Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapı Kredi Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İnce Memed: 1 - 2 - 3 - 4


Yazar: Yaşar Kemal
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1955|1969|1984|1987
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları / 2013

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Yaşar Kemal ile tanışmam çocukluk zamanıma denk geliyor, ortaokuldaydım. O zamanki aklımla okuduğumda elbette pek bi' şey anlamamıştım. Efe torunu olduğum için çok benzer hikayeleri, kahramanlıkları, yaşanmışlıkları dinleyerek büyümüştüm. Büyük ninemin beni uyutmak için anlattığı hikayelerden çok farkı yoktu. Okuyup geçmiş, yaptığım kitap alışverişlerinin hiçbirinde Yaşar Kemal kitaplarına yer vermemiştim.
Yaşar Kemal'in kim olduğunu, o kalın kemik çerçeveli gözlüklerin ardında gülümserken görmediğim insanın aslında dünyanın saygı duyduğu yazarlardan biri olduğunu, eserlerini, ödüllerini, eserlerinden çevrilen ve çevrilmek istendiği halde çevrilemeyen filmleri büyüdükçe, okudukça öğrendim. Gülümseyen yüzüyle verdiği pozları da geçenlerde gördüm...
Yıllar yıllar sonra, eğer bi' gün Yaşar Kemal okursam, İnce Memed serisiyle başlayıp, beğendiğim takdirde külliyatını okumak niyetine girdim. Bunu geçenlerde başardım. Serinin dört kitabını peş peşe okuyup bitirdim.

Her şeyden önce artık bi' efsane haline gelen İnce Memed hakkında söylenen çoğu şey doğru. Yaşar Kemal çok büyük bi' iş çıkarmış. Yarattığı kahraman okuyucuları tarafından öyle benimsenmiş, öyle sevilmiş ki, ete kemiğe bürünmüş. Adına türküler, ağıtlar yakılmış, masallar uydurulmuş, anlatılmış.
Anadolu insanını çok güzel çözümlemiş. Aslında, "insanoğlunu çok iyi analiz etmiş" demem daha doğru olur. Okurken, aynı karakterin iyiliğine, kötülüğüne, hainliğine, bedduasına, duasına, acımasızlığına, çaresizliğine şahit olmak insanın yüzüne tutulmuş ayna gibiydi.
Seri, kitap başlangıçları hariç hiç sıkmadan, yormadan okuttu kendini. Sadece, "İyi ki bu klasiği okudum" diyebilirim.
Çok sevdiğimi, inanılmaz bi' roman olduğunu, bu eseri okumamış olsaydım eksik kalacağımı söyleyemeyeceğim. 
Her kitabın başındaki sayfalar süren doğa betimlemeleri hevesimi kırdı. Her cildin ilk on-on beş sayfasında neyin nasıl şırladığını, nasıl balkıladığını, ipil ipil ettiğini, şorladığını okuyarak başlamak zevk vermedi. Dört kitap toplamanında kaç yüz kez "püren-su püreni" geçiyor, kaç kez "büklük", "çakır dikenlik" tarif ediliyor hatırlamıyorum bile. Arılar, mavi kuşlar, kelebekler, Çukurova'nın sarı sıcağı... Bu betimlemeler/tekrarlar olmasa İnce Memed'in hikayesi üç kitapta rahatlıkla bitermiş.

Edebi değerinin yüksek olduğunu da söyleyemem.
Seriyi bitirdikten sonra okuduğum kaynaklarda -hatta Yaşar Kemal ile yapılmış ve yayınlanmış röportajların birinde de- bizzat kendisi, bu kitabı para kazanmak için yazdığını, ilk baskısı yapılmadan önce imzasını/adını koymamak için çok direndiğini fakat bu şart koşulduğu için kendi adıyla yayımlanmasına izin vermek zorunda kaldığını, İnce Memed'den çok daha öne çıkacak, edebi değer taşıdığını düşündüğü romanları olduğunu, bu seriyi yazmakla edebiyat dünyasında neyi nasıl etkileyip değiştirdiğini bilmediğini çünkü yazarken sadece ve sadece para kazanmayı amaçladığını söylemiş.
Linç edilmekten kurtulmuşumdur umarım :)

Şimdi gelelim altını çizdiğim cümlelere...
Dört ciltte yüzlerce cümlenin altını çizdim fakat aşağıdaki cümleleri paylaşmak benim için yeterli olacak.

Altını Çizdiklerimden...
"Yaz geldi çattı. Ekinler biçiliyor. Sıcaklar veryansın ediyor. Çukurovanın sıcağına sarı sıcak derler. Toros eteklerinin sıcağına da ak sıcak diyorlar. Ak sıcaklar çöktü."

"Meşe biten toprakta, hemen hemen hiç başka ağaç gözükmez. Dağ taş, dere tepe meşedir. Meşeler, kalın, kısa gövdelidir. Dalları güdüktür. En uzun dalın uzunluğu bir metreyi geçmez. Koyu yeşil yaprakları üst üstedir. Toprakta, sağlam, toprağa bütün güçleriyle yapışmış dururlar. Hiçbir güç onları oradan ayıramayacakmış gibi gelir.
Meşe toprağı kıraç, bembeyaz, kireç gibi bir topraktır. Üstünde meşeden başka bitki yaşatmamaya ant içmiş gibidir."

"Düşmanlıkların, kinlerin, sevgilerin, korkuların, kaygıların, yiğitliklerin üstünü kalın bir uyku örtmüştü. Düşler çarpışıyordu.
Düşler yaşıyordu şu anda.
Görüş sahası ne kadar dar olursa olsun, insan muhayyilesi geniştir. Değirmenoluk köyünden başka hiçbir yere çıkmamış bir insanın bile geniş bir hayal dünyası mevcuttur. Yıldızların ötelerine kadar uzanabilir. Hiçbir yer bulamazsa Kafdağının arkasına kadar gider. O da olmazsa, düşlerinde yaşadığı yer başkalaşır. Cennetleşir. Şimdi, şu anda düşler veryansın ediyordur, uykuların altında."

"Ha ne diyordum, hemencecik hepsiyle tanışıp, ahbap olayım deme. Bir zayıf damarını keşfederlerse ömrünün sonuna kadar rahat edemezsin. Onların yanında on paralık onurun kalmaz. Gün geçtikçe hepsini iyice tanırsın. İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir."

"İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, ince bir yerleri. İşte oraya değmemeli."

"Mahpushaneye ilk giren insan şaşırmıştır. Dünyadan apayrı düşmüş gibi olur. Sanki başka bir dünyadadır. Uçsuz bucaksız bir ormanda kaybolmuştur. Ondan da beter. Topraktan, evden barktan, dosttan, sevgiliden, her şeyden bütün bağlarını koparmışçasına uzaktır. Bir derin, ıpıssız boşlukta döner. Sonra başka bir hali daha vardır yeni mahpusun, taşı toprağı, duvarı,  o azıcık görünen gökyüzünü, kapıyı, demir parmaklıklı pencereleri bile düşman sayar kendisine."

"Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir."

"Çukurova salt bataklıktı, büklüktü. Yalnız tepe eteklerinde el kadarcık tarlalar... Çukurovada in yok, cin yok o zamanlar. Göç başlardı gürül gürül, Türkmen göçü... Çukurova bayramlığını giyerken. Yani soyunmuş ağaçlar, soyunmuş toprak, soyunmuş dünya donanırken... Al yeşil, göç kalkardı, gürül gürül. Alırdık göçü, aşardık dağları, konardık Binboğanın yaylasına. Kış basarken de inerdik Çukurovanın düzüne."

