareppim, dinimiz amin! :)

* Acilen bir fotoğraf makinası almam gerekiyor. Öyle şeyler kaçırıyorum, sizi o kadar güzel şeyden mahrum ediyorum ki; bilseniz neleri gösteremediğimi hepiniz bir olup beddua edersiniz :)

* Çamaşır yıkadıktan sonra tüm evi buram buram kokutan o yumuşatıcı kokusunun bağımlısıyım.
Bir günde altı makina çamaşır mı yıkanır be? Yuh! Elektrik faturası acıtacak bu gidişle :)

* Ölünce unutulmaktan korkuyorum.
Olur da zamansız gidersem ne olur beni unutmayın. Ciddi diyorum, arada bi' yad edin beni e mi? :)

* Ölüm dedim de; Defne kızı kaybedince ister istemez kendime sorular sormaya başladım.
Ya ben de aniden ölüverirsem? Ya vedalaşmak-helalleşmek imkanım olmaz ise hiç kimseyle?
Şöyle bir şey yapmaya karar verdim; hayatıma bir şekilde dokunan herkese onların hakkındaki hislerimi anlatan birer gönderi hazırlayacağım ve zamanlamasını 3 yıl sonraya ayarlayacağım.
Bir gün ola ki benden ses seda kesilirse... bilin ki ''yoğum'' :) ve üç yılcık bekleyeceksiniz sizin hakkındaki tüm düşüncelerimi öğrenmek için. Gider ayak son gıcıklığımı yapıp sizi deşifre bile edebilirim :))))

* Şahane kahve falı bakıyormuşum da haberim yokmuş :)
Ama zamanıma, istekli olduğum ana denk gelecek. Adamın içini okuyorum resmen. Gönülsüz olduğumdaysa ı-ıh! Ne biçim iştir anlayamadım.

* Kıçı yere yakın olanlardan ciddi anlamda korkuyorum arkadaş.
Kısa boylular alınmasın, boyuna-vücuduna oranla kıçı yere yakın olanlar üzerine alınabilirler.
Az yere bakan, yürek yakan... saman altından su yürüten cins değiller valla.

* Blog dünyasına dadanan tayyeap zararlısı için laflar biriktirdim, bir daha ki gönderimde zat-ı muhteVemlerine methiyeler düzeceğim!

*Özlemişim karalamayı ama şimdilik bu kadar.
Uyuyayım da iyileşeyim :)

Görsel: Google Images

Varsayalım konuşuyorlar...

Acaba insanlar gibi mantıklı bi' ''kendisiyle konuşma'' durumları var mı bu patililerde? :)
Mesela;


''Uleyyyn! bu işte bi' yannışlık var gibime geliyo emme...

ya da;


''Kanatları da taktık, bi' de masum bi' bakış tamamdır!
Olm, bu sefer kesin tanıyamıycekler o güvercinler beni :)

Special thanks to Kasiu's lesny & panda :)

Görsel: Arkadaşımın sesi - Katarzyna marka

Te allam yareppim!


Bir iş arkadaşım bana şu soruyu sordu:
''Sittirella, Türkiye'de çay bedavaymış doğru mu? Herkes istediği an, istediği yerde çay içebiliyormuş.
İnsanlar yorulduklarında falan böyle herhangi bir yere oturup sağda solda sürekli bulunan çeşme gibi bir yerlerden!!! çay doldurup içiyorlarmış.''
Nerden çıktı bu? dedim.
Bir arkadaşı Türkiye'den yeni dönmüş, ona da ''süper ülke, çay bile bedava, sokaklarda dağıtıyorlar'' demiş :)

Bir an durdum, aklıma Lou'nun söylediği Rizeliler bilmemnesinden dolayı İstiklal caddesi dolaylarında bedava dağıtılan çaylar geldi :) Sanırım o olaya denk gelip bol bol içmiş.

''Heryerde inanılmaz ucuza en kaliteli çayı bulabilirsin. Dilediğince içebilirsin. Bir çok yerde ''ikram'' edildiği için bedava olduğunu düşünmüştür arkadaşın ama genelde gerçekten ucuzdur'' dedim.
Teşekkür etti, muhakkak Türkiye'ye gideceğini söyledi, ''ne güzel adetleriniz var sizin,  hayranım bu sıcaklığınıza'' dedi, gitti.

Başladım düşünmeye. Gerçekten de böyle mi?
Beyin otomatikman kıyaslama yapmaya başlıyor bu gibi durumlarda.
Alışverişlerimizi düşündüm ilk ''ikram'' deyince.
Bizde girersin bi' tükkana :) ''Ablacım ne içersin?'' dir ilk soru.
(Ablacım derken... abla olmuşsuz nan.. na. nannnnn.. yoksa????)
Burada elbette böyle birşey yok.

Mesela pazarlık vardır bizde.
İlla 3 aşağı 335 yukarı farklı fiyata almamız gerekir yoksa millet olarak kazıklandığımızı hissetme hastalığına yakalanırız. Fiyatı 3 kuruş aşağıya çektiğimizde de dünyayı kurtarmış kahraman edasıyla kasılırız... e-be salak, neden kasılıyorsun? Adam zaten 5 Liralık malın fiyatını 10 Lira deyip 8'e sana kakalamış işte, sen hala 10 dedi de, ben 8'e aldım, çok karlı bir alışveriş oldu de.
Te allam yareppim.
Ama pazarlık bile etmesi güzeldir memleketimde.
Burada ne pazarlığı, fiyat 9.56 mı? Cebinde 9.55 olsun, alamazsın.
1 kuruş için, evet tam 1 kuruş için satmaz sana.
Ticari zeka sıfır adamlarda (şahsi görüşüm).

