İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İletişim Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kum Kitabı / El Libro de Arena / The Book of Sand



Yazar: Jorge Luis Borges
Çeviri: Yıldız Ersoy Canpolat
Orijinal Dili: İspanyolca
İlk Basım Yılı: 1975
Yayınevi: İletişim Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Büyülü gerçekçiliğin kurucusu, öncüsü, "babası"... 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biri: Jorge Francisco Isidoro Luis Borges!
Güney Amerikalı birçok yazar, yıllar yıllar sonra, sadece onun açtığı ve zenginleştirdiği kaynaktan beslenip, onun yolunu takip ettiler; Borgesvari anlatımın ekmeğini yediler. Boynuzun kulağı geçtiği durumlar elbet oldu, fakat Borges, hep özel, kimselerin taklitten öteye gidemeyeceği tarzın sahibi ve yaratıcılığını asla kaybetmeyen büyük usta olarak kaldı.
Tek bir öyküsüyle, "büyülü gerçekçiliğin bilmem nesi" ilan edilen yazarların romanlarının kapağını kapattırıp kitaplığa geri koyduracak anlatım gücüne sahip -bence- Borges. Keşke roman yazsaydı, keşke yüzlerce, binlerce sayfalık romanları olsaydı. O şiiri, öyküyü, denemeyi seçti. Hep "Şair" olarak bilinmek, tanınmak istedi, "Romancı" değil.
Kum Kitabı'ndaki her öyküsü ayrı güzel, ayrı sürükleyici; birinin sonunda ne olacağını merak edip bi' an önce bitmesini isterken, diğerinin gelişme kısmındaki büyüye kapılıp sonu hiç gelmesin istedim. Bi' diğer öyküde ise tüylerimin diken diken olduğunu hissettim.
Elbet her öyküsü "muhteşem" değil; kendi de bunu hiç çekinmeden belirtip, hangi fikir ve duygularla yazdığını ve istediği gibi bi' öykü ortaya koyup koyamadığını söylüyor. Türkçe kitap okurları arasında ise yeterince tanınmıyor, okunmuyor, bilinmiyor. Hak ettiği değeri göremeyen bi' çok usta yazar ile aynı kaderi paylaşıyor...

Özellikle James Woodall'ın önsöz cümlelerinden alıntılar yaptım; umarım Borges'i biraz daha yakından tanıyıp seversiniz.

Arka Kapak Yazısı:
"Borges'in 1975'te yayımladığı Kum Kitabı, yazarın otobiyografik öğeleri fantastik edebiyatla harmanladığı son öykü kitabıdır.
Mitolojik kahramanların, büyülü olayların, fantastik mekânların iç içe geçtiği Kum Kitabı, Borges'in engin hayal gücünün ve edebi dehasının izini sürüyor. Esere adını veren "Kum Kitabı" adlı fantastik öykü, büyülü bir kitaptan bahsediyor. Bilinmeyen bir dilde yazılmış olan bu sonsuzdur; sayfaları çevrildikçe sonuna yeni sayfalar eklenir. Tıpkı kum gibi ne başı ne sonu vardır...
Borges'in görme becerisini kaybettiği yıllarda, sekreteri ve hayat arkadaşı Maria Kodama'nın yardımıyla yazdığı Kum Kitabı yazarın olgunluk çağının en önemli eseridir. Kitabın sonunda, Borges'in esin kaynaklarını ve kendi eseri hakkındaki samimi yorumlarını içeren sondeyiş yer alıyor."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
ÖNSÖZ'den - James Woodall
"Borges hiç roman yazmadı ve uzun yaşamında - seksen altı yaşında öldü- düzyazıları kadar çok şiir yayınladı."

"Borges Anglosakson dünyada, özellikle Birleşik Devletler'de Labyrinths adlı tuhaf, kendi derlemediği bir kitapla tanındı.
Labyrinths'in en garip yanı, Borges'in yazdığı ve başlıklarında labirent sözcüğünün geçtiği iki öykünün kitaba alınmamış olmasıdır."

"Borges gerçekten garip, fantastik ve yeniydi. Aynı zamanda Arjantinliydi ve Carpentier'in deyimi zamanla uluslararası bir nitelik kazandı: Büyülü gerçekçilik, kısa zamanda moda tarz oldu. Borges her zaman tarzlara karşı çıkmıştı ve çıkacaktı -nasıl moda olunacağını bilmezdi."

"Borges, hem Arjantinli olması hem de yarattığı yeniliklerin benzerinin bulunmaması nedeniyle kronolojik olarak büyülü gerçekçilikten önce gelmekte ve farklı bir yazar olarak öne çıkmaktadır. 1970'li yıllar boyunca büyülü gerçekçiliğin kurucusu ilan edilmiş, ama bu onun önemini: çeşitli geleneklerden sade ve yeni bir edebiyat yaratan, Arjantinli bir yazar olduğu gerçeğini gölgelemiştir."

"Onun İspanyolcası için Perulu romancı Mario Vargas Llosa şunları söylemiştir:
Borges'in düzyazısı genelgeçer kurallara aykırıdır, çünkü titiz bir tutumla, az sözle ifadeyi yeğleyerek, İspanyol dilinin aşırılığa olan doğal eğilimine derinden derine karşı gelmektedir. İspanyolcanın Borges ile anlaşılır hale geldiğini söylemek, bu dilde yazan başka yazarlara hakaret gibi gelebilir, ama değil... Borges'de daima mantıklı, kavramcı bir düzey vardır, geri kalan her şey buna hizmet eder. Onunki, hiçbir zaman aşağı bir düzeye indirilmemekle beraber, dolaysız ve ölçülü sözlerle ifade edilen berrak, saf, aynı zamanda olağanüstü fikirler dünyasıdır."

"Ömrü boyunca, özellikle kör olduktan sonra, kendisine okunmasını istediği yazarlar Rudyard Kipling ve Gerard Manley Hopkins'di"

"Borges her zaman âşıktı. Duyguları nadiren karşılık görmüştü ve bu onun ömrü boyunca acı çekmesine neden oldu."

"Borges tarihte kendisiyle en çok mülakat yapılan yazarlardan biridir. Bir teyp ya da not defteri karşısında rahat fakat muğlak konuşması efsanevi yönlerinden biriydi. Denenmiş yollardan nadiren sapardı: her mülakatçıya aynı malzemeyi sunmak için ince bir nüansla değiştirilmiş esprilerle, kelime oyunlarıyla, en sevdiği yazarlardan, Arjantin için tuttuğu yastan söz açardı: öte yandan, Borges'in konuşmaları körlükten bir kaçış ve -yaşamsal anlamda- bir başka yazı biçimiydi."

"...okuyamamanın belli bir yararı olduğu söylenebilir, çünkü okuyamayınca zaman başka bir biçimde akıyor. Gözlerim görürken, hiçbir şey yapmadan yarım saat geçirecek olsam, çıldırırdım, çünkü okumam gerekirdi. Ama şimdi uzun zaman yalnız kalabiliyorum.
Sanırım yapacak bir şeyim olmadan yaşayabiliyorum. İnsanlarla konuşmam ya da bir şey yapmam gerekli değil..."

