Blog demişken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Blog demişken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Özgüven eksikliği ve yan etkileri


Merhaba arkadaşlar,
Bugün burnumu sokacağım konu aslında -başlıktan da anlaşılacağı üzere- özgüven eksikliği ve bunun yan etkileri.
Bu konuya girmeden önce konuyla az ilgisi olan başka bir noktaya değinmek istiyorum.

Onlarca blog adresi takip ediyorum. Hepsini beğenerek mi izliyorum? Elbette hayır.
Tamam, bazı blog yazarı arkadaşların fanatiklik derecesinde hayranıyım ama bu blog işinde hala anlamadığım, anlamlandıramadığım ve anlatamadığım şeyler var.
Bunları elimden geldiğince sade, net  ve düz bir şekilde açıklamaya çalışacağım.

Şimdi, diyelim ki herhangi bi' blog adresini izlemeye aldım veya herhangi biri beni izlemeye aldı;
Soru bir; izlemeye aldığım kişi beni izlemeye almak zorunda mıdır?
Cevap; tabisi de hayır!
Soru iki; beni izlemeye alan kişinin sayfasına koştur koştur gitmek ve hemen izlemeye almak zorunda mıyım?
Cevap; tabisi de hayır!
Bu arada bu ''tabisi de'' fena takıldı dilime ya, hadi hayırlısı :)

Hemen izah işlemlerine başlayayım.
Bakıyorum, bir kaç kişi sayfamı izlemeye başlamış, aman ne güzel.
Demek ki; sayfama baktığında, arşivi kurcaladığında hoşuna giden, okumaktan hoşlandığı veya nefret ettiği, ''bu hatun ne cici yazıyor'' ya da ''bu hatun neler saçmalıyor?'' diyebileceği bi' şeyler bulmuş ki izlemeye başlamış.
Bu konuda hemfikir miyiz?
Sanırım ''Evet'' :)
Bir gün izler, ikinci gün ''Hastirnaaan!'' deyip çeker gider.
Gidenin arkasından ağlar mıyım?
Tabisi de "Hayır" :)
Ama, ola ki gitmez kalır, başlar bülbül gibi şakımaya... o zaman hemen eline bi' minder tutuştururum; ''buyur otur, sen kalıcısın galiba'' derim :)

Bunları neden yazıyorum?
Son zamanlarda enteresan diyaloglar içersindeyim.
Biri kalkmış beni izlemeye başlamış.
Bir kaç kez yorum yapmış, ben de paşa paşa yanıtlamışım yorumlarını.
Üç beş gün sonra çekmiş gitmiş, farkında değilim.
Aradan biraz zaman geçmiş, dıdımın dıdısının dısısından bana mesaj geliyor;
''S.Ella çok ayıp, insan kendini izleyen insanı izler'' :)
Ne? Kim? Nasıl yani? Anlamadım? derken ''bilmem kim seni o kadar izlemiş, yorum yapmış ama sayfasına gitmemişsin bile!''
Buyur, buradan yak!

Şimdi sevgili arkadaşlarım;
Ben normal, sıradan, senden benden hiçbi' farkı olmayan bi' insan evladıyım.
Kusurum, hatam, eksiğim yok mudur?
Tonla vardır, madde madde sayarım.
Herkese, her şeye bi' yere kadar tahammül etmek gibi harika bi' özellik sahibiyim :)
Amma velakin;

***
Çocuğum yok ki kalkıp ''Anne'' bloglarını izleyeyim.
Bana ne kimin evladının günde kaç kez kaka yaptığından?
Bana ne kimin çocuğunun diş çıkarırken kaç saat ağladığından ve bu ağlama seanslarını en aza indirgemek için neler yapılması gerektiğinden?
Günün birinde anne adayı veya anne olur isem elbette izleyeceğim, araştıracağım şeyler olacaktır.
Kaldı ki benim bissürü ''Anne'' arkadaşım var, onlar sadece çiş-kaka değil insana dair yüzlerce bilgi düşüyorlar sayfalarına. E, o zaman izleniyorlar işte.

