Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gülünesi Aşklar / Směšné lásky / Laughable Loves


Yazar: Milan Kundera
Çeviri: Serdar Rifat Kırkoğlu
Orijinal Dili: Çekce
İlk Basım Yılı: 1968
Yayınevi: Can Yayınları | 2014

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Gülünesi Aşklar'da, insan ilişkilerini, ilişkilerde tarafların düşüncelerini, ilişkilerin kurulduğu temellerin nelere dayandırıldığını ve süregelen ilişkilerin biçim değiştirmesine sebep olan kırılma noktalarını son derece yalın ve vurucu kelimelerle kağıda dökmüş Milan Kundera. Muhteşem bi' gözlem ve çıkarımlarını aktarma yeteneğine sahip yazarın en severek okuduğum eseri bu oldu.

Arka Kapak Yazısı:
"Milan Kundera, bütün yapıtları arasında en çok Gülünesi Aşklar'ı büyük keyifle, zevkle yazmış olduğunu söyler. Yedi öyküden oluşan bu kitapta, yazarın daha sonraki romanlarında geliştireceği aşk, yalan, yanılsama gibi temaların özünü, özgün ve yenilikçi anlatım tekniklerini bulmak mümkün. Hayatı, yanılsamalar üzerine kurulu bir parodi olarak sunduğu Gülünesi Aşklar'daki öyküler, 1958 ile 1968 arasında yazılmış. Milan Kundera, o eşsiz kara mizahı ve ironisiyle kahramanlarının kimlik sorunlarını, oyun gibi başlayan cinsel yanılsamalarını, trajik bir tutsaklıktan başka bir şey olmayan erotik güç tutkularını işliyor, cinsellik ve erotizmi benzersiz gözlem gücü ve duyarlılığıyla, kusursuz bir estetik düzeye oturtarak işliyor. Bu öykülerin her birinde 'gülünesi aşklar' yer alıyor, ya da gerçek aşk oyunları. Yirminci yüzyıl edebiyatına damgasını vuranlardan olan Çek yazar Milan Kundera'nın Gülünesi Aşklar'ı, zamana karşı durabilen bir başyapıt."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
HİÇ KİMSE GÜLMEYECEK
"Şimdiki zamanı kat ederken gözlerimiz bağlıdır. Çok çok yaşamakta olduğumuz şeyleri sezebilir ve tahmin edebiliriz. Ancak daha sonraları, gözlerimizin bağı çözüldüğünde ve geçmişi incelediğimizde ne yaşamış olduğumuzu fark eder, yaşadıklarımızın anlamına varırız."

"Sana bir öğüt vermemi istersen şu sözümü kulağına küpe et: Gelecekte dürüst ol ve yalan söyleme, çünkü bir kadın yalan söyleyen bir erkeğe saygı duyamaz."

SON ARZUNUN ALTIN ELMASI
"Doğanın tuhaf bir yasası bu, dedim Martin'e, "çirkin kadın daha hoş olan arkadaşının parıltısından yararlanmayı umuyor ve hoş olan da arkadaşının çirkinliğinin yarattığı fonda daha büyük bir parıltıyla parıldamayı umuyor; bundan bizim için çıkan sonuç, dostluğun bitip tükenmez sınamalardan geçtiği."

"Çok aşırı bir inanç en kötü müttefiktir. Bu fikre kendimi kaptırarak, bir söyleve giriştim: "İnsan bir şeye harfi harfine inandığında, inanç o şeyi saçmalığa iter. Bir politikanın gerçek savunucusu, politikanın safsatalarını hiçbir zaman ciddiye almaz, yalnızca bu safsatalar ardında gizlenen pratik amaçları ciddiye alır. Çünkü politik klişeler ile safsatalar biz onlara inanalım diye yaratılmamışlardır; onlar daha çok örtük olarak benimsenmiş mazeretlerdir. Onları ciddiye alan safdil kişiler bu klişelerde ve safsatalarda er geç çelişkiler keşfedecekler, isyan etmeye başlayacaklar ve sonunda rezilce birer sapkın ya da dönek olup çıkacaklardır."

OTOSTOP OYUNU
"Bu aynı objektiften iki görüntüye bakmak gibiydi, birinin arasından öbürünün göründüğü, üst üste konmuş iki görüntü. Üst üste konulmuş bu iki görüntü ona arkadaşında her şeyin bulunabileceğini, ruhunun korkunç derecede biçimsiz olduğunu, bu ruhta sadakatsizlik kadar sadakatin, masumluk kadar ihanetin, iffetlilik kadar hoppalığın yer alabileceğini söylüyordu. Bu vahşi karışım ona bir çöp yığınında bulunabilecek alacalı renkler kadar iğrenç geliyordu."

KOLOKYUM
"Aziz meslektaşlarım, bildiğiniz gibi, bir erkeğin en büyük mutsuzluğu, mutlu bir evliliğinin olmasıdır. Hiç boşanma umudu yoktur bu erkeğin."

"Erotizm yalnızca bedene duyulan arzu değil, buna eş ölçüde, onura duyulan arzudur. Bizden hoşlanan ve bizi seven, sahip olduğumuz bir yatak arkadaşı, bizim aynamız olur, önemimizin ve değerimizin ölçüsüdür."

"İnsan yalnızca farkına vardığı şeylerden sorumlu olsaydı, alıklar her türlü hatadan peşin peşin arınmış olurlardı. Ancak, azizim Fleischman, insan bilmekle yükümlüdür. İnsan bilgisizliğinden sorumludur. Bilgisizlik bir hatadır. İşte bu nedenle hatanızı hiçbir şey bağışlatamaz."

"Havada büyük sözcükler uçuşuyor ve Fleischman kendine aşkın tek bir ölçütü olduğunu söylüyordu: Ölümdü bu ölçüt. Gerçek aşkın sonunda ölüm vardır ve ancak ölümle sonuçlanan aşk aşktır."

"Belki de seni seviyorum. Belki de seni çok seviyorum. Ama belki de bu, olduğumuz gibi kalmamız için başka bir neden. Bir kadınla bir erkeğin birlikte yaşayamadıklarında ve birbirleri hakkında tek bir şey, yani var olduklarını bildiklerinde ve var olduklarını bildikleri için de birbirlerine minnettar olduklarında birbirlerini daha çok seveceklerine inanıyorum. Ve bu mutlu olmaları için yeter."

YAŞLI ÖLÜLER YERLERİNİ GENÇ ÖLÜLERE BIRAKSINLAR
"Büyük bir şaşkınlıkla sevinçlerin pek az olduğunu fark etmişti; bunu düşündüğünde yüzünün kızardığını, evet evet, utandığını hissediyordu: Çünkü yeryüzünde bu kadar uzun zaman yaşayıp da bu kadar az yaşamış olmak küçültücüydü."

"Ansızın (hiç hazırlıksızken) sıradan gerçeği anlayıverdi: İnsan kaçırdığı şeyi yeniden yakalayamazdı."

"Kadın yaşlılıktan ve ölümden söz edilmesinden hoşlanmıyordu, çünkü bu konuşmalarda kendisini tiksindiren fiziksel çirkinliğin görüntüsü vardı. Ev sahibine, neredeyse heyecanla, görüşlerinin yüzeysel olduklarını birçok kez yineleyip durdu; insan, diyordu, ölüp giden bedeninden fazla bir şeydir, çünkü önemli olan insanın yapıtlarıdır, insanın başkalarına bıraktıklarıdır."

DR. HAVEL YİRMİ YIL SONRA
"Biliyorum. Roman, efsane ya da fıkra kahramanları bizden farklı olarak yaşın yıkıcı etkisine bağımlı olmayan bir maddeden yapılmışlardır. Hayır, bununla efsanelerin ve fıkraların ölümsüz olduklarını söylemek istemiyorum; şurası kesin ki onlar da yaşlanırlar ve onlarla birlikte kahramanları da yaşlanır. Ancak bu yaşlanmaları öyle bir tarzdadır ki karakter özellikleri değişmez ve bozulmaz, yalnızca yavaş yavaş silikleşir, silinir ve sonunda uzayın saydamlığıyla karışır."

"Havel, gıpta etmekten söz eden, kuşkusuz gıpta edemeyecek kadar da iyi olan kadın arkadaşına bakıyordu; ona acıdı, çünkü çocukların verdiği sevincin başka sevinçlerin yerine geçemeyeceğini ve üstünde başka sevinçlerin yerine geçme zorunluluğunu taşıyan bir sevincin kısa zamanda çok can sıkıcı bir sevince dönüşeceğini biliyordu."

"Hayatta önemli olan, herkesten çok sayıda kadına sahip olmak değildir, çünkü bu yalnızca görünüşte bir başarıdır. Daha çok insanın kendi beğenisini eğitmesi söz konusudur, çünkü insanın kişisel değeri bu beğenide ifadesini bulur. Şunu unutmayın ki dostum, gerçek bir balıkçı küçük balıkları suya geri atar."

EDWARD İLE TANRI
"İnsan yalnızca kendisi için yaşar. İnsan hep bir şeyler için yaşar. "Edward'ın gözlerinin derinliklerine baktı. "Ama ne için yaşadığımızı bilmek söz konusu. Gerçek bir şey için mi, yoksa uyduruk bir şey için mi? Güzel bir fikirdir, Tanrı. Ama insanın geleceği Edward, bir gerçekliktir. Ben bu gerçeklik için yaşadım, bu gerçeklik için her şeyi feda ettim."

"Her zaman dürüst biri olduğunu, bununla da gururlandığını biliyorum. Ama kendine tek bir soru sor: İnsan niye gerçeği söylemek zorunda? Bizi böyle yapmaya zorlayan ne? Sonra içtenliği niçin bir erdem olarak görmemiz gerekiyor? Farz et ki, bir balık olduğunu, bizim hepimizin de balık olduğunu ileri süren bir deliyle karşılaştın. Onunla tartışır mısın? Ona yüzgeçlerin olmadığını göstermek için önünde soyunur musun? Yüzüne karşı ne düşündüğünü söyler misin? Hadi, söyle bana!"
Ağabeyi susuyordu; Edward sözlerini şöyle sürdürdü: "Ona yalnızca gerçeği, onun hakkında gerçekten düşündüklerini söylersen, bu, bir deliyle ciddi bir tartışmaya girmeye razı olman ve senin de deli olduğun anlamına gelir. Çevremizdeki insanlar konusunda da aynı şey söz konusu. Gerçeği onların yüzüne karşı söylemekte ısrar edersen, onları ciddiye alıyorsun demektir. Bu kadar önemsiz bir şeyi  ciddiye almak ise insanın tüm ciddiyetini kaybetmesi demek. Ben, delileri ciddiye almamak ve kendim de delirmemek için yalan söylemek zorundayım."

"Ah, bayanlar baylar, insan hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi ciddiye alamayınca yaşamak ne kadar da hüzün verici!"

Keyifli okumalar...
(31 Aralık 2015)

Görsel: Google Images / Can Yayınları

Acı Çikolata / Como agua para chocolate / Like Water for Chocolate


Yazar: Laura Esquivel
Çeviri: Havva Mutlu
Orijinal Dili: İspanyolca
İlk Basım Yılı: 1993
Yayınevi: Can Yayınları | 2013

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Ne zaman bu kitaptan bahsedilse okuyanlar çok beğendiklerini söylerlerdi, "Sevmedim" diyeni duymadım, bu sebeple ben de okumak istemiştim. Okudum; pek sevemedim.
Sanırım sorun bende; hikayenin tamamını kafamda canlandıramıyorsam, karakterleri yaratamıyorsam ve tarif edilen koku ve tatların benzerlerini oluşturamıyorsam kitaptan kopuyorum. Bu kitabı okurken de bu deneyimi yaşadım; ev tamam, ev ahalisi tamam, kitapta bahsedilen her karakter tamam, olayların geçtiği zamandaki dış ortam tamam, evin çatısı, bahçesi, mutfağı, hayvan barınakları, sebze tarhları tamam fakat verilen tariflerin hazırlanma biçimi, kokuları, alacağı şekil eksik kaldı. Ne kadar zorlarsam zorlayayım domuz yağı yerine zeytinyağı koydum tencereye kafamda, olmadı, olduramadım.
Büyülü gerçeklik her yazarın harcı değil; doğaüstü olayları ve mantık dışı öğeleri gerçekliğe yedirerek okuyucuya sunmak ve okuyucunun bunu sindirip kabul etmesini sağlamak çok güçlü kalem istiyor. Hikaye gerçeklik temelinde seyrederken birden doğaüstü bi' olay yaşanıyorsa ve bu olay hikayenin tamamına yedirilmeden yaşandığı gibi bırakılıp, hikaye yeniden gerçeklik temelindeki seyrine geri dönüyorsa, benim için o olay hikayenin örgüsünde sırıtıyor, "Ben buraya ait değilim" diyor. 
Filmini izleyeceğim. Görsel öğelerden faydanalanacağım için nedense kitabından daha çok sevecekmişim gibi geliyor. Tariflerin tadını bilmesem bile hazırlanışını ve sunumunu görmem belki fikrimi değiştirir.

