Sahibinin sesi - Sittirella marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sahibinin sesi - Sittirella marka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş...


Çok sustum, çok biriktirdim...
Sustuklarımı kusma vakti geldi.

"Bu fotoğrafı 2 Şubat sabahı çektin.

Biraz geç uyanmıştın o gün... pencereden baktığında lapa lapa kar yağdığını görüp gülümsemiştin.
İzinliydin, evdeydin. Üstelik önceden yapmayı planladığın hiçbi' işin de yoktu; keyiflendin.
Elini yüzünü yıkadın, dişlerini ve saçlarını fırçaladın her sabah ilk iş yaptığın gibi... Yüzünü kremlerken nihayet tam olarak uyandığını fark ettin.
Aynadaki halinin çok güzel göründüğünü düşündün yine. Gün geçtikçe kendini daha bi' beğenir oldun. Sebebini bilmiyorsun ama aynada gördüğün kadının günden güne güzelleşmesini izlemek hoşuna gidiyor; bu durumdan son derece memnunsun. 
Bi' kupa kahve hazırlayıp Arka Kapak'ın ilk iki sayısına göz atmaya, sonra da "Şaman Gözü" isimli kitabı bitirmeye karar verdin.
Kar enfes güzellikte yağıyordu, pencereden bakarken gözünün görebildiği alanda karın yağışı dışında tek bi' hareketlilik yoktu...
Sessizlikti o zaman dilimine tam anlamıyla hakim olan şey...
Huzur...
Huzurun damarlarında ilerlediğini hissettin sanki, tüylerin ürperdi. "Huzur aslında mutluluk mu?" diye mırıldandın. Oysa bu sorunun cevabını biliyordun ki, cevabı bilinen soruları duymayı hiç sevmezsin. Dudakların sol kenarı üste doğru alaycı şekilde kıvrılırken bi' parça acıdın kendine. Huzurlu hissetmenin mutlu olmak anlamına gelmediğini, aksine, huzurun mutsuzluk için mükemmel bi' kılıf olduğunu, salt huzurun seni mutsuzluktan öleceğin ana dek uyuşmuş halde hareketsiz tutacağını çok iyi biliyordun. O günden mutlu bi' an çalmıştın sadece, huzurla karıştırılamayacak kadar net bi' mutluluk idi hissettiğin.
Karanlık çökene dek tüm zamanını mutfakta geçirdin; yedin, içtin, sık sık karın yağışını seyrettin, gökyüzünün mavisi solgun bulanık rengine daldın gittin ve de okudun.
Bi' kaç kez elin telefonuna uzandı çünkü dergide gördüğün kitapları araştırmak istedin. O arada da bu fotoğrafı paylaştın Instagram hesabından.
Fotoğrafa bırakılan birkaç yorumu karşılıksız bırakmadın, hatta kuzeninin "yeni gelin perdesi" esprisine "sunumsuz yakalanmak" ile cevap verirken kahkaha bile attın.
Gittikçe güçlenen karanlığa inat daha güçlü ışıldamaya başlıyordu sokak lambaları... Kar yağışı o sokak lambalarının ışığı altında gerçekliğini yitiriyordu sanki, masal gibi...

Bu güzel günü yaşayan sendin; sakın unutma!"

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kum Kitabı / El Libro de Arena / The Book of Sand



Yazar: Jorge Luis Borges
Çeviri: Yıldız Ersoy Canpolat
Orijinal Dili: İspanyolca
İlk Basım Yılı: 1975
Yayınevi: İletişim Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Büyülü gerçekçiliğin kurucusu, öncüsü, "babası"... 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri: Jorge Francisco Isidoro Luis Borges!
Güney Amerikalı birçok yazar, yıllar yıllar sonra, sadece onun açtığı ve zenginleştirdiği kaynaktan beslenip, onun yolunu takip ettiler; Borgesvari anlatımın ekmeğini yediler. Boynuzun kulağı geçtiği durumlar elbet oldu, fakat Borges, hep özel, kimselerin taklitten öteye gidemeyeceği tarzın sahibi ve yaratıcılığını asla kaybetmeyen büyük usta olarak kaldı.
Tek bir öyküsüyle, "büyülü gerçekçiliğin bilmem nesi" ilan edilen yazarların romanlarının kapağını kapattırıp kitaplığa geri koyduracak anlatım gücüne sahip -bence- Borges. Keşke roman yazsaydı, keşke yüzlerce, binlerce sayfalık romanları olsaydı. O şiiri, öyküyü, denemeyi seçti. Hep "Şair" olarak bilinmek, tanınmak istedi, "Romancı" değil.
Kum Kitabı'ndaki her öyküsü ayrı güzel, ayrı sürükleyici; birinin sonunda ne olacağını merak edip bi' an önce bitmesini isterken, diğerinin gelişme kısmındaki büyüye kapılıp sonu hiç gelmesin istedim. Bi' diğer öyküde ise tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
Elbet her öyküsü "muhteşem" değil; kendi de bunu hiç çekinmeden belirtip, hangi fikir ve duygularla yazdığını ve istediği gibi bi' öykü ortaya koyup koyamadığını söylüyor. Türkçe kitap okurları arasında ise yeterince tanınmıyor, okunmuyor, bilinmiyor. Hak ettiği değeri göremeyen bi' çok usta yazar ile aynı kaderi paylaşıyor...

Özellikle James Woodall'ın önsöz cümlelerinden alıntılar yaptım; umarım Borges'i biraz daha yakından tanıyıp seversiniz.

Arka Kapak Yazısı:
"Borges'in 1975'te yayımladığı Kum Kitabı, yazarın otobiyografik öğeleri fantastik edebiyatla harmanladığı son öykü kitabıdır.
Mitolojik kahramanların, büyülü olayların, fantastik mekânların iç içe geçtiği Kum Kitabı, Borges'in engin hayal gücünün ve edebi dehasının izini sürüyor. Esere adını veren "Kum Kitabı" adlı fantastik öykü, büyülü bir kitaptan bahsediyor. Bilinmeyen bir dilde yazılmış olan bu sonsuzdur; sayfaları çevrildikçe sonuna yeni sayfalar eklenir. Tıpkı kum gibi ne başı ne sonu vardır...
Borges'in görme becerisini kaybettiği yıllarda, sekreteri ve hayat arkadaşı Maria Kodama'nın yardımıyla yazdığı Kum Kitabı yazarın olgunluk çağının en önemli eseridir. Kitabın sonunda, Borges'in esin kaynaklarını ve kendi eseri hakkındaki samimi yorumlarını içeren sondeyiş yer alıyor."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
ÖNSÖZ'den - James Woodall
"Borges hiç roman yazmadı ve uzun yaşamında - seksen altı yaşında öldü- düzyazıları kadar çok şiir yayınladı."

"Borges Anglosakson dünyada, özellikle Birleşik Devletler'de Labyrinths adlı tuhaf, kendi derlemediği bir kitapla tanındı.
Labyrinths'in en garip yanı, Borges'in yazdığı ve başlıklarında labirent sözcüğünün geçtiği iki öykünün kitaba alınmamış olmasıdır."

"Borges gerçekten garip, fantastik ve yeniydi. Aynı zamanda Arjantinliydi ve Carpentier'in deyimi zamanla uluslararası bir nitelik kazandı: Büyülü gerçekçilik, kısa zamanda moda tarz oldu. Borges her zaman tarzlara karşı çıkmıştı ve çıkacaktı -nasıl moda olunacağını bilmezdi."

"Borges, hem Arjantinli olması hem de yarattığı yeniliklerin benzerinin bulunmaması nedeniyle kronolojik olarak büyülü gerçekçilikten önce gelmekte ve farklı bir yazar olarak öne çıkmaktadır. 1970'li yıllar boyunca büyülü gerçekçiliğin kurucusu ilan edilmiş, ama bu onun önemini: çeşitli geleneklerden sade ve yeni bir edebiyat yaratan, Arjantinli bir yazar olduğu gerçeğini gölgelemiştir."

"Onun İspanyolcası için Perulu romancı Mario Vargas Llosa şunları söylemiştir:
Borges'in düzyazısı genelgeçer kurallara aykırıdır, çünkü titiz bir tutumla, az sözle ifadeyi yeğleyerek, İspanyol dilinin aşırılığa olan doğal eğilimine derinden derine karşı gelmektedir. İspanyolcanın Borges ile anlaşılır hale geldiğini söylemek, bu dilde yazan başka yazarlara hakaret gibi gelebilir, ama değil... Borges'de daima mantıklı, kavramcı bir düzey vardır, geri kalan her şey buna hizmet eder. Onunki, hiçbir zaman aşağı bir düzeye indirilmemekle beraber, dolaysız ve ölçülü sözlerle ifade edilen berrak, saf, aynı zamanda olağanüstü fikirler dünyasıdır."

"Ömrü boyunca, özellikle kör olduktan sonra, kendisine okunmasını istediği yazarlar Rudyard Kipling ve Gerard Manley Hopkins'di"

"Borges her zaman âşıktı. Duyguları nadiren karşılık görmüştü ve bu onun ömrü boyunca acı çekmesine neden oldu."

"Borges tarihte kendisiyle en çok mülakat yapılan yazarlardan biridir. Bir teyp ya da not defteri karşısında rahat fakat muğlak konuşması efsanevi yönlerinden biriydi. Denenmiş yollardan nadiren sapardı: her mülakatçıya aynı malzemeyi sunmak için ince bir nüansla değiştirilmiş esprilerle, kelime oyunlarıyla, en sevdiği yazarlardan, Arjantin için tuttuğu yastan söz açardı: öte yandan, Borges'in konuşmaları körlükten bir kaçış ve -yaşamsal anlamda- bir başka yazı biçimiydi."

"...okuyamamanın belli bir yararı olduğu söylenebilir, çünkü okuyamayınca zaman başka bir biçimde akıyor. Gözlerim görürken, hiçbir şey yapmadan yarım saat geçirecek olsam, çıldırırdım, çünkü okumam gerekirdi. Ama şimdi uzun zaman yalnız kalabiliyorum.
Sanırım yapacak bir şeyim olmadan yaşayabiliyorum. İnsanlarla konuşmam ya da bir şey yapmam gerekli değil..."

"Kâhinin etkileyici dinginliği, hikmet sahibinin tevekkülü -ve kabuğundan dışarı çekildiği zaman, usta bir yazarın sonu gelmeyen sohbeti: Bu birleşim çok çekiciydi. Borges iletişim tekniklerini, muazzam iç entelektüel gücüne dayanarak, ona soru soranların ve hayranlarının beğeneceğini bildiği bir imajı cilalayarak, uzun yıllar sınayarak mükemmelleştirdi.
Borges için körlük bir kalkandı. Onun arkasında dünyanın hevesle aradığı bir kişiliği geliştirebildi. Şaşırtıcı belleği -körlükle başetmesinde birinci silahı- ve mahremiyeti, değişimden pek etkilenmiyordu."

"En temel özelliklerini -konuşma zenginliği, geniş bir dost çevresi, cinsel çekingenlik, doymak bilmez bir öğrenme isteği- ömrü boyunca muhafaza ettiği halde, birden fazla Borges vardı.
Walt Whitman hayranı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İsviçre'de iç içe geçmiş dizeler işleyen delikanlı çağındaki Avrupalı deneyimci; 1920'lerin Madrid'inde dışavurumculuk benzeri bir hareket olan ultracılığın kavgacı broşür yazarı; editör Borges, şair Borges, kütüphaneci Borges, Peron karşıtı Borges, öğretmen ve konuşmacı Borges, siyasi huzursuzluk yaratan Borges, tutucu Borges ve elbette, fantastik öyküler mucidi Borges, yüzyılın ortasında postmodernizm daha akla gelmemişken, dünyaya baştan çıkarıcı postmodern öyküler veren yazar."

"Borges kitabı yazmasının nedenini şöyle açıkladı: O kadar çok insan beni taklit ediyordu ki, ben de çalışıp kendi kendimi taklit etmeye karar verdim."

ÖTEKİ
"Eğer bu bir düşse, ve düşümde sizi görüyorsam benim bildiklerimi sizin de bilmeniz çok doğal."

"Eğer bu sabah ve bu karşılaşma birer düşse, her ikimizin de düş görenin ta kendisi olduğunu düşünmesi gerekir. Belki düş görmeyi bir yana bırakacağız, belki de bırakmayacağız. Ama başka görevlerimiz arasında bizim gerçek görevimiz, evreni, doğmuş olmayı, gözlerle bakmayı ve soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz."

"Benim öteki benim yeni eğretilemeler bulmaya ve keşfetmeye inanıyordu; bense, imgeleme gücümüzün kabul ettiği çok açık ve yakın benzerliklerin eğretilemelerine. İnsanların yaşlılığı ve güneşin batışı, düşler ve yaşam, zamanın akışı ve su."