"Kâhinin etkileyici dinginliği, hikmet sahibinin tevekkülü -ve kabuğundan dışarı çekildiği zaman, usta bir yazarın sonu gelmeyen sohbeti: Bu birleşim çok çekiciydi. Borges iletişim tekniklerini, muazzam iç entelektüel gücüne dayanarak, ona soru soranların ve hayranlarının beğeneceğini bildiği bir imajı cilalayarak, uzun yıllar sınayarak mükemmelleştirdi.
Borges için körlük bir kalkandı. Onun arkasında dünyanın hevesle aradığı bir kişiliği geliştirebildi. Şaşırtıcı belleği -körlükle başetmesinde birinci silahı- ve mahremiyeti, değişimden pek etkilenmiyordu."

"En temel özelliklerini -konuşma zenginliği, geniş bir dost çevresi, cinsel çekingenlik, doymak bilmez bir öğrenme isteği- ömrü boyunca muhafaza ettiği halde, birden fazla Borges vardı.
Walt Whitman hayranı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında İsviçre'de iç içe geçmiş dizeler işleyen delikanlı çağındaki Avrupalı deneyimci; 1920'lerin Madrid'inde dışavurumculuk benzeri bir hareket olan ultracılığın kavgacı broşür yazarı; editör Borges, şair Borges, kütüphaneci Borges, Peron karşıtı Borges, öğretmen ve konuşmacı Borges, siyasi huzursuzluk yaratan Borges, tutucu Borges ve elbette, fantastik öyküler mucidi Borges, yüzyılın ortasında postmodernizm daha akla gelmemişken, dünyaya baştan çıkarıcı postmodern öyküler veren yazar."

"Borges kitabı yazmasının nedenini şöyle açıkladı: O kadar çok insan beni taklit ediyordu ki, ben de çalışıp kendi kendimi taklit etmeye karar verdim."

ÖTEKİ
"Eğer bu bir düşse, ve düşümde sizi görüyorsam benim bildiklerimi sizin de bilmeniz çok doğal."

"Eğer bu sabah ve bu karşılaşma birer düşse, her ikimizin de düş görenin ta kendisi olduğunu düşünmesi gerekir. Belki düş görmeyi bir yana bırakacağız, belki de bırakmayacağız. Ama başka görevlerimiz arasında bizim gerçek görevimiz, evreni, doğmuş olmayı, gözlerle bakmayı ve soluk almayı kabullendiğimiz gibi düşü de kabul etmemiz."

"Benim öteki benim yeni eğretilemeler bulmaya ve keşfetmeye inanıyordu; bense, imgeleme gücümüzün kabul ettiği çok açık ve yakın benzerliklerin eğretilemelerine. İnsanların yaşlılığı ve güneşin batışı, düşler ve yaşam, zamanın akışı ve su."

ULRİKE
"- Ben feministim, dedi. Erkeklere öykünmek istemiyorum. Tütünleri de içkileri de hoşuma gitmiyor.
Taşı gediğine oturtmak istiyordu ve bu tümceyi ilk kez söylemediğini anladım. Daha sonra da bunun kişisel özelliklerine uymadığını öğrendim, zaten söylediklerimiz her zaman kendimize uymaz."

KONGRE
"Yalnızlık bana acı vermiyor: insanın kendisini ve kendi davranışlarını hoşgörmesi zaten yeterince zor. Yaşlanmakta olduğumun ayrımındayım: yeniliklerin beni ilgilendirmemesi ya da şaşırtmaması bunun en kesin belirtisi; belki de bu, yeniliklerin hiç de yeni bir yanı olmadığını, eskilerin az buçuk birer değişimi olduğunu düşünmemdendir."

THERE ARE MORE THINGS
"Birisi öldüğünde neler duyarsak onları duydum ben de: daha yakın olmamaktan duyulan artık yararsız bir pişmanlık. İnsanlar ölülerle konuşurken onların ölü olduğunu unutuyor."

"Yalnızca birlikte oldukları için evren adını taşıyan şu aykırı şeyleri nasıl kabul ediyorsak çocukken bu çirkinlikleri de öyle kabullenmiştim."

"Zaman kadar, dünün, bugünün, geleceğin, tüm zamanların ve hiçbir zamanın bu sonsuz dokusu kadar gizemli başka bir şey olmadığını kaç kez söylemişimdir kendi kendime."

"Bir açıklamada bulunayım. Bir şeyi görebilmek için onu anlamak gerekir. Koltuk insan bedenini, eklemlerini ve tüm organlarını önceden kabullenir; makas da kesme eylemini. Bir lamba ya da bir taşıt için ne demeli? Bir vahşi, misyonerin İncil'ini algılayamaz; bir gemi yolcusu, halatları tayfaların gördüğü gibi göremez. Evreni gerçekten görebilmiş olsaydık belki onu anlardık."

OTUZLAR MEZHEBİ
"Sahip olunan her şeyin satılması ve yoksullara verilmesi öğüdüne herkes tam olarak uyar; ilk sahipleri olanlar başkalarına verirler, onlar da daha başkalarına. Bu, onları cennete daha çok yaklaştıran yoksulluklarını ve çıplaklıklarını açıklamaya yeterlidir. Şu sözcükleri coşkuyla yineliyorlar: Kargaları bir düşünün, ne ekerler ne biçerler, ne kilerleri vardır, ne tahıl ambarları; fakat Tanrı onları besler. Siz kargalardan daha mı az değerlisiniz? Kutsal kitap tutumlu olmayı yasaklar. Ey bozuk inançlılar: bugün tarlada bulunan yarın fırına atılan bitkiyi Tanrı hep yeniden yeşertiyorsa sizler için daha ne yapsın istiyorsunuz? Öyleyse yiyecek bulacağım diye, içecek bulacağım diye çabalayıp durmayın; kaygıya da kapılmayın."

ARMAĞANLAR GECESİ
"Bilgi sorunu tartışılıyordu. Birisi Platoncu kurama değindi, her şeyi daha önce başka bir dünyada gördüğümüzü, yani bilmenin öğrenmek olduğunu açıkladı; galiba babam, öğrenmenin anımsamak olduğunu, bilmemenin de unutmak anlamına geldiğini Bacon'ın ileri sürdüğünü söyledi."

"...fakat bir şey gerçekse, bunun doğruluğunun anlaşılması için birisinin tek bir kez söylemesi yeter."

AYNA VE MASKE
"- En büyük kahramanlıklar sözcüklere dökülmezse parlaklıklarını yitirirler. Utkumu ve övgümü türküleştirmeni istiyorum."

UNDR
"İnsan ister istemez sonunda düşmanlarına benzer."

"Yaşam herkese her şeyi verir ama çoğu bunu bilmez."

YORGUN BİR ADAMIN DÜŞÜLKESİ
"Utopia adını verdi ona, böyle bir yer olmadığı anlamına gelen Yunanca sözcük.
Quevedo"

"Olgular artık kimseyi ilgilendirmiyor. Bulma ve usa vurma için önemsiz başlangıç noktaları bunlar. Okulda bize kuşkulanma ve unutma sanatı öğretiliyor. Öncelikle kişisel ve yerel olanların unutulması."