Arka Kapak Yazısı:
"Çok beğenseler de, yemek için can atsalar da genellikle insanlar çok açgözlü görünmemek ve son lokmayı diğerlerine bırakmış olmak düşüncesiyle tabaktaki son biberi almaya cesaret edemezlerdi. Böylece, içinde narın serinliğini, acitrón'un tadını, biberin acısını, cevizin yararlarını, akla gelmeyecek pek çok lezzeti barındıran bu harika biber el sürülmeden servis tabağında kalırdı. Aşkın tüm sırlarını içinde saklayan bu güzelim ceviz soslu biber dolmasına, görgü kurallarına uymak adına, kimse elini uzatmazdı.
Acı Çikolata'da Meksika Devrimi sırasında De la Garza ailesinin en küçük kızı Tita'nın mis gibi kokular yükselen mutfağına konuk olur okur. Tita'nın elinden çıkan geleneksel Meksika yemeklerinin sırrı onun kendi duygularında saklıdır, çünkü herkes bilir ki yemeklerinin tadı ve etkisi, mutfaktakinin ruh haline göre değişir!
Meksikalı yazar Laura Esquivel'in ülkesinin değerlerini, törelerini ve tarihini büyülü bir anlatımla ele aldığı Acı Çikolata, geleneğe başkaldıran evrensel kadın kimliğine de özgün bir yorum getiriyor."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Seslerle birlikte, geçmiş zamanları yeniden yaratma özelliğine sahip olan kokular, yaşanan âna ait kokulara hiç benzemez."

"Hissettiklerini açıklamaya sözcükler yetmezdi. Ne yazık ki o zamanlar uzaydaki kara delikler henüz bilinmiyordu. Eğer bilseydi göğsünde büyük bir kara delik açıldığını hissettiğini söylemesi kolay olurdu. Bu kara delikten sürekli gelen soğuk içine işliyordu."

"Birdenbire aklına gelen bir şey, bakışlarını yıldızlarla dolu gökyüzüne yöneltti. Kendi teninde yaşadığı için biliyordu: Güçlü bir bakış, ulaştığı yeri yakardı.
Hatta güneşi bile yakabilirdi."

"Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit daha yanar. Bu duyguyu yaşamak isteyen herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur.
O zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez."

"Bunun için nefesi soğuk olan insanlardan uzak durmak gerekir. Böyle kişilerin varlığı bile daha büyük ateşleri söndürmeye yeter ve bunun nası sonuçlar verdiğini biliyoruz. Onlardan ne kadar uzak olursak kendimizi onların nefesinden o kadar iyi koruyabiliriz."

"Erkeklerin nasıl olduunu görüyosun işte. Ne bu dünyada, ne öte dünyada, başkasının galktığı sofraya oturmak istemezler."

"Bir gül, yan yana yaşadığı bir başka gülden ayrılmanın acısını ne kadar hissederse o da öyle hissediyordu. Bir gülün yan yana durduğu için sadece taçyapraklarının dışını görerek tanıdığı, içinde neler olduğunu bilmediği, hiçbir şekilde iletişim kuramadığı öteki gülden ayrıldığı için üzüldüğünü düşünmek çok saçmaydı."

"Gerçek mi? Gerçek ha! Bak Tita, bir tek gerçek vardır, o da gerçek diye bir şey olmadığıdır! Gerçek, herkesin baktığı noktaya göre değişir."

İyi okumalar.
(09 Ocak 2016)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Körlük / Ensaio sobre a Cegueira / Blindness


Yazar: José Saramago
Çeviri: Aykut Derman
Orijinal Dili: Portekizce
Basım Yılı: 1995 / Türkçe İlk Baskı: 1999
Yayınevi: Can Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Enfes bi' kitaptı...
José Saramago, para ve bireysel kazanç/zenginleşme temeli üzerine kurulmuş sistemlerin, bu temel taşların önemini kaybetmesi durumunda bi' anda nasıl çökeceğini ve bu sistemlerinin parlak ambalaj kağıdı olan ahlâk, güvenlik, düzen, huzur gibi kavramlarının peş peşe devrilen domino taşları gibi nasıl yıkılacağını "körlük" metaforuyla -kulağa ilginç gelse de- "gözler önüne sermiş."
Bol bol sorguladım "doğru" bildiklerimi...
Ahlâk nedir, sadakat nedir, ihanet nedir, sevgi nedir, dürüstlük nedir, yardımlaşma nedir, insanın "insan" kalıbından çıktığı o sınır neresidir? Her insanın içinde gömülü duran, o ilkel ve vahşi tarafını uyandıran etken/etkenler nedir? ve benzeri onlarca, yüzlerce soru...
Çok güzeldi, çok...

Arka Kapak Yazısı:
"Araba kullanmakta olan bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken ansızın körleşir. Körlüğü, başvurduğu doktora da bulaşır. Bu körlük, bir salgın hastalık gibi bütün kente yayılır; öldürücü olmasa da tüm etik değerleri yok etmeyi başarır. Toplum, görmeyen gözlerle cinayetlere, tecavüzlere tanık olur. Ayakta kalabilenler ancak güçlü olanlardır. Koca kentte körlükten kurtulan tek kişi, göz doktorunun karısıdır. Portekiz'in yaşayan en önemli yazarı olan Jose Saramago, bu çarpıcı romanında körlük olgusunu bir metafor olarak kullanmış, basit imgelere, sıradan sözcük oyunlarına başvurmadan, yoğun bir anlatımla, anlatıcının ve kahramanların konuşmalarını ortaklaşa bir monologa dönüştürerek, kurgunun evrenselleşebilmesi açısından kişilere ad vermeksizin 'liberal demokrasi'nin insanları sürüklediği sağlıksız ortamı olağanüstü bir ustalıkla yaratmış ve yaşatmıştır."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Birlikte yaşamanın getirdiği etkinlikleri ve genetik değişmeleri bir yana bırakacak olursak, bilincimizi giderek damarlarımızda dolaşan kanın rengine ve gözyaşlarımızın tuzuna bulaştırdık, bu da yetmiyormuş gibi, gözlerimizi içimize dönük birer aynaya dönüştürdük, sonuçta gözlerimiz, ağzımızla yadsımaya çalıştığımız şeyleri çoğu zaman hiç sakınmadan gözler önüne serer hale geldi."

"...Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra rastlantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yere çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık. Sözlerimizin, hareketlerimizin iyi ve kötü sonuçları, kuşkusuz, ilerde yaşayacağımız günlere, hatta bizim bu sonuçları doğrulamak, kendimizi kutlamak ya da başkalarından özür dilemek için artık bu dünyada bulunmayacağımız günlere göreceli olarak düzgün ve dengeli biçimde dağılır, zaten kimi insanlar da bu durumun ölümsüzlük denen ve çok sözü edilen şeyin ta kendisi olduğunu ileri sürer,..."

"Oysa kitaplardan öğrendiğimiz, daha çok da deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, zevk için ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, çevresindekilerin horul horul uyumasına öyle pek rahat katlanamaz, hatta bizi ilgilendiren durumda daha da az katlanır, çünkü uyuyan bir kör ile gözlerini açmış olması hiçbir işe yaramayan bir kör arasında çok büyük bir fark vardır."

"Doktorun karısı, Hepimizin zayıf anları olur ve ağlama yeteneğimizin olması bizim için şanstır, gözyaşları bizi çoğu kez huzura kavuşturur, ağlayamadığımız bazı durumlarda ölecek gibi oluruz, dedi,"

"Akıl yürütmeye her zaman gölge düşüren önyargılara ve duygulara kapılmadan soğukkanlılıkla bakabilseydik, yetkililerin bütün körleri bir araya toplamalarının, her birimizi cüzamlılara yaptıkları gibi benzerlerimizin yanına birbirimizle iyi geçinmek üzere koymalarının büyük bir ileri görüşlülük olduğunu anlardık, koğuşun dip tarafında yatan doktor bize örgütlenmemiz gerektiğini söylediğinde haklıydı, gerçekten de bir örgütlenme sorunu söz konusu bizim için, önce beslenme, sonra örgütlenme, ikisi de yaşamda en gerekli şeyler, belirli sayıda disiplinli ve bizi bütün söylediklerimiz konusunda disiplin altına almayı bilen kişiler seçmek, bir arada yaşayabilmek için yapılması gereken basit işlerin kurallarını saptamak, örneğin süpürmek, yerleştirmek, yıkamak, temizlik söz konusu olduğu için bundan yakınmaya hakkımız yok, bunun için bize sabun ve deterjan bile verdiler, yatakları yapmak, özellikle de -bu çok önemli- kendimize olan saygımızı yitirmemek,.."

"Generalim, bu hastalık bana göre dünyanın en mantıklı hastalığı, görmeyen göz, gören göze körlüğü bulaştırıyor, işte bu kadar basit, Burada bir albay var, bu işin çözümünün, kör olan insanları öldürmekten geçtiğini ileri sürüyor, Kör olmak yerine ölmeleri istatistik bakımından büyük bir değişiklik getirmez, İyi de, kör olmak ölmek değil ki, Evet ama ölmek kör olmak demek."

"Neden el ele tutuşuyorsunuz, diye sorulsaydı, bunun yanıtını hiçbiri veremezdi kuşkusuz, öyleydi işte, her zaman kolayca açıklanamayacak bazı davranışlar vardır, hatta kimi zaman kendinizi zorlasanız da açıklayamazsınız."

"...neden öldüğünün önemi yok, bir insanın neden öldüğünü sormak saçma bir davranış, ölüm nedeni zaman içinde unutulur, yalnızca o tek sözcük kalır, Öldü,.."

"Ölecek olan zaten şimdiden  ölmüş ama o bunu bilmiyor, Ölmeye yazgılı olduğumuzu doğduğumuzdan beri biliyoruz, İşte bu yüzden, bir bakıma hepimiz ölü doğmuş sayılırız,"

"...şimdiye kadar bizim içimizde yaşayan ya da bizi şimdiye kadar yaşatan ve bizi biz yapan duyguları gözlerimize borçluyuz, gözlerimiz görmeseydi bambaşka duygulara sahip olurduk, bu nasıl olurdu, duygularımız ne yönde değişirdi bunu bilemeyiz,.."

"Sözcükler böyledir işte, durmadan kılık değiştirir, birbirinin peşine takılırlar, ne yöne gittiklerini bilmezler sanki ve içlerinden ikisinin ya da üçünün, ya da dördünün, örneğin bir kişi adılının, bir zarfın, bir eylemin, bir sıfatın kendi halinde öylece birdenbire ortaya çıkıvermesiyle, heyecanımız cildimizin yüzeyine ve gözlerimize kadar karşı konulamaz biçimde yükselir, duygularımızın içine hapsolduğu barajı yıkar, kimi zaman da bu basınca dayanamayan sinirlerimiz olur, çok fazlasını yüklenmiştir, her şeyi yüklenmiştir, cendere içindedir,"

"...Kendini kötülemeye hakkın yok, Daha da fazlasını yapmam gerekir, yıllar ilerledikçe insanın kendine yüklediği suçların listesi ne kadar kabarıyor bilemezsin,.."

İyi okumalar...