ULRİKE
"- Ben feministim, dedi. Erkeklere öykünmek istemiyorum. Tütünleri de içkileri de hoşuma gitmiyor.
Taşı gediğine oturtmak istiyordu ve bu tümceyi ilk kez söylemediğini anladım. Daha sonra da bunun kişisel özelliklerine uymadığını öğrendim, zaten söylediklerimiz her zaman kendimize uymaz."

KONGRE
"Yalnızlık bana acı vermiyor: insanın kendisini ve kendi davranışlarını hoşgörmesi zaten yeterince zor. Yaşlanmakta olduğumun ayrımındayım: yeniliklerin beni ilgilendirmemesi ya da şaşırtmaması bunun en kesin belirtisi; belki de bu, yeniliklerin hiç de yeni bir yanı olmadığını, eskilerin az buçuk birer değişimi olduğunu düşünmemdendir."

THERE ARE MORE THINGS
"Birisi öldüğünde neler duyarsak onları duydum ben de: daha yakın olmamaktan duyulan artık yararsız bir pişmanlık. İnsanlar ölülerle konuşurken onların ölü olduğunu unutuyor."

"Yalnızca birlikte oldukları için evren adını taşıyan şu aykırı şeyleri nasıl kabul ediyorsak çocukken bu çirkinlikleri de öyle kabullenmiştim."

"Zaman kadar, dünün, bugünün, geleceğin, tüm zamanların ve hiçbir zamanın bu sonsuz dokusu kadar gizemli başka bir şey olmadığını kaç kez söylemişimdir kendi kendime."

"Bir açıklamada bulunayım. Bir şeyi görebilmek için onu anlamak gerekir. Koltuk insan bedenini, eklemlerini ve tüm organlarını önceden kabullenir; makas da kesme eylemini. Bir lamba ya da bir taşıt için ne demeli? Bir vahşi, misyonerin İncil'ini algılayamaz; bir gemi yolcusu, halatları tayfaların gördüğü gibi göremez. Evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık."

OTUZLAR MEZHEBİ
"Sahip olunan her şeyin satılması ve yoksullara verilmesi öğüdüne herkes tam olarak uyar; ilk sahipleri olanlar başkalarına verirler, onlar da daha başkalarına. Bu, onları cennete daha çok yaklaştıran yoksulluklarını ve çıplaklıklarını açıklamaya yeterlidir. Şu sözcükleri coşkuyla yineliyorlar: Kargaları bir düşünün, ne ekerler ne biçerler, ne kilerleri vardır, ne tahıl ambarları; fakat Tanrı onları besler. Siz kargalardan daha mı az değerlisiniz? Kutsal kitap tutumlu olmayı yasaklar. Ey bozuk inançlılar: bugün tarlada bulunan yarın fırına atılan bitkiyi Tanrı hep yeniden yeşertiyorsa sizler için daha ne yapsın istiyorsunuz? Öyleyse yiyecek bulacağım diye, içecek bulacağım diye çabalayıp durmayın; kaygıya da kapılmayın."

ARMAĞANLAR GECESİ
"Bilgi sorunu tartışılıyordu. Birisi Platoncu kurama değindi, her şeyi daha önce başka bir dünyada gördüğümüzü, yani bilmenin öğrenmek olduğunu açıkladı; galiba babam, öğrenmenin anımsamak olduğunu, bilmemenin de unutmak anlamına geldiğini Bacon'ın ileri sürdüğünü söyledi."

"...fakat bir şey gerçekse, bunun doğruluğunun anlaşılması için birisinin tek bir kez söylemesi yeter."

AYNA VE MASKE
"- En büyük kahramanlıklar sözcüklere dökülmezse parlaklıklarını yitirirler. Utkumu ve övgümü türküleştirmeni istiyorum."

UNDR
"İnsan ister istemez sonunda düşmanlarına benzer."

"Yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez."

YORGUN BİR ADAMIN DÜŞÜLKESİ
"Utopia adını verdi ona, böyle bir yer olmadığı anlamına gelen Yunanca sözcük.
Quevedo"

"Olgular artık kimseyi ilgilendirmiyor. Bulma ve usa vurma için önemsiz başlangıç noktaları bunlar. Okulda bize kuşkulanma ve unutma sanatı öğretiliyor. Öncelikle kişisel ve yerel olanların unutulması."

"Zaten önemli olan okumak değil, yeniden okumaktır. Şimdi batmış olan basımevleri insanoğluna en büyük kötülüğü yaptı, ve gereksiz metinleri baş döndürücü bir hızla çoğalttı."

"Evet. Tek bir çocuk. İnsan türünü çoğaltmak doğru olmaz. Kimileri insanı, Tanrı'nın, evrenin bilincine varmaya sağlayan bir organı olduğunu düşünürler, fakat hiç kimse böyle bir Tanrı'nın var olduğunu kesin olarak bilmiyor. Şimdi sanırım, yeryüzündeki bütün insanların tek tek ya da aynı anda intihar etmesinin iyi ve kötü yanları tartışılıyor."

"- Yüz yaşına gelince insanoğlu aşktan ve dostluktan elini eteğini çekebilir. Kötülükler ve istençdışı ölüm onun gözünü korkutmaz. Herhangi bir sanatla, felsefeyle, matematikle uğraşır ya da tek başına satranç oynar. İstediği zaman kendisini öldürür. Yaşamının efendisi olan insan ölümünün de efendisidir.
- Bir alıntı mı bu yoksa? diye sordum ona.
- Kuşkusuz. Alıntılardan başka ne kaldı geriye. Dil bir alıntılar dizgesidir."

DÜZENBAZLIK
"Başka insanlardan farklı olarak karşımdakinin kim olduğunu şıp diye anlamak gibi bir önsezim vardır. O sabah bana yetti."

AVELINO ARREDONDO
"Korku aptal değildir, öfkeyle işi yoktur"

KURS
"Tek bir yüzü var. Yeryüzünde tek yüzü olan başka bir şey yoktur."

KUM KİTABI
"- Eğer uzay sonsuzsa biz de uzayın herhangi bir noktasındayız demektir. Eğer zaman sonsuzsa biz de zamanın herhangi bir noktasındayız."

SONDEYİŞ'den...
"Umarım, çalakalem yazdığım bu notlar, bu kitabımızı harcamamıştır ve içindeki düşler, şu anda onu kapatanların konuksever düş güçlerinde dallanıp budaklanmayı sürdüreceklerdir."
J. L. B
Buenos Aires, 3 Şubat 1975

Keyifli okumalar...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Acı Çikolata / Como agua para chocolate / Like Water for Chocolate


Yazar: Laura Esquivel
Çeviri: Havva Mutlu
Orijinal Dili: İspanyolca
İlk Basım Yılı: 1993
Yayınevi: Can Yayınları | 2013

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Ne zaman bu kitaptan bahsedilse okuyanlar çok beğendiklerini söylerlerdi, "Sevmedim" diyeni duymadım, bu sebeple ben de okumak istemiştim. Okudum; pek sevemedim.
Sanırım sorun bende; hikayenin tamamını kafamda canlandıramıyorsam, karakterleri yaratamıyorsam ve tarif edilen koku ve tatların benzerlerini oluşturamıyorsam kitaptan kopuyorum. Bu kitabı okurken de bu deneyimi yaşadım; ev tamam, ev ahalisi tamam, kitapta bahsedilen her karakter tamam, olayların geçtiği zamandaki dış ortam tamam, evin çatısı, bahçesi, mutfağı, hayvan barınakları, sebze tarhları tamam fakat verilen tariflerin hazırlanma biçimi, kokuları, alacağı şekil eksik kaldı. Ne kadar zorlarsam zorlayayım domuz yağı yerine zeytinyağı koydum tencereye kafamda, olmadı, olduramadım.
Büyülü gerçeklik her yazarın harcı değil; doğaüstü olayları ve mantık dışı öğeleri gerçekliğe yedirerek okuyucuya sunmak ve okuyucunun bunu sindirip kabul etmesini sağlamak çok güçlü kalem istiyor. Hikaye gerçeklik temelinde seyrederken birden doğaüstü bi' olay yaşanıyorsa ve bu olay hikayenin tamamına yedirilmeden yaşandığı gibi bırakılıp, hikaye yeniden gerçeklik temelindeki seyrine geri dönüyorsa, benim için o olay hikayenin örgüsünde sırıtıyor, "Ben buraya ait değilim" diyor. 
Filmini izleyeceğim. Görsel öğelerden faydanalanacağım için nedense kitabından daha çok sevecekmişim gibi geliyor. Tariflerin tadını bilmesem bile hazırlanışını ve sunumunu görmem belki fikrimi değiştirir.

Arka Kapak Yazısı:
"Çok beğenseler de, yemek için can atsalar da genellikle insanlar çok açgözlü görünmemek ve son lokmayı diğerlerine bırakmış olmak düşüncesiyle tabaktaki son biberi almaya cesaret edemezlerdi. Böylece, içinde narın serinliğini, acitrón'un tadını, biberin acısını, cevizin yararlarını, akla gelmeyecek pek çok lezzeti barındıran bu harika biber el sürülmeden servis tabağında kalırdı. Aşkın tüm sırlarını içinde saklayan bu güzelim ceviz soslu biber dolmasına, görgü kurallarına uymak adına, kimse elini uzatmazdı.
Acı Çikolata'da Meksika Devrimi sırasında De la Garza ailesinin en küçük kızı Tita'nın mis gibi kokular yükselen mutfağına konuk olur okur. Tita'nın elinden çıkan geleneksel Meksika yemeklerinin sırrı onun kendi duygularında saklıdır, çünkü herkes bilir ki yemeklerinin tadı ve etkisi, mutfaktakinin ruh haline göre değişir!
Meksikalı yazar Laura Esquivel'in ülkesinin değerlerini, törelerini ve tarihini büyülü bir anlatımla ele aldığı Acı Çikolata, geleneğe başkaldıran evrensel kadın kimliğine de özgün bir yorum getiriyor."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Seslerle birlikte, geçmiş zamanları yeniden yaratma özelliğine sahip olan kokular, yaşanan âna ait kokulara hiç benzemez."

"Hissettiklerini açıklamaya sözcükler yetmezdi. Ne yazık ki o zamanlar uzaydaki kara delikler henüz bilinmiyordu. Eğer bilseydi göğsünde büyük bir kara delik açıldığını hissettiğini söylemesi kolay olurdu. Bu kara delikten sürekli gelen soğuk içine işliyordu."

"Birdenbire aklına gelen bir şey, bakışlarını yıldızlarla dolu gökyüzüne yöneltti. Kendi teninde yaşadığı için biliyordu: Güçlü bir bakış, ulaştığı yeri yakardı.
Hatta güneşi bile yakabilirdi."

"Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit daha yanar. Bu duyguyu yaşamak isteyen herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur.
O zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez."

"Bunun için nefesi soğuk olan insanlardan uzak durmak gerekir. Böyle kişilerin varlığı bile daha büyük ateşleri söndürmeye yeter ve bunun nası sonuçlar verdiğini biliyoruz. Onlardan ne kadar uzak olursak kendimizi onların nefesinden o kadar iyi koruyabiliriz."

"Erkeklerin nasıl olduunu görüyosun işte. Ne bu dünyada, ne öte dünyada, başkasının galktığı sofraya oturmak istemezler."

"Bir gül, yan yana yaşadığı bir başka gülden ayrılmanın acısını ne kadar hissederse o da öyle hissediyordu. Bir gülün yan yana durduğu için sadece taçyapraklarının dışını görerek tanıdığı, içinde neler olduğunu bilmediği, hiçbir şekilde iletişim kuramadığı öteki gülden ayrıldığı için üzüldüğünü düşünmek çok saçmaydı."

"Gerçek mi? Gerçek ha! Bak Tita, bir tek gerçek vardır, o da gerçek diye bir şey olmadığıdır! Gerçek, herkesin baktığı noktaya göre değişir."

İyi okumalar.
(09 Ocak 2016)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

At Çalmaya Gidiyoruz / Ut og stjæle hester / Out Stealing Horses


Yazar: Per Petterson
Çeviri: Deniz Canefe
Orijinal Dili: Norveççe
İlk Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Metis Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Per Petterson ile tanışma kitabım oldu, At Çalmaya Gidiyoruz.
Akıcı, sakin, yormayan, sıkılmama kesinlikle izin vermeyen anlatımıyla çok dinlendirici bi' okuma tecrübesi oldu benim için.
Yazarın Türkçeye çevirilen üç eseri mevcut şu anda, dilimize çevrilen ve çevrilecek olan tüm eserlerini okumayı istiyorum.

Arka Kapak Yazısı:
"İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, - duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz."
Trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. Artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir.
At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. 2007'de New York Times gazetesinin yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" listesindeydi."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Orada benden daha yaşlı olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaşıyor. Belki de benden daha yaşlıymış gibi görünüyor sadece. Ama belki de ben nasıl göründüğümün farkında olmadığım içindir, ya da hayat bana davrandığından daha sert davranmıştır ona."