"Zaten önemli olan okumak değil, yeniden okumaktır. Şimdi batmış olan basımevleri insanoğluna en büyük kötülüğü yaptı, ve gereksiz metinleri baş döndürücü bir hızla çoğalttı."

"Evet. Tek bir çocuk. İnsan türünü çoğaltmak doğru olmaz. Kimileri insanı, Tanrı'nın, evrenin bilincine varmaya sağlayan bir organı olduğunu düşünürler, fakat hiç kimse böyle bir Tanrı'nın var olduğunu kesin olarak bilmiyor. Şimdi sanırım, yeryüzündeki bütün insanların tek tek ya da aynı anda intihar etmesinin iyi ve kötü yanları tartışılıyor."

"- Yüz yaşına gelince insanoğlu aşktan ve dostluktan elini eteğini çekebilir. Kötülükler ve istençdışı ölüm onun gözünü korkutmaz. Herhangi bir sanatla, felsefeyle, matematikle uğraşır ya da tek başına satranç oynar. İstediği zaman kendisini öldürür. Yaşamının efendisi olan insan ölümünün de efendisidir.
- Bir alıntı mı bu yoksa? diye sordum ona.
- Kuşkusuz. Alıntılardan başka ne kaldı geriye. Dil bir alıntılar dizgesidir."

DÜZENBAZLIK
"Başka insanlardan farklı olarak karşımdakinin kim olduğunu şıp diye anlamak gibi bir önsezim vardır. O sabah bana yetti."

AVELINO ARREDONDO
"Korku aptal değildir, öfkeyle işi yoktur"

KURS
"Tek bir yüzü var. Yeryüzünde tek yüzü olan başka bir şey yoktur."

KUM KİTABI
"- Eğer uzay sonsuzsa biz de uzayın herhangi bir noktasındayız demektir. Eğer zaman sonsuzsa biz de zamanın herhangi bir noktasındayız."

SONDEYİŞ'den...
"Umarım, çalakalem yazdığım bu notlar, bu kitabımızı harcamamıştır ve içindeki düşler, şu anda onu kapatanların konuksever düş güçlerinde dallanıp budaklanmayı sürdüreceklerdir."
J. L. B
Buenos Aires, 3 Şubat 1975

Keyifli okumalar...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Aden / Eden


Yazar: Stanisław Lem
Çeviri: Olgun Baydemir
Orijinal Dili: Lehçe
Basım Yılı: 1959 / Türkçe İlk Baskı: 1995 /  3. Baskı: 2014
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

En nihayet Stanisław Lem'in kalemiyle tanışabildim ve ba-yıl-dım!
Seveceğimden öyle emindim, yedi kitabını birden aldım.
Stanisław Lem, kendi ülkesi Polonya'da çok saygı duyulan bir yazar. Saygı duymamak imkânsız, Vikipedi'yi açtığınızda "Ursula K. Le Guin ve Philip K. Dick’le birlikte bilim kurgu edebiyatının “ciddiye alınmasını sağlayan” yazarlar arasında sayılan Stanislaw Lem, felsefeye ve dilbilime esin kaynağı olarak görülen metinler üretti." şeklinde başlıyor yazarı tanıtmaya...

O nasıl bi' hayalgücüdür? Nasıl bi' betimleme tarzıdır? Nasıl eğlenceli bi' dildir? Müthiş! :)
Uzay gemisinin Aden gezegenine düştüğü andan itibaren o gezegende yaşamaya başladım. Mürettebatla birlikte gezegeni keşfe çıktım, güldüm, korktum, düşündüm. Sık sık durup tanımlaması yapılan mekanizmaları ve "şey"leri gözümde canlandırdım.
Başlamasıyla bitmesi bir oldu zaten kitabın, nasıl soluksuz okuduysam... :)
"Bilimkurgu sevenler kaçırmasın, benim kadar geç kalmasın!" der ve altını çizdiğim cümleler kısmına geçerim.

Arka Kapak Yazısı:
"Bilimkurgunun önemli ismi, Solaris'in yazarı Stanislaw Lem'den teknolojiye ve iletişime dair felsefi sorularla dolu fantastik bir roman...

Kaptan, Mühendis, Fizikçi, Kimyager, Doktor ve Sibernetikçi olmak üzere altı kişilik bir mürettebattan oluşan uzay gemisi, Aden isimli ayak basılmadık bir gezegene düşer. Dünya’ya hiç benzemeyen bu gezegende yaşadıkları korkuya rağmen hayatta kalabilme mücadelesi veren mürettebat, bir yandan uzay gemilerini tamir etmeye çalışırken, diğer yandan bulundukları gezegeni keşfe çıkarlar. Uzun süre ölüm izlerinden başka bir şeye rastlayamayan ekip, sonunda bir fabrika bulur. Ancak bu fabrika terk edilmiş olmasına rağmen kendi kendine çalışmaya devam etmektedir. Uzay gemilerine döndüklerindeyse, önceden tanımadıkları bir yaratıkla karşılaşır. İkicanlı denen bu yaratıklarla nasıl iletişim kurabileceklerdir? İkicanlılar nasıl bir politik düzenle yönetilmektedir? Peki onları bu ölüm gezegeninden kurtarmak iyilik midir yoksa kötülük mü?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Bedensel işlerden nefret ederim," diye soludu Doktor. Havalandırma birimindeki bir boşluğa sıkıştırdıkları fener, kütüphaneye gidip kolları kitaplarla dolu dönerlerken yollarını aydınlatıyordu "Daha önce, sınırlı olanaklarla böyle icatların ortaya çıkarılabildiğine inanmazdım. Hele yıldız yolculuklarında..."

"Bizimki de bilinmeyen bir gezegene gerçekleştirilen ilk toprakaltı iniş olmalı," diye düşüncesini belirtti Kaptan.
Herkes gülmeye başladı."

"Doktor onu duymamış gibi duvara doğru yürüdü, ötekiler kalkıp arkasından koşmaya başladıklarında duvarla arasında yalnızca birkaç metre kalmıştı. Arkasındaki koşuşmayı duyunca elini uzattı ve duvara dokundu. Eli kaybolmuştu. Bir saniye öylece durduktan sonra bir adım attı ve tamamen yok oldu. Ötekiler durdular, solukları tıkanmıştı. Doktorun hâlâ görünen sol ayak izinin bulunduğu yere diz çöktüler."

"Yüksek bir uygarlık düzeyinde her şey, şu ya da bu şekilde, bir giysi giyerlerdi herhalde," dedi Mühendis. "Ve bu ikicanlı çıplaktı."
"İlginç...'çıplak' dedin," diye işaret etti Doktor.
"Yani?"
"Yani bir sığıra veya maymuna 'çıplak' demezdin, öyle değil mi?"
"Tüyleri var da ondan."
"Hipopotamların ve timsahların da tüyleri yok, ama onlara 'çıplak' demezsin."