"Memedin gözleri kıvılcımlandı, sapsarı bir deste ışık kıvılcımlanarak savruldu kafasında balkıdı. Gözlerine de geldi, o çelik pırıltısı oturdu."

"En çok neye baktın?"
"En çok izlere baktım."
"İzlerde ne gördün?"
"İzler sahiplerine benzer. Bir at izine baksam, üç aşağı beş yukarı o atın nasıl bir at olduğunu anlarım. Yelesini, kuyruğunu, boyunu boşunu sana gerçeğine yakın söyleyebilirim. Hele insan izlerini... İzlerden, insanların yüreğini okurum. Hangi yöne gitmişler, ne düşünerek, nasıl düşünerek gitmişler bilirim. Sevinçli mi, öfkeli mi, küskün mü, kederli mi, içi karanlık mı bilirim. Aydınlık mı, dost mu, düşman mı bilirim."

"Başlamış çoluk çocuk doğramaya, doğrayıp kazdırdığı kuyulara doldurtmaya. Başkaldıran insan o kadar çokmuş ki, kazdırdığı kuyular yetmemiş. Yeni kuyular kazdırmış, o da yetmemiş. Kumandanları demiş ki, kıymetli seraskerimiz, bu kadar insanı kuyulamakla nasıl başa çıkarız? Murat Paşadır, dini bütün Müslüman bir adam, buna çok öfkelenmiş, bağırmış, bağırtısından, öfkesinden taşlar sallanmış, toprak çatlamış, ben, demiş, hiçbir Müslümanın ölüsünü açıkta bırakıp kurda kuşa yem edemem. Orduyu ikiye ayırmış bundan sonra, yarısı kuyu kazıyor, yarısı da çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın kız demeyip Müslümanları doğruyormuş. Murat Paşa elhamdülillah Müslüman dam, dini bütün adam, o savaşta, tepeden tırnağa kana batıp çıkmışken bile bir kerecik olsun namazını kazaya bırakmamış. Murat Paşa öyle dini bütün bir Müslümanmış ki bir kuyuya kadını erkeği bir arada gömdürmezmiş."

"Bir kişi bütün dünyayı sevincine katar da güldürür, ağıdına alır da ağlatır. Böyledir bu. Bir tuhaf yaratıktır şu insanoğlu."

"Vay bre insanoğlu," diye kendi kendine söylendi, "sen ne biçim yaratıksın böyle, bir gecede bin yaş kocuyor, bir günde bin yaş genceliyorsun."

"Her insanın içinde bir mecbur kurdu, bir İnce Memedlik, bir Köroğluluk kurdu var. Köroğlu gitti İnce Memed geldi. İnsanoğlunun içinde bu kurt oldukça insanoğlu ne olursa olsun yenilmeyecek. Sen insanoğlunun içindeki kurtsun, ne olursan ol, nereye gidersen git. İşte İnsanoğlunun içindeki bu kurt yiterse, insanlık da işte o zaman insanlıktan çıkar. İnsanoğlu içindeki kurdunu yitirmeyecek, ona kıyamete kadar gözü gibi, yüreği gibi bakacak. O kurt insanoğlunun şahdamarı, atan yüreğidir. Senin içindeki kurt da, işte insanlığın bu kurdudur."

"Ondan sonra bunların adına Seyhan derler bir ulu su olur. Her bir su o kadar aydınlıktır ki, sanki akan su değildir de ışıktır. Dibine kitap düşse okunur."

"En çok zulüm görenden korkacaksın. Fırsatını bulursa bin misli zulmeder..."

"Yılanlar insanlar gibi değil, onlar dostluğu da düşmanlığı da unutmazlar."

"Dedenin sesi içe işleyiciydi. Bin yıl öteden gelir, bin yıl ileriye gider gibiydi. Yemenden öte bir yerde Düldül hala savaştadır. Ali daha savaştadır. Kafdağının arkasında Köroğlunun Kıratı, dostluk için, yiğitlik, doğruluk için, zulme karşı, bilcümle kötülüklere karşı savaştadır. Alagözlü Dedem Pir Sultan, yedi derya ötesinde zulme karşı savaştadır. Cümle kırklar, pirler, iyi kimseler yitime karşı savaştadır, diyordu. Dünya kurulduğundan bu yana güzel dünya savaştadır, kötü dünyaya karşı, çirkin dünyaya karşı. Her gün başka bir gün doğuyor, her gün yeni yıldızlar döşeniyor gökyüzüne, diyordu Dursun Dede. Her doğan gün, her gece gökyüzüne yeniden döşenen yıldızlar savaştadır. Her sabah yeni çiçekler açıyor, dünkünden daha güzel, diyordu Dursun Dede., yeni bebeler doğuyor, her gün, her gün yeniden, eskisinden daha sağlıklı. Dünya her gün, her gün, her gün güneş doğarken deri değiştiriyor, yepyeni terütaze oluyor. İnsan, her insan,  eğer insansa, her gün, her gün tanyerleri ışırken yeniden doğuyor. Toprağa düşen her tohum, toprağı yaran her filiz yenidir. Gökyüzü her ışıyışında yeniden kuruluyor, dünya yeniden kuruluyor her tan atışında, tohum yepyeni uçuyor, su yepyeni akıyor, ışık yepyeni akıyor. İnsan yüreği yepyeni yepyeni atıyor. Çiçek sevgiye duruyor, yürek sevgiye duruyor, şırlayıp gelen ışık sevgiye duruyor. Ölüm yok, diyordu Dursun Dede... İnsana ölüm yok. İnsan muhabbete, insan sevgiye doğuyor. İnsan sevgiye doğmuyorsa insan olamazdı, o zaman ölürdü işte... İnsan insana doğuyor."

"İnsan kendine, kendi yüreğine, kendi korkusuna toptan başkaldırmadıkça, insan soyu bundan da beter olacak, aşağılanacak, zulüm, korku iliklerine işleyecek, insanlıktan çıkacak, bir solucandan da daha mutsuz olacak. Solucanın gözü yok, kulağı, ağzı, dili yok, insanın var. İnsan soyu başkaldırmayı yemek, içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, sevişmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, göğün yerin, kurdun kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak."

"İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir Alim."

"Maalesef," dedi, "bin kere maalesef, bizim halkımız yalnız ve yalnız kuvvetten anlar. Onu ezeceksin, ezeceksin, ezeceksin..." Dişini sıkıyor, sağ elinin başparmağını masanın üstüne bütün gücüyle bastırıyordu. "Onu ezeceksin."

"Hiçbir şey bilmiyorum, diye düşünüyordu. Şu dünya üstüne, şu insanlar üstüne hiç kimse bir şey bilmiyor. Şu dünyaya insanlar ahmak geliyor, kör gidiyorlar."

İyi okumalar :)

Görsel: ykykultur.com.tr

Kör Baykuş / Bûf-i Kûr


Yazar: Sâdık Hidâyet
Çeviri: Behçet Necatigil
Orijinal Dili: Farsça
Basım Yılı: 1936 / Türkçe İlk Baskı: 1977
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları / 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Üç kafadar Instagram arkadaşı, bi' kitap belirleyerek her ayın ilk günü birlikte okumaya başlıyoruz.
Kör Baykuş birlikte belirlediğimiz 3. kitap idi. (İlki Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir, ikinci kitap ise Boyalı Kuş idi)
Sâdık Hidâyet'in zamanının edebiyat dünyasında çığır açan eserlere imza attığına dair methini duymuştum fakat yazar ile tanışmam Kör Baykuş sayesinde oldu. İtiraf etmem gerekirse -her ne kadar etkileyici bulmuş olsam da- sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Beğenmek başka sevmek başka...
Dili karanlık ve kasvetli olan, "artık" bi' şey öğretmeyen, sadece yaşadığım, bildiğim, duyduğum, zaten haberdar olduğum şeyleri pekiştiren, şaşırtmayan, düşündürmeyen yani ufkumu genişletip bana bi' şeyler eklemeyen kitaplara karşı merhametsizimdir. Kör Baykuş, yere göğe sığdıramayacağım bi' kitap/başyapıt olamadı benim için.
Ve fakat yazıldığı dönem ve sonrasında gelen yıllarda edebiyatı şekillendiren önemli yazarlara ilham verdiğine, bugünün çağdaş İran edebiyatının temel taşlarından biri olduğuna eminim. Kitabı okuyanların çok büyük çoğunluğunun beğenisini kazandığını da bilmenizi isterim.