Suratlarından düşen de binparçadır ayrıca. 
Satış elemanlarını özellikle en suratsızlarından seçtiklerini düşünüyorum ben.
İş ilanında belki de temel şarttır : ''Suratından düşen binbir parça olacak derecede meymenetsiz olmak'' da ben hala sökemediğim için Lehçe'nin inceliklerini, gözümden kaçmıştır.
Bizde otuziki dişi göstermeyen satış işine alınmaz, bunlarda sırıtana ceza vericekler, o derece.
Bir de bizde ne vardır? Cumartesi-Pazar ailecek ne yaparız?
Alışveriş elbette! Saatlerce dolaşılır-edilir. Evin eksik-gedik nesi varsa alınır.
Burada Cumartesi günü heryer 14:00 bilemedin 15:00'e dek açık.
Çalışıyorsan çalışıyorsun, tek boş günün haftasonuymuş, kime ne?
Sabahın köründe kalktın-gittin alışverişini yaptın yaptın, yapmadın taaaa, Pazartesi'yi beklemek zorundasın.
Pazar günü açık ''tükkan'' bulmak lotoyu tutturmakla eş değer şansa sahip olmanı gerektirir.
Kazara ekmek falan almadıysan en geç Cumartesi sabahtan, taaa bilmemnerdeki açık alışveriş merkezine gideceksin veya tüm yemekleri restoranda yiyeceksin :)
Sonra yok efendim ekonomi kötü, para kazanamıyoruz, bilmem ne.
Hem en çok kara geçilecek günlerde dükkanı açma, hem satıcıları en suratsızından seç, hem pazarlık yaptırma sonra da iç kuruşluk naylon poşetlerden kara geçmeye çalış!
Oturup ağlarsın işte böyle!
Oh olsun size, pis herifler, tü-kaka herifler!
Bak kızdım şimdi.
Poşet dedim. Bildiğimiz naylon poşetler var ya, hani annelerimizin market alışverişine gittiğinde muhakka 5-10 tane sağa sola sıkıştırdığı, çöp torbası yapmak amacı ilen kasada ödeme yaparken ''kalk gidelim'' dediği, bildiğin naylon incecik poşet..... burada parayla.
Gitmişsin alışveriş merkezine doldurmuşsun 1 araba eşya.
En az 3-4 büyük boy poşet gerekli taşımana.
Yanında alışveriş torbası getirmediysen kazara, unuttuysan yandın.
Ciddi ciddi tane hesabı para ödeyip bir de torba satın almak zorundasın.
(Bizim bez torbalarımız var, kullanmıyoruz naylon-plastik poşet, o ayrı mesele)

Allah baba akıl-mantık dağıtırken bu Polonya milleti yine kesin içiyormuş bi'yerlerde, kaçırmışlar, sona kalmışlar.
Öyle mantıksız ki bir çok şey, şaka gibi geliyor.
Başka bir örnek vereyim:
Balkon.
Bildiğimiz balkon.
Oturup çay-kahve-yaz geceleri tadını çıkardığımız, çamaşırımızı kuruttuğumuz caaanım balkonlar.
Balkonu yıkayamazsın çünkü ''gider'' yok.
Şöyle iki kova su döküp, tozunu temizleyeceğin, minderini atıp yayılacağın balkonlarda  suyun gidebileceği hiç bir yer yok.
Sileceksin :)

Hadi bunu da geçtim... mesela.. ummm:
Mutfak.
Adam ev yapmış, ama ev ki ev.
Sanırsın saray yavrusu.
Dört dörtlük donatmış evi.
Bakıyorsun için gidiyor... o derece.
Alacaksın veya kiralayacaksın diyelim.
Mutfağa giriyorsun... birşeylerin ters olduğunu hissediyorsun ama ilk anda göremiyorsun.
Sonra aklın başına bir geliyor, aneaaaam, aspiratör yok nan ocağın üstünde!
Davlumbaz neyin yani.
Parası neyse öde-al durumu da söz konusu değil çünkü satın almayı bırak takılabilecek, yemek buharının çıkacağı gideceği hiç bir yer planlanmamış mutfakta.
Pişireceksin yemeğini o caaaanım mutfakta ama kokusu-buharı-yağı tüm eve yayılacak.
Böyle kafasızlık olur mu allasen?

Bir bunlarla kalsa yine iyi-güzel hoş.
Mesela internet veya ne bileyim telefon aboneliği.
Gidiyorsun telefon numarası veya internet bağlantısı satın alacaksın.
Buyurun şu-şu-şu tarifelerimiz var.
Buraya kadar normal ama hemen anormallik başlıyor :
Bu tarifeyi seçersen 24 ay, bunu seçersen 30 ay... bunu seçersen bilmem kaç yüz ay aynı ücreti ödeyeceksin.
Eeee, değiştirmek istersem?
O zaman ceza ödüyorsun 12 aylık peşin tarife parası kadar ve değiştirebiliyorsun.
Eee, ben yurt dışına çıktım mesela veya ne bileyim, adresimi değiştiriyorum, taşınıyorum vs... tarifemi muhakkak değiştirmem gerekiyor.
Ya da hattı kapatmam gerekiyor.
Yok, seçtin mi son güne dek o parayı ödemek zorundasın.
Hadi buna razı olduk diyelim, internetinle sorun yaşıyorsun arıyorsun adamları, hafta içi saat 08:00-17:00 çalışıyor adamlar.
Senle aynı zamanlarda :D
Eee, sen evdeylen bir arızan oldu, haftasonu bir yardım-destek ihtiyaç duydun. Yok kardeşim, söyle bilgisayarına-telefonuna arıza çıkaracaksa hafta içi 8-17 arası çıkarsın yoksa yok bakım-makım-yardım.

İçim daraldı :/
Ben memleketimi özledim.
Şu Tayyeap bi' çektirsin gitsin, döneceğim memleketime.
Varsın ttnet'e küfre devam edeyim.
Varsın balkonumu yıkarken alt komşunun çamaşırlarına -kazara- kirli su sıçratayım, azarı yiyeyim.
Varsın pazarlık yapacağım derken kazığı yiyip üj-bej gün salaklığıma yanayım.
Ama insanımla olayım, dilimi konuşayım.
Buruk bitmesin bu yazı.
Hemen size ofisimde hergün yüzümü güldüren bi' komikatür ile sonlandırayım.
Hepinize şapşahane bir haftasonu dilerim, en gülümseteninden, en iç açıcısından.