Görsel: Google Images

Kurtlar


Yazar: Peride Celal
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1990 /4. Baskı 2013
Yayınevi: Can Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Peride Celal ile tanışma kitabım oldu, Kurtlar. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum.
Kitaplığımda, "beni çok etkileyen kitaplar"ımın arasındaki yerini almış durumda. Bu kadar etkilenmemin çok kişisel bi' sebebi var: Son sayfasına dek, bana çok benzeyen birinin kendisiyle hesaplaşmasını okuyormuşum hissini yaşattı ve korkarım bundan hiç hoşlanmadım!
Kendimle hiç bitiremediğim hesaplaşmamın, ilerleyen yaşlarımda hâlâ sürüyor olması durumunda çok daha ağır, çok daha yıkıcı hale geleceğini görmek sarstı beni.
Biz okurların "tuğla" olarak tabir ettiği; el yoran, çanta sapı koparan, kol kası yaptıran kitapları seviyorsanız bu romanı  kaçırmamanız gerekiyor :)
702 sayfalık kitapta çok sayıda anlatım ve yazım hatası yakalamam biraz canımı sıktı açıkçası... Benim gibi alelâde bi' okuyucunun bile gözünden kaçmadıysa, kitabın editörünün bu hataları nasıl gözden kaçırmış olabileceğini anlayamadım.

Arka Kapak Yazısı:
"Peride Celale göre her yazar "yapıtlarında hiçbir yerde görünmeyen ama her yerde olan kişidir"; özyaşamla kurmacayı karıştırdığı Kurtlar'da, hayatı boyunca tanıdığı kişileri ve düşündüğü pek çok fikri bir araya getirdiğini söyler. Peride Celal'in en olgun romanı olan Kurtlar, bir kadın yazar olan anlatıcının yirmi dört saatlik yaşam kesitini, çetin geçen bir hesaplaşmayla gözler önüne serer.
Aldanıyor Nilüfer. Yalnız değilim ben. Bir yazarın yalnızlığı kalabalığın içinde başlat, masa başında biter. Çünkü masa başında bir kişi değil, bin kişi ile çevrilidir. Düşünceleri ve her biri biraz da kendisi olan çeşitli kişilerle. Orada, kalabalık kendisindedir artık. Nilüfer, "Bu kez tuzağa düştün," diyor. "Geçmişi böylesine yoğunlaştırarak düşünmek, seni yok edecek sonunda. Daldığın karanlığın içinde boğulacaksın." Haklı. Anıları belirsizleştiren, saptıran karanlıkta; geçmiş zamanın içinden uzanan sevdiklerin, sevmediklerin örümcek kolları ile sarıyorlar seni. Kıstırıldın köşeye. Satırların arasında tutamıyorum kızı. Ben onu götüreceğime o beni sürüklüyor istemediğim yanlara. Evet, yazmalıyım. Yazmak istemiyorum... Makinenin başına geçip... Gözlerini açıyorsun içini çekerek. Neden, diye soruyorsun kendi kendine. Divandan yere kayan örtüleri çekiyorsun üzerine. Evet, neden? Kendinden korktuğn için mi? Kurtlardan mı yoksa?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Durmalı bir yerde o kız. Yol sapağına geldiğine göre! Karar vermeli ne yanı, neyi seçeceğine... Yaşamak istiyorsa... Mutlu olmak istiyorsa..."

Sesi kulaklarında: "Sen bir ruh hastasısın kızım, kendini alçaltmaktan hoşlanan!"

Nilüfer'in sözleri geliyor aklına: "Sen yazmaktan çok, yazmayı düşünen birisin. Makinenin önüne oturmamak için direnir durur, tembelliğini şunun bunun sırtına yüklersin, sonra da..."
Küçük Hoca araya girmişti hemen:
"İyi bir şeyler yazmak istiyor. O 'bir şey'i yazmak için birçok sanatçının çektiği acıyı çekiyor. Yaşamı boyunca da çekecek. Suçu kimseye yüklemeye gerek yok."

"Sorun şu," diyor, "kocayan kılıfın içinde saklı tutmaya çabaladığın gizli gençliğimin tükenip bitmesi birdenbire ya da kurtuluşu olmayan ölümcül bir hastalık, kanser gibi örneğin..."
Ona söylemedin, kocayan kılıfının içinde gençliğini sıkı sıkı tuttuğunu ve tıpkı onun gibi ölümden korktuğunu.
Yatağın içinde oradan oraya dönüyorsun. Yalnızım, korkuyorum! Yaşamaktan kork, ölümden kork, yaşlanmaktan kork, sevmekten kork! Gençliğinden beri süregelen korkular. Korkmaktan yaşamaya zaman mı kaldı!
"Sen akıllı bir delisin!"

"Beni düşünmemek için öbürlerini düşünüyorsun!" diyor, "Kalabalığın içinde kaybetmeye çabala istediğin kadar, sen beni arıyorsun, başkalarını değil!"

"Nazizm, Antiquite'den beri uygar dünyanın başına gelen, temelinden sarsan en büyük trajedi. İnsanı insana düşman etmek, ne korkunç şey!"
"Şimdilerde, milliyetçi maskesi altında, dini araç ederek insanları birbirine düşürme çabaları, aynı şey değil mi?" diyor, bir başkası."

"Bizde eleştirmenler, yapıtı değil, yazarı eleştirirler çoğunlukla, daha kolay olduğu için," diyor Nilüfer, "geri kalmışlığımızın bir başka yanı belki de..."

"Yazamıyorsun artık. Sorun bu. Bir sürü yarıda kalmış roman, öykü özetleri, notlar. Düşünceler, uçup giden ve zaman kalmadı!"

"Onu tanıdın mı gerçekten? Evet, diyemiyorsun. İnsanların hiçbir zaman birbirlerini tanımadıklarını, tanımayacaklarını düşünüyorsun yalnızca."

"Ödünler, çelişkiler yaratır. Sırasında yüceltir, sırasında yerle bir eder insanı!"

"Bütün evli kadınların, kocalarını sevsinler sevmesinler, tutsak olduklarını, onunla evlendiğinin haftasında anlamıştın."

"Yazıyorsun, durmadan yazıyorsun! Her şey kafanın içinde olup bitiyor. Kâğıda düştüğünde ufalanıp bozuluyor düşünceler. Satırlar birbirine giriyor ve Mine Kaçıp gidiyor ellerinden."

"Her şey senin gördüğün gibi değil. Yaşam denen kısacık oyunun içinde önemsiz rollerimiz oldu, hepsi bu!"
"Büyük gerçekler, giderayak kapı önünde söylenenlerdir," diyor bir Fransız yazar. Senin kapı önünde söylemek istediğin ne?

"İçini çekiyorsun derin derin: Sevmekten güzel ne olabilir? İnanmak ve inanarak sevişmekten başka! İstvan'a inanmıştın. Seni seven gerçekten... Budala gençliğim benim! Yurt sevgisiymiş! Al işte kurtlarla dolu, yabancılaşmış, yozlaşmış yurdunu, başına çal! Burada hiçbir çiçek açmayacak artık. Burada insanlar hiçbir zaman sevmeyecekler birbirlerini. Büyük kentlerin beton yapıları içinde, her biri tuğlalarla ördükleri kafalarından ışık sızdırmadan, saklanarak, karanlık köşelerde birbirlerine saldırarak, hırlayarak yaşayacaklar. Yaşayabilirlerse..."

"Belki de haklı. Hacıların hocaların cirit attığı, her şeyin kadere, Tanrı'ya bırakıldığı çılgın kargaşanın ortasında sınıfları dolduran o çocukları sanat yolu ile oyalamaya değer mi? "Değer..." diyor Küçük Hoca. "Işığı söndürmemek, önemli olan bu."

"İşte yalnızsın! Gerçeği görüyorsun: Duygusallığını kaybettin. Kemikleştin. İstvan, "Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum," dediğinde kızmıştın ona. Neden kendisinden çok değil, diye. Sevilmedim, anlaşılmadım hiçbir zaman!.. Dünyayı, insanları anlamayan, sevmesini bilmeyen sendin!"

"Kafanda bütün gürültüler duruyor bıçakla kesilmişçesine. İşte önemli olan bu an! Unutuyorsun öleni, Nilüfer'i, acıları, geçmişi, ölümünü unutuyorsun! Bir başka dünya açılıyor önünde, girilmeyen kapılardan giriyorsun, kendini değil, bir kişiyi, bin kişiyi yaşamak, yaşatmak tutkusu, büyüyüp ateşleniyor içinde."

"Bu kurtlar en çok kitaplara, kitap yazanlara, okuyanlara düşman. Neden? Kendileri ulumaktan başka bir şey bilmedikleri için mi?"

"Yaşam bu! Üzerine uyduramazsın her zaman giysi gibi. Böyle birdenbire partallaşır, sarkmaya başlar her yanından."

"Bütün yaşamın yalnızlık içinde geçti. Bundan kurtulmasının zamanı geldi, diye düşünüyordum. Anlıyorum, sen kendinle yaşayacaksın sonuna kadar. Kim bilir, yalnızlık, yazarlığın için gereklidir belki de."

"Düşler gerçekte olduğundan çok daha coşkulu ve güzel. Umutlar, beklentiler ele geçtiğinde, bir süre sonra tadı kalmaz. Oysa düşler, hayal gücüne bağlı. İstediğin kadar sürdürebilirsin."

"Romanı romanını yazmak! Kimse bilmiyor gerçekte bunu düşlediğini."

"Küçük Hoca, "İki çeşit romancı var," diyor. "Biri, tarihsel olayları, sosyal, siyasal konuları okuyucuya iletmeyi başaran, istediği yola süren, zorlayan; örneğin, Gorki gibi. Sonra evrenseller: Tolstoy, Stendhal, Balzac, Proust örneğin. Bir de yalnızca insanları, onların küçük, yalın yaşamları altında sakladıkları karmaşık duyguları açıklamaya çalışan, yanlış bir dünyada insan olmanın mutlu ya da mutsuzluğunu irdelemeye çabalayanlar. Örneğin bir Çehov, Duras, bir Mansfield, bir Albert Cohen."

"Kimileri, başkalarını aşağılayarak kendilerini yücelttiklerini sanırlar," diyor. "Aldırmayın böylelerinin eleştirilerine. Yazmayı sürdürün, rica ederim, vazgeçmeyin..."

"Yarım kalmış yazılar, yeteneksizliğimizin ölü çocuklarıdır çekmecelerde sürünen.  Yarattığın kişilerin kaderlerini taşımak omuzlarında, onları götürememek gidecekleri yere..."

"Aklını sevmiştim en çok onun! Akıl yok olduğunda, tıkanıp açılan musluktan fırlayan pislikler gibi, onda nefret ettiğin ne varsa yüze çıkıvermişti. Aklıyla seni tutsak etmiş olduğunu, kösnül isteklerini doyurmak için yatağında istediğini, verdiklerini kurnazca geri alan cimri biri olduğunu düşünmeye başladın. Yazarlığın umurunda değildi. Bütün o kitaplar, seni eğitmek için çabalar, savurduğu büyük düşünür adları hepsi, seni bilgiçliği ile ezmek, üstünlüğünü kanıtlamak içindi. Anlamalıydın. Erkeklerin kendilerine göre sevme biçimi vardı: sahip olmak! Onun da öbürlerinden, başka erkeklerden farkı yoktu."

"Yüreğinin derinlerine inmek, kötülükleri arayarak... Başkalarını anlatıp incelemek, yargılamak kolay. Güç olan yüzünü ışığa dönerek kendini yargılamak, açık ve korkusuz."

"Kimi zaman," diyor, "düşman alır elimizden özgürlüğü, kimi zaman içimizden çıkar özgürlük düşmanları."

"Konfüçyüs dört şeyden nefret edermiş," diyor Mine ve peş peşe sıralıyor: "Temeli olmayan düşünceler, kesin yargılar, boş inatlaşmalar ve bencillik."

"Televizyonun karşısına geçer, yanına oturmanı ister, "Bak," derdi, "Atatürk'ün resmi altında tespih çeken, esneyen, sırıtan şu kalabalığa bak! Bunlar mı memleketi yönetecek, ileriye götürecek? Ne sanatçı ne bilim adamı, hiçbir şey çıkmaz bu toplumdan, inan bana. Bir küçük kesim, aydın ve bilinçli. Saysan birkaç bini geçmez. Kusurları da Atatürkçü olmaları. Anlıyor musun?"

"Gecenin ilerlemiş saatlerinde içki içmek, müzik dinlemek, yazmak, okumak hoşuna gidiyor. Herkes uyurken onların rüyalarından bir şeyler çalıyorsun sanki. Yaşamın uzuyor, ölüm korkusu geriliyor."

"İşte, akıllı kadın!" diyor Nilüfer. "kaybettiğimiz sevgilere yeniden ulaşmak, gençliğimize yeniden kavuşmak gibi olanaksız."

"Yıllardır ayn sözleri söylemekten bıkmadılar. Ağızlarında kelimeler eskidi, anlamları kayboldu, farkında değiller."