"Ama dinlediğim haberlerin hayatımdaki yeri aynı değil artık. Eskiden olduğu gibi dünyaya bakışımı değiştirmiyorlar. Belki de hata haberlerde, haberlerin veriliş tarzındadır, belki çok fazla haber vardır."

"Otların arasından geçen karıncaların adımlarını duyuyordum, yürüdüğümüz patika yamaca doğru yükselmeye başlamıştı, burnumdan derin bir soluk aldım, hayat ne getirirse getirsin, ne kadar uzaklara gidersem gideyim bu yeri hep tam şimdi olduğu gibi hatırlayacağımı ve her zaman özleyeceğimi düşündüm."

"...o kadar erken yaşamını yitirmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Yaşamını yitirmek, sanki elinde bir yumurta varmış, sonra yumurtayı bırakmışsın, yere düşüp kırılmış gibi; bu duygunun başka hiçbir şeye benzemediğini anladım. Ölmüşsen ölmüşsündür, ama tam ölmeden önceki o kısacık anda; acaba bunu anlıyor musun, yani bittiğini ve nasıl bir duygu olduğunu?"

"O şefti ve babamın deyişiyle oturarak çalışan ve ayakta dinlenen tiplerdendi, yani çok uzun süre ayakta kalmadıkça, çünkü o zaman yeniden oturması gerekirdi. Yani dinlenmesini gerektirecek bir şey varsa. Bundan o kadar da emin değilim."

"Ekseninden sapmış bir dünya karşısında bir avunma, bir protesto belki, ama artık böyle değil, benim dünyam böyle değil ve yazgının yaşamlarımızı yönettiğini söyleyen insanlara hiç tahammül edemem. Sızlanırlar, ellerini ovuştururlar, şefkat beklerler. Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, ütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum."

"Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar, bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız."

"Eğer iyi bir hafızanız varsa filmlere bakarak çok şey öğrenebilirsiniz, insanların işleri nasıl yaptıklarını, bu işlerin hep nasıl yapılmış olduğunu görebilirsiniz, ama modern filmlerde çok fazla iş yapılmıyor, yalnızca fikirler var. Zayıf fikirler ve mizah dedikleri birtakım şeyler, artık her şeyin gülünç olması gerekiyor. Ama ben eğlendirilmekten nefret ediyorum, buna zamanım yok."

"Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil."

"Kendi yaşamöykümün kahramanı ben mi olacağım, yoksa bu yeri başka birisi mi ele geçirecek, bu sayfalarda göreceğiz bunu."

"Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu, orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki ben de aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum."

"Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz."

Keyifli okumalar.
(08 Kasım 2015)
Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Yalnızız


Yazar: Peyami Safa
Orijinal Dili: Türkçe
İlk Basım Yılı: 1940
Yayınevi: Ötüken Neşriyat / (Basım yılı kitapta belirtilmemiş-son baskı 2006 imiş)

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Ah Simeranya!
İlk kez 2004 yılında okumuş ve çok beğenmiştim. 12 yıl sonra okuduğumda ise, ne kadar çok şeyin kafamda değiştiğini gördüm ve şaşırdım.
Yazıldığı dönemi ve ilk basım yılını göz önüne aldığımda, enfes bi' roman olduğunu söyleyebiliyorum sadece. Bugün yazılmış olsa yine aynı heyecanla okurdum gibi geliyor.
Dil özellikle yeni nesli biraz zorlayabilir, kitabın son sayfalarında "Kelimeler" başlığı altında günümüzde pek kullanılmayan kelimelerin açıklamaları verilmiş. Baskıda, "herşey" gibi yazım yanlışları sıkça tekrarlanmış, "-de,-da ayrı yazılır!!!"cıların pek hoşuna gitmeyecektir :)

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Simeranya'da her seviyeye göre okuma salonları, lâboratuvarlar, atelyeler, müzik, tiyatro, sinema ve spor evleri vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam ederler. Her merak ettikleri mevzuu kendileri etüd eder ve öğrenirler. Çocuklar ve gençler için, araştırma metodlarını gösteren kılavuz-öğretmenler vardır. Bunların vazifeleri öğretmek değil, öğrenmenin yolunu öğretmektir. Çünkü Simeranya pedagojisi, insanın bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde öğrendiğini bilir."

"Gayet basit. İş hayatından daha büyük mektep, tecrübeden daha büyük ders, ihtiyaçtan daha büyük mürebbi, tecessüsten daha büyük öğretmen, muvaffakiyetten daha büyük diploma olur mu?"

"Bu dünya o kokladığın limona benzer: Yuvarlak, ekşi... Fazla sıkmaya gelmez, tadı kaçar. Yahut şeker karıştırmalı."

"Aşktan başka hedef arayan bir aşkın kendi kendine ihanet ettiğini ona anlatamıyorum."

"Eski dünya ilminin en büyük hatalarından biri de, ihtisas bölümlerine ayrılan ilimlerin "bütün"ü gözden kaçırdıkları için hiç bir hadiseyi esaslı ve doğru izah edemediklerini anlamamış olmalarıydı. Simeranya ilminde "fizik hadise", "biyolojik hadise", "sosyal hadise" diye birbirinden ayrı vakıa serileri yoktur. Bu hadiseler, "bütün"ün ışığı altında incelenir. Bir şeyin içinde herşey mevcut olduğu için bir mesele bir meseleyi bünyesinde taşır."

"İnsanı yalnız bir illet öldürür: Sıkıntı. Öteki hastalıklar bunun vücuttaki çeşitli görünüşleridir."

"Her sıkıntı bir isyan hazırlığıdır. Ruhta başlayan bu hazırlık vücudun hastalanması şeklinde organik isyana çevrilir."

"İnsanın en kolay aldatabildiği budala kendi kendisidir."

"Hayat da böyledir, Mefharet, hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lâzımdır o anlarda. Menfi, miskin, âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme. Bu dünyada ölümden başka hemen herşeyin bir çaresi vardır."

"Yani biyolojik açıdan namus, daha iyiye doğru tasfiye yapan bir seleksiyon hareketinin insana verdiği yüksek bir tercih duygusu, bayağılıktan sakınma duygusudur. Biyolojik asalet ve kibarlıktır. Bir ıstıfa aristokrasisidir. Cins hayvanlarda da vardır. Onlarda da nadir şartlar ararlar ve cins olmayana teslim olmazlar."

"Daha doğrusu her aşkın köhne ve ebedî meselesi içindeyim: "Beni seviyor mu?" ve "Ne kadar?" Büyükanne, hala, teyze, koskoca insanlar bunun cevabını beş yaşındaki çocuktan bile istiyecek kadar zayıftırlar. Bambino küçük ellerini derece derece açar, "Beni ne kadar seviyorsun?" sualine "Oda kadar", "Ev kadar", "Dünya kadar" cevaplarını verir. Sevgisini adamına göre derecelendirmesini ve ölçmesini beş yaşında öğrenmiştir. Koketrisi de vardır. Her zaman doğruyu söylemez. Cevabını menfaatine veya merhametine göre ayarlandırır. Büyüklerden daha büyük olacağı ânı yaşamaktadır. Tahtından aşk ihsanları dağıtır. Bu çocuktan daha küçüğüz."

"Vücut, bir insanın zihninde ısrarla tasarladığı sabit imaj levhalarına göre gelişir ve biçim alır. Hattâ gebe kadınlar, bu seanslarla, doğacak çocuklarının biçimleri üzerinde bile tesir edebilirler."

"Esasen Simeranya, herkesin her sosyal harekette samimî ve tam iştirakini sağlayan yeni bir cemiyet yapısının adıdır. Bu iştirak, şimdiki dünyamızda olduğu gibi, vatandaşın yalnız politika sahasında ve yalnız dört senede bir sandığa attığı bir oy pusulasıyla değil, bütün sosyal müesseselerde herkesin, hergün ve her an müşterek bir ideale doğru bütün davranışlarını âhenklendiren yeni bir cemiyetin bünyesinden ve normal işleyişinden doğar. Tamamıyla fonksiyonel bir bünye hareketinin tabiî neticesidir."

"Tecrübeden sonraki idrak evvelkinden çok daha pahalıdır."

"Hayır, yavrum, biliyorsun ki her gizlinin altında muhayyileyi alabildiğine koşturan bir sonsuzluk vardır ve sen bir kere bu gizliyi yarattıktan sonra, artık onun derinliğine hudut çizmekten âciz kalırsın ve dört nala giden şüpheye dizgin vurmak senin elinde değildir."

"Tuhaf", dedi, benim bu kızı gözlerim ısırıyor". Ben dedim ki: "Eğer güzellerin vücutlarında göz ısırıkları iz bıraksaydı, bütün yüzleri, boyunları, bacakları, ayakları çürük içinde kalırdı"

"İnsan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı, yahut da, inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakârlık yapmalı. En çirkin şey ikisine birden sahip çıkan müraîliktir."

"Kanlı kavgalara lüzum yok. His münasebetlerinde, halkla bizim aramızdaki fark budur. Halk sevgisinin veya alâkanın objesini ortadan kaldırmakla meseleyi kestirme halledeceğini sanır ve sevdiğini öldürür. Biz meselenin dışarıda değil, içimizde halledilebileceğini daha çok anlarız. Çünkü dâvâ yalnız sevgili ile kendimiz arasında değil, hattâ senin meselende olduğu gibi hiç değil, asıl dâvâ kendimizle kendimiz arasındadır. Sevgiliyi dışarda öldürmek neye yarar? İçimizde yaşadığı müddetçe, biz sadece bir şeklin kaatili olmakla kalırız. Onu içimizde öldürebilmeliyiz. Unutmak budur."

"-Fakat aşk hayranlıkla başlamıyor mu? Başlangıçta kin yok ki.
-Hayranlık mağlûp olmuş bir kıskançlıktır. Yani kıskançlık gıptaya, gıpta hayranlığa yerini verir. Dibinde kin vardır. Gitgide, hayranlığın zaafa uğradığı anlarda bu kin ortaya çıkar."

"Ne zannederler bu insanlar? Fenalık yanlarına kâr kalır mı zannederler? Hep görünüşe bakarlar. Karının vizonu var, Packard'ı var, göğsü Cumhuriyet Bayramı'nda Taksim Meydanı gibi elmaslarla donanmış. Bizim valdeyi söylemiyorum, herhangi bir kadın. Evet, gördüler mi onu öyle, bahtiyar zannederler enayiler. Ayol, bütün o donanma, şatafat, karının kan ağlayan içini gizlemek için. Yoksa, hakikaten bahtiyar insanın bahtiyar görünmek için o kadar gürültü patırdıya ne ihtiyacı var?"

"Ulan, siz hep züppe çaylarda, terzi salonlarında, Feriha gibi dejenere kızlar arasında, namussuzluk yapan kadınların hikâyelerini duyarsınız. Kâinatı böyle sanırsınız. Ulan, herkes böyle olsa bu hikâyeler anlatılır mı? demek müstesna vakalar bunlar ki dile düşüyor. Neden efendim, Şemsi Bey'le Hacer Hanım dün gece evlerinde efendi efendi, hanım hanım oturmuşlar, radyo çalmışlar, çocuklarını okşamışlar, sonra yatmışlar, neden onlar dile düşmüyorlar? Çünkü onlar herkes. Herkes onlar gibi. Demek namussuzluk müstesna imiş ki namussuzluk dile düşüyor. "Herkes böyle" deme, küçük hanım. Herkes böyle olsaydı, namusluların hikâyesi dilden dile gezerdi. Onlar müstesna olurdu."

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

1Q84


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Hüseyin Can Erkin
Orijinal Dili: Japonca
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Haruki Murakami'yi sevmeye sevmeye!?! bütün kitaplarını okuyacağım bu gidişle. Çünkü kitaplarının neredeyse tamamı kitaplığımda ve Nook'umda mevcut.
Kitabın dijital hali 1090 sayfa, tekrar tekrar ve tekrar ettiği cümleleri çıkarırsak kitap 600 sayfa da olabilirmiş. Tekrarladığı cümleler ise; karakterlerin fiziksel özellikleri, kişilik özellikleri, cinsel organlarının tasvirleri ve cinsellik/erotizm içeren yaşanmışlıkları...
Süveter üzerinden belli olan memelerbirbirinden farklı büyüklükteki memelersaçların arasından görünen küçük ve biçimli kulaklar, apış arası tüyleri!?! az Proust, biraz "Kayıp Zamanın İzinde" veee... "marka"lar!
"Markası ne?"
"Markasını seçememişti..."
"Tercih ettiğiniz bir marka var mı?"
"Charles Jourdan marka..."
"Fujitsu marka..."
"Nike marka..."
"Adidas marka..."
"Armani ve Ferragamo..."
"Braun marka..."
"Heckler& Koch marka..."
"Junko Şimada marka..."
"Nikon marka..."
"Toyota-Crown-Royal Saloon..."