"İnsan olarak, tabii ki insanca bağlantılar kurup, yine öyle yorumlar yapıyoruz. Dünya'dan getirdiğimiz insan kurallarını uygulayıp, gerçekleri de insani kalıplara sokuyoruz. Ben kesin olarak biliyorum ki bu sabah hepimiz aynı şeyi düşündük: Vahşetin, katliamın kurbanlarıyla karşılaştığımızı. Ama gerçekten bilmiyoruz ki..."
"Bir dakika, sen buna inanmıyorsun galiba," dedi Mühendis.
"Konu benim neye inandığım değil. Aden bizim inançlarımıza ters düşüyor."

"Bu ilk temas konusu kesinlikle tarafsız değil. Bizi bulduklarında, bu bizi aradıkları için olacak. Ve o saatten sonra, bir anlaşmaya varmak çok zorlaşacak. Kuşkusuz bir saldırı gerçekleşecek ve biz, hayatta kalmak için savaşacağız. Ama diğer taraftan, eğer biz onlarla karşılaşmaya çalışırsak, anlaşmaya varma şansımız yüksek olmamakla birlikte, en azından doğacak."

"Kendilerini çok iyi hissediyorlardı. Kristal berraklığındaki gökyüzünde yılan gibi kıvrılan Samanyolu, elmas bir gerdanlık gibiydi."

"Dünya'da bile, herkesin bildiği ama buna rağmen toplum olarak kabul edilmeyen kesin şeyler var. Sosyal yaşamda, örneğin, bu ikiyüzlülüğün belli bir kısmının zorunlu olduğu bile söylenebilir. Bizde sınırlı bir fenomen olan şey, onlarda merkezcil ve evrensel, hepsi bu."

"Bilgi teorisinin -hayranlık uyandıracak derecede kusursuz ve tam- bir kötüye kullanımı. Bu, istedikten sonra, fiziksel herhangi bir şeyden çok daha berbat bir işkence aracı olabilir. İzole etmek, baskı altında tutmak ve zor kullanmadan zorlamak."

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Zindankale


Yazar: Sezgin Kaymaz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Yine Sezgin Kaymaz; yine kahkaha, yine doğaüstü olaylar, yine kendini soluk soluğa okutan bi' kitap...
Ve yine, sevgili yazar, kitaptaki her karaktere bardak bardak çay içirmiş, o demlikler ocaktan inmemiş! :) Okurken kaç bardak çay içtiğimi hatırlamıyorum. Her çay faslında kalkıp kendime bi' bardak çay aldığımı düşününce, hesap "ohoooooo" oluyor :)
Daha önce kesinlikle söylemişimdir ama tekrar etmekle kaybedeceğim bi' şey yok: Sezgin Kaymaz, tüm eserlerinin kitaplığımda yer bulacağı, hayranlık duyduğum yazarlardandır; yemek tarifi yazsa okurum, o derece! :)))

Arka Kapak Yazısı:
"Sezgin Kaymaz kendini özletmişti. Zindankale, bu özlemi giderecek. Sürükleyici anlatımıyla... canlı (ve "yerli"!) tipleri, onların lezzetli (ve "yerli"!) diyalogları, zengin gönülleriyle... doğaüstü olayların ürpertisine kattığı sıcaklıkla... bir Sezgin Kaymaz romanı!

Korkunç bir rüya... Kâbus.
Koca koca insanlara yatak ıslattıran cinsten. Gündüz de zihne yapışan cinsten.
Üstelik "dizi-rüya". Devam ediyor, gelişiyor; gizli kamera gibi geziyor görenin geçmişinde.
Rüyanın musallat olduğu insanlar:
Kendini bildi bileli dedesiyle yaşayan, dağınık ve hafif şaşkın sigortacı genç adam...
Annesi ve yatalak dayısıyla birlikte yaşayan, hışım gibi bir genç kız...
Bir de tuhaf bir ihtiyarlar meclisi... rüyayı ve rüyanın musallat olduğu çocukları adım adım takip eden: bir buzdolapçı, bir sağlık kabinci... kocaman, upuzun bir adam... sonra yine o: sigortacının dedesi...
Bütün bunların peşinde, şehir boyu kovalamaca oynayan bir gölge ve haylaz bir ışık topu.
Yau... Sen bi' dakka..! N'oluor Allahaşkına?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Kapı kapanınca parıltısı arttı.
Öyledir... karanlık, aydınlığın altını çizer."

"Öyledir insan. İlk ve en çok istediği şeydir sevilmek, ama ilk ve en çok suistimal ettiği şeydir sevgi. Kolaydır çünkü. "Bak, ben senin yüzünden nasıl kahroluyorum! Buna sebep sensin. Haberin olsun da benden beter kahrol!"

"Sırf renginin değil, kokusunun da oturmasını bekleyeceksin bu çay denen nesnenin. Bu sözümü unutma. Herkes çay yapar ama herkes çay demleyemez."

"Ankara, "Kişiye ne oluyorsa kendi içinden, kendinden dolayı oluyordur. Sebebi dışarıda arayanın sonu hüsrandır. Kişi kendini bildi miydi her şeyi bildi, kendini buldu muydu her şeyi buldu, kendini halletti miydi her şeyi halletti demektir" sözünün etli kemikli, kanlı canlı bir ispatı gibi dikiliyordu yeni yeni canlanan işgününün siftah saatlerinde."

"İnsan öyledir. Davut bilmiyordu tabii. Bir defa iyilik etmeyegör, hemen o iyiliği senin olmazsa olmaz vazife ve ödevlerin arasına koyar. Sık sık nöbet çizelgesini yoklayacaksın ondan sonra. Ne zaman, nerede o iyiliği bir daha yapman yazılmışsa  o zaman, tam da orada yapacaksın. Yoksa çok kırıcı olursun."

"Enteresan ama, di mi? Hem salak, hem kurnaz. Ama Şadıman Beyefendi'ye soracak olursan, bu aynı zamanda kaçınılmazmış. Çünkü kurnazlık, hesaplarını karşı tarafın salak olduğunu zannetmek esasına yaslayan bir üçkâğıtçılık modeli olduğu için, aslında çok tehlikeli bir salaklık türüymüş kendi başına. Kime kurnaz denir? Karşısındakini salak, kendisini akıllı zannedene. Kime salak denir? Karşısındakini salak zannedene... di mi?"

"Güneşi bildiğimizi sanırız, ama güneşe dair bildiğimiz şey, güneş hakikatinin nasibimize düşenidir. Güneşi, canlı-cansız, cümle mahlûkata sormak lazım ki onun hakikatini bilebilelim." Parmaklarını açıp açıp kapatarak, bahsini ettiği canlı-cansız cümle mahlûkat odanın içindeymiş gibi zahiren işaretler yapmaya, sayıp döktüklerini tahayyülen göstermeye başladı. "Şu kayaya, şu fidana, şu aslana, şu adama, şu kadına, şu dağa, şu çöle, şu yıldıza, şu aya, şu buluta, kim var-kim yok, ne var-ne yok, hepsine herkese bir tamam sormalı, her birinden 'Güneş nedir?' in cevabını alıp alt alta yazmalı, ondan sonra bir daha bakmalı, güneş nedir..."

"Şimdi camı çerçeveyi indirip avazım çıktığı kadar baaracam merdivenden aşağı! Deli mi ne ayol!"