"Türk toplumu elli milyona yaklaştı. Bunun en aşağı otuz milyonu köylerde, kasabalarda. Kentli ile kasabalı ve köylünün sorunları birbirinden ayrı. Koşulları başka. Gel de böyle bir toplumu demokrasi kuralları içinde uzlaştır bakalım."

"Nasıl kitap basılsın, satılsın istiyorsunuz bu ülkede?" diyor Yazar. "Şairlerin, yazarların kapıları önünde kurtlar uluyor, düşünceye kurşun sıkıyorlar."

"Şimdi korkuyu işliyorlar ustaca. Ayaklarımızın altında çukurlar kazıyorlar. Düşüp yuvarlandığımızda Tanrı'ya yalvarıp yakarmamızı bekliyorlar. Secdeye kapanıp uyuklayan bir toplum. Yaratmak istedikleri bu!"

"Yaşam yalandan başka nedir ki. Yalanı gerçeğe, gerçeği yalana dönüştürmek yazarların işi değil mi?"

"Küçük Hoca, "Daha başlangıçta önümüze açılmış bir tuzaktır yaşam," diyor, "haberimiz olmadan içine düştüğümüz... Oldubittiye getirildik. 'İşte dünya!' dediler önce, arkasından 'İşte ölüm!' dediler."


Sahibinin sesi - Sittirella marka

Hiroşima Sevgilim / Hiroshima, Mon Amour / Hiroshima, My Love


Yazar: Marguerite Duras
Çeviri: Cevat Çapan
Orijinal Dili: Fransızca
Basım Yılı: 1960 / Türkçe İlk Baskı: 1996
Yayınevi: Can Yayınları

Kalbimde yerini aldı...

Arka Kapak Yazısı:
"Unutmak, unutamamak, özlemek, tutku, savaş ve acı... Bir kadın, bir erkek, ayrı ülkelerde iki farklı kent, tek bir gece ve iki farklı geçmişe yazılan bir aşk ve ölüm şiiri Hiroşima Sevgilim. Film, Japon bir mimarla, teması barış olan bir film çekimi için Japonya'ya gelen Fransız aktristin tutkulu aşkını anlatan film, bir yandan da insan belleğinin sorgulandığı en yetkin çalışmalardan biri olarak kabul edilir. Bireyin dünyasını altüst etmiş bir aşk ya da toplumun hafızasına kazınmış savaş zamanla silikleşen, güç bela anımsanan bir hatıraya dönüşmeye, kişileri ya da kitleleri etkileyen trajediler olmaktan çıkıp tarih sahnesindeki binlerce olaydan biri olmaya mı mahkûmdur?
Fransız Yeni Dalga'sının en özgün yönetmenlerinden Alain Resnais'nin sinema tarihe geçen ve birçok kuşağı derinden etkileyen bu efsanevi filminin senaryosu da, Marguerite Duras'nın elinden çıkmış en çarpıcı metinlerden biridir."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Hiroşima üstüne konuşmak kolay değil. İnsan ancak Hiroşima üstüne konuşmanın ne denli güç olduğunu konuşabilir."

"Kadın giyinirken, şundan bundan, Hiroşima'dan konuşurlar. Neden olmasın? Doğal bir şey bu. Hiroşima'da olduğumuza göre.
Sonra birden kadın Kızılhaç'tan bir hastabakıcı kılığında görünür.
(Bu kılık, iyiliği temsil ettiği herkesçe kabul edilen bu kılık, erkekte yeniden kadınla sevişme isteği uyandırır. Onu gene görmek ister. O da herkes gibidir, tıpatıp öbür erkekler gibi. Giysilerin cinsel bir çekiciliği vardır, bütün erkekler için. Bitmeyen bir savaşın değişmeyen hastabakıcısı...)

"Onu böle hem özgür hem tutuk, hem doğrucu hem yalancı, hem anlaşılmaz, hem içi dışı bir yapacak ne geçmiştir başından? Rastgele aşklar yaşamaya bu denli teşne? Aşkla karşılaşınca bu denli ürkek?

"Erkek, bu arada kadının peşini bırakmamıştır. Kadın bunu sezer. Dönüp erkeğe bakar. Bakışırlar. İliklerine kadar âşıktırlar birbirlerine. Umutsuz bir aşk. Nevers'deki gibi öldürülmüş bir aşk. Bu yüzden unutulmaya yazgılı. Bu yüzden sonsuz...
Ama gene de yanına gitmez erkeğin.
Kentte dolaşmaya başlar. "Erkek de bilinmeyen biri gibi ardından gider kadının." Bir ara kadına yaklaşıp kendi kendine konuşuyormuş gibi, Hiroşima'da kalmasını söyler. Kadın hayır der. Herkesin diyeceği bir hayır. Hepimize özgü bir korkaklık.
Onlar için artık olan olmuştur.
Erkek diretmez."

"Yağmur korku salıyor insanın içine.
Büyük Okyanus'un sularına yağan kül yağmuru.
Öldürüyor okyanusun suları. Okyanusun balıkçıları öldü.
Yiyeceklerden korkuyor insanlar.
Koca bir kentin yiyeceklerini atıyorlar.
Koca bir kentin yiyeceğini toprağa gömüyorlar.
Koca bir kent ayaklanıyor öfkeyle. Koca koca kentler öfkeyle ayaklanıyorlar."

"Kime karşı ayaklanıyor bu koca koca kentler?
İstesinler istemesinler, birtakım insanların kural olarak öbür insanlar üzerinde kurdukları eşitsizliğe karşı, birtakım ırkların kural olarak öbür ırklar üzerinde kurdukları eşitsizliğe karşı, birtakım sınıfların kural olarak öbür sınıflar üzerinde kurdukları eşitsizliğe karşı."

"(Yavaşça)... Dinle beni. Ben de senin kadar biliyorum unutmanın ne olduğunu."

"Senin gibi ben de var gücümle çırpındım, unutmamak için. Senin gibi, unuttum. Senin gibi ben de, avunmak bilmez bir belleğim olsun istedim; gölgelerden, taşlardan bir belleğim."

"Kendi adıma her gün savaştım var gücümle, anıların nedenlerini anlayamamanın korkunçluğuna karşı. Senin gibi, unuttum ben de..."

"Bir kadında, bin kadınsın sanki..."

"Akıl gibi bir şey delilik de. Açıklanmıyor. Tıpkı akıl gibi. Geliyor, iyice sarıyor seni, o zaman anlıyorsun. Ama geçip gidince de, bir türlü anlayamıyorsun ne olduğunu."

"Çılgına dönüyorum seni sevdiğim için. (Sessizlik.) Saçlarım uzuyor. Elimle, her gün, bakıyorum. Aldırmıyorum. Ama gene uzuyor saçlarım."

"Birkaç yıl içinde, seni unuttuğum zaman, bu çeşit başka hikâyeler geçince başımdan, aşkın unutuluşu olarak anacağım seni. Unutmanın korkunçluğu olarak düşüneceğim bu hikâyeyi. Şimdiden biliyorum bunu."

"Düzenli dünya onları kapı dışarı etmiştir, onlarınki gibi bir yaşantıya yer yoktur, böyle bir dünyada çünkü. Karşı koymak boş. Kadın birden anlar bunu. Gözlerini kaldırdıklarında "ağlamamak için" gülümserler birbirlerine."

"Seninle karşılaşıyorum.
Hatırlıyorum seni.
Aşkın boyutlarına göre kurulmuş bu kent.
Sen boyuma göre yaratılmışsın benim.
Kimsin sen?
Öldürüyorsun beni.
Susamıştım. Aldatmaya, yalan söylemeye susamıştım.
Ta başından beri.
Bir gün karşıma çıkmanı bekliyordum hep.
Sessizce, sonsuz bir sabırsızlıkla bekliyordum seni.
Yut beni. Öylesine kendine dönüştür ki beni, senden sonra kimse anlayamasın bunca isteğin nedenini.
Yalnız kalacağız, sevgilim.
Sonu hiç gelmeyecek gecenin.
Gün hiç kimsenin üzerine doğmayacak bir daha.
Hiç. Hiçbir zaman. Artık.
Öldürüyorsun beni.
Öyle iyisin ki, bana.
İçimiz rahat, iyilikle dolu ağlayacağız, giden günün ardından.
Yapacak hiç, hiçbir şeyimiz olmayacak giden güne ağlamaktan başka.
Günler geçecek. Yalnız günler.
Sonra bir gün gelecek.
Bir gün gelecek. Bizi bağlayan şeyin ne olduğunu bilemeyeceğiz. Yavaş yavaş silinecek anılarımızdan bu bağın adı. Sonra iyice kaybolacak gözden."

"Unutacağım seni! Unutuyorum bile! Bak, nasıl unutuyorum seni! Baksana!"

"Hi-ro-şi-ma.
Hi-ro-şi-ma. Senin adın bu."

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Mavi Köpeğin Gözleri / Ojos de Perro Azul / Eyes of the Blue Dog


Yazar: Gabriel García Márquez
Çeviri: Emrah İmre
Orijinal Dili: İspanyolca
Basım Yılı: 1974/ Türkçe Basım: 2011
Yayınevi: Can Yayınları

Gabo'ya olan hislerim hep karmakarışık olmuştur; an gelir çok severim, an gelir onu terkedip bi' daha tek bi' kitabının kapağını bile açmamak isterim.
Durumumuz, birbiriyle sürekli kavga edip birbirine ağzına geleni söyleyen ama birbirinden de bir türlü kopamayan-vazgeçemeyen sevgililer gibidir diyebilirim... Elbette, bu ilişkide ağzına geleni söyleyen o saygısız taraf benim.
Aylarca okumam, sonra döner dolaşır -sanki okuyacak hiçbi' kitabım kalmamış gibi- yine bi' kitabını elimde bulurum ve bile-göre yine aynı döngüye girerim.

Mavi Köpeğin Gözleri'nde de aynı döngüyü yaşadım. Bu kitap bana Lale Abla'mdan doğum günü + ev hediyesi olarak geldi. Kelimenin tam anlamıyla sürpriz kitap idi. Başıma geleceği iyi bildiğimden aylarca rafta beklettim ama iki gün önce bi' baktım ki elim bu kitaba gitmiş.

Yine aynı bıkkınlık hissi bastı içimi, yine küfretme ihtiyacı!..
Çünkü, yine 'Ölüm',
Yine 'Portakal ağacı' ve ağacın ekşi, serinlik veren meyvesinin, 'Portakalın tadı',
Yine 'Toprak yiyen karakterler', yedikleri mezar toprağı...
Yine 'Çürüme', bilinçliyken ölme ve bu çürümeyi an be an hissetme,
Yine 'Zamandan ve mekândan ayrılma, boyut değiştirme',
Yine odanın bi' yerinde durmadan öten o 'Cırcır böceği',
Yine pencereden odaya dolan 'Nemli toprak, menekşe ve gül kokuları'...

Yine ittire-kaktıra okumaya çalıştığım sayfalar, yine sanki Gabo bi' güzel kafayı bulmuş da ne yazdığının kendi bile farkında değilmiş gibi birbirine yabancı, bunalım yüklü cümleler, yine kafamda dönen ''yazar tam da bu cümleden sonra kalemini elinden bıraktı ve gidip kendini astı'' düşüncesi...

Yakın bi' arkadaşımın kelimesi kelimesine söylediği gibi: ''Ölüme övgü için yazılan kitapları sevmiyorum!''

Mavi Köpeğin Gözleri, Gabo'nun ilk yazdığı 12 hikayeden oluşuyor. 
Açık söyleyeyim; kitaba ismini veren öyküyü ve ''Arka Kapak Yazısı''nda da görebileceğiniz gibi, Gabo'nun ''Yüzyıllık Yalnızlık'a değişmem!'' dediği 'Çullukların Gecesi' öyküsünü okumak için okumaya devam ettim.

Ve...
Bam!
Çarpıldım!

İlk defa -ama hayatımda ilk defa- ''Bu öykü benim için yazılmış!'' dediğim öyküyü buldum.
İnanamıyorum! Hâlâ inanamıyorum!
Kitaba adını veren ''Mavi Köpeğin Gözleri'' öyküsü benim için yazılmış, hem de 1950 yılında. Okuduğum 7 öykü boyunca demediğim laf bırakmadığım Gabo'ya, bu öyküyü okuduktan sonra yine aşık oldum.
Yine ''Boşuna Gabo olmadı o'' dedim, yine gönlünü aldım... Fakat yine, aylarca elime Gabo kitabı almayacağım, buna da adım gibi eminim.