On Bira yın Sultanı :)






Hatırladım, paylaşayım istedim :)
Çok gülmüştüm... hala gülüyorum.
Hepinize HAYIR!lı - mutlu - huzurlu - sağlıklı...
Kısacası her zamanki gibi, gönlünüze göre Ramazanlar dilerim :)

Görsel: Google Images

Teallam #002

Az önce Lou'ma bi' yorum yazdım.
Yazarken kullandığım bi' cümle bana bi' karikatürü hatırlattı. Üşenmedim. Aradım buldum :)
Yine gülümsedim.



Hazır başlamışken bi'kaç tane daha gülümseteni ekleyeyim.















Görsel: Google Images

Mim


Sağ olsun 3prenses mimlemiş :) Uslu duramamış.
Aşağıdaki kelimelerin benim için neler ifade ettiğini söyleyecekmişim. Bakalım neler çıkacak :)

Felsefem : 'Su' gibi ol.
''... Sen, hep su olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez…
Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün.
Ama su gibi yaşatıcı ol; su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil...
Sen bir su ol…
Ama rahmet ol; Afet değil.
Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme... sana “felaket” denmesin...''


''...Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Unutma; senin işin rahmet olmak, afet değil!
Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan... hayat verirsin çevrene.
Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun. Seller, afetler gibi...''
Mevlana

Hayat : çok ta ciddiye alınmaması gerekendir.

Günüm, dünümden mutlu olsun...

Güneş : gibi hayatına doğduklarım var...
''...güneş batar... yeniden doğmak için...''

Gözler : sana baktığında gülümsüyorsa eğer... sonu ölüm bile olsa yaşamaya değer.

''...sözler az kalır , çaresiz kalır, gözler anlatır.''
Pinhani

Yıldızlar : bi' avuç tozu var sedef kakmalı kutumda , her gece serpiyorum rüyalarıma.

''...Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan,
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi...
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca.
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız...''
Murathan Mungan

Güzellik : bastıramaz ki kalbinden gelen küf kokularını yüzün 'emanet' güzelliği...

''... güzelliğin on par' etmez, bu bendeki aşk olmasa...''
Aşık Veysel

Sevgi : neden destanlar yazılır ki uğruna? çok mu zor sevmesi? çok mu zor...
Sevdikçe tükenecek misin sanki?

''...biz ne zaman yelken açsak sevdalara,
kesiliyor bütün rüzgarlar,
ve biz ne zaman bir parça aşk istesek,
yalnızlık kesiyor önümüzü...''
Cemal Süreya

Aşk : bi' kere düşmeye gör... geçmez hastalık.

''...her şeyden önce aşk verilmiş bir sözdü benim için
gün, ay, saat, hafta; takvim işi zaman yani
Aldıkça dönemeçleri  değişmedi  hiçbir şey
yalnızca ufuklar yeniledim...''
Murathan Mungan

Müzik : ruhuna dokunan... ruhunu doyurandır. (ruh maması)

''Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hala içine giremedim.''
Dede Efendi

Dost : kendine seçtiğindir.

''...Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur.''
Mevlana

Para : insanlığın en büyük yalanı.
Bi' yalan uğruna vicdadını karalama.

Zaman : ya yetmeyen, ya geçmeyendir.

''...Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...''
Mevlana

Erkekler : hepsi sizin olsun.
Hep vurursunuz erkekleri yerden yere... nedir derdiniz onlarla? Sordunuz mu kızlar kendinize bi' kere?

Savaş : barış için savaşmak... bu değil mi insanoğlunun en büyük çelişkisi?

"Bir diyalog iki monologdan daha iyidir."
Max M.Kampelman

Ağlamak : Ruh yıkanması.

Ağlamak güzeldir. Süzülürken yaşlar gözünden. Sakın utanma.
Sezen Aksu

Deniz : gözümün huzur vereni... içimin mavi sesi.

yol kenarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım.
Sunay Akın

Ayna : seviyorum bana aksettirdiğini...

Aynada çirkinliğini görünce aynaya kızma...
Mevlana

Hayal : mesleğim bu; 'hayalperestlik'
Hayallerinin peşinden koş... mutlaka bi' gün yorulacaklardır.



Görsel: Google Images

Milletin gözüne sokmayın!


En kötü huyum belki bu; pat diye söylerim düşüncelerimi.
Kızan olacaktır belki... kızsın. Umurumda değil açıkçası.

Söylüyorum;
Anneler günü, babalar günü, dallamalar günü, ebesinin kurdelası günü gibi günleri alenen kutlayanlara biraz gıcık oluyorum.
Kutlamayın demiyorum, hobi olarak yine kutlayın... Ama milletin gözüne gözüne sokarak yapmayın bunu.
Burada can ciğer sohbetlere daldığınız arkadaşının babasını kaybetmiş olabileceğini... ve her yıl bu günlerin onun için hüzün ve gözyaşından başka hiç bir anlam ifade etmediğini... hiç düşündünüz mü?
Ya da o arkadaşınızın babasıyla-annesiyle ilgili tüm anılarının şiddet, taciz, acı ve gözyaşı üzerine kurulu olabileceğini... o unutmaya çalışırken senin gözüne soka soka ona yaşadıklarını hatırlatıyor olabileceğini... düşünmüş müydün?
Geçtim her şeyi... hepsini... belki babası çok uzakta... istese de yanında olamıyor...
Bunu da geçtim, belki babası hala hayatta... yanında ama günden güne bi' hastalığın pençesinde eriyor...

Baba olamayanlar var. Babalık duygusunu tadabilmek için tutuşanlar-yananlar.
Nasıl yakıyorsun canını.. düşündün mü?

Evladını kaybedenler var... Hatırladıkça evladının ona sarılışını, ciğerinden parça kopanlar...
Ne hale getirdiğini düşündün mü onları?