"Mesele, az buz değildi.
Meze tabakları kesmiyordu; kendi dünyalarına daldılar. Bu dünyada, anason takviyeli sıvı yakıtla seyran etmek daha kolay oluyordu. Seneler vardı, ne o ne de öbürü, ayık kafayla şöyle enine boyuna düşünmeye kalkmamışlardı meseleyi. Ama şu rakı yok muydu şu rakı, insanın dimağında ne kilit bırakıyordu ne kapı. Bir tekmede açıveriyordu alayını."

"Sanki biz bilmiyoruz. Siz kıçınızda kısa pantolonla portakal ağacına tırmanırken, biz kanaviçe işleyip evde kısmet bekliyorduk!"

"Ortada aynı kökenden gelen birtakım sırlar konfeti gibi uçuşuyordu. Malzeme aynı malzeme, ama inçik pinçik edilince başka başka şeylermiş gibi durur. Öyle ya. Buzdolapçı Fuat, Şadıman Beyefendi'ye bir sır vermişti. Bu sır, bir sırdı... Şadıman Beyefendi de Buzdolapçı Fuat'ın bu sırrını Sağlık Kabinci Kâmil ile Uzun Sedat'a sır olarak vermişti ki bu sır da bir sırdı. Buzdolapçı Ali Fuat'ın bu sırrının Uzun Sedat ve Sağlık Kabinci Kâmil'e malûm edilmiş olması sırrı, bu sefer de Buzdolapçı Ali Fuat'a sırdı. Şadıman Beyefendi, Buzdolapçı Ali Fuat ile onun sırrını paylaşıyor, öteki dostlarla da gene Buzdolapçı Ali Fuat'ın sırrını ve fakat kendi sırrı" olarak paylaşıyordu. Zaten bu dört kavi dostun senelerdir şu Davut meselesini enine boyuna oturup konuşup bir salâha erdirememesinin altında yatan sır da işte bu sırdı. Hepsi aynı şeyden korkuyordu: "Ölüyle fazla oynarsan ya osurur ya sıçar!" Bu konuya ne kadar az değinirlerse o kadar hayırlı olacaktı dostlukları hakkında. Velev ki konuyu açtılar, laf lafı açtı, laf götü açtı, "bu sır" birinin ağzından kaçtı! Ne olacak?"

"Olmuş bitmiş hiçbir şey yoktur... Her şey olup bitmekte, olmaya, oldurulmaya devam etmektedir."

"İntiharın eşiğindeki yarı delinin karşısında herkes çaresizdir, çünkü gerçek bir intihar, bir anda alınıverilen bir kararın eseri olmamıştır hiçbir zaman. O karar, bir potansiyeldir ve insanın iç dünyasının derinliklerinde depolanır. Her hayal kırıklığı, her üzüntü, her yıkım, besler büyütür bu potansiyeli. Sonunda depo dolar, kapak zorlanmaya başlar. Kırıldığı zaman da... Haydi Allah rahmet eylesin! Siz, bir ömür boyu kişinin şartlandığı süreci, istediğiniz kadar profesyonel olun, birkaç dakika içinde geri çeviremezsiniz. Geri çevrilen intihar kararları şovdur, gösteriştir, oyuncak almadı diye çarının ortasında annesine zırıldayan huysuz bir çocuğun kaprisidir; oyuncağın alınacağına ikna edildiği anda zırıldama biter..."

"Cik cik cik
Aayşeecik
Dalda eeerik
Faatmaa Giirik
Denizde dalgaa
Türkaan Ablaa
Bahçede yoosun
Neecdet Toosun
Sun sun sun
Eediz Hun
Aaplama güüvey
Yılmaz Güüney
Eenişşte kaayın
Eemel Saayın"

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Lolita

Lolita (Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları) / Lolita, or the Confessions of a White Widowed Male

Yazar: Vladimir Nabokov
Çeviri: Fatih Özgüven
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1955 / Türkçe İlk Baskı: 1959
Yayınevi: İletişim Yayınları / 2001

Kişisel yorum ve görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Okuması zor, ağır, mideme yumruk atan bi' kitap oldu benim için.
Sadece kitabın yürek sıkıcılığından değil, işlenen konu çok ağır ve sindirmesi zor bi' konu olduğu için...
Erkek kahramanın "hissettiği" ve düşündüğü her şeyden nef-ret! ettim. 
Yazarın çıkardığı iş müthiş!?! Küçük bi' kızın yıllar boyunca uğradığı taciz bu kadar edebi! dile getirilip bu kitabı "en iyiler" listesine sokabilirdi!?! Ustalık bu işte!
Midem bulanıyor, bu kitabın neresinden tutsam elimde kalıyor. Hastalıklı, ataerkil kafaya sırtını dayayıp kalıcı olanlardan işte. (27 Mart 2015)

Aylar sonra gelen ekleme: (31 Aralık 2015)
Kalemine sağlık Solnit!
Lolita hakkında bana bilgiçlik taslayan adamlar - Rebecca Solnit.

Arka Kapak Yazısı:
"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta"
Lolita, Sayfa 7

Lolita okuru her zaman sarsacaktır.
Brian Boyd

Lolita'yı okumaya karar verdiğinde, lütfen onun son derece ahlaki bir kitap olduğunu unutma.
Vladimir Nabokov (Edmund Wilson'a Bir Mektubundan)"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Birbirimize, hemen deli gibi, sakarca, utanmazca, ıstıraplar içinde âşık olduk; umutsuzca diye de eklemeliyim, çünkü birbirimize sahip olmak için duyduğumuz delicesine karşılıklı arzu ancak birbirimize bedenimizin ve ruhumuzun son zerresine kadar sahip olmak, birbirimizin içinde erimekle doyacak gibiydi."

"Kullandıkları cicili bicili sözcükler herhangi bir kitap ya da briç kulübünü ya da o türden bir dernekçiliği yansıttığı halde hiçbir zaman kendi benliklerini yansıtmayan kadınlardan biri olduğu açıkça anlaşılıyordu."

"LoF diye bağırdı Haze (yan gözle bana bakıyor, terbiyesiz Lo'yu dışarı atacağımı umuyordu) "Bize de mi lo lo," diye karşıladı Lo, (ilk defa da söylemiyordu bunu üstelik) araba ileri atıldı, Lo koltuğa yapıştı."

"İçindeki sahiplenme eğiliminin farkına varmamış değildim ama hayatımda onunla özdeş olmayan her şeyi böylesine kıskanacağı aklıma gelmemişti. Geçmişim konusunda amansız, doymak bilmez bir merak besliyordu. Geçmişteki bütün aşklarımı bir bir anlatayım, anlatırken de hepsine sövüp sayayım, üzerlerinde tepineyim, yerlere kapanıp hepsini sonsuza kadar reddedeyim, böylece geçmişimi tuzla buz edeyim istiyordu."

"Bütün reklamların kendisine adandığı kızdı o; kusursuz tüketici, her kokuşmuş ilanın hem öznesi hem de nesnesiydi."