Bu dünyadan bi' ''Gabo'' geçti... 
''Bir öykümü senin için yazdım, okuduğunda kendini bulacaksın.'' deyip de geçmiş meğer duymamışım; okudum-anladım.
Ah Gabo...
Teşekkür ederim!

Hanimiş: Lale Ablacığım çok teşekkür ederim :)

Arka Kapak Yazısı:
''Görünmez bir güneş omuzlarımızı ısıtmaya başladı. Ama güneşin varlığı bile ilgimizi çekmiyordu. Mesafe, zaman ve yön kavramımızı kaybetmiş halde orada, nerede olduğunu bilmediğimiz bir yerde oturduk. Yanımızdan birçok ses geçti. 'Çulluklar gözlerimizi oydu,' dedik. Seslerden biriyse şöyle dedi: 'Bunlar gazeteleri fazla ciddiye almışlar.' Sesler ortadan kayboldu. Bizse öylece, omuz omuza oturmaya devam ettik."

Rüyalar, kazalar, pişmanlıklar, inanç, özlem ve ölüm... Büyülü gerçekliğin gizemli ve puslu atmosferlerle buluştuğu bu öykülerde Gabriel García Márquez, yatalak bir genç adam, kedisinin bedenine girmek isteyen bir kadın, evladının ölümünün yaraladığı bir anne, ikizi ölen bir kardeş, gözleri çulluklar tarafından oyulan üç adam, kurbanını sabırla bekleyen ölüm meleği gibi birbirinden çok farklı kurgusal ve mitolojik kahramanlara gönderme yapan kişiliklerin, bedensel ve düşünsel hassasiyet anlarını anlatıyor.

Yazarın ilk eserlerini barındıran Mavi Köpeğin Gözleri, Márquez'in 1947-1955 yılları arasında yazdığı on iki öyküden oluşuyor. Kitap, tarzı, temaları, karakterleri ve bilhassa yazarın "Yüzyıllık Yalnızlık'a değişmem," dediği "Çullukların Gecesi" öyküsüyle bir Márquez şenliği.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Artık bir yetişkin olduğunu hatırladı. Yirmi beş yaşındaydı; yani daha fazla büyümeyecekti. Yüz hatları iyice yerine oturmuş, çehresi vakur bir ifadeye bürünmüştü. Ama sağlığına kavuşunca oturup çocukluğundan bahsedemeyecekti. Çocukluğunu hiç yaşayamamış, ölü olarak geçirmişti.''

''Birden güzelliğinin kendisi için yük olmaya başladığının farkına vardı. O acı güzelliği, bir tümör gibi, bir tür kanser gibi canını yakar olmuştu.''

''Yarın bu sokaklardan uyurgezerler gibi ağır düşler içinde geçeceğim, hayvansı ve isyankâr açlığımla geceyi yudum yudum içeceğim, isyankârlığım yüzünden zorla kendimi yakışıklı hissediyordum, kokainle kaplı acı gökyüzünün altında yakışıklı ve yalnızdım. Hayır. Zaman ve mekân!..'' ''Bu iki sözcüğü telaffuz etmeye cüret eden de kim? Onlardan ne kadar korktuğumun farkında değil misiniz? Ama hayır, zaman ve mekân diye bir şey yok. Zaman ve mekân! Mekân ve zaman... Böyle baş aşağı kalsınlar, onları nalları havaya dikmiş halde görmeye bayılıyorum!''

''Onu tanımlayan, hayvanlar âleminde kati ve tartışılmaz bir noktaya yerleştiren, birçok sistemin bileşiminden oluşan akıl almaz yapısını hayatta tutan ve şekilleri belirgin organları sayesinde akıllı hayvanlar hiyerarşisinde yukarıda kalmasını sağlayan şey bu dünyevi, somut varlığıydı işte.''

''Bekârdan ne kastettiğinize göre değişir,'' diye karşılık verdi boyacı, başını kaldırmadan.
Natanael sigarasından bir fırt çekti. Dirsekleri dizlerine dayanacak şekilde öne doğru eğildi. ''Evli olup olmadığınızı kastediyorum.''
''Öyleyse işin rengi değişir,'' dedi delikanlı ve müşterisinin yeniden ayak değiştirmesi için sandığı fırçasının tersiyle tıklattı.
''Bu durumda bekârım, evet,'' dedi.''

''Dünyanın bir şehrindeki bütün duvarlarda bu sözcükler yazılı olmalı: 'Mavi köpeğin gözleri''' dedim.
''Yarına sözcükleri hatırlarsam seni aramaya başlayacaktım.'' Kadın yeniden başını kaldırdı, dudaklarının arasındaki sigarayı tüttürüyordu. ''Mavi köpeğin gözleri'' diyerek iç geçirdi; sigarası, aşağıya doğru sarkmış; tek gözü yarı kapalı halde anılara dalarak.''

''Sana dokunmak istiyorum,'' dedim yeniden. ''Her şeyi kaybedeceksin,'' dedi. ''Artık bir önemi yok,'' dedim. ''Tekrardan buluşabilmek için yastıklarımızda dönüp durduğumuz yeter artık.'' Sonra elimi şamdanın üstünden ileri uzattım. Kadın kımıldamadı. ''Her şeyi kaybedeceksin,'' diye tekrarladı, daha ben ona dokunamadan. ''Şamdanın öteki tarafına geçersen dünyanın kim bilir hangi köşesinde uyanacağız.'' Ama ben, ''Önemi yok,'' diye üsteledim. O ise, ''Yastıklarımızda dönüp durursak yeniden buluşacağız. Ama sen uyandığında bunu unutmuş olacaksın,'' dedi.

''Dışarıda, rüyasında kırlar gören bir kadın var,'' dedi. Kollarını alevin üstünde kavuşturarak konuşmayı sürdürdü: ''Hep kırların ortasında bir evde yaşamayı arzulayan ama şehirden bir türlü çıkamamış bir kadın o.''

''Uyandığında rüyasında gördüğü hiçbir şeyi hatırlamayan tek erkek sensin.''

''Günlerden pazar olduğu ve yağmur durduğu için mezarıma bir demet gül götürmeyi düşünüyorum.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Dünya Ağrısı


Yazar: Ayfer Tunç
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2014
Yayınevi: Can Sanat Yayınları

İçimi çize çize, bazı çizikleri ise derin açıp kanatarak okutturan bi' kitap oldu.
Belki de, benzer bi' coğrafyada, şehirde, kasabada yıllar geçirip, dünya ağrısı çeken ama o zamanlar derdinin ne olduğunu anlayamadığım çok insan tanıdığım içindir.
Artık biliyorum.

Arka Kapak Yazısı:
"Hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir."

Türkçe edebiyatın sözünü sakınmayan kalemi Ayfer Tunç, yazarlık hayatının 25. yılında sarsıcı bir romanla karşımızda.

Hayatı "yolcu" olarak yaşamak isterken baba mirası otelin işletmecisi, ailesinin "reisi" olmak zorunda kalan Mürşit, her geçen gün tamahkârlaşan bir şehirde, gerçek dostluğu İstanbul'da bıraktığı hayaletlerden kaçarak Mürşit'in oteline sığınan Madenci'de buluyor. İki arkadaşın dünya algısı, okuyucuya Türkiye tarihindeki utanç sayfalarının bir özetini sunuyor.

Arka planı toplumsal facialar, kitlesel cinnet hikayeleriyle örülen Dünya Ağrısı'nda, geçmişle hesaplaşma cesaretini gösteren insanları yaşadıkları toplumdan ayıran sınır imleniyor.

Dünya Ağrısı kelimelerle sıkılmış bir yumruk.

''Böyle bir şehirde sır saklamanın imkansız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek. Babamın oğlu o olmalıydı diye düşünüyor, ben, oğlum gibi bir oğul olsaydım babam mutlu ölürdü; oğlum babamın istediği gibi bir oğul olduğu için ben mutsuz öleceğim.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Hafızası insanın düşmanıdır,'' dedi aynı gece. ''Unuttum, kurtuldum sanırsın ama öyle bir şey yok. Yaşanmıştan kurtulmak yok. Toprağa girene dek takip eder seni olmuş olan.''
''Yapman gereken şeyler de var ama, dedi Madenci, ''Toprağa girmeden önce muhakkak yapman gereken şeyler. Yapmazsan ruhun huzur bulmaz, intihar bile paklayamaz seni..öyle şeyler.''

''Bir süredir neşe yutucu biri olduğunu düşünüyor, yüzünde etrafındaki neşeyi çekip yutan bir kara delik var sanki. Ne olduğunu bilemiyor ama bir şey var.''

''Gidecekler. Kız evlatlar gider, özgür değildirler, asla olmazlar ama yine de giderler, bir kafesten başka bir kafese. Erkek evlatlar kalır, evlerin özgür demişbaşlarıdır onlar.''

''Yemeği paylaşırlarsa içinde boğuldukları kederi de paylaşacaklarını sanıyor ama kederi paylaşmak acıyı azaltmıyor, arttırıyor.''

''Oğlu böyle bir şehirde sır saklamanın imkansız olduğunun farkında değil. Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak. Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek.''

''Camiye gitsen,'' dedi Pehlivan ''dua, namaz iyi gelir.''
''Gittim,'' dedi Mürşit. ''Bir faydası olmadı.''
Pehlivan ''İlaç gibi,'' diye mırıldandı. ''İlaç bile inanırsan yarar diyorlar.''
Mürşit keşke inanabilseydim diye düşündü, inanmak dayanak olabilir, sonsuz hayata inanmak bu kıza ama acılı dünyaya tahammül etmenin en mümkün yolu.''

''Hayatına şekil veren mecburiyetler geçti aklından. Bunlara bir de bitmek bilmeyen suçluluk hislerini ekledi, sonuç şu anda olduğu şey: hiçlik.''

''Buralılar en çok durgun huzurlarının bozulmasından korkarlar. Soyut olasılıklar hakkında konuşmazlar. Olmuşu konuşurlar ancak, değiştirmenin imkansız olduğu, yaşanmış bitmiş şeyleri, onları da tahrif ederek, çalkantılı bir dedikodu, şehrin üstünden esip geçmiş bir rüzgar olarak.''

''Anlatabilmek için anlatılacakların olgunlaşmasını beklemek lazım. Bir acıyı zamansızca anlatmak dokusunu bozar, beklemek lazım.''

''Bir günahı yıllarca hafızanın  dehlizlerinde taşımak, cehennemi dünyada yaşamak demek.''

''Bunlar horoz dövüştürmeyi de severler, köpek dövüştürmeyi, insan dövüştürüp seyretmeyi çok severler.''

''Niye intihar etti kızı?''
''Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik.''
''Değilse niye sevda dediler ki?''
''Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?''

''İnsanın yaşlandıkça kısalmasının nedeni bu, kemiklerin kısalmasıyla ilgisi yok, yerçekimi denen şey dünyanın yorgunluğu aslında, bizi yere çeken şey dinmeyen bu yorgunluk.''

''Mümkün olsa kalan ömrünü şu anda isteyene verir. Almam diyen bir Allah'ın kulu da çıkmaz. Herkes pek seviyor hayat denen bu sıkıntıyı, kimsenin ölesi yok.''

''Rakamlar duyguları uyandırmaz,''dedi Madenci. ''Yüz elli dedin diye kimse dehşete kapılmaz, yediyi duyunca kimsenin gözlerine yaş dolmaz. Ama beş sınıf dolusu ölü çocuk cümlesi korkunçtur.''

''Topluca işlediğimiz günahlar bedeli ödenmedikçe ikramiyesi gelecek haftaya devreden piyangoya benziyor,'' dedi. ''Bir gün hepimize büyük ikramiye çıkacak, o zaman topluca günahlarımızın altında kalacağız.''

''Hem aşk en iyi ihtimalle hastalıktır, çoğu zaman iyileşirsin, iyileşmezsen de ölürsün.''

''Hayat dediğin dünya üzerinde bir arayış. İnsan ne aradığını da bilmiyor işin kötüsü.. bulsan da bir bulmasan da. Belki pes etmek en iyisidir.''

''Dünya bende ağrı yapıyor, anladın mı? Anlamadın. Anlamazsın, çünkü kadınsın, dünyadan şikayet etmek bir lüks ve bu lüks kadınlara tanınmamış.''