***
Aşçı değilim ki yemek bloglarında saatlerce yorum yapayım, hepsini izlemeye alayım.
Var benim bi' kaç tane gerçekten her tarifine göz attığım, zamanım oldukça '' Bu da enteresanmış, hem yapımı da kolay, bir deneyeyim'' deyip copy-paste yaptığım bloglar.
Beğendiğime yorumumu yaparım, teşekkürümü ederim.
Ne işim olur 4-5-15. yemek bloguyla?
Her akşam sevgilime ziyafet sofrası hazırlama lüksüm yok!
Hem nerden bulurum bilmemneli, bilmemne sosunda bilmem kaç saat dinlendirilmiş, ıcırıklı bıcırıklı bücübücüyü?
Daha adını söyleyemediğim usuller, malzemeler, baharatlardan, ottan bahsediyorsun.
Ben iki kaşık sıcak aşıma bakarım.
Budur olayım.

***
Bana ne ''Elhamdürillah Tayyeap Paşa'' diyenin sayfasından?
O seviyordur, gider oyunu verir.
Ben sevmem, gider  bilmem kaç yüz kilometre yol kateder, "bi' oy bi' oydur" deyip konsoloslukta/sınır kapısında/memlekette oy kullanırım, günahımı isteseler parayla, vermem o üçkağıtçılara.
Mecbur muyum senin düzene düzdüğün methiyeleri içeren blog sayfanı izlemeye?
Aynı şekilde sen; izleme beni, mecbur değilsin ki!
Kaldı ki var benim de siyasi görüşü taban tabana zıt ama can ciğer arkadaşlarım :)
Burada da var, izleyicilerim, izlediklerim.
Demek ki her şey ''padişahım çok yaşa!"  veya "ampuller!'' olayı değilmiş.
Biz başka ortak paydalara sahipmişiz ki bi' aradayız hala.

Burası benim oyun alanım.
İster yazarım, ister yazmam.
İster aylarca uğramam, istersem oturur günde yüz gönderi yayımlar ortalığı şenlendiririm.
Kim kimin keyfinin kahyası olabilir ki?

Açık söyleyeyim;
Kendini izlemeye alan herkese koştur koştur gidip izlemeye alanları çok İKİ YÜZLÜ buluyorum.
Yapmacıklığın daniskası.
Tribünlere oynamak, başka da bi' şey değil!
Geleni kaybetmemek adına atılan takla.
Yazık.

Benim ''Anonim'' olarak izlediklerim vardır mesela.
Her gönderisini okurum, incelerim ama tek kelime yazmam.
Keyif benim değil mi?
Gün gelir gerçekten söyleyecek sözüm olur, paşa paşa yazarım.
Bu izleme-izlenme işi beni kasmaya başladı cidden.

Şunu o güzel kafanıza sokun; kimse... kimseyi... izlemek... izliyorsa da sonsuza dek izlemek zorunda değil!

Bu konuda açıklamam yeterli ise hemen diğer konuya geçeceğim.
Özgüven konusu, çok dandik, çok karışık ve üzerine saatlerce konuşulabilecek konu.
Bakıyorum bırakılan yorumlara ve o yorumları yazanların paylaşımlarına... cidden acıyorum.
Öyle bir abartıyorlar ki yaşamlarını, yaşadıklarını, hayat standartlarını, hedeflerini... ister istemez insan düşünüyor; acaba hayatında ne gibi eksiklikler, tatminsizlikler, yanlışlar var ki her şeyi ''işinden veya çocuğundan veya alışverişten veya marka-lüks takıntısından'' ibaret.
Özgüven eksikliklerini alakasız bir konuyu, bir yönlerini, herhangi bir ''şey''i sivriltip, cilalayıp, parlatarak milletin gözüne götüne sokmaya çalışanlardan kaçarım!