Belki size hitap eder, sizi can evinizden vurur veya size anlatacak bi' hikayesi vardır...

Arka Kapak Yazısı:
"Modern İran edebiyatının kurucularından Sâdık Hidâyet'in 1936'da Bombay'da yayımladığı başyapıtı, kendi özdeyişiyle "özenle hesaplanmış, net, bilinçli etiketlerle dolu" ve "her sayfası bir partisyon gibi düzenlenmiş" Kör Baykuş (Bûf-i Kûr), öteki yapıtları gibi, pek çok dile çevrildi, pek çok ülkede pek çok yazarı etkiledi.

Kör Baykuş, 1977'de Behçet Necatigil'in unutulmaz çevirisiyle Varlık Yayınları'ndan çıkmıştı. Philippe Soupalt ve André Breton gibi önemli edebiyatçıların övgüsünü kazanan bu kült romanı, yine Necatigil'in çevirisinden, Necatigil'in "önsöz"ü ("Türkçede İran Edebiyatı ve Doğumunun 75. Yılında Sâdık Hidâyet") ve Bozorg Alevî'nin "sonsöz"ü ("Sâdık Hidâyet'in Biyografyası") ile sunuyoruz."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.
Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin."

"Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Belki genel bir sonuca varırım, hayır, fakat içim rahat eder, inanabilirim kendim. - Çünkü benim için hiç önemi yok, inanmış inanmamış başkaları.
- Lâkin tek korkum: yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan.
- Hayat tecrübelerimle şu yargıya vardım ki, başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var, anladım, elden geldiğince susmam gerek, elden geldiğince düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir."

"- Bana benzeyen, görünüşte bendeki ihtiyaçlara, tutkulara, arzulara sahip bu insanlar niçin kırarlar beni? Ancak benimle eğlenmek, bana çatmak için yaratılmış bir avuç gölgeden başka bir şey mi bunlar?"

"Hayır, adını söyleyemem aslâ. O ince, esîrî, belli belirsiz endamın, iri hayran parlak gözlerin ardında ömrüm azar azar ve acıyla yanadursun, eriyedursun, bu aşağılık dünya ile bir ilişkisi yoktu onun! Hayır, yeryüzünün nesnelerine bulaştıramam, kirletemem adını."

" Kalemdan, çokluk tutkallı kâğıt hamurundan yapılan ensiz, uzunca bir kutudur. İçine hokka ve diğer yazı araç ve gereçleri konur. Üstü İran minyatürleri stilinde bitki motifleri, manzara ve sahnelerle süslenir. Beldeki kuşağa çaprazlama sokulur. Okur-yazar, aydın olmanın işaretidir."

"Sanki ismini eskiden biliyordum. Gözlerinin parıltısına, rengine, kokusuna, hareketlerine öylesine âşina idim ki, ruhlarımız önceki bir hayatta, cisimsiz maddesiz bir âlemde karşılaşmış da tek asıldan, tek maddeden oluşmuş, böylece bizim yeniden birleşmemiz âdeta kaçınılmaz olmuştu. Ben bu hayatta da onun yanında olmalıydım."

"Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. Sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkârdı, bu kadarı yeterdi ona."

"Ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, Butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm."
11 " Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç."

"Çünkü ne malım var kadıya yedirecek, ne dînim var şeytana verecek."
13 "Ne mal dârem ki dîvân behored / Ne din dârem ki şeytan bebered", bir atasözü.

"Birbirine ters düşen öyle çok şey gördüm, birbiriyle çelişen öyle çok şey duydum ki! O görmeler yüzünden gözlerim, eşyanın yüzeyinde, ruhu özü örten o ince ve sert kabukta aşındı. Artık hiçbir şeye inanmıyorum, hattâ, şimdi eşyaların ağırlığından, sabitliğinden, açık seçik gerçeklerden şüphe ediyorum."

"Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş."

"Uzun zamandır bende, diri diri dağılmakta, parçalanmakta olduğum duygusu belirmişti. Yalnız cismim değil, ruhum da, aralarında bir uyuşma olmaksızın, kalbimle sürekli zıt gidiyorlardı. Garip bir dağılma ve bölünmeden geçiyordum sürekli."

"Bana gelince, benim hayatım her gün, her dakika değişiyordu. Öyle sanıyorum ki, zamanın geçişi ve insanların seneler ilerledikçe karşılaşacakları değişmeler, bende bin kat daha hızlı ve sert oldu. Ama beri yandan bu gelişmelerin getirdiği mutluluklar toplamı sıfıra doğru geriledi, hattâ sıfırında altına düştü. Bazı kimselerin ölümle savaşı daha yirmisinde başlar; birçokları da yağı bitmiş lambalar gibi, sessiz yavaş, ecelleriyle sönerler."

"Ama hiçbir vakit ne mescit, ne ezan, ne abdest, ne ağız çalkalamalar, ne de kendisiyle Arapça konuşmamız gerekli tek kudretli, yüce ve mutlak varlık karşısında dürüst ya da hilekâr olmak beni etkilemedi."

"Tanrı gerçekten var mı, yoksa kutsal imtiyazlarının korunmasını gözeten bu yeryüzü güçlüleri tarafından, vatandaşlarını daha da rahat sömürebilmek için, kendi tasarılarına göre mi yaratılmıştır; yeryüzünün gökyüzüne bir yansıması mıdır; bu gibi şeyleri artık umursamıyor, ben yalnız sabaha çıkıp çıkamayacağımı bilmek istiyordum."

"Düşündüm: "Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa, benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. Belki de benim hiç yıldızım yok!"

"Ben ki henüz yaşadığım dünyaya bile alışamamışım, bir başka dünya neyime yarardı benim? Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün, gökyüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için."

"Kışın bir deliğe gizlenen hayvanlar gibi kendi içime ne kadar çekilsem, başkalarının seslerini o kadar net duyuyor, kendi sesimi boğazımda işitiyordum. Yalnızlık ve inziva sonsuz, koyu yoğun gecelere benziyordu."

"Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske."

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Parasız Yatılı


Yazar: Füruzan
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 32. Baskı - 2013
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

''Ellam ellam,
Zittirellam,
Hayatımın kitabını (daha doğrusu hayatımın öyküsü olan Edirne'nin Köprüleri'ni) biraz gecikmeli de olsa yolluyorum. Kitapla birlikte bir dolu öpücük ve sevgi de tabikisi :)
Leylak aplan''

Edirne'nin Köprüleri şahane öyküydü Leylak'ım :)

Çok teşekkür ederim sana.
Füruzan'la tanışmama sebep olduğun için...
Hala Adile'yi, benim de kahramanım yaptığın için...