''Zaman bir değirmen taşı Mürşit,'' dedi, ağzını elinin tersiyle silerek. ''Taşın işi dönmek sanırsın, halbuki öğütmektir.''

''Zaten hep birileri gelir, birileri gider buraya. O arada dünya döner, gündüzler geceye bağlanır, ay bulutların arasına girer çıkar, ben kök saldığım yerde kalırım. Bazıları benim gibi ağaç doğar.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi-Sittirella Marka

Kırmızı Pazartesi / Cronica de Una Muerte Anunciada


Yazar: Gabriel García Márquez
Çeviri: İnci Kut
Orijinal Dili: İspanyolca
Basım Yılı: 2006
Yayınevi: Can Yayınları

''İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü...''

Çevirmeninin İnci Kut olması beni çok mutlu etti.
Su gibi akıyor. Çeviri mükemmel. Bugüne dek okuduğum en güzel Gabriel Garcia Márquez romanı.

Arka Kapak Yazısı:
''Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Cronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Annemin onlarda kınadığı tek şey, yatmadan önce saçlarını tarama adetleriydi. ''Kızlar,'' derdi onlara, ''geceleyin saçlarınızı taramayın, yoksa denize açılanlar geri dönmekte gecikirler.''

''Angela Vicario, aşk yoksunluğunun sakıncasını şöyle bir dokundurmaya cesaret edebildiyse de, annesi tek bir sözle onu susturmuştu: ''Aşk da öğrenilir.''

''Karaya adım atmadan önce ayakkabılarını çıkarmışlar, öğle vaktinin yakıcı toz toprağı içinde sokakları çıplak ayakla geçerek tepeye tırmanmışlardı, saçlarını başlarını kökünden yoluyorlar, öyle canhıraş feryatlarla ağlıyorlardı ki, sanki sevinç çığlıkları atar gibiydiler. Ben onların geçtiğini Magdalena Oliver'in balkonundan görmüştüm, bu kadar büyük bir üzüntünün ancak daha büyük utançları örtbas etmek için gösterilebileceğini düşündüğümü hatırlıyorum.''

''Ancak cinayeti engelleyebilmek için bir şeyler yapabilecekken yapmayanların çoğu, namus sorunlarının ancak faciada rol almış kişilerin erişebildiği kutsal alanlar olduğu bahanesiyle kendilerini avutmuşlardı. ''Namus aşktır,'' dediğini duyardım annemin.''

''416'ıncı sayfanın kenarına eczacıdan aldığı kırmızı mürekkeple, kendi el yazısıyla şu notu düşmüştü: Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım.''

''Raporun 382'inci sayfasının kenarına kırmızı mürekkeple bir yargı daha yazmıştı: Kader bizleri görünmez kılar.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Cebi Delik / Hand to Mouth: A Chronicle of Early Failure


Yazar: Paul Auster
Çeviri: Seçkin Selvi
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1997 / Türkçe İlk Baskı: 1999
Yayınevi: Can Yayınları

Yazarın,anlatımı su gibi akıcı. Cümleleri sade, kısa, net ve vurucu.
Sadece tramvayda, işe gidip gelirken okumama rağmen bir kaç günde bitirdim.

Arka Kapak Yazısı:
''Paul Auster'ın yapıtlarında, çağdaş insanı en çıplak durumuyla görüyor, onunla aramızda özdeşlikler, benzerlikler kurabiliyoruz. Paul Auster'ın yazdıklarının bu kadar beğenilmesinin, benimsenmesinin nedeni, belki de okuruyla arasındaki bu paylaşım. Bir Amerikalı yazar olmasına karşın, Amerikalı insanı değil, 'insan'ı anlattığı için evrensel boyutta oluyor yazdıkları. Yazarın bunca benimsenmesinin bir başka nedeni de, kısa, yalın cümlelerden oluşan kıvrak ve duru anlatımının, psikolojik çözümlemelerde kapsamlı ve derin bir boyuta ulaşabilmesi. Kurmaca yazarının genel yaklaşımının dışına çıkan ve alabildiğine gerçekmiş duygusu vererek yazan Paul Auster, 'olabilir'leri, 'olması gerekli'leri değil, olanları, yaşadıklarını, tanık olduklarını aktarıyor. Süslü edebiyattan uzak duruyor, yaşama hızını aktarabilmek için anlatımını yalınlaştırıp durulaştırıyor. Cebi Delik, yazarı tanımak isteyenler için benzersiz bir fırsat: Yaşamöyküsünü içtenlikle, dobra dobra ve her zamanki akıcı, ustalıklı diliyle ortaya koymuş Paul Auster.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Yazarların çoğu çifte yaşam sürer. Akıllı uslu mesleklerde iyi para kazanıp yaşamlarından çaldıkları zamanı yazıya ayırırlar: Ya sabahın kör karanlığında, ya gece geç vakit ya hafta sonları ya da tatillerde yazarlar.''

''Benim sorunum, çifte yaşam sürmek istemeyişimden kaynaklanıyordu. Çalışmaktan kaçındığımdan değil; ama beşten dokuza bir işte kart basmak fikri kanımı donduruyor, içimdeki coşkuyu öldürüyordu.''

''Ama tabii, para hiçbir zaman yalnızca para demek değildir. Para her zaman bir başka şeydir, her zaman daha başka şeyler demektir ve son sözü de hep o söyler.''

''Sadakat duygum annemle babam arasında eşit olarak bölünmüştü ve çadırımı sürekli olarak ne birinin, ne ötekinin savaş karargahına kurardım.
Annemin tutumu, en azından yarattığı sevinç ve coşku açısından daha çekiciydi; ama babamın inatçılığında da beni çeken bir şeyler vardı: İnançlarının özünde kolay kazanılmamış deneyimlerin ve bilginin yattığını, bütün dünya kendisine kötü gözle baksa bile yine de babamı yıldırmayacak bir amaç tutarlılığı ve bütünlüğü olduğunu sezerdim. Bunlara hayranlık duyardım ve o güzelim, o çekici anneme dünyanın gözlerini kamaştırdığı için nasıl tapıyorsam, babama da aynı dünyaya karşı koyduğu için tapardım.''

''Amerikan yaşamının sağlıklılığı, haysiyeti, dürüstlüğü yutturmacadan, reklam palavrasından başka bir şey değildi. Gerçekleri irdelemeye başladığında çelişkiler su yüzüne vuruyor, iki yüzlülükler açığa çıkıyordu ve her şeye yepyeni bir açıdan bakma olanağı doğuyordu... Bizlere 'herkese özgürlük ve adalet' kavramını öğretmişlerdi; oysa gerçekte özgürlük ile adalet çoğu kez birbirleriyle çelişiyordu. Para peşinde koşmanın adil olmakla ilgisi yoktu; o konuda geçerli toplumsal ilke 'her koyun kendi bacağından asılır' görüşüydü. Bu piyasanın insanlıktan nasıl uzak olduğunu kanıtlamak istercesine, neredeyse bütün atasözleri de hayvanlar aleminden alınmıştı: kurtlar sofrası, insan insanın kurdudur, boğalar ve ayılar, batan gemiyi önce fareler terkeder, yaşamak güçlünün hakkıdır. Para dünyayı kazananlar ve kaybedenler, sahip olanlar ve olmayanlar diye bölmüştü.''

''Teddy anarşistti; ve hırslı biri olmadığı, başkalarının sahip olmak istedikleri şeylere sahip olma isteği duymadığı için de kendinden başka kimsenin kuralını tanımıyordu.''

''Son iki yılı kitaplara gömülerek geçirmiştim ve yepyeni bir dünya kafamın içini doldurmuş, yaşamı altüst eden değişikliklerle kan değişimine uğramıştım. Edebiyat ve felsefe konularında benim için bugün de önemli olan ne varsa, hepsini o iki yıl boyunca öğrendim. Şimdi bakıyorum da, onca kitabı nasıl okuduğuma şaşırıyorum. Akıllara durgunluk verecek kadar çok sayıda kitabı su içercesine hatmediyor, kitaplardan oluşan ülkeleri, koca kıtaları bir oturuşta yutuyor, yine de okumaya doyamıyordum. Elizabeth dönemi oyun yazarları, Sokrates öncesi filozoflar, Rus romancıları, Sürrealist şairler. Beynim tutuşmuş gibi, hayat memat sorunuymuş gibi okuyordum. Bir kitap  bir başka kitabı peşinen sürüklüyor, bir düşünce bir başka düşünceye yol açıyordu; ve bir aydan ötekine her konudaki düşüncelerim tamamen değişiyordu.''

''Sistem inançla yürütülüyordu. Doğrular ve gerçeklerle değil, kolektif inançla yürütülüyordu. Bu inancın temeline bir dinamit konulacak olursa, insanlar birdenbire sistemden kuşku duymaya başlarsa ne olacaktı? Kuramsal olarak bu durumda sistem çökecekti.''

''Yaşamın bir noktasına gelince bir de bakıyorsun ki, ölülerle geçirmiş olduğun zaman dirilerle geçirdiğinden daha çok.''

''Babalık, bir sınır çizgisi, gençlikle yetişkinliğin arasına dikilen koca bir duvardı ve ben artık hep o duvarın öteki tarafında kalacaktım.
Duvarın öteki tarafında olmaktan mutluydum.
Duygusal, düşünsel, hatta fiziksel olarak bulunmayı istediğim başka bir yer yoktu ve bu yeni alanda yaşamanın gereklerini yerine getirmeye hazırdım. O duvarın üstünden aşmak için bir geçiş bedeli ödersin, öbür yana geçtiğimde ceplerim neredeyse bomboştu.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images/canyayınları.com

Hayvan Çiftliği - Bir Peri Masalı / Animal Farm: A Fairy Story


Yazar: George Orwell
Çeviri: Celâl Üster
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1945 / Türkçe İlk Baskı: 1954 (Halide Edip Adıvar Çevirisi) 25.Baskı: 2012
Yayınevi: Can Yayınları

Bu kitabı okumaya geçen yıl başlamıştım. İlk yirmi-otuz sayfasını okuyup elimden bırakınca hangi kitabı okuduğumu unutup yeni bir kitaba başlamıştım. 
Yaşlanıyor muyum nedir? :)
Geçen hafta elime geçince ''Aaa!'' diyerek hatırlamış, ilk altmış sayfasını anneciğimin''domuz hep domuzluk yapıyor işte!'' şeklinde söylenmelerine güle güle sesli olarak okumuş, uçakta da bitirivermiştim.
Enfes bir kitap! Bu kadar geç kaldığıma çok üzüldüm açıkçası. Geç olsun, hiç olmamasından iyidir diye kendimi avutuyorum.
Altını çizdiğim cümlelerin hepsini -peri masalının gidişatındaki can alıcı olayları daha da çok ele vermemesi için- aktarmadım buraya.
Kolay kolay kitap tavsiye etmem, ''dileyen okusun, dileyen okumasın'' der geçerim ama bu kitabı imkanı olan herkesin okumasını çok isterim.

Arka Kapak Yazısı:
İngiliz yazar George Orwell (1903-1950), ülkemizde daha çok Bindokuzyüzseksendört adlı kitabıyla tanınır. Hayvan Çiftliği, onun çağdaş klasikler arasına girmiş bir diğer çok ünlü eseridir. 1940'lardaki 'reel sosyalizm'in eleştirisi olan bu roman, dünya edebiyatında 'yergi' türünün başyapıtlarından biri olarak kabul edilir.
Hayvan Çiftliği'nin başkişileri hayvanlardır. Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirir. Amaçları daha eşitlikçi bir topluluk oluşturmaktır. Aralarında en akıllı olanlar domuzlar, kısa sürede önder bir takım oluşturur; ama devrimi de onlar yolundan saptırır. Ne yazık ki insanlardan daha baskıcı, daha acımasız bir diktatörlük kurulmuştur artık. George Orwell, bu romanında tarihsel bir gerçeği eleştirmektedir. Romandaki önder domuzun, düpedüz Stalin'i simgelediği açıktır. Diğer kahramanlar gerçek kişileri çağrıştırmasalar da, bir diktatörlük ortamında olabilecek kişilerdir.

Alt başlığı Bir Peri Masalı olan Hayvan Çiftliği, bir masal anlatımıyla yazılmıştır; ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.

Altını Çizdiğim Cümleler:
Sunuş yazısından;
''Bütün kitaplar eşittir; ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.''