***
''Ben öyle süper yöneticiyim, böyle süper mevkideyim, şöyle ünvan sahibiyim, böyle yetki sahibiyim''
Eee? Eksik olan yanın ne?
Cinsel hayatın mı berbat?
Tatminsiz misin?
Eşinle-partnerinle korkunç bir ilişkin mi var?
Ya da kimsenin yanına yaklaşmak bile istemediği kadar ukala, kendini beğenmiş, dırdırcının teki misin?
Millet ne diyor zannediyorsun?
''Vay be! X'e bak, bilmem nerde bilmem neci! Öyle etkili, böyle yetkili! Ben eziğim, tü-kakayım, hiçim, bugün kurufasulye yemeyeceğim! eşimle de sevişmeyeceğim! bunalıma girdim işte!'' mi?
Millet saçmalıklarını okuyor, gülüyor, eğleniyor ve kendi güzelim hayatına -ek olarak sana acıyarak- devam ediyor.
Kovulduğun gün bırakacak mısın blog tutmayı?
Ya da ne bileyim, hastalansan, çalışamayacak duruma gelsen bitecek mi hayatın?
Bu mudur şu hayatta tek icraatın yani?
Sana verilen bir kartvizitin üzerindeki üj-beş ünvanla böbürlenmek.. başka icraat?
Cık!
Yazık seninle çalışmaya mecbur bırakılan insanlara :)
Geçiniz.

***
Ben öyle zenginim, böyle zevkliyim, DKNY, Armani, Versace, YSL, L'ancome bikbikbik!
Aynaya baktığında ne görüyorsun?
Seviyor musun kendini?
Çırılçıplakken.
Popon mu çok büyük?
Yoksa meymenetsiz suratlının teki misin?
Nedir sorunun? Parayla mı satın alınıyor sevgi, saygı, ilgi, arkadaşlık?
Yüzüne sürdüğün bilmem ne marka krem mi seni insan yapan?
Veya kullandığın 500 €'luk parfüm mü sanıyorsun seni diğerlerinden üstün kılan?
Nedir bu ''bi' şeyleri ispat'' çaban?
Yazık...

***
Benim yavrum, benim çocuğum, benim meleğim tipler var bi' de.
Bi' kere ''Arabın gülü kendine kokar''mış tamam mı?
Herkesin yavrusu kendi gözünde tek, eşsiz. Bu konuda anlaşalım.
Ama hiç kimse senin patates suratlı, kepçe kulaklı, kara-kuru yavruna ''prens-prenses'' deyip pohpohlamak zorunda değil.
Bize ne senin sıçtığında bezi gül kokan mucizevi evladının söylediği ilk kelimeden?
Ben evladıma yemem yediririm, içmem içiririm, giymem giydiririm, eğitimin alasını, bilimin şuruplusunu, bilginin damıtılmışını veririm, ezikler sizi! Heheyt! ayakları?
Nedir bu ''süper anne'' durumları?
Bi' tek sen annesin de geri kalan kadınların alayı oturup senden öğrenecek anneliği.
Bu durumu abartmayalım.
Çocuğuna acırım :/
Çay mı seversin? Kahve mi?
Sigara kullanıyor musun?
Nasıl kahkaha atarsın?
Neye gülümsersin? Neye ağlarsın?  Neyi sever neden kaçarsın?
Bize bunlar gerek.

Sanırım tüm antikalar beni buluyor ya da ben onları :)
Biri vardı her yorumuna şöyle başlıyordu;
''İki lisans bir önlisans mezunu biri olarak şunu diyebilirim ki;
Yaptığın omlet harika görünüyor!'' :)

''İki lisans bir önlisans diplomasına sahip biri olarak diyebilirim ki;
kedin çok şirin!'' :)

Bu ne nan? :))))) Şaka gibi!
Biz de aldık eğitim allaaaaa şükür! Hem almamış olsak ne yazar?
İnsanlık diplomayla ne zamandır ölçülmeye başlandı?
Necisin? Ev hanımı.
Evhanımlığı zor meslek, çok iyi bilirim. Saygım da sonsuz.
Takıldığım nokta; aldığın diplomaların sana, evinde kaynayan çorbaya katkısı? Sıfır! :)
Eee? Ne anladım ben bu işten?
Ne yapmamız lazım yani?
Blog sayfamızın arka planına diploma ve sertifikalarımızı mı koyalım?
Te allam yareppim :)

Canlarım ciğerlerim, yapmayın ne olur.
İster izleyin, ister izlemeyin ama bi' şey yaparken karşılık beklemeyin.
Birini takibe almaya başladığımızda orada '' sen bu kişiyi izlemeye alırsan o da seni almak zorunda'' gibi bir seçenek yok :)
Alıyorsak zevkimize, siliyorsak keyfimize.
Kime ne?