Arka Kapak Yazısı:
''Füruzan'ı okumakla Türk insanını daha derinden tanımak olanağını bulur okur. O konunun içine girer, katları birbirinden ayırır. Böylece sosyal ve tarihsel temele inen bir bakış getirir. Sözü edilen temelin önemini onun dünyasında her yerde duyumsamak mümkündür, onun için önemli olan, tek tek insanlardır ve onların toplumsal geçerlilik kazanan kaderleridir.''
Die Presse -Viyana

''Orhan Kemal'in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı.''
Memet Fuat

''Füruzan edebiyatımızda bir olaydır.''
Memet Fuat

''Son olarak 'Haraç', gerçek bir baş yapıttır: bu seksen sayfa Flaubert'in 'Saf Bir Yürek' adlı hikayesinin yeniden yazımıdır bir bakıma, ama bu hikayede Felicite'nin adı Servet olmuştur-ömrünün alacakaranlığında, evine giden dar sokağı tırmanırken, 'herkesin, her şeyin elulağı' olduğu bütün o yılları yad eder, sadık ama sömürülmüş, masum ama sitismar edilmiş, yaralı ama özlem doludur.''
Thierry Cecille

''Çok sesli muhteşem bir iç anlatım...Sözü birbirlerine veren iç sesler. Çok zor bir şey bunu yapabilmek. Hem yer hem zaman atlıyoruz, bir sesten bir sese. Sürekli bir hareket, seslerde ve anlatılarda.''
Marie-Christine Gilles

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Annemin dolu ıvır zıvırı vardı, çok eskiden kalma İran işi duvar halılarını özene bezene germişti odasına, bir büyükçe taşkömürü sobası yanıyor, ısınıyordu her yan.
''Benim kimseye ihtiyacım yok, kan içerim kızılcık şerbeti içtim derim, ama sen öyle misin ya, yok seni sanki sokaktan aldım, Allah için söyle bendeki kadınlık, tutum nerde; kızım, mal kıymeti bilmeyen, insan kıymeti de bilmez.''
Misafir odalarındaki eşyalara yabancınınmış gibi dokunulmaz, birileri gelince temiz bir naftalin kokusu sarar her yanı.''

''Udumun akordu bozuluyor, diye bağırıyor annem, oynama kız geliyorum yanına. Taşlığın boşluğuna terlik teki fırlıyor.''

''Bana, gençliğinizde sizin de yaşadığınızı söylediler. Sonradan edindiğiniz ölü kabuklarınız yokmuş. Güzelim bir kadınmışsınız üstelik. (Sizi de kırdılar mı?)''

''Mutfaktan akşam yemeği hazırlıklarının sesleri geliyor. Tabak, çatal çınlamaları.
Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen.
Sonra da ağlayacağım.''

''Kapının önünde annemin verdiği taze ekmeği yiyordum. Ekmeğin içine kırmızıbiber ekmişti yağ sürüp.
Arsaya kaçabilseydim.''

''Vali beyin karısı Fransızcayı anadili gibi biliyormuş,'' diyorlardı. Oysa Türkçeyi bildiği su götürürdü. Ama o erdemli suskunluğu, ona bulunduğu her çevrede bir üstünlük sağlıyordu.
Bu suskunluğun bir aptallık huzuru olduğunu bilmek için o çevrenin insanı olmamak gerekirdi.''

''Her yanın portakal koktuğu sıcak bir yaz gecesiydi.
Nehir iyice çekilmişti.
Oda limon kolonyası kokuyordu. Sevişilmemiş, soğuk düzenliydi. Sıcağın yitmesine yetiyordu bu da...''

''Bir derdi var onun çocuklar,'' diyordum. ''Bir derdi var.'' Anlatamadım... Öfkelenemedim de artık. Acımaya başladım gittikçe... Ara sıra yatak odama gelir otururdu. Onu kucağımda emzirdiğim günlerdeki ana sütü kokusu sarardı içimi.
''Bırak be anacık hesabı kitabı. Hani küçükken bana söylediğin ninniler vardı ya, diyiver de dinleyeyim.''
''Büyüdün be evladım. Koca adam oldun. Ninni diyem uykun gelsin / Uzak yoldan baban gelsin / Allah huzur ömür versin / Ninni nazlı bebem ninni / Kurt uyudu kuş uyudu / Kaynakta sular uyudu / Beşiğe de uyku gelsin.''
O günler odamda ıhlamurun kaynadığı sobada, odunların ateşi köz olana dek oturur, konuşurduk. Bir içim açılırdı ki! Hava hep kışlasın, soba hep yansın, ıhlamurlar kaynaya kaynaya kırmızılaşsın, oğlumla böyle oturup da bahtiyar bahtiyar yaşayayım isterdim.''

''Ama İstanbul'un sıcağına güvenilmez, bir bakarsın kışlayıverir. Ne derler, ağustosun on beşi yazsa on beşi kış.''

''Oğullarının tümü onu sayarlardı. Onların uygun bulmadığı davranışlarını görünce:
''Olmuşsunuz siz de bir adam sanki,'' derdi. ''Olunsaydı uzamakla adamlık, olurdu en büyük adamlar Çukurdere'nin kavakları.''

''Nerede taşı toprağı altın derler İstanbul'un, altınmış diye. Zaten taştan olmaz altın. Toprak da burada yok...''

''Edirne'nin köprülerini görmüş mü de bu yalak ağızlıların kızanları, derler Sabahat'a Edirne Çingenesi... Benin akılsız gelinim de, keser onun altın saçlarını. Bak! Ben çıkarmış mıyım ak örtümü kafamdan? Bağırırlar bana sokak uçlarına kadar, 'Gavur nine! Gavur nine!' diye. Belli ki bunlar gavuru sanırlar bir başka fenalık. Cahil olmasın kimse, bilmez o zaman başkaları da insandır.''

''Anne saygılı sordu:
-Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
Hademe kadın ilgisiz,
-Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir, hiç gecikmezler.''

''Çocuklar önlerinde uzayan gölgeleriyle iyice yalnızdılar.
Akşamsefalarının kokusu öylesine yoğunlaşmıştı ki, sıcak daha da artıyordu gün geceye geçerken.''

''Ölmenin iyisini seçmek de insana yakışır bir iştir,'' diyor bizim gümrük kolcusu. Pek bilir böyle yakışıklı lafları. Eh, adamın hırsızı parlak söz edecek ki inandırıcı olsun.''

''Daha birçok mahalleyi ve semti biliyorum artık.
Kapı dışına ayak atmamış Servet değilim.
Gene de değişen ne var? Evlerin dışı yabancı. Ağızları dilleri yok ki olanları bitenleri bana tek tek açsınlar, öğretsinler.''

''Sonbaharda ilkbaharda evlerin içi soğuk oluyor.
Kimden duymuştum, yaşlılara tehlikeli mevsimmiş bunlar. Alıp aniden götürürmüş adamı.
Demek ki, yaşlanmak mevsimleri bile yüklenememek oluyor.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları / Harry Potter and the Deathly Hallows



Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay | Kutlukhan Kutlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2007
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2007)

Arka Kapak Yazısı:
''Sihir dünyası savaşta! Karanlık Lord iyice güç kazanırken iyiler de boş durmuyor.Yedinci yılında Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu`na dönmeyen Harry Potter,Dumbledore`un ona bıraktığı görevi tamamlamaya çalışıyor.Yanında -her zamanki gibi- Ron ve Hermione`yle, bir yandan Voldemort`tan ve onun Ölüm Yiyenler`inden kaçarken bir yandan da Hortuluk`ları yok etmek,Ölüm Yadigarları`nın sırrını keşfetmek zorunda olan Harry kendi geçmişiyle ilgili pek çok şey öğreniyor.

İlk kitabı 1997'de yayımlanan Harry Potter dizisi, artık sona eriyor. J. K. Rowling'in yaratıcılığı ve ince işçiliğiyle ortaya koyduğu bu dünyaya veda ederken, dizinin önceki kitaplarından bile daha heyecanlı bir macera sizleri bekliyor.