Ayh!
Ergenlik dönemini atlatamamış Murakami, bence...
Şahsi web sayfasında "Bu kitabı yazarken ne yedim? Yazmak için hangi "marka" laptop kullandım? Ne marka kıyafet giydim?" paylaşımları yapan yazarı, eserlerine doğrudan yansıttığı bu tutarlı kapitalist yaklaşımından dolayı tebrik etmek istiyorum :)
Uzun sözün kısası: enfes bi' konuya ensest dahil (değil! de mi? dabi, dabi...) her bi' boku ekleyip sonunu da adam gibi bağlayamadan kitabı bitirmiş.
Kitabın devamını yazma düşüncesinde olduğuna inanıyorum, umarım yazmaz.

Neticede akıcılığına akıcı (sebebi aşağıdaki cümlede) merak duygusunu canlı tutuyor amaaaa ayılıp bayılmam, on üzerinden on verip Murakami'yi baş tacı yapmam söz konusu değil.
Akıcılığının sebebi ise çevirinin çok başarılı olması. Japonca aslından çeviri yapan Hüseyin Can Erkin'in hakkını vermemek olmazdı. Bence, kitabı son sayfasına dek okunulur kılan en büyük etken çevirmenin bu başarısı.

Arka Kapak Yazısı:
"YÜREKTEN SEVDİĞİN BİR İNSAN VARSA, BİR KİŞİ OLSUN YETER, HAYATIN KURTULMUŞ DEMEKTİR..."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Buraya bağlanmış kalmışsınız, hiçbir yere gidemezsiniz. Ne ilerleyebilir, ne geri gidebilirsiniz. Ancak, ben öyle değilim. Yapmam gereken bir iş var. Yerine getirmem gereken bir görev. O yüzden, izninizle ben ilerleyeceğim."

"Evet, öykü anlatma isteği var. Hem de güçlü bir istek. Bunu kabul ediyorum. Bu ham haliyle seni içine çekecek, bana sonuna kadar okutturacak kadar güçlü bir istek. Bakış açısına göre müthiş gelebilir. Buna rağmen, roman yazarı olarak geleceği yok. Hem de zerre kadar bile. Seni hayal kırıklığına uğratmış olabilirim, ama düşündüklerimi eğmeden bükmeden aktarmaya çalıştım."

"Pek konuşkan bi adam değildi ve bir şeyler hakkında açıklama yapmayı da sevmezdi, ama gerektiğinde kendi mantığına dayanarak açıklamayı da iyi bilirdi. İçinden öyle gelirse gaddarlaştığı da olurdu. Karşısındakinin en zayıf noktasını anında bulur, bir çırpıda kısa cümlelerle insanı delip geçerdi. İnsanlar konusunda olsun, eserler konusunda olsun beğenileri keskindi ve yanına yaklaşamayanlar yaklaşabilenlerden kat kat fazlaydı. Doğal olarak ona sempati duymayanlar da duyanlardan çoktu. Fakat bu, aslında onun tercihiydi"

"Profesyonel roman yazarı olmayı gerçekten isteyip istemediğini kendisi de bilmiyordu. Kendisinde yazma yeteneği olup olmadığını da. Bildiği tek şey, bir şeyler yazmadan rahat edemediğiydi. Yazmak onun için nefes almak gibiydi."

"İstediğim, edebiyat camiasını komik duruma düşürmek. Loş deliklere yumak yumak üşüşüp, bir taraftan karşılıklı iltifatlar yağdırıp birbirlerinin yarasını yalarken diğer taraftan birbirlerinin paçasından çekip indirmeye çalışan, sonra da kalkıp edebiyatın misyonundan söz eden tiplere hadlerini bildirmek istiyorum. Sistemin boşluklarından yararlanıp, dalga geçeceğim işte. Sence de keyifli değil mi?"

"İnsanlara bir kez yalan söyleyecek olursak, sonsuza kadar yalanları sürdürmek zorunda kalabiliriz. Her şeyimizi de bu yalanlara uydurmamız gerekir."

"Deha ile önsezi arasındaki en büyük farkın ne olduğunu biliyor musun?"
"Bilmiyorum."
"Nasıl bir deha sahibi olursan ol, bir kap aşa muhtaç kalabilirsin, ama önsezilerin güçlüyse aş derdin olmaz."

"Çocukların dünyasında, meseleler o kadar basit gelişmiyor" dedi kadın iç geçirerek. "Diğerlerinden biraz farklı olunca, hemen dışlayıveriyorlar. Yetişkinlerin dünyasında da benzer şeyler olur, ama çocukların dünyasında bunu çok daha doğrudan yapıyorlar."

"Bu dünyada boşluğu doldurulamayacak tek bir kişi bile yoktur. Ne kadar bilgili, ne kadar yetenekli olursa olsun, mutlaka bir yerlerde yerine geçecek bir kişi vardır. Dünya boşluğu doldurulamayacak insanlarla dolu olsaydı, bu bize büyük sıkıntı yaratırdı."

"Disleksi hastaları prensipte okuyup yazabilirlerdi. Zihinlerinde bir sorun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat okumaları zaman alıyordu. Kısa cümleleri okumakta zorlanmıyorlardı, ama bu tür cümleler bile üst üste gelip metin uzayınca bilgi değerlendirme yetenekleri başa çıkamaz hale geliyordu. Harfleri ve anlamları kafalarının içerisinde düzgün bir şekilde birleştiremiyorlardı."

"Bir şey gibi olmamak, asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir ne de olsa."

"Onun düşüncesi, 'Şeylerin mutlaka iki yüzü vardır' şeklinde" dedi Tengo. "İyi yüzü ve pek fena olmayan diğer yüzü."

"Yok sistemmiş, yok sistem karşıtıymış, bunların benim için hiçbir önemi yoktu. Nihayetinde iki farklı örgütlenmenin kapışmasından başka bir şey değildi. İşte o yüzden, ister büyük olsun isterse küçük, örgüt denen şeye asla inanmam."

"Bu, yaşam tarzıyla ilgili. Sürekli kendini koruma kararlılığı sergilemek gerek. Saldırıya maruz kaldığında, karşındakinin merhametine sığınmayı kabul etmek, insanı bir yere götürmez. Güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir."

"Bedeni insanın kutsal tapınağıydı..."

"Bu bekâretin kaybedilmesi gibi yüzeysel bir şey değildi. Sorun insanın ruhunun kutsallığıydı. Oraya çamurlu ayaklarla girmeye hiç kimsenin hakkı yoktu. Üstelik çaresizlik insanın içini yiyip bitirebilirdi."

"Her sanat, her arzu, dahası her eylem ve arayışın iyiye doğru bir yöneliş olduğu düşünülür. O yüzden de, olguların yöneldiği hedefe bakarak iyi olanı doğru şekilde belirlemek mümkündür."

"kalori hesaplamayı unutun. Bu sözü ağız alışkanlığı haline getirmişti. Doğru şeyleri seçerek, uygun miktarda yeme yetisi kazanırsınız, rakamlara ihtiyacınız kalmaz.

"Aomame sık sık, kendi kendine bir insanın özgürlüğünün nasıl bir şey olduğunu sorardı. İnsan bir kafesten kurtulsa bile, çıktığında kendini bulduğu yerin aslında daha büyük bir kafes olması olası mıydı acaba?"

"Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile."

"Roman yazarı olmak istemiyor musun? Öyleyse hayalinde canlandır. yazarın işi hiç görmediği şeyleri hayalinde canlandırabilmektir."

"Hamile kalıp çocuk yapmanın kadınlar için tek yaşama amacı olduğunu söylüyor değilim. Nasıl bir yaşam seçeceği, herkesin kendine kalmış bir şeydir. Fakat bir kadının, kadın olarak doğal hakkının, birileri tarafından daha kadın bile olmadan önce zorla elinden alınmasının affedilmez bir şey olduğunu söylemeye çalışıyorum."

"Zaman, mekân ve olasılık kavramları.
Zamanın çarpık olarak ilerleyebileceğini Tengo biliyordu. Zamanın kendisi, yeknesak bir yapıya sahipti, ama zaman bir kez tüketildiğinde çarpık bir hal alabiliyordu. Bir zaman dilimi feci halde ağır ve uzun, başka bir zaman dilimi ise hafif ve kısa olabiliyordu. Ayrıca, bazen öncesi ve sonrası birbirine geçiyor, durum daha da kötüleşirse zaman tamamen yok olup gidiyordu. O zaman diliminde olmaması gereken şeyler sonradan eklenebiliyordu. İnsanlar zamanı bu şekilde kafalarına göre ayarlamak yoluyla kendi varlık bilinçlerini de düzenleyebiliyorlardı herhalde. Başka bir deyişle, bu sayede akıllarını başlarında tutmayı güç bela başarıyorlardı."

"İyi de, dindarlıkla cinsel isteğin zayıf ya da güçlü olması farklı şeyler. Din adamları arasında çok sayıda seks manyağı olduğu, bilinen bir konu. Gerçekten de, fuhuş ve cinsel taciz suçlarından yakalananlar arasında dinle ve eğitimle ilgili çok kişi vardır."

"Dünya dediğin şey Aomame, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır."

"Tibet çarkıfeleği gibi. Çark döndükçe değerler ve duygular azalıp artar. Bir pırıl pırıl parlar, bir karanlığa gömülür. Fakat gerçek aşk, çarkın merkezinde kımıldamadan kalır."

"Sanırım insane, doğuştan gelen zihinsel sorunlara işaret ediyor. Profesyonel tedaviyi gerektiren bir durum. Bununla karşılaştırıldığında, lunatic ay tarafından, ay tarafından derken yani luna tarafından, insanın aklının bir anlığına alınmasına işaret ediyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinde lunatic olduğu kabul edilen insanlar suç işlediklerinde, cezaları normalde olduğundan bir derece düşük veriliyordu. O insanın sorumluluğundan ziyade, ayın ışıklarının o insanın zihnini bulandırması neden olarak görülüyordu. İnanılmaz gelebilir, ama böyle bir yasa gerçekten vardı. Yani, ayın insanı delirtebileceği yasal olarak kabul ediliyordu."

"Çehov şöyle der" dedi Tamaru yavaşça ayağa kalkarak, "öykünün içinde bir tabanca varsa, bu tabancanın patlaması gerekir."

"Önemli bir şeyleri ortaya çıkartmak ya da önemli bir şeyleri keşfetmek hem zaman alır hem de para gerektirir. Elbette zaman ve para harcamakla illa ki muhteşem şeyler ortaya çıkar demiyorum. Fakat ikisinin de fazlasından zarar gelmez. Özellikle zaman, sınırlıdır. Saat şu anda tik tak diye zamanı dilimlemeye devam ediyor. Zaman hızla geçip gider, şanslar yitirilir. Fakat para olursa bununla zamanı satın almak mümkündür. Satın almak istedikten sonra özgürlük bile satın alınabilir. Zaman ve özgürlük. Bunlar, insanoğlu için parayla satın alınabilen en önemli şeylerdir."

"Dünyadaki çoğu insan kanıtlanabilir gerçeğin peşine falan düşmez. Gerçek denilen, çoğu durumda senin söylediğin gibi güçlü bir acıyı beraberinde getirir. Dahası çoğu insan acıyı beraberinde getiren gerçeği falan aramaz. İnsanların gereksinim duyduğu, kendi varlıklarının biraz daha derin bir anlamı olduğunu hissettirebilecek hoş, rahatlatıcı öykülerdir. İşte o yüzden din dediğin şey var olabiliyor."

"Doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz, diye düşündü Uşikava bir kez daha."

"Yaşamınız sizin için mutlaka önemli bir anlam taşıyordur. Ayrıca asla vazgeçemeyeceğiniz bir şeydir. Bunu anlayabiliyorum. Fakat benim açımdan hiç önemli değil. Benim açımdan siz yeni bir tablonun önünde yürüyüp giden, rahatlıkla resimden kesilip atılabilecek insanlardan öteye geçmiyorsunuz. Benim sizden istediğim tek şey var. Ne olur işime engel olmayın. Bu şekilde birer figüran olarak kalmaya devam edin. "

Keyifli okumalar :)

Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sıfır Noktasındaki Kadın / Woman at Point Zero


Yazar: Neval El Seddavi
Çeviri: Selma Demiröz
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1984 / Türkçe İlk Baskı: 1987 / Metis-4. Baskı: 2014
Yayınevi: Metis Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Kadın olmak zor.
Hele hele, Mısır'da kadın olmak...
Bir solukta okunan, eskimeyen-eskimeyecek bir kitap.