Yapmayın.
Kutlamayın milletin gözüne soka soka... nispet yaparmışçasına.
Hala hayattaysa... sağlıklıysa... telefon orada. Yakınındaysa sarıl boynuna. Uzağındaysa.. ara, duy sesini...
Ama kendine sakla.
Kimse madalya vermiyor ''Aman ne güzel kutlamışsın, aman kelimeleri ne de güzel sıralamışsın, aman da aman, ne güzel gönderi yapmışsın'' diye sana.
İçinden mi geldi?
Yani paylaştın, kutladın... öyle büyük ki sevincin, için içine sığmıyor burada gelip millete ne kadar özel, ne kadar güzel bi' şey yaptığını mı anlatacaksın marifet gibi... anlat madem.
Kimse takmazsa ben bi' madalya takarım sana.

Görsel: Google Images

Biri bana iki tokat çaksın!


Şu yazıyı yazıncaya dek kaç kere font denemesi yaptığımı biliyor musunuz?
Ne istediğini bilmemekten daha kötü ne olabilir?
Kendimi dövesim var, o kadar kızgınım ve kırgınım kendime.
İşkence bu. Evet, kelimenin tam anlamıyla kendi kendime yaptığım işkence. Acilen pisi-ko-lojistik destek almam gerekiyor yoksa kendi ayağıma çelmeyi takıcam, yakındır.
Bıktım kendimden. Ne istediğimi bilmiyorum. Hem de öyle hayattan beklentilerim vs.. gibi büyük konularda değil şekerim. En basit, günlük konularda ne istediğimi bilmiyorum.

Mesela;
Sabah açıyorum gözümü... midem kazınıyor. Ne yesem?
Al sana işkence başladı.
Diyorum 'Hemen bi'kaç dilim ekmek hazırlayayım. Üzerlerine 2-3 çeşit reçel, yanına peynir, b'r kupa çay. Hmmm sabah sabah, sıcacık, harika gider.'
Normal bir insan n'apar? Gider bu istediklerini hazırlar yer değil mi?
Tam elimi yüzümü yıkıyorum. 'Tost yapayım en iyisi, sıcacık. Bol kaşarlı, domatesli... süper.'
Al sana karar değişti.
Buna da tamam, ilk seferde aklıma gelmemişti diyelim. Olur ya, insanlık hali. Mutfağa geliyorum. Çay için suyu ateşe koyuyorum. Dolabı açıp içinden gerekli malzemeleri çıkarıcam.
'Ya diyorum, nasılsa su ısınacak şimdi 2 dakikada... neden sen sıcacık noodle yemiyorsun? 10 dakikaya hazır olur. Şimdi ne uğraşacaksın tostla bilmem neyle?'
Bu noktada kendi kendimin ensesine bi' tane çakıp ' sktrgt şrdan, ağzn brnn krdğmn grzkls!!!' demek istiyorum ama... bitmedi.

Su hazırlanıyor, fokur fokur kaynıyor. Açıyorum çekmecemi.
Mantarlı noodle, peynirli noodle, domatesli noodle, vejetaryen noodle, (sanki diğerleri vejetaryen değilmiş gibi) tavuklu noodle.
Emin olduğum tek şey sabah sabah tavuklu bi' şey yemek istemediğim. Bu da iyi bi' şey tabi. O da dahil olsa seçeneklere olay 5 dakika daha uzayacak çünkü :) 'Acaba hangisini yesem? Peynirli yesem.. daha dün yedim. Mantarlı yesem... yok ya, tadı buruk kalır şimdi... Vejetaryen yesem ( ki en beğendiğim odur) Ya kızım hep veje hep veje. Bi' değiştir ya! Domatesli yiyeyim bari... yok yok, peynirli... yok yaaaa... bildiğinden şaşma, vejetaryen en lezzetlisi'
Alıyorum vejetaryen noodle paketini elime, o da ne? Olay bitti sandınız gibi sanki... nerdeeeeee...
Geliyorum suyun yanına, su soğumuş. Tekrar kaynaması lazım. 'Ya, acaba salça-ekmek mi yapsam? Yanına da doğrarım bi' domates, yeşil zeytin-siyah zeytin. sıcacık çay, ohhhh, mis!'
Atıyorum noodle paketini çekmeceye geri. Açıyorum dolabı. Hazırlıyorum bi' azimle kahvaltı tabakcığımı.
Geliyorum masama, her şey hazır. Başlıyorum yemeye... desem bu gönderinin anlamı kalmaz.
Açıyorum dolabı, tam domates neyin çıkaracağım bi' bakıyorum kocaman bi' şişe süt! Hem de 2 günlük! Kullanmasam dökülecek !!! Sütle ne yenir-içilir?
Müsli!
Hemen kapıyorum derince bi' porselen kap,geçiyorum müsli kutularımın karşısına.
'Geleneksel olandan mı yesem... tropikal olandan mı?'
İşte bu noktada kendi kendimin boğazına yapışıp böyle saçımı başımı yola yola, evire çevire kendimi dövesim geliyor. Ama olmaz tabi. Boşa geçen 1-2 dakikadan sonra tropikal müsli de karar kılıyorum.
Müsli'yi kaba koyup sütü üstüne döküyorum.
Vallahi de döküyorum, billahi de... sonuçta yenecek artık, geri dönüş yok.
Ama bu arada çay da hazır. Geliyorum masama, bi' elimde çay diğerinde müsli... oturuyorum.
Başlıyorum gazeteleri okumaya.
Müsli şişiyor böyle, yumuşuyor, yenilecek kıvama geliyor. Alıyorum bi' kaşık. Aklımdan ilk geçen;
'Aklına tüküreyim senin, sabah sabah buz gibi süt. Sonra tüm günün tuvalette geçecek yine. Sıcacık tost yemek, noodle yemek varken... grizekalı!'

Bunu giyeceğim kıyafeti seçerken, bi' cafede falan ne yiyip içeceğime karar verirken, sinemaya gittiğimde hangi filmi izlemek istediğimi seçmeye çalışırken, oje alcağım zaman hangi rengi alacağım konusunda karar vermeye çalışırken yaşadığımı düşünün...