Son olarak;
Kendinizden 3. tekil şahıs olarak bahsetmeyin :)
Yapmayın, etmeyin  :)))

Görsel: Google Images

Agresifim, kompleksliyim, ekşi sözlük yazarıyım!


Yazmayacağım, yazmayacağım diyorum, şeytan -gör bunu da gör, bi' de bak şunu da gör - diye diye gözüme sokuyor bazı şeyleri.
Sonra uyuveriyorum o şeytana -ne de olsa kanka- başlıyorum yazmaya.
Ben arızalı üretimim.
Ciddi ciddi :)
Arıza yaratmaya bayılırım. Ortada bir sorun yok mu? Çağır beni bebeyim :)
Sana olmayan sorun nasıl yaratılır? Hiç yoktan arıza nasıl çıkarılır? derslerini ücretsiz vereyim.
Gözümün görüp aklımın erdiği bir konuda ortada kabak gibi duran bir hata varsa, susamam.
Susarsam... çatlarım!
İçimdekini, içimden geçeni söyleyeceğim, görüşümü bildireceğim, rahatlayacağım.
Söyleyemezsem... sanki o sözcükler ağzımdan çıkmadığı, dilimden dökülmediği sürece zehir gibi içime akar, mideme sancı girer, elim ayağıma bağ olur, acı verir bana, dert olur içime.
Kendime işkence etmenin alemi yok :)
Severim çünkü ben kendimi.
Çiçek gibi hatunum, ne diye acı çektireyim kendime? :)
Ukalalık ise bunun adı, evet, ukalayım ben.
Kimse kusura bakmasın. Benim kusurum ukalalık sanırım.
Kolay kolay sevmem, kolay kolay beğenmem, kolay kolay...düşündüm de, ben kolay olan hiçbi' şeyi sevmem ki.

Kafatasının içinde beyin yerine fındık(veya ona benzer büyüklükte bi' şeyler) taşıyan insanlardan nefret ederim.
Hiç ''ben hümanistim, çiçekler-böcekler-kelebekler dünya ne güzel-herkesi seviyorum'' ayakları yapmama gerek yok.
Bildiğin faşistim işte.
Aptal olan kimseye tahammülüm yok.
Salaklığa, gerzekliğe, zevzekliğe, boş beyinlere, gerizekalılığa -sıfır tolerans-lıyım.
Bu tip yaşam formlarının solunum yoluyla küresel ısınmaya katkıda bulunmak dışında hiç bir boka yaramadan ot gelip ot gittiklerine inanıyorum.
Evet, bu sınırlarda dolanıyorum. Düşüncelerim kötü müdür? tartışılır.
Kime göre? Neye göre?
Benim blog sayfam, benim görüşüm, bana göre hiç de kötü değil, hatta lokum gibi, mis.
Ekranda ağzını yaya yaya, zevzek zevzek konuşan birini gördüğümde böyle gırtlağını sıkıp ağzının ortasına ortasına çakma ihtiyacı hissettiğim çok olmuştur mesela.
Bu derece takıntılıyım.
Vahşiyim, değil mi? Evet.
Elimin tersine olan güvenim tamdır, korkak alıştırmam.
Şiddete hayır! diye pankart açanları destekler gibi görünsem de, içimden bi' yerlerden bu vahşi ses hep ''bazı istisnalar kalmalı!'' diye haykırır.
Mesela, kendini savunmaktan aciz bebeklere, çocuklara, hayvanlara işkence yapanları, çok yaşlı insanların güçsüzlüklerinden yararlananları -gerekirse- dövmek serbest olmalı kanımca.
''Ne farkımız kalır o zaman ondan?'' mı diyeceksin.
Sen farklı kal, peki-kabul... bana ver onları.
Ben eşeği suya göndereyim... başlayayım...
gelmez o eşek bi' daha geri, benden söylemesi.