"Ne var ki düne sırtımızı çeviriyor bugüne bakıyoruz. Özetle, öğretim yöntemleri belirleme konusunda ödev yazdırmaktan çok iletişim kurmaya inanıyoruz. Demek istiyorum ki, Shakespeare ve öteki yazarlara sonsuz saygımız olmasına karşın, kızlarımızın eski, hurda kitaplara gömülmekten çok çevrelerindeki dünya ile iletişim kurmalarını amaçlıyoruz. Bazı şeyleri hâlâ elyordamıyla arama aşamasındayız belki, ama akıllıca sürdürüyoruz bunu; habis tümörü araştıran bir kadın sağlığı uzmanı gibi. organizma ve organizasyon açısından düşünüyoruz. Yıllar boyu genç kızlara sunulan birçok yersiz konuyu safdışı ettik. Geçmişte bu konular, genç kızların bilgi ve becerilerine yer bırakmıyor, yaşamlarını -ve hatta siniklerin ekleyebileceği gibi kocalarının yaşamlarını- düzene sokmakta kendilerine gerekecek tutumları geliştirmeye olanak tanımıyordu. Mr. Humberson, sorunu şöyle koymakta yarar var; gökteki yıldızların nerede durduğu önemli olabilir, ama buzdolabının mutfaktaki yeri, yeni yeni serpilip gelişmekte olan evladım için daha önemlidir. Çocuğunuzun okuldan edinmesini istediğiniz tek şeyin, sağlam bir öğrenim olduğunu söylüyorsunuz. Ama öğrenim derken neyi kastediyorsunuz? Eskiden genellikle dil düzeyinde bir fenomendi öğrenim; hani, çocuğa iyi bir ansiklopediyi ezbere öğretirdiniz; çocuk gittiği okulun kendisine sunabileceği kadarını ya da daha fazlasını almış olurdu. Dr. Hummer, farkında mısınız bilmem, çağımızda ergenlik öncesi bir çocuğa gerekli olan, Ortaçağa ait verilerden çok, hafta sonunda çıkacağı oğlana ilişkin veriler olmaktadır (sırıtma) - bu size aktardığım, geçenlerde Beardsley Üniversitesinin psikoanalistlerinden birinden duyduğum bir nüktedir.  Sadece düşünceler dünyasında değil, eylemler dünyasında yaşıyoruz. Ardındaki yaşantı olmadan sözcükler anlamsızdır. Sorarım size, Doroth Hummerson, Eski Yunan'ı ya da haremleri cariyeleriyle Doğu'yu bilip de ne yapsın?"

"Tarihi gelişimi açısından bakıldığında,  ilkel ve kokuşmuş bir sanat türü olan tiyatrodan nefret ederim. Taş devri törenlerini, komünal saçmalıkları çağrıştıran bir yanı vardır, iflah olmaz bir okuyucunun zaten kendi bulup çıkaracağı Elizabeth Çağı şiiri gibi tek tük pırıltıları bir yana bırakıyorum."

"Unutmayınız ki  tabanca Freud'a göre dünya yüzündeki ilk babamızın belden aşağısının ortasına düşen organının simgesidir."

"Konuyla ilgili birkaç noktayı burada belirtmekte yarar var gerçi, ama aktarmak istediğim genel izlenim şu; hayat akıp giderken yan kapılardan biri kırılarak açılmış, kükreyerek son hızla içeri dalan kara zamanın kırbaç gibi ıslıklı rüzgârı, kimsesiz bir felaket çığlığını boğmuştu."

Şu anda geçmişte ne aramam gerektiğini biliyorum gerçi, ama o zamanlar tuttuğunu koparan bir hipnoz uzmanına gitmiş olsaydım, adamın, kitabım boyunca gerçekte aklıma geliverdiğinden çok daha tutarlı bir biçimde, bir şerit gibi yan yana dizdiğim kimi raslansal anıları bir bir ağzımdan alıp, mantıklı bir düzene sokacağından kuşkum yok."

"Mimir: İskandinav mitolojisinde geçmişi ve geleceği bilen Tanrı."

"Zaman zaman, hayallerimle doğal gerçeklik arasındaki yarışı kazandığımdan bu aldanma katlanılır olurdu. Araya rastlantı karışıp da, bana sakladığı gülümsemesini benden esirgediğinde, işte o zaman katlanılmaz acılar başlardı."

"Okur tarafından sevilen kahraman, kitap kapakları arasında nasıl bir evrim geçirmiş olursa olsun, kader çizgisi zihnimizde belirlenmiştir, aynı biçimde dostlarımızın da kendileri için çizdiğimiz şu ya da bu mantık içinde, ya da alışılmış biçimde davranmalarını bekleriz."

"Geceleri ölen ne çok küçük kent görmüştüm! Üstelik bu sonuncusu da değildi."

"Gene ağlamaya başlamıştım. Boş yere yaşanmış bir geçmişin sarhoşuydum."

"Eski bir şairin dediği gibi Güzelliğin ölümlü bilincine ödenecek Vergi biz ölümlülerin ahlâk bilincidir."

"O ifadeyi tam olarak anlatamam size... öyle koyu bir çaresizlik vardı ki yüzünde, artık haksızlığın ve çaresizliğin sınırları zorlandığından -zorlanan her sınır kendisini aşan bir şeylerin de habercisidir- bu çaresizlik bir an sonra aldırışsız bir bönlüğe dönüşüverecek gibi görünüyordu; yüzündeki anlamsız aydınlık da bundan ötürü olmalıydı."

"Biliyor musun, ölmenin en korkunç yanı insanın bütün bütüne tek başına olması."

Karar sizin...

Görsel: Google Images

Uzunharmanlar'da Bir Davetsiz Misafir


Yazar: Sezgin Kaymaz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: İletişim Yayınları

Kişisel yorum ve görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Yine bi' Sezgin Kaymaz eseri, yine kendini okutan, su gibi akan bi' kitap...
Altını çizdiğim cümleleri aktarırken bi' şeyin farkına vardım; dili benim kullandığım dile ya da çyle diyeyim "kullandığım dil yazarın kullandığı dile benzediği için" bu kadar seviyorum sanırım Sezgin kaymaz eserlerini. "Bi" ler, üç noktalar... oluyo, bitiyo, anlıyo'lar... bissürü'ler... Dilinin zenginliğine ve onu kullanış şekline bayılıyorum! :) 
Tüm eserlerine sahip olmak istediğim nadir yazarlardan Sezgin Kaymaz. 
İletişim Yayıncılık ile olan ilişkisini bitirip April Yayıncılık'a geçmiş... Dilerim yeni yayıneviyle ilişkisi daha da mutlu-verimli  olur.

Arka Kapak Yazısı:
"Gerçekten de anlıyordu Musa... Erzurumlu Teyze; 'Kaçmakla kaçılmaz' deyince onu anlıyordu, Beyabi, 'Bal gibi kaçtın işte' deyince de onu anlıyordu... 'Sen aslında kaçmamışsın,' dedikleri zaman, her ikisini de anlıyordu... Erzurumlu'dan yağmur'un güzelliğini dinleyip anlıyor, ardından da, Misafir'den tam tersini dinleyip, onu anlıyordu... Anlayamadığı tek şey, nasıl olup da birbirine taban tabana zıt fikirleri, sanki kendi doğru bildiği fikirler onlarmış gibi kabul edip anladığıydı... Belki, bu da bir denklemdi... Anladığın şeyi, anladığın kadar anlamamışlığın duruyordu denklik işaretinin öbür tarafında belki... belki?.."