Yapboz bu kitapla tamamlanıyor!''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Ben on yedi yaşında olduğum zaman, beni koruyan koruyucu büyü kalkacak ve bu beni olduğu kadar sizi de korumasız bırakacak. Yoldaşlık Voldemort'un sizi hedefleyeceğinden emin, size işkence edip benim nerede olduğumu öğrenmeye çalışacak yada sizi esir aldığı zaman benim gelip sizi kurtarmaya çalışacağımı düşünecek.''

''Senin bir vakit kaybı olduğunu düşünmüyorum.'
Eğer Harry, Dudley'in dudaklarının kıpırdadığını görmeseydi, buna inanmayabilirdi. Bununla birlikte, konuşanın gerçekten kuzeni olduğunu kabul edinceye dek Dudley'e gözlerini dikip bir kaç saniye boyunca baktı.
Dudley kızardı, Harry şaşırdı ve utandı.
'Eh...şey...sağ ol Dudley.'
Yeniden, Dudley mırıldanmadan önce, ifade etmek için çok ağır olan düşüncelerle boğuşuyor gibi göründü. 'Sen benim hayatımı kurtardın.'
'Pek sayılmaz,' dedi Harry. 'Ruh emicilerin senden alacakları şey ruhundu.''

''Fred ve George birbirlerine dönüp aynı anda konuştular, 'Vay, birebir aynıyız!'
'Yine de bilemiyorum, Sanırım ben hala senden daha yakışıklı görünüyorum.' dedi çaydanlıktaki kendi görüntüsünü inceleyen Fred.''

''Büyülü materyal hala sağlamken, içindeki ruh parçası, eğer objeyle çok yakınlaşılırsa başka bir insanın içine girip çıkabilir. Fiziksel olarak yakınlıktan bahsetmiyorum, dokunmakla alakası yok,' diye ekledi.''

''Kapanışta açılırım.''

''Harry nereden başlayacağını bilmiyordu, ama önemi yoktu, o anda büyük ve gümüşi bir şey tenteden dans pistinin üstüne düşercesine geliyordu. Zarif şekilde, parlak vaşak, şaşırmış halde dans eden insanların arasına indi. Kafalar çevriliydi, dansın ortasında birden donmuşlardı. Daha sonra patronusun ağzı iyice açıldı ve Kingsley Shacklebolt yüksek, derin sesiyle ağır bir şekilde konuştu.
'Bakanlık düştü, Scrimgeour öldü. Geliyorlar.''

''Sirius sanırım Kreacher'ı asla duyguları insanlar kadar keskin bir varlık olarak görmedi.''

''Hazinen neredeyse kalbin de oradadır.''

''Yok edilmesi gereken son düşman ölümdür.''

Keyifli okumalar :)

Harry Potter ve Melez Prens / Harry Potter and the Half-Blood Prince



Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay | Kutlukhan Kutlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2005
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2007)

Arka Kapak Yazısı:

''Harry Potter ve Melez Prens 1 Ekim''de okurla buluşuyor! Dizinin ilk beş kitabında olduğu gibi, bu kitapta da geçmişte sorulmuş pek çok sorunun yanıtını veren J. K. Rowling okuyucuyu yeni sorularla, Harry Potter''ı da yeni sorunlarla baş başa bırakıyor.
Büyücüler dünyasında devam eden kargaşa artık Muggle''ların dünyasını da etkilemeye başlamıştır. Harry Potter, Hogwarts''taki altıncı yılını Feci Yorucu Büyücülük Sınavlarına hazırlanarak geçireceğini düşünmektedir. Artık Quidditch takımının da kaptanıdır. Ancak Diagon Yolu''ndaki okul alışverişi sırasında Draco Malfoy''un bir şeyler çevirdiğini fark eder. Lord Voldemort''un geçmişiyle ilgili pek çok bilinmeyen ortaya çıkarken bir yandan da Malfoy''un neyin peşinde olduğunu öğrenmeye çalışan Harry''yi yine zor günler beklemektedir.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Ah, neredeyse unutuyordum,' diye eklemişti Fudge. 'Üç büyücü turnuvası için üç yabancı ejderha ve bir sfenk ithal ediyoruz, epeyce alışılmış bir şey bu, ama Sihirli Yaratıkların Düzenlenmesi ve Kontrolü Departmanı bana kural kitabına göre sizi ülkeye epey tehlikeli yaratıkları getirdiğimizden haberdar etmemiz gerektiğini söylüyor.''

''Fenrir Greyback, belki de bugün hayatta olan en acımasız ve zalim kurt adamdır. Hayatında umursadığı tek görevi ısırarak mümkün olduğunca çok insana bulaştırarak , büyücüleri yenecek kadar çok kurt adam yaratmak istiyor. Voldemort hizmetleri karşılığında avlayarak yaşamasına söz verdi. Greyback'in uzmanlık alanı çocuklardır... Onları çocukken ısırıyor dedi ve onları ebeveynlerinden uzakta, normal büyücülerden nefret ettirerek büyütüyor.''

''Büyüklük gıpta ettirir, gıpta etmek kini doğurur, kin de yalanları açığa çıkartır.''

''Pekala, yani, ruhunu parçalıyorsun,' dedi Slughorn, 've ruhundan bir parçayı vücudunun dışındaki bir parçanın içine saklıyorsun. Sonra, eğer biri bedenine saldırırsa veya yok ederse, ruhundan kalan maddi ve zarar görmemiş parça sayesinde ölmezsin. Fakat, tabii ki, böyle bir biçimde var olursun...'
Slughorn'un yüzü buruştu ve Harry kendini neredeyse iki yıl önce duyduğu sözleri hatırlarken buldu: 'Bedenimden koparılmıştım, bir ruhtan daha azdım, bir hayaletten daha değersizdim... fakat, halen canlıydım.'

''Karanlıkta uçarlarken, daha önce yürüdükleri yol altlarında kıvrılıyordu, Harry kulağında fısıldayan gecenin sesi arasında Dumbledore'un yine başka bir dilde bir şeyler mırıldandığını duydu. Harry sınırın üzerinden hızla arazilere doğru geçerlerken bir an elinin altında titreyen süpürgesini hissedince bunun sebebini anladı: Dumbledore şatonun çevresine yaptığı büyüleri çözüyordu, böylece hızla bu büyülerden geçebiliyorlardı.''

Keyifli okumalar :)

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı / Harry Potter and the Order of the Phoenix



Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay | Kutlukhan Kutlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2003
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2003)