''Ağzından bal damladığı söylenemezdi, am az söyler, öz söylerdi: ''Tanrı bana sinekleri kovalayayım diye kuyruk vermiş; ama keşke sinekler de olmasaydı, kuyruğumda.''

''Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir hayattır? Açıkça söylemekten korkmayalım: Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldikten sonra yaşamımıza yetecek kadar yiyecek verirler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırırlar, işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de korkunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere'de bir yaşına geldikten sonra hiçbir hayvan mutluluk nedir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere'de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız sefillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplaklığıyla gerçek budur.''

''İnsanlar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar. İşte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan. Tek gerçek düşmanımız İnsandır. İnsan'ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.''

''İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Bizse emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı  besleriz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yoktur.''

''İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez.''

''Bak, yoldaş'' demişti. ''Senin onsuz edemediğin kurdele, köleliğin simgesidir. Özgürlüğün kurdelelerden çok daha değerli olduğunu kafan almıyor mu?''

''Gene bir masal uydurmuştu: Sözümona, Balbadem Diyarı denen gizemli bir ülke vardı, bütün hayvanlar öldükleri zaman oraya gidiyorlardı. Moses'a bakılırsa bu ülke gökyüzünde bir yerde, bulutların az ötesindeydi. Balbadem Diyarı'nda her gün pazardı; dört mevsim yonca biter, ağaçlar ve çalılar, kesmeşeker ve keten tohumu küspesinden geçilmezdi. Gerçi hayvanlar, gününü masal anlatmakla geçirdiği ve hiç çalışmadığı için Moses'dan nefret ediyorlardı; ama gene de, Balbadem Diyarı masalına inananlar çıkmadı değil.''

''YEDİ EMİR
1. İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
7. Bütün hayvanlar eşittir.''

''Yedi emir, bal gibi, ''dört ayak iyi, iki ayak kötü'' özdeyişine indirgenebilirdi.''

''Koyunlar, bu sözleri ezberledikten sonra özdeyişi o kadar sevdiler ki, çayırda uzanıp keyif çatarken bile hep birlikte, ''Dört ayak iyi, iki ayak kötü! Dört ayak iyi, iki ayak kötü! Dört ayak iyi, iki ayak kötü! Dört ayak iyi, iki ayak kötü!'' diye bıkmadan saatler boyu melemeyi alışkanlık haline getirdiler.''

''Öteki hayvanlara gerekli açıklamaları yapmakla görevlendirilen Squaler, ''Yoldaşlar!'' diye haykırdı. ''Umarım, biz domuzların bunu bencilliğimizden, ayrıcalık düşkünlüğümüzden yaptığını sanmıyorsunuzdur. Aslında çoğumuz süt ve elmadan hoşlanmayız. Ben de hoşlanmam. Bu elmalara el koymamızın tek bir amacı var, o da sağlığımızı korumak. Sütte ve elmada domuzların sağlığı açısından kesinlikle gerekli olan bazı maddeler var. Bilim bunu kanıtlamıştır, yoldaşlar. Biz domuzlar düşün emekçisiyiz. Bu çiftliğin tüm yönetim ve düzeninden biz sorumluyuz. Gecemizi gündüzümüze katarak, sizin sağlığınızı koruyoruz. Bu sütleri sizin uğrunuza içiyor, bu elmaları sizin uğrunuza yiyoruz. Biz domuzlar görevimizi gereğince yerine getiremezsek ne olur, biliyor musunuz? Jones geri gelir! Evet, Jones geri gelir! Bundan en küçük bir kuşkunuz olmasın, yoldaşlar.''

''Snowball, parlak söylevleriyle, toplantılarda çoğu zaman oy çoğunluğunu elde etmeyi başarıyordu; ama Napoleon da, kulis çalışmalarında kendine destek bulma konusunda az becerikli değildi. Özellikle koyunları etkilemeyi çok iyi biliyordu. Son zamanlarda yerli yersiz ''Dört ayak iyi, iki ayak kötü!'' diye melemeyi alışkanlık edinmiş koyunlar, toplantının sık sık kesilmesine yol açıyorlardı. Özellikle de Snowball'un konuşmasının en can alıcı yerinde, ''Dört ayak iyi, iki ayak kötü!'' diye melemeye başlamaları gözden kaçmıyordu.''

''Dördüncü Emir'i oku bakayım bana. Yatakta asla yatılmaması konusunda bir şey diyor mu?'' Yazıyı güç bela okuyabilen Muriel, ''Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacak yazıyor,'' dedi. Biraz tuhaftı; Clover Dördüncü Emir'de çarşaftan söz edildiğini hiç anımsamıyordu; ama mademki duvarda yazıyordu, o zaman elden bir şey gelmezdi.''

''Muriel, Altıncı Emir'i şöyle okudu: ''Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.''
Anlaşılan, sebepsiz yere sözcükleri her nasılsa hayvanların belleğinden silinmişti. Demek, Altıncı Emir çiğnenmiş değildi; çünkü Snowball'la birlik olan hainler sebepsiz yere öldürülmemişlerdi.''

''Beşinci Emir'i, ''Hiçbir hayvan içki içmeyecek!'' diye biliyorlardı, demek bir sözcüğü unutmuşlardı. Doğrusu şöyleydi: ''Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek.''

''Balbadem Diyarı, biz zavallı hayvanların tüm sıkıntılarımızdan kurtulup sonsuza dek huzur içinde yaşayacağımız ülke orada, şu gördüğünüz kara bulut var ya, onun hemen ardında!'' Dahası, bir gün çok yükseklerden uçarken oradan geçtiğini, alabildiğine uzanıp giden yonca tarlalarını, keten tohumu küspesi ve kesmeşekerlerle kaplı çalılıkları gözleriyle gördüğünü ileri sürüyordu. Hayvanların birçoğu ona inanıyordu. Bu dünyada açlık ve yokluk içinde yaşıyorlardı; başka bir yerlerde daha iyi bir dünyanın bulunmasından daha doğru, daha anlaşılır ne olabilirdi?''

''BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR AMA BAZI HAYVANLAR ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

1984 / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört / Nineteen Eighty-Four


Yazar: George Orwell
Çeviri: Nuran Akgören | Celal Üster
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1949
Yayınevi: Can Yayınları (Birinci Baskı 1999)

Arka Kapak Yazısı:
Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan George Orwell, 47 yıllık yaşamına iki başyapıt sığdırmıştır; Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. 1945 yılında yayımlanan Hayvan Çiftliği'nde, bir grup hayvanın kendilerini sömüren insanların yönetimini devirip eşitlikçi bir toplum kurmaya çalışmasının öyküsü anlatılır. Bir siyasal yergi başyapıtı sayılan Hayvan Çiftliği'ni 1949'da Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı roman izledi. Orwell'in bu son kitabı, her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz ve muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı yürekten bir uyarı niteliğindeydi. Dünyanın sürekli birbiriyle savaşan üç totaliter polis devletinin egemenliği altında olduğu düşsel bir gelecekte geçen roman, hem o dönemde hem de sonraki yıllarda çok sayıda okuru derinden etkileyecek, güncelliğini hiç yitirmeyecekti.

Altını Çizdiğim Cümleler:
(Big Brother is Watching You)
''Büyük Biraderin Gözü Sende''

''SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, BİLGİSİZLİK KUVVETTİR.''

''Tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. Uykudan, ansızın sarsılarak uyanma, omzunuzu dürten kaba bir el, gözlerinize tutulan ışık, yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. Olayların büyük çoğunluğunda, yargılama olmaz, tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. İnsanlar geceleri ortadan kayboluverirlerdi, o kadar.''

''Düşünceleri yine çiftdüşün dünyasının karanlık dehlizlerine kaydı. Bilmek ve bilmemek, gerçeği görmenize karşı özenle hazırlanmış yalanları söylemek, birbirine karşıt iki kavrama, birbirleriyle çeliştiklerini bile bile inanmak, mantığa karşı mantık kullanmak, ahlaka bağlılığı ileri sürerken onu yadsımak, demokrasinin olanaksız olduğuna inanırken, Partiyi demokrasinin koruyucusu olarak görmek, herhangi bir şeyi, gerektiğinde unutmak, hepsinden önemlisi, bu işlemi, işlemin kendisine de uygulamak. Asıl incelik şuradaydı: Bilinçli bir şekilde bilinci yok etmek,sonra, yeniden bu bilinçli hareketi unutmak.''

''Bilinçleninceye dek başkaldırmayacaklar, başkaldırmazlarsa da hiçbir zaman bilinçlenemeyecekler.''

''Partinin ulaşmaya çalıştığı ülkü, pırıl pırıl, korkunç, kocaman bir şeydi: Dehşet saçan silahlar, korkunç makinelerle kurulmuş bir çelik ve beton dünyası ve hepsi tam bir birliktelik içinde ilerleyen, aynı şeyleri düşünen, aynı sloganları atan, hiç durmaksızın çalışan, savaşan, yenen, zulmeden, aynı yüzü taşıyan tam üç yüz milyon insan.''

''Buna karşın haklı olan oydu, öbürleri yanılıyordu.
Aptalca da olsa ortadaki gerçek savunulmalıydı. Somut dünya yaşıyordu ve yasaları değişmezdi. Taş sert, su ıslaktır, destek almayan cisimler dünyanın merkezine düşerler.''

''Partinin görüşlerine sıkı sıkıya bağlı olanlar, onu anlama yeteneği olmayan insanlardı. Bunlar kendilerinden istenen şeyin saçmalığını anlamadıkları, olup biteni kavrayacak kadar günlük olayları izlemedikleri için, gerçeğe en karşıt şeyleri bile kabullenebiliyorlardı.''
Her şeyi yutuyorlar ve bu yuttukları onlara zarar vermiyordu. Çünkü içlerinde bir iz bırakmıyordu. Tıpkı bir mısır tanesinin kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi.''

''Yapamayacakları tek şey budur. Sana her şeyi söyletebilirler, ama buna inandıramazlar. İçine giremezler senin.''

''Savaşın işlevi yok etmektir: Yalnız insanları değil, insan emeğinin ürünlerini yok etmektir. Savaş, kitlelerin rahatını ve sonuçta zekasının artmasını sağlamak için kullanılabilecek malzemenin havaya uçurulması ya da denizlerin dibine yollanmasıdır. Savaş endüstrisi, tüketim maddeleri üretmeksizin işgücünü kullanmanın akıllıca bir yoludur.''

''Bütün ülkelerin egemen sınıfları, bir kaç atom bombası daha atılırsa, örgütlü toplumun ve bu arada kendi güçlerinin ortadan kalkacağını anladılar. O zamandan bu yana, bu konuda hiçbir anlaşma yapılmamış olmakla birlikte, bir daha atom bombası kullanılmadı. Günümüzde üç devlet de atom bombası yapımını sürdürmekte ve gelecekte bir fırsatta kullanmak üzere bunları depolamaktadır.''

''Her yerde aynı piramitsel yapı, yarıkutsal bir öndere tapınma vardır ve ekonomi savaş üzerine kurulmuştur. Sonuç olarak bu üç süper gücün birbirlerini fethetmelerinde bir yarar yoktur. Öte yandan, birbirleriyle çeliştikleri sürece, birbirlerini güçlendirmektedirler.''

''Günümüzde savaş, boynuzları birbirini yaralamayacak biçimde oluşmuş iki hayvanın dövüşmesi gibi bir şeydir.''

''Azınlıkta olmak, bu azınlık tek bir kişiden oluşmuş bile olsa, insanın deli olması demek değildir. Bir yanda doğru, bir yanda yalan vardır ve siz tüm dünyaya karşı olmak pahasına bile, gerçeğe bağlanırsanız, bu size deli niteliğini vermezdi.''

''Belki de insan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu.''

''Geçmişteki yanlışlardan öğrenmişlerdi; şehitler yaratılmamalıydı. Kurbanlarını mahkeme önüne çıkarmadan önce insanlık onurlarını öldürüyor, aç bırakarak, işkence ederek, tüm dirençlerini kırıyorlardı. Sonuçta kendilerine ne söylenirse kabul ediyorlar, birbirlerini ele veriyor, birbirlerinin ardına gizleniyorlar, acıma dileniyorlardı.''

''Kimse yönetime onu bırakmak için geçmez. İktidar araç değil amaçtır. Kimse bir devrime bekçilik etmek için diktatörlük kurmaz; devrim diktatörlüğü kurmak için yapılır. Baskı kurmanın amacı baskı kurmaktır. İşkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı iktidardır.''