Uzunharmanlar mahallesinde bir bekâr evi kiralayan Musa daha ilk geceden dehşete düşer. Gaipten sesler gelmekte, odalar kendiliğinden aydınlanıp kararmaktadır. Burası bir perili evdir galiba! Ancak... Eğer hakikaten perili evse, mutlaka iyilik perilerinin merkezidir. Çünkü gaipten yalnızca ses değil; çörek, börek, turşu, çay, temiz çamaşır, hatta tamirci bile gelmektedir. Ne yapacağını bilemeyen Musa, bir yandan olan biteni anlamaya çalışırken öbür yandan mahalle halkıyla tanışır. Üç kuşaktan doğma büyüme Ankaralı "Erzurumlu Teyze" ve kahverengi horozu Rıza, ürkütücü ev sahibi Beyabi, komşunun koca bekleyen kızı Aylin, "baba adam" Kaportacı Kirkor, 7x24 burun karıştırma kapasitesine sahip küçük Kemal, adı var kendi yok gizemli kadın Aspendos... Derken ortaya bir gizemli kadın daha çıkar ve Musa'nın kafası büsbütün karışır... Yer yer komik, baştan sona eğlendirici bir roman."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Neden insanlar geceleri korkmaya daha meyilli olurlar?"

"Çay delisiydi. Çayın hastasıydı. Tatmin edemediği, doyamadığı, bırakamadığı tek zevkiydi. "Eroinmanın eroin bağımlılığı da olsa olsa böyle bi' şeydir," diye düşünürdü hep. Çay içmeden yaşanabileceğine inanmazdı. Ne büyük keyifti o... Hele kitap okurken..."

"Benim söylediğim kıraathane, öyle kâğıt, okey oynanan kıraathanelerden değil Mustafa Usta," dedi. "...hakiki kıraathane... yani, insanlar gelip kitap okuyacaklar... kıraat etmekten kıraathane... Gazete okuyacaklar, dergi okuyacaklar, demli çaylar içip sohbet demliyecekler..."
Mustafa Usta heyecanlandı.
"İl Halk Kütüphanesi gibi amma bunda konuşmak serbest he mi?"

"Ayrı ayrı görevleri olan milyarlarca hücre... Her biri, kendi hayatı boyunca başka bir iş yapıyor... ama hepsinin yaptığı iş biraraya gelince, aslında ne yaptıkları ortaya çıkıyor... hayat yapıyorlar... ürettikleri şey, hayatın ta kendisi... görevleri, bizi yaşatmak... ama nasıl? Nasıl Musa Bey?.. Ne biliyorlar, aynı anda milyar tane değişik iş yapmakla tek bir iş yapmış olacaklarını?.. Aralarındaki senkronizasyonu sağlayan ne?.. siz, aynı sonucu alabilmek için ayrı ayrı işler yapan iki tane aklı başında insan gösterebilir misiniz?"

"Başı ve sonu olan hikâyelerdir belki beni ilgilendiren... belki, binlerce değişik hayat tarzı, binlerce farklı bakış açısı... belki macera... uyduruk ya da gerçek kişilerin mutlulukları, hüzünleri, hırsları, intikamları, yere sağlamca basışları, hayalleridir belki de beni çeken... milyonlarca insanın yaşadığı bir şehrin üstünde, gece vakti kanatlanıp uçtuğunu düşün..."

"Vakit vakit... konuşacak kimsen yoksa vakit geçmez... hayatın bok içine yüzüyorsa, vakit geçmez... etrafındaki her şey sana batıyosa vakit geçmez... n'aparsın o zaman?.. Bi sigara yakarsın... bitsin diye içine çeker durursun... sonra, onun ucuna bi daha eklersin, sonra bi daha, bi daha... bi de bakmışsın, vakit geçmeye başlamış... anladın mı?"

"Diyorum ki, bir şeyi yasaklamadan da yasaklamanın yolları vardır."
"Amma da yaptın şimdi... nasıl oluyormuş o?"
Kadın, "Cahil sen de," er gibi burun kıvırdı.
"Ohoo!," dedi. "Öğretmezsin mesela."
"Efendim?"
"Şimdi, yasaklamadan da yasaklıyosun ya... onu anlatıyorum... bi adama okumayı öğretmezsen, ona mektup yazmayı yasaklamış olmaz mısın?.. Altyazılı film seyretmeyi, yazı yazmayı, dilekçe yazmayı... üstelik, rahat rahat karşısına geçip; 'Ben sana yazmayı yasaklamadım ki yavrum,' bile diyebilirsin... gördün mü? Yasaklamadan da yasaklamış oldun işte..."
Musa, sevimli misafirinin görüverdiği şeyi göremediği için kendisine kızdı.
"Hoş..." diye mırıldandı. "Biraz demagoji kokuyor ama yine de çok hoş..."
Kadın hiç oralı olmadı.
"Daha hoşunu dinle o zaman... Vererek yasaklarsın..."
"Efendim?"
"Vererek vererek... yasaklamadan da yasaklamanın bi başka yolu... adama her şeyi o kadar bol, o kadar çok, o kadar çeşitli verirsin ki ona tercih yapma hakkını yasaklamış olursun... çünkü bir şeyi elde etmekle başka bir şeyi kaybetmiş olmaz... onu da elde edebilir, ötekini de... anlıyo musun? Halbuki hayatı yaşanabilir kılan şeylerden biri de sahip olduklarımızın alternatif maliyetini ödeme mecburiyetidir... Zevk mevk hak getire ondan sonra..."

"Başka yolları da var mıymış bu yasaklamadan yasaklama sanatının?"
"Düşünülürse, daha bissürü yolu bulunur. Ama en önemli ve en kalıcı metod, sevgidir... aşktır..."
"Yasaklamadan yasaklama metodu mu?"
"Aynen... Dört dörtlük bi sevgide, iki kişi, birbirine hiçbi şeyi yasaklamaz. Ama buna rağmen, ne tarafa dönsen bi başka yasağa toslarsın."
"Anlamadım."
"Bi kadına aşık olsan, onu üzecek herhangi bi şey yapmak ister misin?"
"İstemem tabi ki..."
"Yani kendine bi ton yasak korsun di mi?"
"Eh... evet... herhalde..."
"Korsun korsun... bi de aynı anda sana aşık bi kadın olduğunu düşün bunun... o da seni üzmemek için kendine bi dolu yasak kor... o evin hali gözünün önüne geliyo mu?.. Ortalıkta hiç yasak filan yok ama oturmak yasak, kalkmak yasak... aslında her şey yasak..."

"Ben hayatı severim," dedi. "...ama sevmeyenler de vardır muhakkak."
"O dediklerin, kendini sevmeyenlerdir Musa... çünkü hayat, tıpkı anası toprak gibi, insanın hem içinde, hem dışında, yani dört yanındadır. Kim ki hayatı sevmez, o, kendini de sevmez... kim ki kendini sevmez, yaşamayı da sevmez... bi denklem bu."