Arka Kapak Yazısı:
''Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'ndaki beşinci yılında Harry, hayatını cehenneme çeviren sihirli/sihirsiz pek çok şeyle başa çıkmak zorunda: Yaz tatilini yanlarında harcadığı aptal akrabaları; ergenlik çağının isyanları, heyecanları, korkuları; onun gösteriş düşkünü bir yalancı olduğunu düşünenler; okulun işleyişine burnunu sokmaya çalışan Sihir Bakanlığı; öncekileri mumla aratan yeni bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni; yine karşı karşıya geldiği Ruh Emici'ler ve Ölüm Yiyen'ker; varlığını her zamankinden çok hissettiren Voldemort; ağır dersler, zor sınavlar, acımasız cezalar; sürekli yinelenen bir kâbus ve acıyan yara izi; ona en yakın insanlardan birinin ölümü; beş yıl gecikmeyle öğrendiği bir gerçek...
 Dizinin ilk dört kitabında gözlerimizin önünde adeta etten kemikten bir büyülü dünya kuran J. K. Rowling, yaratıcılığıyla yine başrolde: Satırlara ve satır aralarına serpiştirilmiş zekice ayrıntılar, olay örgüsünü daha da zenginleştiriyor ve büyülü dünyaya yeni renkler katıyor. Bu sürükleyici kitabı elinizden bırakamayıp kalınlığıyla ters orantılı hızda okuyacak ve tıpkı Harry gibi bir sonraki okul yılını iple çekerek Hogwarts'tan ayrılacaksınız.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Eskiden ben henüz gençken
Ve Hogwarts yepyeniyken
Soylu okulumuzun kurucuları
Hiç düşünmezdi ayrılmayı.
Ortaktı çünkü özlemleri,
Tek amaçta birleşmişlerdi:
Dünyanın en iyi büyü okulunda
Bilgilerini aktarmaktı emelleri.
 "Birlikte kurup öğreteceğiz!"
Dört iyi dost bu kararı verdi
Gün gelip de ayrılabilecekleri
Akıllarından bile geçmezdi.
Slytherin'le Gryffindor gibi
İyi dostu nerde bulursun?
Velev ki aklına gelen örnek Hufflepuff'la Ravenclaw olsun...
İşler nasıl kötü gidebilirdi?
Böyle dostluklar çöker miydi?
Eh, ben oradaydım, anlatayım size
O hüzünlü, kederli hikâyeyi.
Dedi ki Slytherin, "Biz sadece Soyu en saf olanları eğitelim."
Dedi ki Ravenclaw, "Zekâsı en Güçlü olanlara ders verelim."
Dedi ki Gryffindor: "Öğrencilerimiz Kahramanlıkla ünlenmiş olmalı."
Dedi ki Hufflepuff: "Hepsine öğretirim, Hiçbirini birbirinden ayırmamalı."
Bu farklılıklar başlangıçta
Pek anlaşmazlığa yol açmadı
Neden derseniz, dört kurucunun da
İstediğini alacağı bir binası vardı.
Onun için Slytherin sadece safkan,
Kendi gibi kurnaz büyücüleri seçti,
Ravenclaw ince eledi sık dokudu,
Bir tek en zekilere ders verdi.
En cesurlar, en cüretkârlarsa
Yiğit Gryffindor'a gitti.
İyi kalpli Hufflepuff ötekileri aldı
Ve onlara tüm bilgisini aktardı.
Böylece binalarla kurucuları
Sürdürdü o sağlam, has dostluklarını.
Ve Hogwarts uyum içinde geçirdi
Nice mutlu yılları.
Sonra aramıza anlaşmazlık girdi
Hata ve korkularımızla beslendi.
Vaktiyle dört direk misali
Okulumuzu ayakta tutan dört bina
Birbirine cephe alıp bölündü
Hepsi çalıştı hâkim olmaya.
Bir süre herkes bekledi
Okul vakitsiz kapanacak dendi
Düello ve savaş yüzünden.
Dostun dostla çarpışmasından.
Ve sonunda o sabah geldi
İhtiyar Slytherin terk edip gitti.
Doğru, gerçi bitmişti mücadele
Ama keder yerleşti yüreğimize.
Ve dört kurucunun sayısı
Böylece üçe indi ineli
Binalar hiç tam birleşmedi
Eskiden amaçlandığı gibi.
Şimdi Seçmen Şapka burada
Bilinmedik bir şey yok ortada:
Sizi binalara ayırıyorum
Çünkü bunun için buradayım.
Ama bu yıl daha ileri gideceğim
Şarkımı can kulağıyla dinleyin:
Sizi ayırmaya mahkûm olsam da
Bu hâlâ yanlış geliyor bana,
Olsun, yapmam gerek görevimi
Her yıl dörde bölmeliyim sizleri
Yine de merak ediyorum, acaba
Seçme Korktuğum sona yol açmaz mı diye.
Ah, tehlikeleri bilin, okuyun işaretleri
Diye tarih uyarıyor bizi.
Çünkü Hogwarts'ımız tehlikede
Ölümcül dış düşmanların tehdidinde.
İşte onun için birleşmeliyiz
Yoksa içten ufalanır gideriz
Size söyledim, uyardım sizi...
Hadi, başlasın seçme şimdi!''

''Doğuştan sahip olduğunuz ender yetenekler eğer özenli bir öğrenimle beslenmez ve bilenmezse, hiçbir şey ifade etmez.''

''Dedi ki, 'onun anlaşmazlık ve düşmanlık tohumları ekme yeteneği çok büyüktür. Bununla, ancak ayı derecede güçlü bir dostluk ve güven bağı kurarak mücadele edebiliriz.''

''Ekim, uluyan rüzgarlar ve şiddetli yağmurlarla kendini tüketti ve her sabah düşen kırağısıyla, açıkta kalmış elleri ve yüzleri ısıran buz gibi rüzgarıyla, donmuş demir kadar soğuk Kasım geldi.''

 ''Hermione'nin açıklaması her şeyi kolaylaştıracağına, işleri daha da karmaşık hale getirmişti. İşte bize burada bunu öğretmeliler, diye düşündü, yan dönerek, kızların beyninin nasıl çalıştığını... en azından kehanetten daha faydalı olurdu.''

 ''Arkasındaki duvar posterlerle kaplıydı, üzerlerinde ise şöyle yazıyordu:
TEMİZ BİR KAZAN, İKSİRİN ZEHRE DÖNÜŞMESİNİ ÖNLER; EHİL BİR ŞİFACI TARAFINDAN ONAYLANMADIKÇA, PANZEHİR TAMZEHİR SAYILIR.''

Keyifli okumalar : )

Harry Potter ve Ateş Kadehi / Harry Potter and the Goblet of Fire



Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay | Kutlukhan Kutlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2000
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2001)

Arka Kapak Yazısı:
''Harry Potter dizisinin dördüncü kitabı Harry Potter ve Ateş Kadehi, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda dördüncü sınıfa geçen Harry'nin başından geçenleri konu alıyor.

Yaz tatilinde yanlarında kaldığı Dursley'lerden bir an önce kurtulmak isteyen Harry, bir yolunu bulup arkadaşlarıyla birlikte Quidditch Dünya Kupası finalini izlemeye gidiyor. Bu yıl okuldaki en büyük yenilik ise Üçbüyücü Turnuvası. Hogwarts'ın yanı sıra iki rakip büyücülük okulunun katılımıyla gerçekleşen bu etkinlik, yüz yıldan beri ilk kez düzenleniyor.

Büyücülük dünyasında her şey her zaman olduğu gibi heyecanla, sürükleyici ve şaşırtıcı. Ancak Harry'nin alnındaki yara izinin ikide bir acıması, korkunç bir olayın yaklaşmakta olduğunun habercisi.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Bir adamın nasıl biri olduğunu anlamak istiyorsan, kendisiyle eşit olanlara değil, astlarına nasıl muamele ettiğine bak.''

''Harry gözlerini taş çanaktan alamadan oturdu, içindeki madde eski gümüşi-beyaz haline dönmüştü, anaforlar oluşturuyor, dalgalanıyordu.
''Nedir bu?'' diye sordu Harry titrek bir sesle.
''Bu mu? Buna Düşünseli deniyor,'' dedi Dumbledore. ''Bazen zihnime çok fazla düşünce ve anının tıkıştırılmış olduğunu hissediyorum, eminim bunun nasıl bir his olduğunu bilirsin.''
''Şey,'' dedi Harry. Doğrusu buna benzer bir şey hissettiğini hatırlamıyordu.
''Böyle zamanlarda,'' dedi Dumbledore, taş çanağı iğşaret ederek, ''Düşünseli'ni kullanırım. Basit bir işlem: Zihnindeki fazla düşünceleri dışarı akıtıp çanağa dolduruyor, sonra da gönlünce inceleyebiliyorsun. Anlıyorsun ya, kalıplar ve bağlantılar bu biçimdeyken onları saptamak daha kolay oluyor.''