''Tüm insanlar eşit yaratılmışlar ve yaradan tarafından yaşam, özgürlük, mutluluk gibi tartışmasız haklarla donatılmışlardır. Bu hakları korumak üzere, gücünü yönettiklerinden alan devletler kurmuşlardır. Bu hakları elden alan ya da yıkan bir devleti değiştirmek ya da ortadan kaldırmak ve yeni bir devlet kurmak halkın hakkıdır.''


Okudukça, anlatılanlara hiç yabancı olmadığımızı fark ettim.
''Acaba?'' ile başlayan bir çok soru var aklımda artık.
Hiç ummadığım kadar sardı-etkiledi beni, dilerim siz de beğenirsiniz.

Keyifli okumalar.

Yüzyıllık Yalnızlık / Cien Años De Soledad / One Hundred Years of Solitude


Yazar: Gabriel García Márquez
Çeviri: Seçkin Selvi
Orijinal Dili: İspanyolca
Basım Yılı: 1984
Yayın evi: Can Yayınları

Arka Kapak Yazısı:
''Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazmaya başladığımda, çocukluğumda beni etkilemiş olan her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceğim bir yol bulmak istiyordum. Çok kasvetli, kocaman bir evde, toprak yiyen bir kızkardeş, geleceği sezen bir büyükanne ve mutlulukla çılgınlık arasında ayrım gözetmeyen, adları bir örnek bir yığın akraba arasında geçen çocukluk günlerimi sanatsal bir dille ardımda bırakmaktı amacım. 'Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki yıldan daha az bir sürede yazdım. Ama yazı makinemin başına oturmadan önce bu kitap hakkında düşünmek on beş, on altı yılımı aldı... Büyükannem, en acımasız şeyleri, kılını bile kıpırdatmadan, sanki yalnızca gördüğü şeylermiş gibi anlatırdı bana. Anlattığı öyküleri bu kadar değerli kılan şeyin, onun duygusuz tavrı ve imgelerindeki zenginlik olduğunu kavradım. 'Yüzyıllık Yalnızlık'ı büyükannemin işte bu yöntemini kullanarak yazdım... Bu romanı büyük bir dikkatle ve keyifle okuyan ve hiç şaşırmayan sıradan insanlar tanıdım. Şaşırmadılar, çünkü ben onlara hayatlarında yeni olan hiçbir şey anlatmamıştım. Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek satır bulamazsınız.-Gabriel Garcia Marquez''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Eşyanın da canı var, diye ilan etti; Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte.''

''Çek çek uzayan bir masaldı bu, masalı anlatacak olan, Size kısır horoz masalını anlatayım mı? diye sorar, Evet derlerse, Ben size evet deyin demedim ki, kısır horoz masalını anlatmamı ister misiniz diye sordum, derdi. Yok, dinleyiciler Hayır derse, bu kez de masalcı Ben sizden hayır demenizi istemedim, kısır horoz masalını ister misiniz diye sordum, deyip çıkardı işin içinden. Kimse ses çıkarmayacak olsa, masalcı Ben size susun demedim, kısır horoz masalını anlatmamı ister misiniz diye sordum, deyip al baştan yapardı. Biri gitmeye davransa, masalcı, Ben size gidin mi dedim, kısır horoz masalını ister misiniz diye sordum, diyerek oturturdu onları ve masal böylece uzar gider, geceler boyu sonu gelmezdi.''

Bu paragrafın altını özellikle çizdim :)
Bizim de bir ''Sivrisinek Masalı''mız vardır.
''Sana bir sivrisinek masalı anlatayım mı?'' diye başlar :)
İlk babamdan duymuşumdur bu masalı -ki babam hayatında Gabriel Garcia Marquez'in adını bile duymamıştır herhalde.
Çok enteresan geldi bana :)

''Tanrı sevgisine, Tanrı korkusuna bu denli muhtaç bir yer olmayacağına, Tanrının tohumunu ekmek için buradan daha bakir toprak bulunmayacağına inanarak, bir hafta daha kalmaya, sünnetli sünnetsiz kim varsa vaftiz etmeye, yıllanmış karı kocaları Tanrı önünde nikahlamaya, ölenlerin başında dua etmeye karar verdi. Ama kimse oralı olmadı. Kime yanaşsa, bunca yıldır papazsız da pekala yaşayıp gittiklerini, ruhlarına kimse aracılık etmeden de Tanrıyla islerini yürüttüklerini söylüyorlardı.''

''Yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği kişileri aslında nasıl sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu.''

''Çiçekler bütün gece süren suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü,
bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar.''

''Onun yüreklere burukluk veren onuru, adının ağırlığı, söylediklerinin inandırıcılığı, adalet terazisini bir an sarstı. Ursula, yargıçlar kuruluna, -Bu korkunç oyunu çok ciddiye aldınız ve başarıyla da yürütüyorsunuz. Çünkü ödevinizi yapıyorsunuz, dedi.
-Yalnız şunu unutmayın ki, Tanrı bizlere ömür verdiği sürece ana olarak kalacağız ve sizler ne denli büyük devrimciler olursanız olun, saygısızlık yapmaya kalkıştığınız anda donunuzu sıyırıp bir güzel kötek atmak hakkımızdır.''

''İnsanın en iyi dostu, ölmüş olan dostudur, diyordu. Kendisini hep aynı yerde, ama her sefer biraz daha yaşlanmış, biraz daha yorulmuş, olanların nedenini nasılını, hatta zamanını biraz daha bilmez durumda yakalayan o bitmez tükenmez savaşın kısır döngüsünden, sonuçlanmamasından
usanmış, tükenmişti.''

''Ama yaşlanıp da yılların deneylerinden geçtikten sonra, Ursula ana karnındayken çocukların ağlamasının, vantrilogluk belirtisi ya da peygamberlik habercisi olmadığını, sevme yeteneksizliğinin su götürmez kanıtı olduğunu anladı.''

''Düşünde, beyaz duvarlı boş bir eve girdiğini gördü. Eve ayak basan ilk insan olmak canını sıkıyordu. Düşünde, bu düşü bir gece önce gördüğünü ve yıllardır ara sıra hep aynı düşü gördüğünü hatırladı. Daha uyanmadan biliyordu ki, uyandığı anda düşü unutacaktı. Çünkü zaman zaman yinelenen bu düşün özelliği düş içinde hatırlanmasıydı.''

''Çünkü erkeklerin en büyük özelliği, doyduktan sonra açlığı inkar etmeleriydi.''

''Londar kilise meclisinin yirmi yedi kasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım, diye küfrediyordu.''

Sevdim bu orijinal küfrü :)

Keyifli Okumalar :)

Şeker Portakalı / O Meu Pe de Laranja Lima


Yazar: Jose Mauro de Vasconcelos
Çeviri: Aydın Emeç
Orijinal Dili: Portekizce
Basım Yılı: 1999
Yayın evi: Can Yayınları

''Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü''

Arka Kapak Yazısı:
Brezilyalı yazar Jose Mauro de Vasconcelos, Rio de Janerio yakınlarında, Bangu kasabasında doğdu. Çok yoksul bir ailenin on bir çocuğundan biriydi. Okumayı kendi başına söktü. Dokuz yaşındayken Potengi ırmağında yüzmeyi öğrendi. Hep, ileride bir gün yüğzme şampiyonu olmanın hayalini kurdu. İki yıl süren tıp öğrenimini yarıda bırakıp elinde bavuluyla eski bir şilepe atlayıp Rio de Janerio’ya geri döndü. İlk işi tüysiklet boks antrenörlüğü oldu. Karşılaşma başına kazandığı pek az bir parayla açlıkla tokluk arasında bir hayat sürdü. Muz taşıyıcılığından, gece kulübü garsonluğuna kadar çeşitli işlerde çalıştı. Yaşadığı değişik çevrelerde edindiği gözlemler, tanıdığı değişik insanlar, onun yazarlığında çok etkili oldu. Ama 1968 yılında yazdığı Şeker Portakalı, onu ülkesinin en ünlü yazarlarından biri yaptı. Bu romanını on iki günde yazdığını açıklayan yazar, “Ama onu yirmi yıldan fazla taşıdım yüreğimde” der. Bu kitabın baş kahramanı küçük Zeze’nin serüvenleri, o büyüdükçe, Güneşi Uyandıralım ve Delifişek adlı romanlarda devam ediyor.

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Elele, acele etmeden sokakta yürüyorduk. Totoca bana hayatı öğretiyordu. Ben de, ağabeyim elimden tuttuğu ve bana birtakım şeyler öğrettiği için durumumdan hoşnuttum. Nesneleri bana evin dışında öğretiyordu. Çünkü ben evde keşiflerimi tek başıma yaparak kendi kendimi eğitirken; yalnız olduğum için, yanılıyordum. Yanılınca da eninde sonunda hep dayak yiyordum. Önceleri kimse beni dövmezdi. Ama sonra her şeyi öğrendiler ve zamanlarını, benim bir şeytan, bir baş belası, lanet olasıca bir sokak kedisi olduğumu söyleyerek geçirmeye koyuldular.''

''Totoca, çocuklar emekli midirler?
Edmundo Dayı hiçbir iş yapmıyor ama para alıyor. Yani çalışmıyor ama belediye ona her ay para, ödüyor.
- Bunda şaşılacak ne var?
Çocuklar da bir şey yapmıyorlar; yemek yiyorlar, uyuyorlar, sonra da analarıyla babalarından para alıyorlar.
- Emeklilik başka şey, Zeze. İnsan çok çalıştığı, saçları bembeyaz olduğu, artık Edmundo Dayı gibi ağır ağır yürüdüğü zaman emekli olur.''

''Fabrikada fazla mesai yapan birileri olmalıydı. Ama mesai, genellikle saat sekizi pek geçmezdi; hele dokuzu hiç. Bir süre bu iş yerini düşündüm. Orayı sevmiyordum. Sabah insanın içini kasvetle dolduran düdüğü saat beşte daha da iğrenç geliyordu.
Orası her gün insanları yutan, akşam olunca da çok yorulmuş insanlar kusan bir canavardı.''

''Çok küçükken, içimde şarkı söyleyen biri kuş olduğunu, şarkıyı onun söylediğini sanırdım.
- Eh, insanın böyle bir kuşa sahip olması harika bir şey.
Anlamadınız. Artık kuşuma pek inanmıyorum. Ancak içimden konuştuğum ve kendi içimi gördüğüm zaman oldu bu değişiklik.
Durumu kavradı ve şaşkınlığıma güldü:
- Açıklayayım, Zeze. Bu değişimin ne olduğunu biliyor musun? Büyümektesin demektir. İnsan büyüdü mü böyle olur. Yani bilinçlenir. İçindeki, o konuşan ve gören şeye bilinç denir. Yakında sahip olacağını söyledigim o şey'e bir gün insanı götüren de bilincidir.
Olgunluk çağına mı?
- Güzel, iyi aklında tutmuşsun. İşte o geldi mi, olağanüstü bir şey olur. Bilinç büyür, büyür ve başımızla yüreğimizi doldurur. Gözlerimizde ve yaptığımız her şeyde kendini gösterir.
Anlıyorum. Ya kuş?
-Kuş, Ulu Tanrı tarafından küçük çocukların, nesneleri keşfetmelerine yardımcı olmak için yaratılmıştır. Gereği kalmayınca, çocuk, kuşu Ulu Tanrı'ya geri verir. Ulu Tanrı da kuşu, senin gibi akıllı olan başka bir çocugun içine yerleştirir. Güzel, degil mi?
Güldüm, bilincim oldugu için mutluydum.''

''Başımla evetledim. Çiçek konusunda mı? Doğrudur efendim.
-Nasıl yaptın?
Erken kalkıyorum ve Serginho'nun bahçesinin oradan geçiyorum. Bahçe kapısı aralık olduğundan hemen içeri girip bir çiçek çalıyorum. Ama o kadar çok çiçek var ki; farkedilmez.
- Evet, ama bu yine de dogru bir sey degil. Yapmaman gerekir. Bir soygun yapmıyorsun elbette, ama yine de küçük çapta bir hırsızlık sayılır.
Hayır, bayan Cecilia. Yeryüzü, Ulu Tanrı'nındır, degil mi?
Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı'nındır öyleyse. O zaman, çiçekler de...''

''İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin.''

''Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.''


Küçük Zeze beni her seferinde ağlatıyor :(
'Mutlaka okunması gereken kitaplar' listemdedir.

Keyifli okumalar.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...