İnsanlık namına biri bana iki tane çaksın da, beynimde arıza yapmış olan kısmı tokat, yumruk, şaplak gibi teknik hareketlerle düzeltsin.
Hakikaten kendimi cami avlusuna bırakıp kaçasım var.
Bıktım ya!

Görsel: Google Images

Bir Cosmopolitan okudum, hayatım değişti.


-Sittirella, Mars dolaylarından bildiriyor-
Hayatımın en amaçsız, boş, garip ve hatta saçma Pazar gününü yaşadım.
Yiyecek bi' şeyler hazırlamak dışında hiçbi' şey yapmadım.
Saçımı bile taramadım.
O derece.
Tüm gün fotoğraf baktım, kendime profil fotoğrafı yaptım, beğenmedim değiştirdim.
E-postalarıma bakmaya karar verdim, unuttum. Sonra kazayla sayfayı kapadım. Sonra da kim yazacak şimdi kullanıcı adı, şifre allasen deyip vazgeçtim.
Telefonuma bile bakmadım.
Bilgisayar başında zaman öldürdüm. Kelimenin tam anlamıyla öldürdüm.
Neyse...
Cosmopolitan'ın sayfasına düştü yolum bugün.
Oraya tıkla, bu haberi de oku derken, bi' baktım Kozmodayım.
Az uz değil, dile kolay. İlk ve son kez sene 2004'te Ataköy-Atrium-Fü-ta'da yaptığım Pazar okuma keyfi sırasında karşı çaprazdaki gazete bayiinden almıştım. Pek bi' iddialı gelmişti kapak yazıları... ne gülmüştüm ne gülmüştüm.

Olay şu şekerim; bulmuşlar 3-5 tane tuzu kuru, Mars'ta yaşayan, bu dünyadan ve Türkiye'den bi' haber olan dallama hatun... vermişler ellerine kağıdı kalemi. Yazın demişler fantaaaaaağzilerinizi kadın-erkek ilişkileri üzerine. Onlarda -sağ olsunlar- görev bilinciyle yazmışlar habire. Yapıştırmışlar, eklemişler, fotoğraflarla süslemişler; al sana Cosmopolitan olmuş.

Şimdi aşağıdaki paragrafı bi' okuyalım hep beraber. Bakalım bu aplalar neler demişler.
Haziran ayı sayısının kısa özetiymiş bu efenim. Hepsini yazmadım, aradan numunelikleri seçtim, bilesiniz. Varsa merak eden gerisini gider alır en yakın bayiiiiiiiden bi' Kozmo, okur.
Ben aynı parayı dondurmaya vermeyi tercih ederim, şahsen :)

Sözü Kozmo aplaların dahiyane fikir ve önerilerine bırakıyorum.

''...
Eğer siz de pek çok kadının taşıdığı karakteristik özelliklere sahipseniz ilişkilerinizi ve birlikte olduğunuz erkekleri ölene dek sorgulayacaksınız demektir. Yaşadıklarınızı anlamaya çabalamaktan yorgun mu düştünüz? Sizi, aklınızı kurcalayan bu sorulardan kurtarmak için, evrensel ilişki kurallarını derleyip pratik bir aşk rehberi hazırladık.

(Bak, gördün mü? Evrensel ilişki kuralları demiş. Boşuna demedim sana Mars'ta yaşıyor bunlar diye. İnanmadıydın değil mi bana? Devam edelim... )

Son görüşmemizden bu yana tam dört gün geçti ve hâlâ aramadı. Bu artık bittiği anlamına mı geliyor? Belki de... Bunu anlamak için ona, birlikte geçirdiğiniz zamanları özleyeceğinize dair bir e-posta atın. Eğer bunu ciddiye alıp ayrılık konuşması yapmazsa, daha akılcı ve sakin davranmayı deneyin.

(Ne kaddan mantıklı değil mi? Aramıyor mu manitan? Açacaksın e-posta adresini. Mektup yazacaksın. Sonra oturup cevap bekleyeceksin... Allan grizekalısı! Elinde telefon. Çok mu zor açıp telefonu 4 gündür neden arayıp sormadığını öğrenmek? En fazla bu iş bitmiştir der. Sen de ona "hadi sana ii günneeeeeer!" deyip kapatırsın, budur dünya gezegeninde geçerli olan durum.)

Eşyalarımı onun evinde ne zaman bırakmalıyım? Aklınızı kullanın ve taşınmaya diş fırçası gibi onu ürkütmeyecek küçük şeylerle başlayın.

(Yeryüzünde nefes alıp veren ne kadar bekar erkek varsa, evlerinde başıboş gezinen bi' diş fırçası gördüğünde tüyleri tiken tiken olar, durumum vehametini anlar ve tırsar cicim!
Yüzbilmemkaç ekran TV koysan evine, "Aaaa ne güzel lan! Maçları ayna gibi seyredicez artıkın!" deyip olayı algılayamaz ama küçücük dediğin diş fırçasını gördüğü an ampul yanar kafalarında. Budur olay. Ne korkutmamasından bahsediyorsun? Hohoooo... Hakkaten Mars'ta havalar nassı? )

Hiçbir plana sadık kalmıyor. Ona nasıl ayak uydurabilirim? Misilleme yapın. İzlemek istediği bir maça biletiniz olduğunu, birlikte gidip gidemeyeceğinizi sorun. Maç günü ise, planınızı değiştirdiğinizi söyleyin.
 
( Bi' düşünelim ne kadar mantıklı... Şimdi.... fanatik Galatasaray'lı veya Fenerbahçe'li veyahutta Beşiktaş'lı bi' sevgilimiz var. Pazar günü oynanacak Barcelona vs beyefendinin takımı maçına 2 biletimiz olduğunu, birlikte gidip gidemeyeceğimizi sorucaz. Maç günü adam giymiş formayı üstüne, takmış kaşkolu, stadın kapısında 'Planımı değiştirdim cicim' diyecez öyle mi? Bunun adı da misilleme olacak? Hakkaten takdir ettim bu dahiyane fikri. Aplaların sayesinde kör topal ilerleyen ilişkimizden de olucaz demek ki.)