Ben çok mu matah bi' şeyim?
Evet, öyleyim, mütevaziliğin lüzumu yok.
Düşünmeden, bakmadan, görmeden, incelemeden, ''bu doğru mudur? yanlış mıdır?'' demeden önüme koyulan her fikre, bana kabul etmem için dayatılan şeylere gözü kapalı '' tamamdır' demem.
Fazla ''farkında'' yaşamak can sıkıcı.
Bazen ''Bush dallamasından hallice'' bir beyne sahip olsaydım da, dünya pipime-ahiret topuma yaşayıp gitseydim dediğim oluyor elbette.
Ne kadar ''farkında''sın, o kadar beynin yoruluyor, ruhun daralıyor.
Konuyu getireceğim bir yer yok.
Daral geldi, söyledim.
İlle de bir yere bağlamam gerekecek ise elbette getirebilirim.
Muhakkak bulurum bir nokta nasılsa :)

Şimdi...
insanları tanıyıp-etmediğim için, takip te etmediğim için kişilikleri hakkında ahkam kesmem mümkün değil ama genel gördüklerimi anlatacağım.
Kendi farklılığının, yeteneğinin, yapabileceklerinin farkında olan insanlar zaten alınmıyorlar yazdıklarıma, en süper olay bu.
Bu yazıdan sonra yine kimse bana bikbikbik demesin.
Bak üzerine basa basa diyorum; tanımıyorum, buradan bakıldığında görüneni söyleyeceğim.

*Lou ile Skype üzerinden hem sohbet edip hem birbirimize yeni blog adresleri, web siteleri tavsiye ederken yolumuz bir kaç güzel sayfaya düştü.

*YavruSu'yu ziyaret ettik, pazar torbalarımızın bez olmasının gerekliliğinden, naylon poşeti hayatımızdan çıkarmamızın ne gibi getirileri olabileceğinden bahsettik.

*OİP'in kutukafasının şirinliğine, hatunun yeteneğine inancımızı pekiştirdik.

*Aylar önce hakkında iddiaya girdiğimiz ve haklı çıktığımız bi' hanım kızceğizimizin dedikodusunu yaptık.

*Yaşadığımız ortamda, günlük hayatta vücudumuzdan geçen binlerce-onbinlerce, hele hele İstanbul gibi büyük şehirlerde milyonlarca ''sinyal''in ilerde bize ne gibi zararları olabileceğinden bahsettik.
Düşünsenize, günlük hayatta sürekli bir dalga yayılımına, radyasyona, A dan tut, X-Y-Z ye dek tüm çeşitli ışınlar sürekli vücudumuzdan geçiyorlar.
Yakında ya kanatlarımız çıkacak... ya da görünmez adamlar normal olacak.
Telefon sinyal güçlendiricileri, wireless bağlantılar, peeeeeeeeeh, anten taksak totomuza ayna gibi diskavıri çenıl çekeriz, farkında değiliz bence.

*Blogmania'yı gördük, ''burası tekin değil'' dedik. Damat Ferit diye bir arkadaşın yazısını okuduk.
Hemen takibe aldım şahsen, bu devirde  doğruyu söyleyeni bulduğunda kaçırmayacaksın.
Arkadaş süper konu işlemiş, ders gibi, kitap gibi.
Ortadoğu ve Balkan'ların deşifre olduğu halde paravan arkasından karizma ve gizem yapan tek blog yazarı.

Sorarım size; Karagöz-Hacivat oynatılan perdenin arkasına bir kadın oturtup perdenin/paravanın önüne '' Havalı Deniz içerde/paravanın arkasında'' diye bir tabela koysan, bunun YAZAR (pabucumun yazarı!) olduğunu ve imza dağıtacağını söylesen ne kadar inandırıcı gelir sana?