''Merak günah değildir,'' dedi. ''Ama merak ederken ihtiyatı elden bırakmamalıyız... Hem de nasıl...''


Öyle bir kaptırmışım ki okumaya, pek çok cümlenin altını çizmeyi unutmuşum :)
Yedi kitaptan oluşan setim elime ulaştığında, tekrar-zevkle okurken çizer, gönderilerimi de güncellerim artık.

Keyifli okumalar :)

Harry Potter ve Azkaban Tutsağı / Harry Potter and the Prisoner of Azkaban


Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay | Kutlukhan Kutlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1999
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2001)

Arka Kapak Yazısı:
''Sirius Black adında azılı bir katil, tüyler ürpertici Azkaban kalesinde tam on iki yıl boyunca tutsak kalmıştır. Tek lanetle on üç kişiyi birden öldüren Black'in, Karanlık Lord Voldemort'un hizmetkârı olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Bir yolunu bulup Azkaban'dan kaçan Black'in peşinde olduğu bir tek kişi vardır: Harry Potter. Harry, büyücülük okulunun sihirli duvarları arasındayken, arkadaşları ve öğretmenleriyle birlikteyken bile güvende değildir. Çünkü aralarında bir hain olabilir. Okuldaki üçüncü yılında Harry'yi, yeni bir Karanlık Sanatlara Karşı Savunma öğretmeni, ilk kez alacağı Kehanet dersi, heyecanlı Quidditch maçları ve büyücülük köyü Hogsmeade bekliyor. Ama Harry'nin öncelikle Sirius Black'in elinden kurtulması gerek. Harry Potter ve Azkaban Tutsağı, beklenmedik gelişmelerle her sayfasında okuru biraz daha şaşırtan, biraz daha heyecanlandıran bir kitap.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Ecel'i görüp korkudan ölüyorlar demek. Ecel ölümün alameti değil, sebebi yani!''

''Ruh Emici'ler bu dünyadaki en berbat yaratıklardandır. En karanlık, en pis yerlerde barınırlar, çürümeden ve umutsuzluktan zevk alırlar, etraflarındaki huzuru, umudu ve mutluluğu kuruturlar. Muggle'lar bile, her ne kadar onları göremeseler de, varlıklarını hissederler. Bir Ruh Emici'ye fazla yaklaşıldığında bütün iyi duyguların, bütün mutlu anıların emilip alınır senden. Bir Ruh Emici, eğer başarabilir de seninle uzun süre beslenirse, sonunda seni de kendi gibi bir şey haline getirir -ruhsuz ve kötücül. Elinde hayatındaki en kötü deneyimlerin dışında bir şey kalmaz.''

''Asasını çıkardı, parşömene hafifçe dokunup, “Bütün ciddiyetimle yemin ederim ki, hayırlı bir şey düşünmüyorum,” dedi.
Ve bir anda George’un asasını dokunduğu noktadan çizgiler çıkmaya, parşömeni bir örümcek ağı gibi sarmaya başladı, büyük, kıvrımlı yeşil kelimeler:
Mösyöler Aylak, Kılkuyruk, Patiayak ve Çatalak
Sihirli Muziplik Sanatçılarının Yardakçıları gururla sunar: ÇAPULCU HARİTASI''

''EXPECTO PATRONUM!''

Keyifli okumalar :)

Harry Potter ve Sırlar Odası / Harry Potter and the Chamber of Secrets


Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Sevin Okyay
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1998
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2001)

Arka Kapak Yazısı:
''Dursley'ler o yaz öylesine çekilmez olmuşlardır ki, Harry bir an önce okulu Hogwarts'a geri dönmek için can atmaktadır. Eşyalarını toplarken ortaya çıkan ev cini Dobby ise onu uyarır: Hogwarts'a dönerse, bir felaket olacaktır. Olur da: Sırlar Odası'nın açılmasıyla ortaya çıkan karanlık bir güç, Hogwarts'takileri taşa çevirmeye başlar. Harry, hayatını tehlikeye atarak, Oda'nın elli yıllık ölümcül gizemini çözmeye çalışır. Ve gerçekten de başına gelmedik felaket kalmaz.

Harry Potter'ın okuldaki ikinci yılını anlatan Harry Potter ve Sırlar Odası'nda J.K. Rowling, bildik öğrenci sorunlarını -kıskançlıklar, rekabetler, çekingenlikler- yer yer ürkütücü, yer yer komik düşsel öğelerle ustaca iç içe geçiriyor. Dizinin ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı kadar sürükleyici olan bu ikinci kitabı heyecandan soluğunuzu tutarak okuyacaksınız.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Ün, gelgeç gönüllü bir dosttur Harry'' ya da ''Şöhretin sağı solu belli olmaz, unutma bunu.''

''Modern sihrin dünyasında kendinizi geride kalmış gibi mi hissediyorsunuz? Basit bir büyüyü bile yapamadığınız için kendinizi mazeret uydururken mi buluyorsunuz? Asanızla yaptığınız keder verici marifetler hiç alay konusu olmanıza yol açtı mı?
Bir çare var!
Şipşak Büyü yepyeni, hata yapmayan, çabuk sonuç alan, kolay öğreten bir kurstur. Yüzlerce cadıyla büyücü, Şipşak Büyü metodundan yararlanmıştır!''

(Ah keşkem keşkem dedim bu cümleyi okuduğumda, olsa da öğrensek :) )

''Yağmur, şimdi mürekkep siyahı olan pencere camlarını hala dövüyordu, ama içeride her şey pırıl pırıldı, neşeliydi.''

''Bir Kofti, büyücü ailesinde doğan, ama sihirli gücü olmayan kişidir.''

''Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan, güvenme.''

''Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir.''

Harry Potter  maceram devam ediyor :)
Ben çok sevdim bu seriyi, dilerim siz de seversiniz.

Keyifli  okumalar :)

Harry Potter ve Felsefe Taşı / Harry Potter and the Philosopher's Stone


Yazar: J. K. Rowling
Çeviri: Ülkü Tamer
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1997
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 2001)

Arka Kapak Yazısı:
''Harry Potter sıradan bir çocuk olduğunu sanırken, bir baykuşun getirdiği mektuplarla yaşamı değişir: Başvurmadığı halde Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na kabul edilmiştir. Burada birbirinden ilginç dersler alır, iki arkadaşıyla birlikte maceradan maceraya koşar. Yaşayarak öğrendikleri sayesinde küçük yaşta becerikli bir büyücü olup çıkar.

J.K. Rowling'in zengin düşgücü, onu bebeğiyle yalnız yaşayan sıradan bir anneden, kitapları dünyada 90 milyondan fazla satan, 40'tan fazla dile çevrilen parlak bir yazara dönüştürdü. Kitapların artık "sanal" ortamda okunmaya başladığı bir çağda, Harry Potter genç kuşağı "gerçek" bir kitabın sayfaları arasında yepyeni bir dünyayı keşfetmenin heyecanıyla tanıştırdı. Bu heyecan daha da artacak: Çok yakında Harry Potter'ın sinema filmi gösterime girecek.

Harry Potter'ın baş döndürücü "büyülü" dünyasına adım atmadan önce kemerlerinizi bağlayın!''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Gir bakalım, yabancı, ama dikkat et, sakın kendini koyverip de hırsa kapılmayasın. Alın teri dökmeden köşe dönme hevesi canına okur sonra, bak bizden söylemesi. Senin olmayan bir şeyi yürüteceksen unut, aklını başına al, sonra da kendini tut. Hırsızlığa kalkarsan, bir daha düşün yine, başka şeyler bulursun altın yerine.''