Beş yıldır birlikteyiz, hâlâ evlilik teklif etmemesi kötüye mi işaret? Her zaman değil. Evlendiğinizde büyünün bozulacağını ve bu şekilde ilişkiyi yürütmenin sizin için de daha cazip olduğunu sanıyor olabilir. 

( Diyosuuuuuun... Siz yediyseniz ben de yedim bu fikri.)

Hâlâ eski sevgilisiyle görüşüyor. Endişelenmemi gerektiren bir durum var mı? Onlara katıldığınızda herhangi bir rahatsızlık duymuyorsa, hayır.
 
(Burada dikkatin verilmesi gereken yer soru değil, verilen cevap. Ne güzel yazmış ama de mi? Sen de katılmak istediğinde 'Sevgilim az sağa kaysana, yataktan düşücem' dediğinde 'Gel bi'tanem gel, aramıza gir, üşümüzsündür sen şimdi' diyorsa ne var bunda endişelenicek? Allasen, dert ettiğin şeye bak)

Ona evlilikle ilgili düşüncelerini sorduğumda, sürekli bunun çok da önemli olmadığını söylüyor. Neden? Elbette, bu büyük günü o da önemsiyor. Yalnızca davetiye gibi ayrıntılarla boğuşmak istemiyor.
 
( Apla apla... soruyu annadığına emin misin sen burda? Adam takmıyorum diyor sen hala davetiye, nikah şekeri, masa düzeni... hohooooooooo... Dünya'dan Mars'a! Bırek Bırek!)

Beğendiğim bir erkekle tanışmak için nasıl bir yol izlemeliyim? İsminizi söyledikten sonra yüzünün bir yerlerden tanıdık geldiğini söyleyebilirsiniz.

(Meraba, ben Ella. Yüzün bi' yerlerden çok tanıdık geliyor bana... eee sonra? Bu mudur olay yani? Tanıştık mı şimdi. Bitti dert, sıkıntı. Mal gibi kalmadık çocuğun-adamın gözünde böyle bi' girişle. Emin misin?)

İş yüzünden birbirimize vakit ayırmakta zorlanıyoruz. Bu ilişkinin şansı var mı? Eğer birlikte geçirdiğiniz zamanları çoğaltmak için fedakarlık yapabiliyorsanız; devam.
 
(Çalışan evli çiftleredir sözüm. Boşanın gitsin anasını satem, ne uğraşıp duruyorsunuz hala? 
Teallam yareppim...)

DEVAMI COSMOPOLITAN'IN HAZİRAN SAYISINDA.

(Bu aplalara akıl-fikir dilerim. Dağıtılırken nerdeydiler acaba? Kesin makyaj tazeliyorlardı, tuvalette kaldılar. Bu önerileri para verip almaya niyetlenen varsa onlara da akıl-fikir dilerim ben şahsen, bizzat, kendim.)

Görsel: Google Images

Adobe Photoshop Day Cream

Devir değişti, teknoloji gelişti. Artık ölüp gidenlere bile inanamıyoruz.
Daha dün gözümüzün önünde bebek gibi gencecik duran ünlüler özellikle öldüklerinde 'hadi be!' oluyor ilk tepkimiz.

Mesela Madonna.
Yok daha ölmedi, beni de gömer o bu gidişle, Madonna dedim, çünkü gelen mailde konu oydu.
Madonna ölse inanır mıyız?
Daha dün sahnede zıppıdı zıppıdı yapan, genç kızlara taş!!! çıkartan "hey gidi Madonna" ya yakışmaz yaşlılık, ölüm değil mi?
Ama fotoğraflar öle demiyor! N'aber?
Bakınız;



Gözünü sevdiğimin Photoshop'u :)
Recep Bey'in deyimiyle : Fotoşok! :) Böylesi daha samimi sanki :) Hahha Neyse politiklere bulaşmadan devam edeyim yoluma.
Madonna teyzem iki dokunuşta 15 yıl kaybediyor yaştan n'aber? 20 mi desek? Neyse.. fıstık gibim olup çıkıyor.
Bakınız;


Ne güzel iş değil mi? Rengin mi soluk? fotoşok :) Kırmızı rujunu evde mi unuttun? fotoşok. Burnun mu büyük geldi? fotoşok. Yaşlanıyor musun kuzum? eee fotoşok.
Her şeyin ilacı olmuş :)
Eh, doğumdan ölüme gözümüze gözümüze bebek gibi ışıl ışıl tenler, ipek gibi saçlar diye sunulan insanların hastalık, yaşlılık, ölüm haberlerini duymak tabi şok ediyor bizi.

Ben hala kendime gelemedim yahu :) Dur bak bi tane daha ;



Vay be fotoşok :) Sen neymişsin.
Büyüksün.
Sen arkamızda oldukça kim korkan yaşlanmaktan? Sağolsun çok cici bi' arkadaşım emaille yollamış bu fotoğrafları. Altına da not düşmüş; ''Kızım kim korkar yaşlılıktan beaaaaa! Yüzyılın buluşu. Bak çaresi neymiş...
Sizin ordaki dükkanlarda satılıyorsa bana da alıver bi' zahmet'' deyip en sona şunu eklemiş ;



Bulursam sizin için de satın alayım mı? :)

Görsel: Kaynakları bilmiyom, "Google Images" diyorum, sallıyorum.

Kirlenmek güzeldir...

Ne zaman annesinin eline sıkı sıkı yapışmış, etrafa ürkek gözlerle bakan veya bi' oyun parkında, başındaki bekleyenin gözetiminde oyunun tadını çıkarmaya çalışan bi' çocuk görsem içim acıyor.

Güvenlikli sitelerin bahçelerinde, dışarıya meraklı gözlerle bakışlar atarak oynamaya ''çalışan'' çocukları gördüğümde ağlayacak gibi oluyorum.