Yazarların kemikleri sızım sızım sızlıyordur valla, mezarları dar geliyordur, dönüp duruyorlardır.
Hayatını yazmaya, edebiyata adayan ve bu yolda ömür harcayanların hiç de huzurlu uyuduğunu sanmıyorum.

Hadi eline her mikrofon alıp karga sesiyle kulağımıza tecavüze yeltenenler şarkıcılığı geç, ''sanatçı'' oldu... alıştık.
Podyumda her iki defileden birinde ''iş kazası'' yaşayan manken-model kızceğizlerimiz/oğlanceğizlerimiz artist oldular, ''sanatçı'' oldular, filmlerde, dizilerde boy gösterdiler... alıştık.
Ajdar denen bir  makine mühendisi çıkıp ''çikita muz'' dedi, bu bir şarkıdır dedi, ona bile alıştık.
''Ananı da al-git'' diyen başbakana bile alışan milletiz biz.
Bize sunulan, önümüze konulan her isme, her şeye alıştık.

Ama ''yazar'' ya.. yazar.
Elif Şafak'ta ''yazar'',  Balzac'ta ''yazar'', Coelho'da ''yazar'' Havalı Deniz muamelesine uğrayan kızceğizimiz de ''yazar''.
Fark ne?
Elbette gül ile bok böceği kadar farklılar birbirlerinden ama bu farkı bile hissetmeyen-bilmeyen fındık beyinliler nefes alıp verirken ve küresel ısınmayı desteklerken ( Hahaha, negzel bağladım gördün mü? Çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu tamam mı?) hepimizi aynı enayilik oranını reva görüp gözümüze gözümüze sokmuyorlar mı...
deli oluyorum!

İlk başlarda sırf desteklemek adına bu kitapları almaya yeltenen, siparişini veren BEN...  kendime '' az kalsın sen de küresel ısınmaya destek grubuna girecekmişmişsin bak, salak'' deyip kızıyorum.

Neyse, konuyu dağıttım. Ne yapalım, yazar değiliz, acemiliğimize verin :)
Damat Ferit'e gülümsedim. O bana gülümsedi mi bilmiyorum.
Yorumları okurken birilerinin - hem de tanındık-bilindik bir kaç ismin - bu Havalı Deniz'i çatır çatır savunduklarını, onu edebiyat dünyamıza!!!! kazandıran ama bu işe kesinlikle ve kesinlikle para amacıyla soyunmamış olan Cem Mumcu'nun ( bu noktada hakikaten gülüyorum, okuyorsan Cem kusura bakma, sen de ben de biliyoruz sonuçta amaç-araç-sonuç üçlemesini) avukatlıklarını yapanları gördüğümüzde garibimize gitti.

Lou'ya  ''Neden böyle Kara Murat benim! tarzında yazmış ki bu isimler?''dedim.
Demediysem de kesin yine içimden konuşup dedim saymışımdır. Son günlerimin hastalığı oldu bu.Ya söylemek istediklerimi söyledim sanıp içimden söylüyorum. Ya da apaçık konuşup söylemedim sayıyorum. Bunama böyle mi başlıyor acaba? Araştırmak gerek :)
Neyse biz okuduk, güldük geçtik.

Dün gece yine Lou ile geleneksel Skype dedikodu gecelerimizden birini gerçekleştirdik. (şu an yapmakta olduğumuz gibi, gördüğünüz üzere böyle de marifetliyizdir. Aynı anda 2-3 işi başarı ile sonuçlandırabiliriz, peh peh peh)
Bi' yerde bu havalı deniz kod adlı kızceğizimizin avukatlığını yapan, Cem Mumcu'nun,  havalı deniz kızceğizimiz üzerinden para kazandığını neredeyse kuran'a-kitaba el basarak inkar edecek olan kişilerin yakında kitaplarının çıkacağını! ( ayayay burada bayılacağım) okuduk ve kahkahayı bastık.
Anlaşılmıştı.
Olay çözülmüştü.
Mişın kompleytid bebeyim.
Birilerinin ortaya dökülüp neden böyle avukatlığa soyunduğunu anladık.
Bugün sana- yarın ona olabiler, garantiye almak lazım tabe totoyu, onlar da haklı.
O sırada o blogdan bu bloga zaplarkene :) geçgeç yaparkene, (hahaaayt! negzel nan bu TDK :)) yolumuz bi' bloga düştü.
baktık... baktık... başladık gülmeye.