“Bu şapka, dersiniz, çirkin mi çirkin! Ama öyle hemen karar vermeyin. Toz olurum varsa benden güzeli, Eşsizim kendimi bildim bileli. Ne kasket dinlerim ne de silindir, Şampiyonluk kaçmaz, hep bana gelir. Hogwarts okulunda Seçmen Şapka’yım, Her gün, her ay, her yıl başka başkayım. Karşımda şöyle bir ürperin biraz Dünyada hiçbir şey gözümden kaçmaz. Eğer geçirirsen beni başına Gideceğin yen söylerim sana. Seni Gryffindor’a yollarım belki, Zamanla olursun aslanın teki, Yiğittir orada kalan çocuklar, Hepsinin yüreği, nah, mangal kadar. Belki de düşersin Hufflepuff’a Haksızlığı hemen kaldırıp rafa Adalet uğruna savaş verirsin Her yere mutluluk götürmek için. Ravenclaw kısmetin belki, Oradakilerin hiç çıkmaz sesi, Mantıktır onlarca önemli olan, Öyle kurtulurlar tüm sorunlardan. Düşersin belki de Slytherin’e sen, Bir başkadır sanki oraya giden, Amaçları için neler yapmazlar Açıklasam bitmez sabaha kadar. Giy kafana beni! Çekinme sakın! Birinci koşul bu: Korkmayacaksın! Hiç kimseye gelmez kötülük benden, Şapkalar içinde en uysalım ben.”

''Bazı olaylar vardır, dostluklara yol açar, dört metre boyunda bir ifritin canına okumak da öyle bir olaydı işte.''

''Görünmez insanlarla dolu bir odaya mı girmişti? Aynanın özelliği, ister görünür olsun, ister görünmez olsun, her şeyi yansıtmak mıydı?''

''Bu ayna yüreklerimizin derinliklerinde yatan tutkuları, istekleri gösterir bize.''

'' İyiyle kötü diye bir şey yoktur, güç vardır sadece, bir de o gücü elde edemeyecek kadar zayıf olanlar...''

Bu kadar cümle çok bile :)
Harry Potter'a hayran oldum!
Hayatımda okurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğim ve elimden bırakamadığım nadir kitaplardan biriydi.
Dilerim, siz de benim gibi bu maceraya zevkle dalarsınız.

Keyifli okumalar :)

Çavdar Tarlasında Çocuklar / The Catcher in the Rye


Yazar: Jerome David Salinger
Çeviri: Coşkun Yerli
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: Birinci Baskı 1997
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Arka Kapak Yazısı:
''Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'in masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın.
1993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten bu yana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.''

''Bana büyük bir iyilik yapar mısın?''
''Ne?'' dedim pek isteksiz. Sizden hep büyük bir iyilik yapmanızı isterdi bu çok yakışıklı veya kendisini gerçekten bir şey sanan herifler, kalkıp durmadan onlara büyük bir iyilik yapmanızı isterler. Tabii, kendilerine felaket aşık olduklarından, sizin de onlar için deli olduğunuzu, ya da onlara bir iyilik yapmak için can attığınızı filan sanırlar.

''Bana birisi armağan verdiğinde, sonunda üzülen hep ben olurum.''

''Kızlarla olan sorun da bu işte. Hoş bir şey yaptıklarında, pek yüzlerine bakılmayacak gibi olsalar da, hatta salak bile olsalar, onlara böyle yarı yarıya aşık oluyorsunuz ve hangi cehennemde olduğunuzu bile unutuyorsunuz. Kızlar! Aman Tanrım! Aklınızı başınızdan alıyorlar. Gerçekten alıyorlar.''

''Gece geç saatlerde New York'ta birinin kahkaha atması dehşet verici bir şeydir. Millerce öteden duyabilirsiniz. Bunu duyunca yalnızlığınız daha da artar, moral diye bir şey kalmaz insanda.''

''İnsanlar hep yanlış şeyleri alkışlıyorlar.''

''Herif gerçekten bir sapıktı, ama kadınlar ona bitiyorlardı. Kitabın bir yerinde ''Kadın bedeni keman gibidir,'' diyordu; hakkını vererek çalmak için acayip iyi bir müzisyen olmak gerekirmiş. Hödük bir kitaptı.''

''Odadan ayrılmadan pencereye bir göz attım, bizim şu sapıklar ne yapıyor, bir bakayım diye, ama tüm perdeler örtülüydü. Sabah olunca hepsi fena halde namuslu oluvermişlerdi.''

''Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hala daha yeni balık tutmuş olur, kuşlar hala güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz.''

''Bazı şeyler olduğu gibi kalmalı. Elinizde olsa da, onları büyük cam vitrinlere koyup oldukları gibi kalmalarını sağlayabilseniz.''

''Hani, sokak köşelerinde sevgilileri gelmediğinden ağaç olup mosmor kesilen herifleri konu alan karikatürler çıkar, Saturday Evening Post'ta filan, hepsi de tümüyle palavra. Bir kız sizinle buluşmaya geldiğinde felaket güzelse, kimin umurunda; ha geç gelmiş, ha erken gelmiş.''

''Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız, bir süre sonra, dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. Ve sonunda iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.''

''Sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm, mezartaşında adım filan yazılıydı. Çepeçevre ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda. Vay canına, öldüğünüzde işiniz gerçekten bitik yani! Ah nerede o günler, gerçekten öldüğüm zaman, şöyle aklı başında biri çıkıp beni denize filan atıverse, ne iyi olurdu. Ne yaparlarsa yapsınlar da beni lanet bir mezara tıkmasınlar. Pazar günleri millet gelip karnınızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın?''

''Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, Tanrı aşkına; özellikle de, hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa?''

''Bak ne diyor: Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.''

Keyifli okumalar :)

Kürk Mantolu Madonna



Yazar: Sabahattin Ali
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1943 - 1998
Yayın evi: Remzi Kitabevi (Birinci Baskı 1943), Yapı Kredi Yayınları (Birinci Baskı 1998)

Arka Kapak Yazısı:
"Her gün, daima öğleden sonra oraya gidiyor, koridorlardaki resimlere bakıyormuş gibi ağır ağır, fakat büyük bir sabırsızlıkla asıl hedefine varmak isteyen adımlarımı zorla zapt ederek geziniyor, rastgele gözüme çarpmış gibi önünde durduğum "Kürk Mantolu Madonna"yı seyre dalıyor, ta kapılar kapanıncaya kadar orada bekliyordum.''

Kimi tutkular rehberimiz olur yaşam boyunca. Kollarıyla bizi sarar. Sorgulamadan peşlerinden gideriz ve hiç pişman olmayacağımızı biliriz. Yapıtlarında insanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkaran Sabahattin Ali, bu kitabında güçlü bir tutkunun resmini çiziyor. Düzenin sildiği kişiliklere, yaşamın uçuculuğuna ve aşkın olanaksızlığına (?) dair, yanıtlanması zor sorular soruyor.

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam, Raif efendinin saf yüzü, biraz dünyadan uzak, buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor. Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek bir alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. Böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: 'Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?''

''Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.''

'' Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.''

''İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı... Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?''

''Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan bir çok şeyler istedikleri için... Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil... Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki... Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek... Biz isteyemeyiz... Kendiliğimizden bir şey vermeyiz... Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum, anlıyor musunuz?''

''Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.''

''Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya bile lüzum görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.''


Çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu. İki günde bitirdim. Hikaye beni sürükledi.
Okuduğum baskının dilinin eski olması sanırım çok hoşuma gitti, bu sayede yeni kelimeler öğrendim :)

Keyifli okumalar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...