Arka Kapak Yazısı:
"Dünyanın herhangi bir köşesinde herhangi bir kadın sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda.
Neval El Seddavi, ölüm hücresinde Mısırlı fahişe Firdevs'le konuşuyor, Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Bu dünyada kadın olmanın, hele bir "fahişe" olmanın ne anlama gelebileceğini okuyoruz bu yaşam öyküsünde.
Sıfır noktası neresidir?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Firdevs, umarsızca en karanlık sona doğru çekilmiş bir kadının öyküsüdür. Bütün zavallılığına ve umarsızlığına karşın bu kadın, benim gibi yaşamının son anlarına tanık olan herkese, yaşama, sevme ve kendilerini gerçek özgürlük haklarından mahrum bırakan bütün güçlere karşı direnip bu güçleri yenme isteği vermiştir."
Yazarın Önsözü'nden - Neval El Seddavi
Kahire, Eylül 1983

"Bir resme tükürdüğümü gören olsa, resimdekini şahsen tanıdığımı sanır. Hayır, tanımıyordum. Ben yalnızca kadının biriyim. Hiçbir kadın yoktur ki, resmi basılan her erkeği tanısın."

"Çalmanın günah olduğu besbelli değil miydi; ya adam öldürmek, bir kadının namusunu kirletmek, adaletsiz davranmak, bir insanoğlunu dövmek suç değil miydi?"

"Bazen insanın iki kez doğup doğamayacağını sorarım kendime."

"Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hâlâ benim..."

"Bütün bu hükümdarların erkek olduğunu keşfettim. Ortak yanları hırslı ve çarpık bir kişilik, paraya, cinselliğe ve sınırsız güve karşı doymak bilmez bir iştahtı. Dünyaya kötülük tohumlarını eken, halklarını talan eden erkeklerdi bunlar; kalın sesli, ikna yeteneğine sahip, tatlı sözler seçip söyleyen, zehirli oklar atan erkeklerdi. Gerçek yüzleri, ancak ölümlerinden sonra ortaya çıkıyordu. Böylece tarihin aptal bir inatçılıkla kendini tekrar ettiğini keşfettim."

"Yurtseverlik" sözcüğünü her andıklarında, aslında Allah'tan korkmadıklarını, kafalarındaki yurtseverlik kavramının yoksulun, zenginin toprağını, onların kendi topraklarını savunmak için ölmesi gerektiği anlamına geldiğini hemen anlardım, çünkü yoksulun toprağı yoktu."

"Nasıl yaşayacağız? Yaşam çok zor."
"Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs.Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır."

"Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti? İlk günden beri beni avuçlarına almış olan insanlardan bedenimle benliğimi çekip kurtarıncaya dek kaç yıl geçti? Yiyeceğim yemeğe, oturacağım eve, ne nedenle olursa olsun hoşlanmadığım erkeği reddetmeye, yalnızca temiz ve bakımlı diye bile olsa birlikte olacağım erkeği seçmeye kendim karar veriyordum artık."

"Topunuzun birden suçlu olduğunu söylüyorum: babalar, amcalar, kocalar, pezevenkler, avukatlar, doktorlar, gazeteciler, her meslekten bütün erkekler."
"Vahşi ve tehlikeli bir kadınsın sen."
"Ben gerçeği söylüyorum. Gerçek vahşi ve tehlikelidir."

Sahibinin sesi - Sittirella marka

Aden / Eden


Yazar: Stanisław Lem
Çeviri: Olgun Baydemir
Orijinal Dili: Lehçe
Basım Yılı: 1959 / Türkçe İlk Baskı: 1995 /  3. Baskı: 2014
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

En nihayet Stanisław Lem'in kalemiyle tanışabildim ve ba-yıl-dım!
Seveceğimden öyle emindim, yedi kitabını birden aldım.
Stanisław Lem, kendi ülkesi Polonya'da çok saygı duyulan bir yazar. Saygı duymamak imkânsız, Vikipedi'yi açtığınızda "Ursula K. Le Guin ve Philip K. Dick’le birlikte bilim kurgu edebiyatının “ciddiye alınmasını sağlayan” yazarlar arasında sayılan Stanislaw Lem, felsefeye ve dilbilime esin kaynağı olarak görülen metinler üretti." şeklinde başlıyor yazarı tanıtmaya...

O nasıl bi' hayalgücüdür? Nasıl bi' betimleme tarzıdır? Nasıl eğlenceli bi' dildir? Müthiş! :)
Uzay gemisinin Aden gezegenine düştüğü andan itibaren o gezegende yaşamaya başladım. Mürettebatla birlikte gezegeni keşfe çıktım, güldüm, korktum, düşündüm. Sık sık durup tanımlaması yapılan mekanizmaları ve "şey"leri gözümde canlandırdım.
Başlamasıyla bitmesi bir oldu zaten kitabın, nasıl soluksuz okuduysam... :)
"Bilimkurgu sevenler kaçırmasın, benim kadar geç kalmasın!" der ve altını çizdiğim cümleler kısmına geçerim.

Arka Kapak Yazısı:
"Bilimkurgunun önemli ismi, Solaris'in yazarı Stanislaw Lem'den teknolojiye ve iletişime dair felsefi sorularla dolu fantastik bir roman...

Kaptan, Mühendis, Fizikçi, Kimyager, Doktor ve Sibernetikçi olmak üzere altı kişilik bir mürettebattan oluşan uzay gemisi, Aden isimli ayak basılmadık bir gezegene düşer. Dünya’ya hiç benzemeyen bu gezegende yaşadıkları korkuya rağmen hayatta kalabilme mücadelesi veren mürettebat, bir yandan uzay gemilerini tamir etmeye çalışırken, diğer yandan bulundukları gezegeni keşfe çıkarlar. Uzun süre ölüm izlerinden başka bir şeye rastlayamayan ekip, sonunda bir fabrika bulur. Ancak bu fabrika terk edilmiş olmasına rağmen kendi kendine çalışmaya devam etmektedir. Uzay gemilerine döndüklerindeyse, önceden tanımadıkları bir yaratıkla karşılaşır. İkicanlı denen bu yaratıklarla nasıl iletişim kurabileceklerdir? İkicanlılar nasıl bir politik düzenle yönetilmektedir? Peki onları bu ölüm gezegeninden kurtarmak iyilik midir yoksa kötülük mü?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Bedensel işlerden nefret ederim," diye soludu Doktor. Havalandırma birimindeki bir boşluğa sıkıştırdıkları fener, kütüphaneye gidip kolları kitaplarla dolu dönerlerken yollarını aydınlatıyordu "Daha önce, sınırlı olanaklarla böyle icatların ortaya çıkarılabildiğine inanmazdım. Hele yıldız yolculuklarında..."

"Bizimki de bilinmeyen bir gezegene gerçekleştirilen ilk toprakaltı iniş olmalı," diye düşüncesini belirtti Kaptan.
Herkes gülmeye başladı."

"Doktor onu duymamış gibi duvara doğru yürüdü, ötekiler kalkıp arkasından koşmaya başladıklarında duvarla arasında yalnızca birkaç metre kalmıştı. Arkasındaki koşuşmayı duyunca elini uzattı ve duvara dokundu. Eli kaybolmuştu. Bir saniye öylece durduktan sonra bir adım attı ve tamamen yok oldu. Ötekiler durdular, solukları tıkanmıştı. Doktorun hâlâ görünen sol ayak izinin bulunduğu yere diz çöktüler."

"Yüksek bir uygarlık düzeyinde her şey, şu ya da bu şekilde, bir giysi giyerlerdi herhalde," dedi Mühendis. "Ve bu ikicanlı çıplaktı."
"İlginç...'çıplak' dedin," diye işaret etti Doktor.
"Yani?"
"Yani bir sığıra veya maymuna 'çıplak' demezdin, öyle değil mi?"
"Tüyleri var da ondan."
"Hipopotamların ve timsahların da tüyleri yok, ama onlara 'çıplak' demezsin."

"İnsan olarak, tabii ki insanca bağlantılar kurup, yine öyle yorumlar yapıyoruz. Dünya'dan getirdiğimiz insan kurallarını uygulayıp, gerçekleri de insani kalıplara sokuyoruz. Ben kesin olarak biliyorum ki bu sabah hepimiz aynı şeyi düşündük: Vahşetin, katliamın kurbanlarıyla karşılaştığımızı. Ama gerçekten bilmiyoruz ki..."
"Bir dakika, sen buna inanmıyorsun galiba," dedi Mühendis.
"Konu benim neye inandığım değil. Aden bizim inançlarımıza ters düşüyor."

"Bu ilk temas konusu kesinlikle tarafsız değil. Bizi bulduklarında, bu bizi aradıkları için olacak. Ve o saatten sonra, bir anlaşmaya varmak çok zorlaşacak. Kuşkusuz bir saldırı gerçekleşecek ve biz, hayatta kalmak için savaşacağız. Ama diğer taraftan, eğer biz onlarla karşılaşmaya çalışırsak, anlaşmaya varma şansımız yüksek olmamakla birlikte, en azından doğacak."

"Kendilerini çok iyi hissediyorlardı. Kristal berraklığındaki gökyüzünde yılan gibi kıvrılan Samanyolu, elmas bir gerdanlık gibiydi."

"Dünya'da bile, herkesin bildiği ama buna rağmen toplum olarak kabul edilmeyen kesin şeyler var. Sosyal yaşamda, örneğin, bu ikiyüzlülüğün belli bir kısmının zorunlu olduğu bile söylenebilir. Bizde sınırlı bir fenomen olan şey, onlarda merkezcil ve evrensel, hepsi bu."

"Bilgi teorisinin -hayranlık uyandıracak derecede kusursuz ve tam- bir kötüye kullanımı. Bu, istedikten sonra, fiziksel herhangi bir şeyden çok daha berbat bir işkence aracı olabilir. İzole etmek, baskı altında tutmak ve zor kullanmadan zorlamak."

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Saçında Gün Işığı / The Lowland


Yazar: Jhumpa Lahiri
Çeviri: Duygu Akın
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2013 / Türkçe İlk Baskı: 2014
Yayınevi: Domingo - (Bkz Yayıncılık)

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Kitabın ilk cümlelerinden itibaren kendimi muhteşem bi' renk cümbüşü içinde; bitkiler, hayvanlar, kokular, sesler denizinde buldum.
Okumadım, yaşadım! :)
Kalküta'da, Tollygunge'da, Tolly Club'ın çimlerinde, Rhode Island'ın taşlı kumsallarında adım adım dolaştım. Hindistan'ın "sözde" özgürleştiği dönemini gördüm, Gandhi'nin orucuna şahit oldum.
Eşitlik, adalet, güvenlik, yoksulluğu-açlığı yok etmek ve benzeri güzel amaçlara ulaşmak uğruna savunulan düşüncelerin, bizzat savunucuları tarafından nasıl çarpıtılıp amacından saptırılabileceğini, bi' kez daha anladım.
Hindistan'da, evli kadınların saçlarının ayrım çizgisinin kırmızı/kızıl renk olduğunu, desenli-renkli sariler giydiğini, dul kadınların ise balık yemeği bırakıp beyaz sarilere büründüğünü öğrendim.
Geleneklerin-göreneklerin-adetlerin, "elalem ne der?"lerin her kültürde var olduğunu, ne derece önemli, değişmez, saçma, kısıtlayıcı olabileceğini; insanın düşmanının yine insan olduğunu bildim.
Karakterlerin yaşadığı evlerde kaldım, delicesine yağan yağmuru dinledim, göletleri, üzerindeki susümbüllerini izledim... parmaklarımla yemek yedim, sariler giydim.
Bambaşka bi' tat bıraktı bu kitap belleğimde; gökkuşağından renkli ve baharat kokulu bi' tat...

Tek şikayetim kitabın kapağı. Kitabın İngilizce ilk baskına benzer bi' kapak tasarlamak istemiş olabilirler ama o kadar özensiz ve sıradan görünüyor ki... sevemedim.

Dilerim, benim kadar beğenerek okursunuz...

Arka Kapak Yazısı:
"Çoğu insan kendi tercih edeceği biçimde gelişeceğini farz ederek güvenir geleceğe. Onu körlemesine planlar, mümkün olmayanı öngörür. İradenin işleyişi böyle. Hayata amaç ve yön veren şey bu. Orada olan değil, olmayan şey."
Adanmışlıklarla ayrılmış, trajediyle birleşmiş iki kardeş. Geçmişle lanetlenmiş bir kadın. Devrimle darmadağın olmuş bir ülke. Kendi yitmiş, bedeli kalmış bir aşk. Günümüzün en önemli yazarlarından Pulitzer ödüllü Jhumpa Lahiri'den, üç nesil ve iki ülkeye yayılmış büyüleyici bir roman."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Göletler musondan sonra öyle yükselirdi ki aralarındaki set gözden kaybolurdu. Ova da yaklaşık bir metre derinliğinde suyla dolar ve su, yılın belli bir bölümünde orada kalırdı.
Taşkın altındaki düzlük, susümbülünden yana zengindi. Uda süzülen bu bitkiler çılgınca çoğalırdı. Yaprakları yüzeye katı bir görünüm kazandırırdı. Göğün mavisine karşı yemyeşil bir zemin."