Şimdi.... olay şu:
Bi' hanım kızceğizimiz...

''...bu blog olayı öyle bir hal aldı ki,kitap çıkaran çıkarana... Şimdiye kadar hiç bir blogcunun kitabını okumadım. Oyüzden bir fikrim yok nasıllar güzeller mi diye. Blogun kitaba donusmus hallerı mi onu bile bilmiyorum. Fakat benim takıldığım nokta,blogların blogluktan çıkmış olması,herkesin bir blogunun olması,herkesin birbirinin çakması olması.. Nerde çokluk orda bokluk misali.. 1 senedir blogcu olan ben,bu farkı çok net hissedebiliyorum. Kitapı duyan "lan blog da neymişkina?" oldular görüp beğenen "bende yapayım da ünlü olim yea,çok kolay" gibi bir tavra bürünüp blog açıyo. Benim bu takıntımdır.Hani bir şarkıyı siz bilirsiniz bir kaç arkadaşınız size özeldir,sonra o bi duyulur patlar,tiksinirsiniz bög gelir.Yada bir marka için öyledir.. Bunun gibi.Bloglarında cılkı çıkmaya başladı ve yelpaze çok genişledi. Ha bu yüzden blogu kapatıp gidecek değilim. Tea blogu acarken kapatıcam tarihi belirlemiştim.O tarih geldiğinde zaten kapatıcam...''

demiş.
Şimdi...  ilk olarak, adı üstünde nan, blog.
Utanmasa bir ben yazayım, başkası yazmasın diyecek.
Babasının malı mübarek, herkes birbirinin çakması !!! olmuşmuşmuş ve de muş.
Burada beş yıllık blog yazarları var.
Bir yılda ''bög'' gelmiş kızceğizimize, üzüldüm :) yazık.
Bi'de şu var, bırakıp gitsen ne yazar?
Ne dünya durur, ne millet arkandan ağlar.
Bu kızceğizimizi de görsünler ya da.
Elinden tutsunlar, yol-yordam göstersinler.
Kıskanmasın, üzülmesin, isyan etmesin.
Blog alemlerini kendinden mahrum etmesin :)

''İnsanların kendini bu kadar önemsemesini, önemli görmesine sinir oluyorum. Manyak mı bunlar? Sanki dünyanın sonu gelecek, zaman duracak sanıyorlar, nasıl bir egodur bu? 300-500 izleyici edinen kendini kral sayıyor, dünyaya kafa tutuyor hahahaha, hasta nan bunlar!'' dedi Lou.
Veya ben dediklerine tamamen kendi demek istediklerimi de ekledim, pireyi deve yaptım yani.
Hak verdim kuzuma :)

Bunu diyen, bu sözleri sarfeden hanım kızceğimizinin blog sayfasını açtığınızda sizi Yann Tiersen'in Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain albümü şarkıları karşılıyor :)
Hatırladınız mı?
Edi? :)
Bana 1 yıldan uzun zaman önce ''S.Ella, işyerinden giriyoruz bi' anda müzik başlıyor, çok iyi, çok hoş ta, kaldır müziği ne olur'' diyen arkadaşlarım... hatırladınız sanırım.
Ve... evet, herkesi birilerinin, birbirlerinin ''çakması'' olmakla itham eden bu arkadaşın profil fotosu ve blog sayfasını süsleyen 5-10 tane eşek nalı kadar fotoğraf kime ait dersiniz?
Audrey Tautou :)
Çakma değil yani kendisi.
Hayran diyelim biz ona kısaca :)
Sen kalk boy boy Audrey Tautou fotoğraflarıyla blogunu süsle.
Blog headerını bile hatunun fotoğraflarıyla donat.
Bloguna müzik linki yerleştir ve bağıra çağıra Amelie şarkılarını dinlet millete...
(Sevmediğimden değil, iş yerimde 2 ay sabahtan akşama dek sadece bu albümü dinlemişimdir, müthiş bir rahatlama ve konsantrasyon veriyor burası kesin, hatta bayılırım)
Sonra da kalk herkesi ''özenti'', ''çakma'' olmakla suçla.