Adına modernlik denilen görünmez duvarlı hapishanenin içinde çocukluklarını yaşayamadan büyüyen çocuklar...
Çok katlı-balkonsuz binaların pencerelerinden sokakları seyrederek büyüyen çocuklar...
Sokakta düşmemiş, dizi kanamamış, kafasından-kolundan-burnundan çizik almamış, bi' kedi tarafından tırmalanmamış, çıplak ayakla bi' kez bile olsun toprağa basmamış çocuklar yetişiyor geleceğe ve ben üzülüyorum.
Ne kadar özgür büyüdüğümüzü bi' kez daha anlıyorum.
Biliyorum, hala bizim yaşadığımız tarzda çocukluk dönemini yaşayanlar var Anadolu'nun ve dünyanın bi'çok yerinde.
Sözüm büyük kentlerdeki şanssız çocuklara, metropollerde büyümek zorunda olan masum yüzlere.
Çocukluğumu çok özlüyorum. Her anını, her anısını deli gibi özlüyorum.
Sizin de oluyor mu yazın en sıcak zamanında bi' ağaç gölgesinde, bi' kilim üstünde uyuduğunuz huzur dolu bi' uykuyu özlediğiniz?
Veya, özler misiniz elinizde salçalı ekmek, diğer elde bi' tutam yeşil soğan toprak kokan çocukluğunuzu?



Benim oluyor doğrusu...

Özlediğim o kadar çok şey var ki, tekrar yaşayabilmek, hissedebilmek için o anın güzelliğini ömrümden beş yılı feda edebileceğim anlar oluyor.
Şimdi bakıyorum o anıma, hatırladığım tek şey konforsuzluk görünen durumun içinde sonsuz bi' konfor hissi olduğu... Gereksiz detaylar yok... fazlasını istemek yok...elde olanla yetinilir ve bu muhteşem bi' haz verir.
Şimdi hamburger, pizza, waffle çocukları var. Ev yapımı domates salçasının ne olduğunu bilmeyen, biber salçasının kokusunu tanımayan, koşamayan, düşemeyen, oynayamayan, sokakları tanımayan, yaşıtlarıyla iletişim kuramayan, az da olsa sorunlu, doğayı ve hayvanları TV deki programlardan tanımaya çalışan çocuklar var, yapayalnız çocuklar.



Eline bi' tebeşir almamış, seksek çizmemiş, saklambaç oynamamış, ip atlamamış, istop nedir duymamış çocuklar yetişiyor. Hatta, arkadaş nedir bilmeyenleri bile var.
Şahsen yeni neslin yetişme tarzını tehlikeli buluyorum. Gelecek nesillerin arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok eksik kalacağına inanıyorum. Sosyalleşme konusunda sıkıntılar yaşayacaklarına, psikolojik problemlerden daha fazla nasipleneceklerine ve gelecekte psikologların ve psikiyatristlerin kapılarının çok daha fazla aşınacağına olan inancım -ne yazık ki- tam. İyimser olamıyorum, umutla bakamıyorum. Bilgisayar başında geçirilecek yılların, kitap okumak yerine Google'da aratılarak bulunacak bilginin, yaşıtlarıyla birlikte oynayacakları oyunlar yerine MMORPG oynayarak geçirecekleri zamanların onların kişisel gelişimine ve kendilerini tanımalarına katkı sağlayacağına da inanmıyorum.



Sanırım çok negatifim...

Biri çıksa beni bu düşündüklerimin tersine inandırsa... bu çocukların ruhen ve bedenen sağlıklı bireyler olacaklarına, eksiklerinin bulunmadığına, bugün onlara sağlanan imkânların bizim yaşadığımız dönemde sahip olduklarımızdan çok daha üstün olduğuna, yanlış düşündüğümü, bu kadar karamsar olmakla sadece kendimi üzdüğümü, gelecek nesillerin çok ama çok mutlu bireyler olacağının kanıtlandığını söylese...
Keşke söylese...
Ne kadar iyi yanından bakmaya çalışırsam çalışayım, ne bileyim... yapamıyorum. Bilye oynamak nedir bilmeyen, 9 taş, yakan top, elim sende, körebe oynamamış, tek kale maç yapmamış, kirlenmemiş, koşarken ayakkabısını yırtmamış, uçurtma uçurmamış çocukların mutlu olacağına inanmıyor kalbim.
Terli terli su içip boğazını şişirmemiş, gözüne çöp kaçmamış, arkadaşları tarafından mızıkçılıkla suçlanmamış, küstüm deyip eve sığınmamış, barıştım deyip arkadaşıyla kucaklaşmamış, olmadık bi' oyunda olmadık bi' sebepten ağlamamış, yalın ayak koşarken mahalle arasında kahkahalar atmamış, annesi kapıya çıkıp, sabah çıktığı eve akşam yemeği için dönmesini sağlamak için ismini uzata uzata bağırmamış bi' çocuğun bi' yanının hep eksik kalacağını söylüyor kalbim.



Bugünün süper-hiper marketlerinde arabaların sağında solunda koşturan çocukların, anne babası pazara giderken pazar arabasının içine çoktan oturmuş eski zaman çocuklarından hep bir adım geride kaldığını söylüyor içimdeki ses.
Yeni yapılan bir inşaat kumunda oynamamış,ayakkabısı kumla dolmamış, arı sokmamış, çiçek toplamamış, burnu kanamamış, nemli toprağa çivi saplamamış, ağaca tırmanmamış, gün ışığı yüzünü kızartmamış, sümüğü akmamış çocuklara acımaya devam ediyor bu kalp.
Belki eski kafalıyım, belki saçmalıyorum.
Belki de doğruyu söylüyorum.
Düşmeden, kirlenmeden büyümemeli bi' çocuk.

OMO reklamında, Çetin Tekindor'un o şahane sesiyle dediği gibi :
''Kirlenmek güzeldir.''

Görsel: Google Images

Bir ömre sığdıramayacağım hayallerim var


Ömür dediğin ne ki?

Daha dün babannemin 2 odalı kutu gibi şirin evinde bulabildiğim tüm minder ve yastıklardan çek-yat destekli oyuncak evler yapıyordum. İçine kendimi zor sığdırıyor ellerimle yaptığım kalemde kimsenin beni bulamayacağına emin hayaller kuruyordum.