"Babasının iç bahçede saksıda yetiştirdiği yıldız çiçeklerini ekmesine yardımcı olurdu. Mor, turuncu, pembe çiçekler veren yumruların tepesinde kimi zaman beyazlık olurdu. Çiçeklerin canlılığı iç bahçenin donuk duvarlarının fonunda sersemletici bir etki yaratırdı."

"Belli renkleri algılama kabiliyetinden yoksun bir hayvan gibi, kişisel kısıtlamalara karşı kördü Udayan. Subhash ise ağaç gövdesiyle ya da ot yapraklarıyla kaynaşan diğer hayvanlar gibi varlığını olabildiğince küçültmeye çalışırdı."

"İnsanlar açlıktan ölüyor, adamlar çözüm diye bunu getiriyorlar, dedi en sonunda. Mağdurları suçluya dönüştürüyorlar. Kendilerine ateşle karşılık veremeyecek adamlara ateş ediyorlar."

"Yaşamadığımız sürece öğrenecek hiçbir şey yok ki. Ölümde hepimiz eşitiz. Hayata göre böyle bir avantajı var ölümün."

"Kayalıkların birinden bir denizyıldızı kopardı ve kaskatı ama hâlâ canlı halde elinde tuttu. Elini ters çevirerek denizyıldızının alt kısmını gösterdi ve kolların ucundaki basit gözlere işaret etti.
Bunu bir anlığına senin koluna koyarsam neler olur biliyor musun?
Çocuk başını iki yana salladı.
Küçük kıllarını derine batırır.
Canım yanar mı?
Pek fazla değil. Bak, göstereyim."

"Zaman fiziksel dünyada bağımsız olarak mı duruyordu, zihnin kavrayışında mı? Sadece insanlar tarafından mı algılanıyordu? Bazı anların saatler gibi büyümesine, bazı yılların birkaç gün gibi büzüşmesine neden olan neydi?"

"Öğleden sonra, parlak güneşli sabahların ardından, dalgalanan dev teneke plakaları gibi gök gürlemeleri geldi. Yaklaşan kapkara çerçeveli bulutlar. Bela onların başı sonu olmayan gri bir perde misali süratle alçalarak gün ışığını bulandırışını gördü. Güneşin parıltısı başkaldırırcasına kendini gösterdi zaman zaman. Kızgın konturlarla sınırlı, soluk bir disk; öyle ki göze katı görünüyor, daha çok dolunaya benziyor.
Önce oda karardı, sonra bulutlar patlamaya başladı. Pencere pervazlarından, demir parmaklıklar arasından içeri su girdi, çabucak kapatılan kepenklerin altına bez sıkıştırıldı."

"Aşağılayıcı, adaletsiz görünen bi rekabet. Ama elbette ki ortada bir rekabet yoktu, tamamen kendi israfıydı bu. Kendi geri çekilişi; üstü kapalı, kaçınılmaz. Kendi eliyle kendini bir köşeye resmetmiş, sonra da tablodan bütünüyle çıkarmıştı."

"Kendisinin alternatif versiyonlarını üretmiş, bu dönüşümlerin getirdiği amansız bedellerde ısrar etmişti. Hayatına katmanlar katmıştı, sonunda her birini teker teker sıyırma, yapayalnız kalma pahasına."

"Uzun zaman önce aralarında geçen bir sohbet geldi aklına.
Neden senden iki tane yok? demişti Bela, karşısında otururken.
Soru afallatmıştı Subhash'ı. İlk başta anlayamamıştı.
İki tane gözüm var, diye üstelemişti Bela. Neden senden sadece bir tane görüyorum?
Masum bir soru, zekice bir soru. Altı ya da yedi yaşlarındaydı. Subhash ona iki gözün de farklı bir görüntüyü, biraz farklı açılardan algıladığını anlatmıştı. Anlayabilsin diye de Bela'nın önce bir gözünü, sonra diğerini kapamıştı. Böylece görüntüsü ileri geri gitmiş ve iki taneymiş gibi görünmüştü.
Bela'ya beynin iki ayrı görüntüyü birleştirdiğini anlatmıştı. Aynı olanları birleştirip farkları ekleyerek. İkisinden en iyiyi üreterek.
O zaman gözlerimle değil, beynimle mi görüyorum ben?"

"Yıldızların güzelliğinin, gündüz vakti bile yerli yerinde olduğu gerçeğinin karşısında bir kez daha irkiliyor. İçi, ilerleyen yılların, yeryüzünün zamanlar ötesi ihtişamının, o ihtişama bakabilme fırsatının minnettarlığıyla dolup taşıyor."

"Bir gün ilerleyen saatlerde ıslak mı ıslak bir tarladan yürüyerek, bir vadideki gelişigüzel görünen ama bilerek dizilmiş, rüzgârla aşınmış, yüzleri birbirine dönük bir taş grubuna erişiyorlar. Taşların bazısı çiftin boyundan kısa, bazısı uzun. Genişleyen tabanlarıyla tepeleri yontulmuş izlenimi veriyorlar. Zarafetten yoksun ama kutsal, zamanla yer yer aşınarak beyazlamışlar. İnsan onların taşındığını hayal edemiyor ama konumları dikkatle tasarlanmış, her bir taş güçlükle nakledilmiş, insan eliyle gruplanmış.
Adamın karısı taşların Bronz Çağı'ndan kalma olduğunu, belki cenaze belki de anma için, dini amaçlı olduğunu söylüyor. Bazılarının yerkürenin güneş çevresindeki hareketine göre konumlandırılmış olabileceğini anlatıyor. İnsanlar yüzyıllardır onlara dokunabilmek, onların karşısında durup onlar tarafından kutsanabilmek için uzun yollar kat etmişler. Bu insanların bazıları geride kendilerinden izler bırakmış.
Adam kimi taşların dibine yığılı saç bantları, narin zincirler, madalyonlar görüyor. Birbirlerine bağlanmış dallar, iplik parçaları. Şahsi adaklar, unutulup gitmiş inanç sembolleri. Bu kadim arkeoloji, kalıcılığını sürdürmüş bu inançlar hakkında hiçbir şey bilmiyor. Hayatla ilgili ne çok konuda hâlâ cahil."

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Tekinsiz Kitap / The Haunted Book


Yazar: Jeremy Dyson
Çeviri: Algan Sezgintüredi
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2012 / Türkçe İlk Baskı: 2013
Yayınevi: Domingo - (Bkz yayıncılık)

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Benim gibi, yeryüzünde "ödlek" kontenjanından yer alanlar için "şahane!!!" bi' kitap :)))
Sevgili Lou'mun, "Abla bu kitabı okumalısın! Çogzeeel!" diyerek bana hediye ettiği kitabı, kapağını açıp on sayfa okuduktan sonra -tamamen ödlekliğimden- rafa geri bırakmıştım.
Aradan aylar geçmesine rağmen her gözüm takıldığında "beni okuuu..." diye fısıldayan bu kitabı sonunda pes edip okudum! Zaman zaman ürperdim, korku türü seven okuyucu tarafından "eğlencelik, çerez" olarak adlandrılacağını ve beğenileceğini düşünüyorum.
Şahsi düşüncem ise; çok eğlenceli, çoook!?!?! :)))

Arka Kapak Yazısı:

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Bir Kitaptan Korkmak Tuhaf!
Belki de Değildir. Kitaplar Kudretli Nesneler Nihayetinde."

"Ama kitaplar, gittikçe el süremediğim, özlemini çektiğim dünyanın mabedine dönüşen ufacık yatak odamın köşeceğindeki raflardan kalkmadılar."

"Daha da iyisi, işi bedavaya getirmişti çünkü bir adamın gururunu doyurmak, doyurana asla masraf çıkarmazdı. Bedeli daima günahkâr öderdi."

"Ashray, İskoç mitolojisinden bir yaratıktır. Kelime, "suya âşık" anlamına gelir ve tamamen şeffaf, dalgalar altında yaşayan bir varlığı betimler. Gece avlanan bir yaratıktır ve yakalanıp güneşe çıkarıldığında eriyerek geriye bir su birikintisi bırakır."

"Çocukken benzer bir fantezim vardı; bir uzay kapsülüyle galakside dolandığımı hayal ederdim. İhtiyaç duyduğum her şey yanımda, penceremden görünen evren huzur içinde ve mucizevi, yıldızlar ışıltılı güzellikleriyle capcanlı olur ve tek başıma gider, gider, giderdim. Öylesi bir sükûnet... Neşe dolu. Çocukken yalnızlık diye bir şey yoktu. Sonradan gelen bir kavramdır yalnızlık. Başka insanları ve başka insanlara yönelik kuruntulu Bir ihtiyacı gerektirir. İnsanın çocukken böyle gereksinimleri yoktur."

"Hepsinden, hepsinden beteriyse Gabby'nin bakışlarıydı. Kız kanepede, Ray'in tüm yüzeyselliği ve pozlarının ötesini, kof özünü gören bakışlarla otururdu. Hor gören bakışlarıyla, "Orada," der gibi, "orada gülümsemenle, kıkırtılarınla, lafazanlığınla adamdan sayılabilirsin belki ama iş ciddiye bindiğinde, esasa geldiğinde ciddi değilsin sen. Ben ciddiyim. Bu işi gerçekten yapmanın bedelini biliyorum ben. Ya da daha beterini, neyi yapamayacağımı biliyorum. Ve bu da can yakıyor," der gibi otururdu."

"O denli zeki ve yetenekli değilsin çünkü. Olduğundan çok daha akıllı sanıyorsun kendini. Olduğundan çok daha iyi sanıyorsun. Sanmakla kalmıyor, inanıyorsun. Böylesi en kolayı."

"Tam arkanızda, yaklaşık iki metre gerinizde bir şeklin dikildiğini, bulunduğunuz yer her neresiyse oranın gölgeli bir köşesinden size baktığını öne sürsem çok geçmeden bir şeyler, sizi arkanıza döndürüp baktıracak bi varlık hissedersiniz."

"Suyla ilintili, neredeyse antik çağlardan kalma ev ve şatolarda geçenler kadar fazla ruh öyküsü ve efsane vardır. Kelt efsane ve anlatıları bize pek çok "su atı" sunar: Aughiskie'ler, Kelpie'ler, Nuggle'lar, Shoopiltee'ler... Alman mitolojisinde Ondine ve Nix vardır; Nix'ler istedikleri insanın görüntüsünü alabilen biçim değiştirici su ruhlarıdır. Slavların Vodyanov'u ile akrabadırlar. Slavlar bir de ırmak kıyılarında tuzağına düşürmek için yolcuları bekleyen su perisi veya ifriti Rusalka'ya inanır. Başka kıtalarda da benzer efsaneler mevcuttur. Japonya'da nehir çocuğu Kawako, Afrika'daysa Miengu ve Mami Wata vardır."

"Beyin, bilinen evrenin en karmaşık yapısıdır. Yapı anlamında sırlarının daha henüz çok küçük bir parçasını ortaya koymaya başlamıştır. Şahsen tıp dünyasında karşılaşacağınız, bilimin beynin tüm sırlarını çözmesine ramak kaldığını söyleyen gamsızlardan da değilim. Bazı şeyleri asla bilemeyeceğimizi kabullenmek tevazuuna sahip olmak için doğaüstü herhangi bir şeye katılmak, inanmak gerekmiyor. Algı mekanizmalarımızın içinde bir sınırlandırmamızın bulunması ve kendi bilişimizin sınırlarından öteye asla geçemeyeceğimiz fikri son derece makuldür. İnsanın işitme duyusunun yirmi ila yirmi bin hertz yelpazesiyle sınırlı olması misali, anlayışımız, kavrayışımız da beynimizin yapısıyla, işleyiş şekliyle sınırlı olabilir."

"Eşimle hep konuşur, bir türlü karar veremzdik. Hayat mutlu bir hüzün müdür? Yoksa, hüzünlü bir mutluluk mu?"

"Görüngücülük (olaycılık, fenomenalizm) adı verilen bu bakış açısının babası Charles Fort'tur (1874-1932). Başını çektiği bu akım özetle şöyle demektedir: her şeyi kabul edin, hiçbir şeye yüzde yüz inanmayın, açıklamayın. Sunulan hiçbir teori kesin değildir ve hepsi geçicidir."

"Ölülerin hayaletlerinin görüldüğüne dair tanıklıklar gerçekse bu görünmeler nasıl açıklanabilir? En gözde açıklamaya göre bunlar bizim dışımızda, uzayda varlıklarını sürdüren ölülerin ruhlarıdır; her zaman vardırlar ancak arada sırada, henüz açıklanamayan bir nedenle gözlerimiz başka bir varoluş düzlemine ait bu özleri algılamaya açıldığı anlarda görülebilmektedirler."