Yok yeaaaa!
Pabucumun orjinali.

Tanımam-etmem.
Ama hani ''Küresel ısınmaya katkıda bulunmaktan başka  bir işlevleri yok'' demiştim ya.
Dileyen dilediğini yazsın.
(İzin verdim yani :) hahahaha)
Burası kimsenin malı değil.
Hiçbirşey kimsenin tekelinde değil.

Offff, bu kadar uzun lafın sopası;
Bu tiplere bir şans daha verilsin bence.
Çıktıkları yere geri girsinler.
Bi' daha denesinler.

Bu gönderiyi kelimenin tam anlamıyla süsleyen fotoğrafın anlamına da dikkat çekip, mesajımızı vermiş olduk böylece.
Hahahaha :)
Şaka nan! :)
Yazı sağlamdı, birilerinin salaklığını yüzlerine söylemek istedim.
Poz da ''vay be!'' olunca, gözünüz, gönlünüz açılsın dedim.

Herkese yazarlık kariyerinde, kitabında, blogunda, amaçladıklarına ulaşmak için seçtikleri yolda başarılar dilerim.
Üç günlük dünya, yaşayın-yaşatın, zevk alın.
Aklınızda yapamadığınız hiçbi' şey kalmasın.
Avukat olun, doktor olun, yazar olun.
Elinize yüzünüze bulaştırın, hatta sıçıp bırakmayın, sıvayın, tam olsun.
Hiç ''ben ne anlarım bundan-şundan?'' demeyin. Her boka  atlayın.
Her ''Hıyarım var!'' diyene elinizde tuzlukla koşun, hiçbi' şeyden geri kalmayın.

Kimsenin totosunu öpmeyin, el pençe divan durmayın dik durun nan!
Az omurgalı olun!

Herkes -gördüğünüz, an itibariyle ispatladığım üzere- kendi blog sayfasında atını koşturur, ''yeaaaa, koşturamazsın taaağaaam mı?'' diyen kepçük ağızlılara selam olsun.
O kişiler de koşturmuşlar atlarını ama kardeşim ben kırmızıdan nefret ederim deyip kırmızı başlıklı kız çıkarsan komik ya!
Hakikaten komik.
Az dengeli olun, ne bileyim dediğiniz-yaptığınız-giydiğiniz- yediğiniz bi' şeyiniz tutsun, tutarlılık olsun :)

Evet, bu saatten sonra artık yazmaya devam edersem saçmalanır.
Buralarda bi'yerde sonlandırmak gerekiyor gönderiyi.
Ama sonlandırmadan... buyurun, cılk cılk cılkını çıkarıyorum.
O kızceğizimiz demiş ya, cılkı çıkmış blog olaylarının.
Yelpaze genişlemiş şekerim :)
Hay o yelpaze...
Tey tey de tey tey!
Allam allam fındık mındık az akıl sür-ver o beyinlere yareppim.
Süpaneke, dinimiz,amin.

Hanimiş: link vermesine verirdim de üşendim.
Google diye bi'şey var,  kopyala-yapıştır bulursun bu bahsettiğim herkesi-herşeyi.
Öyle reklamını yapmayayım, aman bilmem ne olmasın derdim yok, bak ipucu verdim.
(içimden geldi: pabucumun yazarı, pabucumun Tautou'su... peeeeh!)

Görsel: Deviantart.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...