Babannemle beraber, küçücük oklavamla minicik hamurlar açıp kuzinede ziyafetler hazırlıyordum.
Sokakta bulduğum kırmızı biberi ruj yapıp dudaklarıma, far yapıp göz kapaklarıma sürüyordum... Sonra kilo kilo domatesle, dudaklarımın ve gözlerimin acısını dindirmeye çalışıyordu bizimkiler...

Daha dün...
İki begonya saksısı arasına çamaşır ipi kurup, oyuncak bebeğimin yıkadığım çamaşırlarını asıp, saksılar devrilince veya çiçeklerden biri kırılınca 'babanneeeeeee, ağaç söküldü' diye bas bas bağırıyordum.
Düşüyordum... dizlerim kanıyordu, acımdan gözümden yaş geldiği halde hala sokakta 'istop' oynuyordum.
Elimde salçalı ekmek, diğer elimde 2-3 sap taze soğan, dudağımın kenarı kırmızı, bi' gözüm oyunda... yerime başkası oyuna girer korkusuyla boğulacak hızda ekmeğimi yiyordum.
Yaz geceleri bahçede pırıl pırıl yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakıp hayaller kuruyordum... Bugün asla hatırlayamadığım hayaller...

Büyüyordum... dün.
Bugün oldu, büyüdüm.

Gökyüzündeki o yıldızlar bir iki saçlarıma düşmeye başladılar artık.
Artık hatalarımdan dolayı özür dileyebiliyorum ve sevgimi sevdiğime göstermekten korkmuyorum.
Ertelemiyorum...
Kurmakta geç kaldığım hayallerim var ve bir ömre sığdıramayacağım... biliyorum.
Gün öğleyi devirdi.
Gerçekleştiremeden hayallerimi...
Yarın olmasın.
Korkuyorum.

Görsel: Deviantart.com

Tü-kaka hayat


Bana ait olmayan bir hayatı sahiplenmeye çalışıyorum.
O kadar koşuşturmanın içinden çıkıp birden ıssızlığa hapsolmak, dört duvar arasında kendimle baş başa kalmak acımı katlıyor.
Suçlu aramaya gerek yok, her şey benim hatam. Kabullendim.
Kendim ettim, kendim buldum. Etrafımdakiler de bulmama yardım ettiler sağ olsunlar.
Ne çok ''dost yüzlü düşman''ım varmış…
Oh olsun bana! Kazık kadar olduğum halde dostumu düşmanımı ayırt etmeyi öğrenememişim.
Bu da bana kapak olsun.
Bir sürü ders çıkardım bugüne dek yaşadıklarımdan. Bakalım bu kadar dersin ileride bana getirisi ne olacak merakla bekliyorum. Yine aynı kısır döngünün içine girmemeye kararlıyım.
Çıkardığım en büyük ders ise feci dokunuyor kanıma; ‘'Her şey yalan''.
İşte bunu hazmetmek çok zor…

Sevgiler yalan…
Dostluklar yalan…
Kariyer yalan…
Vazgeçilemeyecek hiç bir şey yokmuş bu hayatta.
Elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliğin olmaması ne kötü.
Bir yerlerden hatırladığım şu söz var kulaklarımda : ''Güvenme malına bir kıvılcım yeter, güvenme güzelliğine bir sivilce yeter''.
Artık eskilerden kalan sözlere daha fazla kulak vermenin zamanı sanırım.
Kime güveneceğim peki ben?
Kendi kendimle yaşayıp gidecek miyim böyle? Birileri bir şey söylediğinde bir an duraksayıp, içimden ‘'yalan söylüyor’' demek çok kırıcı.
Kimse mutlu değil. Kimse hayatta sahip olduklarıyla tatmin olmuş değil. Kimse kendisine duyulan sevginin aslında ne kadar mühim olduğunun farkında değil. Herkes bir arayış içinde ve en kötüsü hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sadece arıyorlar.
Nerede bu? Nerede? Ay nerede acaba?
Bu mu? Yok bu değil… Nerede ya bu?
Arayışlarla bitiyor ömür… ve ne yazık ki bulamadan.
Sen ne arıyorsun peki? diye bir sorsana bana.
Dur hele, ben ne istediğime bir karar vereyim, aramaya sonra başlayayım.

Çok pis, kötü, hain, alçak, iki yüzlü ve şerefsizsin hayat.
Ama ben seni de adam ederim. Kendimi ettiysem, seni de ederim.
Az bekle hele, güç toparlıyorum, ağzını burnunu kıracağım senin.
Git gözüm görmesin seni, terbiyesiz!

Görsel: Deviantart.com

Bir yerden başlamam gerekiyor...



Güneşin dans ederek battığı yerde; cehennemimdeyim.
''Bitse de gitsek,'' dediğim ama bi' türlü bitiremediğim hayatın içine etmekle, onu tüketmekle meşgulüm.
Ya da onun beni tüketmesine izin vermekle...
Deliliğin kitabını yazdım; bedava imzalıyorum.
Kendimi kendime yabancılaştırıp, kendimi kendimle tekrar tanıştırıyorum.
Kendime yoldaş kendim oldum.
Kendime dost-kendime düşman oldum.
Kendimden sıkıldım.
Kendimi yoketme planları yaparken yakalıyorum kendimi.
Kendimi kendim şımartıyorum.
Kendime acıyor, kendimle övünüyorum.
Kendi halimde yaşayıp gidiyorum.
Kendi kendimi yiyip bitiriyorum.
Çünkü kafamda aynı anda milyon tane düşünce geçiyor. Onları kağıda dökmeye çalıştığımda, o muhteşem güzellikteki cümleler birbirine giriyor ve ortaya yüklemi öznesine pandik atan, saçma sapan, bir yanı “kalk gidelim” diğer yanı “otur, halt yeme” diyen cümleler kalıyor.
Yazamıyorum!
İşte burada, düşüncelerimi yazıya dökme denemeleri yapacağım.
Okuyacak olana şimdiden sabır dilerim.

Görsel: Deviantart.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...