"Swastika maddi dünyayı, dört koluysa maddi dünyanın dört bileşenini simgeler.
"Nedir bu... bileşenler?"
"Tanrının âlemi, İnsan'ın âlemi, Doğa'nın âlemi ve Cehennem'in âlemi."
"Cehennem'in mi?"
"Algıladığımız haliyle evrenin en feci yüzü... En karanlık yerler... Ama ilave kol ya da kupa diyelim, bize tüm bunların, tüm bu ayrımların esasen yanılsama olduğunu hatırlatıyor. Hintliler buna Samsara diyor. Acı ve ıstırabı doğasında barındıran yer... Beyaz ışıktan prizma vasıtasıyla ayrışan gökkuşağı renkleri gibi. Anlayacağınız, her şey o kupadan, her şeyi doğuran tekillikten geliyor."

"Buraya gelenler ilk seferde genellikle fazlasıyla gergin olurlar. Haddinden fazla gerilmiş zemberekler saatlerin iyi çalışmasını engeller. İç mekanizmalarınızı hür kılmak, zihinlerinizin derinliklerine inmiş fuzuli gerilimleri boşaltmak suretiyle hayatlarınızda hiç olmadığınız denli verimli ve sağlıklı işlemenizi sağlayacağız."

"Cadı Nedir ve Cadılığın Tarihi"nin kadim ve adsız yazarı şöyle söylemiş: "Cadı, şeytanla veya şeytani yahut acayip bir sanatla iş görerek zarar veren ya da iyileştiren, gizli şeyleri ortaya döken yahut geleceği okuyan kimsedir."

"Çünkü sevgi, tadına bir kez varıldı mı tek gerçeğe dönüşür ve sevgini sırtını dönmeyen, buradaki gibi kasabadan ve yalanlardan kurtulup parıltılı gerçeği, götürdüğü yere kadar takip eder..."

"Kitaplar kutsal nesnelerdir. Yarattığımız en güzel şeylerdir. Kendimizden bile güzeldirler. Kitap yaparak kendimizi anladık ve kendimizi daha iyi kıldık."

"Kitaplardan, tıpkı Kitaplar gibi kendimizin de birer hikâye olduğumuzu öğrendik. Kendimizin, kendimize anlattığımız hikâyeler olduğumuzu ve bu yüzden hikâyeleri çok daha özenle anlatmamız gerektiğini öğrendik. Çünkü kendimize anlattığımız hikâyeler her ne ise, doğrular."

Keyifli! okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Zindankale


Yazar: Sezgin Kaymaz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Yine Sezgin Kaymaz; yine kahkaha, yine doğaüstü olaylar, yine kendini soluk soluğa okutan bi' kitap...
Ve yine, sevgili yazar, kitaptaki her karaktere bardak bardak çay içirmiş, o demlikler ocaktan inmemiş! :) Okurken kaç bardak çay içtiğimi hatırlamıyorum. Her çay faslında kalkıp kendime bi' bardak çay aldığımı düşününce, hesap "ohoooooo" oluyor :)
Daha önce kesinlikle söylemişimdir ama tekrar etmekle kaybedeceğim bi' şey yok: Sezgin Kaymaz, tüm eserlerinin kitaplığımda yer bulacağı, hayranlık duyduğum yazarlardandır; yemek tarifi yazsa okurum, o derece! :)))

Arka Kapak Yazısı:
"Sezgin Kaymaz kendini özletmişti. Zindankale, bu özlemi giderecek. Sürükleyici anlatımıyla... canlı (ve "yerli"!) tipleri, onların lezzetli (ve "yerli"!) diyalogları, zengin gönülleriyle... doğaüstü olayların ürpertisine kattığı sıcaklıkla... bir Sezgin Kaymaz romanı!

Korkunç bir rüya... Kâbus.
Koca koca insanlara yatak ıslattıran cinsten. Gündüz de zihne yapışan cinsten.
Üstelik "dizi-rüya". Devam ediyor, gelişiyor; gizli kamera gibi geziyor görenin geçmişinde.
Rüyanın musallat olduğu insanlar:
Kendini bildi bileli dedesiyle yaşayan, dağınık ve hafif şaşkın sigortacı genç adam...
Annesi ve yatalak dayısıyla birlikte yaşayan, hışım gibi bir genç kız...
Bir de tuhaf bir ihtiyarlar meclisi... rüyayı ve rüyanın musallat olduğu çocukları adım adım takip eden: bir buzdolapçı, bir sağlık kabinci... kocaman, upuzun bir adam... sonra yine o: sigortacının dedesi...
Bütün bunların peşinde, şehir boyu kovalamaca oynayan bir gölge ve haylaz bir ışık topu.
Yau... Sen bi' dakka..! N'oluor Allahaşkına?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Kapı kapanınca parıltısı arttı.
Öyledir... karanlık, aydınlığın altını çizer."

"Öyledir insan. İlk ve en çok istediği şeydir sevilmek, ama ilk ve en çok suistimal ettiği şeydir sevgi. Kolaydır çünkü. "Bak, ben senin yüzünden nasıl kahroluyorum! Buna sebep sensin. Haberin olsun da benden beter kahrol!"

"Sırf renginin değil, kokusunun da oturmasını bekleyeceksin bu çay denen nesnenin. Bu sözümü unutma. Herkes çay yapar ama herkes çay demleyemez."

"Ankara, "Kişiye ne oluyorsa kendi içinden, kendinden dolayı oluyordur. Sebebi dışarıda arayanın sonu hüsrandır. Kişi kendini bildi miydi her şeyi bildi, kendini buldu muydu her şeyi buldu, kendini halletti miydi her şeyi halletti demektir" sözünün etli kemikli, kanlı canlı bir ispatı gibi dikiliyordu yeni yeni canlanan işgününün siftah saatlerinde."

"İnsan öyledir. Davut bilmiyordu tabii. Bir defa iyilik etmeyegör, hemen o iyiliği senin olmazsa olmaz vazife ve ödevlerin arasına koyar. Sık sık nöbet çizelgesini yoklayacaksın ondan sonra. Ne zaman, nerede o iyiliği bir daha yapman yazılmışsa  o zaman, tam da orada yapacaksın. Yoksa çok kırıcı olursun."

"Enteresan ama, di mi? Hem salak, hem kurnaz. Ama Şadıman Beyefendi'ye soracak olursan, bu aynı zamanda kaçınılmazmış. Çünkü kurnazlık, hesaplarını karşı tarafın salak olduğunu zannetmek esasına yaslayan bir üçkâğıtçılık modeli olduğu için, aslında çok tehlikeli bir salaklık türüymüş kendi başına. Kime kurnaz denir? Karşısındakini salak, kendisini akıllı zannedene. Kime salak denir? Karşısındakini salak zannedene... di mi?"

"Güneşi bildiğimizi sanırız, ama güneşe dair bildiğimiz şey, güneş hakikatinin nasibimize düşenidir. Güneşi, canlı-cansız, cümle mahlûkata sormak lazım ki onun hakikatini bilebilelim." Parmaklarını açıp açıp kapatarak, bahsini ettiği canlı-cansız cümle mahlûkat odanın içindeymiş gibi zahiren işaretler yapmaya, sayıp döktüklerini tahayyülen göstermeye başladı. "Şu kayaya, şu fidana, şu aslana, şu adama, şu kadına, şu dağa, şu çöle, şu yıldıza, şu aya, şu buluta, kim var-kim yok, ne var-ne yok, hepsine herkese bir tamam sormalı, her birinden 'Güneş nedir?' in cevabını alıp alt alta yazmalı, ondan sonra bir daha bakmalı, güneş nedir..."

"Şimdi camı çerçeveyi indirip avazım çıktığı kadar baaracam merdivenden aşağı! Deli mi ne ayol!"

"Mesele, az buz değildi.
Meze tabakları kesmiyordu; kendi dünyalarına daldılar. Bu dünyada, anason takviyeli sıvı yakıtla seyran etmek daha kolay oluyordu. Seneler vardı, ne o ne de öbürü, ayık kafayla şöyle enine boyuna düşünmeye kalkmamışlardı meseleyi. Ama şu rakı yok muydu şu rakı, insanın dimağında ne kilit bırakıyordu ne kapı. Bir tekmede açıveriyordu alayını."

"Sanki biz bilmiyoruz. Siz kıçınızda kısa pantolonla portakal ağacına tırmanırken, biz kanaviçe işleyip evde kısmet bekliyorduk!"

"Ortada aynı kökenden gelen birtakım sırlar konfeti gibi uçuşuyordu. Malzeme aynı malzeme, ama inçik pinçik edilince başka başka şeylermiş gibi durur. Öyle ya. Buzdolapçı Fuat, Şadıman Beyefendi'ye bir sır vermişti. Bu sır, bir sırdı... Şadıman Beyefendi de Buzdolapçı Fuat'ın bu sırrını Sağlık Kabinci Kâmil ile Uzun Sedat'a sır olarak vermişti ki bu sır da bir sırdı. Buzdolapçı Ali Fuat'ın bu sırrının Uzun Sedat ve Sağlık Kabinci Kâmil'e malûm edilmiş olması sırrı, bu sefer de Buzdolapçı Ali Fuat'a sırdı. Şadıman Beyefendi, Buzdolapçı Ali Fuat ile onun sırrını paylaşıyor, öteki dostlarla da gene Buzdolapçı Ali Fuat'ın sırrını ve fakat kendi sırrı" olarak paylaşıyordu. Zaten bu dört kavi dostun senelerdir şu Davut meselesini enine boyuna oturup konuşup bir salâha erdirememesinin altında yatan sır da işte bu sırdı. Hepsi aynı şeyden korkuyordu: "Ölüyle fazla oynarsan ya osurur ya sıçar!" Bu konuya ne kadar az değinirlerse o kadar hayırlı olacaktı dostlukları hakkında. Velev ki konuyu açtılar, laf lafı açtı, laf götü açtı, "bu sır" birinin ağzından kaçtı! Ne olacak?"

"Olmuş bitmiş hiçbir şey yoktur... Her şey olup bitmekte, olmaya, oldurulmaya devam etmektedir."

"İntiharın eşiğindeki yarı delinin karşısında herkes çaresizdir, çünkü gerçek bir intihar, bir anda alınıverilen bir kararın eseri olmamıştır hiçbir zaman. O karar, bir potansiyeldir ve insanın iç dünyasının derinliklerinde depolanır. Her hayal kırıklığı, her üzüntü, her yıkım, besler büyütür bu potansiyeli. Sonunda depo dolar, kapak zorlanmaya başlar. Kırıldığı zaman da... Haydi Allah rahmet eylesin! Siz, bir ömür boyu kişinin şartlandığı süreci, istediğiniz kadar profesyonel olun, birkaç dakika içinde geri çeviremezsiniz. Geri çevrilen intihar kararları şovdur, gösteriştir, oyuncak almadı diye çarının ortasında annesine zırıldayan huysuz bir çocuğun kaprisidir; oyuncağın alınacağına ikna edildiği anda zırıldama biter..."

"Cik cik cik
Aayşeecik
Dalda eeerik
Faatmaa Giirik
Denizde dalgaa
Türkaan Ablaa
Bahçede yoosun
Neecdet Toosun
Sun sun sun
Eediz Hun
Aaplama güüvey
Yılmaz Güüney
Eenişşte kaayın
Eemel Saayın"

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kurtlar


Yazar: Peride Celal
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1990 /4. Baskı 2013
Yayınevi: Can Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Peride Celal ile tanışma kitabım oldu, Kurtlar. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum.
Kitaplığımda, "beni çok etkileyen kitaplar"ımın arasındaki yerini almış durumda. Bu kadar etkilenmemin çok kişisel bi' sebebi var: Son sayfasına dek, bana çok benzeyen birinin kendisiyle hesaplaşmasını okuyormuşum hissini yaşattı ve korkarım bundan hiç hoşlanmadım!
Kendimle hiç bitiremediğim hesaplaşmamın, ilerleyen yaşlarımda hâlâ sürüyor olması durumunda çok daha ağır, çok daha yıkıcı hale geleceğini görmek sarstı beni.
Biz okurların "tuğla" olarak tabir ettiği; el yoran, çanta sapı koparan, kol kası yaptıran kitapları seviyorsanız bu romanı  kaçırmamanız gerekiyor :)
702 sayfalık kitapta çok sayıda anlatım ve yazım hatası yakalamam biraz canımı sıktı açıkçası... Benim gibi alelâde bi' okuyucunun bile gözünden kaçmadıysa, kitabın editörünün bu hataları nasıl gözden kaçırmış olabileceğini anlayamadım.

Arka Kapak Yazısı:
"Peride Celale göre her yazar "yapıtlarında hiçbir yerde görünmeyen ama her yerde olan kişidir"; özyaşamla kurmacayı karıştırdığı Kurtlar'da, hayatı boyunca tanıdığı kişileri ve düşündüğü pek çok fikri bir araya getirdiğini söyler. Peride Celal'in en olgun romanı olan Kurtlar, bir kadın yazar olan anlatıcının yirmi dört saatlik yaşam kesitini, çetin geçen bir hesaplaşmayla gözler önüne serer.
Aldanıyor Nilüfer. Yalnız değilim ben. Bir yazarın yalnızlığı kalabalığın içinde başlat, masa başında biter. Çünkü masa başında bir kişi değil, bin kişi ile çevrilidir. Düşünceleri ve her biri biraz da kendisi olan çeşitli kişilerle. Orada, kalabalık kendisindedir artık. Nilüfer, "Bu kez tuzağa düştün," diyor. "Geçmişi böylesine yoğunlaştırarak düşünmek, seni yok edecek sonunda. Daldığın karanlığın içinde boğulacaksın." Haklı. Anıları belirsizleştiren, saptıran karanlıkta; geçmiş zamanın içinden uzanan sevdiklerin, sevmediklerin örümcek kolları ile sarıyorlar seni. Kıstırıldın köşeye. Satırların arasında tutamıyorum kızı. Ben onu götüreceğime o beni sürüklüyor istemediğim yanlara. Evet, yazmalıyım. Yazmak istemiyorum... Makinenin başına geçip... Gözlerini açıyorsun içini çekerek. Neden, diye soruyorsun kendi kendine. Divandan yere kayan örtüleri çekiyorsun üzerine. Evet, neden? Kendinden korktuğn için mi? Kurtlardan mı yoksa?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Durmalı bir yerde o kız. Yol sapağına geldiğine göre! Karar vermeli ne yanı, neyi seçeceğine... Yaşamak istiyorsa... Mutlu olmak istiyorsa..."

Sesi kulaklarında: "Sen bir ruh hastasısın kızım, kendini alçaltmaktan hoşlanan!"

Nilüfer'in sözleri geliyor aklına: "Sen yazmaktan çok, yazmayı düşünen birisin. Makinenin önüne oturmamak için direnir durur, tembelliğini şunun bunun sırtına yüklersin, sonra da..."
Küçük Hoca araya girmişti hemen:
"İyi bir şeyler yazmak istiyor. O 'bir şey'i yazmak için birçok sanatçının çektiği acıyı çekiyor. Yaşamı boyunca da çekecek. Suçu kimseye yüklemeye gerek yok."

"Sorun şu," diyor, "kocayan kılıfın içinde saklı tutmaya çabaladığın gizli gençliğimin tükenip bitmesi birdenbire ya da kurtuluşu olmayan ölümcül bir hastalık, kanser gibi örneğin..."
Ona söylemedin, kocayan kılıfının içinde gençliğini sıkı sıkı tuttuğunu ve tıpkı onun gibi ölümden korktuğunu.
Yatağın içinde oradan oraya dönüyorsun. Yalnızım, korkuyorum! Yaşamaktan kork, ölümden kork, yaşlanmaktan kork, sevmekten kork! Gençliğinden beri süregelen korkular. Korkmaktan yaşamaya zaman mı kaldı!
"Sen akıllı bir delisin!"

"Beni düşünmemek için öbürlerini düşünüyorsun!" diyor, "Kalabalığın içinde kaybetmeye çabala istediğin kadar, sen beni arıyorsun, başkalarını değil!"

"Nazizm, Antiquite'den beri uygar dünyanın başına gelen, temelinden sarsan en büyük trajedi. İnsanı insana düşman etmek, ne korkunç şey!"
"Şimdilerde, milliyetçi maskesi altında, dini araç ederek insanları birbirine düşürme çabaları, aynı şey değil mi?" diyor, bir başkası."

"Bizde eleştirmenler, yapıtı değil, yazarı eleştirirler çoğunlukla, daha kolay olduğu için," diyor Nilüfer, "geri kalmışlığımızın bir başka yanı belki de..."

"Yazamıyorsun artık. Sorun bu. Bir sürü yarıda kalmış roman, öykü özetleri, notlar. Düşünceler, uçup giden ve zaman kalmadı!"

"Onu tanıdın mı gerçekten? Evet, diyemiyorsun. İnsanların hiçbir zaman birbirlerini tanımadıklarını, tanımayacaklarını düşünüyorsun yalnızca."

"Ödünler, çelişkiler yaratır. Sırasında yüceltir, sırasında yerle bir eder insanı!"

"Bütün evli kadınların, kocalarını sevsinler sevmesinler, tutsak olduklarını, onunla evlendiğinin haftasında anlamıştın."

"Yazıyorsun, durmadan yazıyorsun! Her şey kafanın içinde olup bitiyor. Kâğıda düştüğünde ufalanıp bozuluyor düşünceler. Satırlar birbirine giriyor ve Mine Kaçıp gidiyor ellerinden."

"Her şey senin gördüğün gibi değil. Yaşam denen kısacık oyunun içinde önemsiz rollerimiz oldu, hepsi bu!"
"Büyük gerçekler, giderayak kapı önünde söylenenlerdir," diyor bir Fransız yazar. Senin kapı önünde söylemek istediğin ne?

"İçini çekiyorsun derin derin: Sevmekten güzel ne olabilir? İnanmak ve inanarak sevişmekten başka! İstvan'a inanmıştın. Seni seven gerçekten... Budala gençliğim benim! Yurt sevgisiymiş! Al işte kurtlarla dolu, yabancılaşmış, yozlaşmış yurdunu, başına çal! Burada hiçbir çiçek açmayacak artık. Burada insanlar hiçbir zaman sevmeyecekler birbirlerini. Büyük kentlerin beton yapıları içinde, her biri tuğlalarla ördükleri kafalarından ışık sızdırmadan, saklanarak, karanlık köşelerde birbirlerine saldırarak, hırlayarak yaşayacaklar. Yaşayabilirlerse..."

"Belki de haklı. Hacıların hocaların cirit attığı, her şeyin kadere, Tanrı'ya bırakıldığı çılgın kargaşanın ortasında sınıfları dolduran o çocukları sanat yolu ile oyalamaya değer mi? "Değer..." diyor Küçük Hoca. "Işığı söndürmemek, önemli olan bu."

"İşte yalnızsın! Gerçeği görüyorsun: Duygusallığını kaybettin. Kemikleştin. İstvan, "Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum," dediğinde kızmıştın ona. Neden kendisinden çok değil, diye. Sevilmedim, anlaşılmadım hiçbir zaman!.. Dünyayı, insanları anlamayan, sevmesini bilmeyen sendin!"

"Kafanda bütün gürültüler duruyor bıçakla kesilmişçesine. İşte önemli olan bu an! Unutuyorsun öleni, Nilüfer'i, acıları, geçmişi, ölümünü unutuyorsun! Bir başka dünya açılıyor önünde, girilmeyen kapılardan giriyorsun, kendini değil, bir kişiyi, bin kişiyi yaşamak, yaşatmak tutkusu, büyüyüp ateşleniyor içinde."

"Bu kurtlar en çok kitaplara, kitap yazanlara, okuyanlara düşman. Neden? Kendileri ulumaktan başka bir şey bilmedikleri için mi?"

"Yaşam bu! Üzerine uyduramazsın her zaman giysi gibi. Böyle birdenbire partallaşır, sarkmaya başlar her yanından."

"Bütün yaşamın yalnızlık içinde geçti. Bundan kurtulmasının zamanı geldi, diye düşünüyordum. Anlıyorum, sen kendinle yaşayacaksın sonuna kadar. Kim bilir, yalnızlık, yazarlığın için gereklidir belki de."

"Düşler gerçekte olduğundan çok daha coşkulu ve güzel. Umutlar, beklentiler ele geçtiğinde, bir süre sonra tadı kalmaz. Oysa düşler, hayal gücüne bağlı. İstediğin kadar sürdürebilirsin."

"Romanı romanını yazmak! Kimse bilmiyor gerçekte bunu düşlediğini."

"Küçük Hoca, "İki çeşit romancı var," diyor. "Biri, tarihsel olayları, sosyal, siyasal konuları okuyucuya iletmeyi başaran, istediği yola süren, zorlayan; örneğin, Gorki gibi. Sonra evrenseller: Tolstoy, Stendhal, Balzac, Proust örneğin. Bir de yalnızca insanları, onların küçük, yalın yaşamları altında sakladıkları karmaşık duyguları açıklamaya çalışan, yanlış bir dünyada insan olmanın mutlu ya da mutsuzluğunu irdelemeye çabalayanlar. Örneğin bir Çehov, Duras, bir Mansfield, bir Albert Cohen."

"Kimileri, başkalarını aşağılayarak kendilerini yücelttiklerini sanırlar," diyor. "Aldırmayın böylelerinin eleştirilerine. Yazmayı sürdürün, rica ederim, vazgeçmeyin..."

"Yarım kalmış yazılar, yeteneksizliğimizin ölü çocuklarıdır çekmecelerde sürünen.  Yarattığın kişilerin kaderlerini taşımak omuzlarında, onları götürememek gidecekleri yere..."

"Aklını sevmiştim en çok onun! Akıl yok olduğunda, tıkanıp açılan musluktan fırlayan pislikler gibi, onda nefret ettiğin ne varsa yüze çıkıvermişti. Aklıyla seni tutsak etmiş olduğunu, kösnül isteklerini doyurmak için yatağında istediğini, verdiklerini kurnazca geri alan cimri biri olduğunu düşünmeye başladın. Yazarlığın umurunda değildi. Bütün o kitaplar, seni eğitmek için çabalar, savurduğu büyük düşünür adları hepsi, seni bilgiçliği ile ezmek, üstünlüğünü kanıtlamak içindi. Anlamalıydın. Erkeklerin kendilerine göre sevme biçimi vardı: sahip olmak! Onun da öbürlerinden, başka erkeklerden farkı yoktu."

"Yüreğinin derinlerine inmek, kötülükleri arayarak... Başkalarını anlatıp incelemek, yargılamak kolay. Güç olan yüzünü ışığa dönerek kendini yargılamak, açık ve korkusuz."

"Kimi zaman," diyor, "düşman alır elimizden özgürlüğü, kimi zaman içimizden çıkar özgürlük düşmanları."

"Konfüçyüs dört şeyden nefret edermiş," diyor Mine ve peş peşe sıralıyor: "Temeli olmayan düşünceler, kesin yargılar, boş inatlaşmalar ve bencillik."

"Televizyonun karşısına geçer, yanına oturmanı ister, "Bak," derdi, "Atatürk'ün resmi altında tespih çeken, esneyen, sırıtan şu kalabalığa bak! Bunlar mı memleketi yönetecek, ileriye götürecek? Ne sanatçı ne bilim adamı, hiçbir şey çıkmaz bu toplumdan, inan bana. Bir küçük kesim, aydın ve bilinçli. Saysan birkaç bini geçmez. Kusurları da Atatürkçü olmaları. Anlıyor musun?"

"Gecenin ilerlemiş saatlerinde içki içmek, müzik dinlemek, yazmak, okumak hoşuna gidiyor. Herkes uyurken onların rüyalarından bir şeyler çalıyorsun sanki. Yaşamın uzuyor, ölüm korkusu geriliyor."

"İşte, akıllı kadın!" diyor Nilüfer. "kaybettiğimiz sevgilere yeniden ulaşmak, gençliğimize yeniden kavuşmak gibi olanaksız."

"Yıllardır ayn sözleri söylemekten bıkmadılar. Ağızlarında kelimeler eskidi, anlamları kayboldu, farkında değiller."

"Türk toplumu elli milyona yaklaştı. Bunun en aşağı otuz milyonu köylerde, kasabalarda. Kentli ile kasabalı ve köylünün sorunları birbirinden ayrı. Koşulları başka. Gel de böyle bir toplumu demokrasi kuralları içinde uzlaştır bakalım."

"Nasıl kitap basılsın, satılsın istiyorsunuz bu ülkede?" diyor Yazar. "Şairlerin, yazarların kapıları önünde kurtlar uluyor, düşünceye kurşun sıkıyorlar."

"Şimdi korkuyu işliyorlar ustaca. Ayaklarımızın altında çukurlar kazıyorlar. Düşüp yuvarlandığımızda Tanrı'ya yalvarıp yakarmamızı bekliyorlar. Secdeye kapanıp uyuklayan bir toplum. Yaratmak istedikleri bu!"

"Yaşam yalandan başka nedir ki. Yalanı gerçeğe, gerçeği yalana dönüştürmek yazarların işi değil mi?"

"Küçük Hoca, "Daha başlangıçta önümüze açılmış bir tuzaktır yaşam," diyor, "haberimiz olmadan içine düştüğümüz... Oldubittiye getirildik. 'İşte dünya!' dediler önce, arkasından 'İşte ölüm!' dediler."


Sahibinin sesi - Sittirella marka
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...