"Her şey... bütün kâinat... yoğunlaşmış enerjiden ibarettir..."
Musa'nın sırtı bir anda ter içinde kaldı. "Kadın şimdi de teorik fizik dersine geçti," diye düşünerek ürperdi.
"...neyin, hangi atomunu parçalarsan parçala, ortaya müthiş bir enerji çıkar... nerden gelir o enerji?.. Yoğunlaşmadan önce, kimin varlığından açığa çıkmış?.. Onu, hangi bilinç seviyesindeki sanatçı hangi korkunç baskı altında şekillendirip, incir yapmış, ağaç yapmış, taş yapmış, su yapmış?.. Enerji, kendiliğinden mi karar vermiş, yoğunlaşıp demir olmaya, altın olmaya, gümüş olmaya?.. Kendi gücü mü yetmiş de olmuş?.. Tanrı... sadece Tanrı..."

"Ben izole ettim evi... yağmurun sesinden de ıslattığı toprağın kokusundan da enfret ederim çünkü... bana ölümü hatırlatır..."
"Ölümü mü? dedi Musa, saf saf. "Ne ölümü be?" Erzurumlu Teyze'den dinlediklerini satarak devam etti:
"Bir kere, yağmur hayattır... ıslanan toprağın kokusu da yeni doğmuş bir bebeğin konaklı kafası gibi nefis bir..."
Misafir, elini sallayarak susturdu Musa'yı.
"Öff!.. Sen de ne şair ruhluymuşsun arkadaş... hiç işin aslını düşünmez misin?
"Neymiş o işin aslı?
"Toprak, koskoca bir leştir... onun kokusu da tabi ki leş kokusudur."
"Yanılıyorsun... Toprak hayattır... onca bitkiye hayat verir, sonra da o bitkilerle beslenen hayvanlara ve o hayvanlarla beslenen insanlara. Milyarlarca canlıya ev olur, barınak olur..."
"...mezar olur..."
"Efendim?"
"Onca ölüyü nereye gömerler Musa?"
"Toprağa ama..."
"Dur dur... ölüp giden şunca hayvan, bunca ağaç, şu kadar trilyon canlı, nereye karışır?
"Tamam... toprağa da..."
"Karışır da ne olur? Öyle kendi halinde kalır mı, yoksa biyolojik moleküllerine ayrılıp, toprağın bir parçası mı olur?"
"Orasını biliyoruz... n'olmuş  öyle olmuşsa?"
"Bütün ölüler, önce toprağa karışır, sonra da toprak olurlar Musa... yani toprak, aslında ölülerin leşinden ibaret, dünyanın boşluklarına sıkışarak onun şeklini almış amorf bi cesettir... o kadar... yağmurla burnuna gelen o koku da cesedin tozu, buharı, dımanıdır... hadi... o kadar hevesliysen, aç camı da dedenin, anneannenin, çürümüş bedeninden gelen tütsüyle sıva genzini...aç hadi aç..."
"Dur be..." dedi Musa, allak bullak olmuş bir ses tonuyla... "Anladık, sen de haklısın... ama ben de haklıyım... hayat da verir toprak..."
"O kadar olacak... denklemin tutması için bu şart çünkü..."
"Gene mi denklem?"
"Gene denklem... hep denklem..."

"Sen hiç, iki hidrojen, bi oksijen bi de hamsi diye su formülü duydun mu?

"Esasen, her insanın sevdiği şeylerin sayısı, sevmediği şeylerin sayısına denktir... denklem tutmaz yoksa..."

"Hee... her denklem gibi, insanın kendi iç dünyasını ayakta tutan denklem de dengeye muhtaçtır... hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevmediğini söyleyen biri bile denklemin diğer tarafına, nefreti ve sevgisizliğiyle denk ağırlıkta veyahut yoğunlukta, kendine olan, yaşamaya olan sevgisini koyuyordur""Evet," dedi Musa.
"Yoksa yaşayamaz Musa Efendi... yaşayamaz."

"Bakınız... biriyle tartışırken, hep yaptığımız bir hata vardır... nedir o hata?.. 'Şu adam lafını bitirse de ben de onun ağzının payını bir an önce versem,' diye düşünmek... bunu neden yaparız?.. Aslında, karşımızdakini dinler görünüp aklımızdaki kendi tezimizi dinleriz de ondan... yani o kişinin söylediklerini, kendi düşündüklerimizden izole ederek, sağlıklı bir zeminde değerlendiremeyiz.. kulaklarımızı o kişinin söylediklerine veririz, ama beynimizi vermeyiz... dediğim gibi, beyin, o sırada sadece kendi sesini dinlemektedir... ' Karşımdaki sözünü bitirse de, ben, şu aklımdakileri söylesem' ne demektir?
"Ne demektir?"
"Gayet basit... 'O konuşurken, ben, biraz sonra konuşacağım şeyi dinliyorum,' demektir... öyle değil mi?
"Çok doğru... haklısınız..."
"İşte, söylemek istediğim bu... Eğer, biriyle tartışmaya girdiğinizde pnu dinleyenin yalnızca kulaklarınız olmaması gerektiğine, beyninizin de dinlemesi gerektiğine inanıyorsanız, karşınızdaki konuşurken, duygularınızı, inançlarınızı, onun tezlerinden izole etmeyi bilmeniz gerekir"
"Anlıyorum galiba... eğer böyle yapabilirsem, kendi içimden yükselen seslerin, benimle tartışan kişinin sesini bastırmasına engel olurum"
"Muhakkak."
"...ve, karşımdakinin haklı olduğu noktaları da görebilirim."
"Bravo."
"Bu,  benim savunma mekanizmamın düştüğünü, zayıf bir kişilik gösterdiğimi ispatlamaz."
"Doğru. Bu, size bir şeyler söylemeye çalışan insanların, kendilerince haklı oldukları noktaları kabullenme basiretine sahip olduğunuzu gösterir. Yani, olaylara bir de onların baktığı pencereden bakabilme meziyetiniz olduğunu."

"Kırlara, ormanlara gitmek istiyorsan, kırlara, ormanlara gitmek istediğin için git... şehrin gürültüsünden kaçmak için gitme... çünkü gürültüden kurtulduğunu düşündüğün her an, gürültüyü beyninin içinde bulduğun an olur."

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Peri Gazozu


Yazar: Ercan Kesal
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: İletişim Yayınları

Leylak Dalı'm, -dilediğin gibi- keyifle okuyamadım bu kitabı :/
Çok teşekkür ediyorum, sevgilerimle :)

Doktor, senaryo yazarı, köşe yazarı, oyuncu Ercan Kesal'dan "yazar" olarak da söz edilmesini sağlayan, Radikal'de yazdığı yazılarının üzerine eklediği yeni hikayelerden oluşan ilk kitabı.
Dolayısıyla, benim için de Ercan Kesal'ın yazar yönüyle tanışma kitabı oldu...
Sunuş yazısında,  sinemasal bi' teknikle yazdığını ve okurun, yazdıklarını okumasını değil seyretmesini istediğini belirtmiş Ercan Kesal... Bunu başarmış da. 
Ortaya, Ercan Kesal'ın birbirinden can yakıcı, yürek burkan, okurun boğazına yumruk gibi oturan, gözlerini dolduran, içini sızlatan yaşanmışlıklarını size seyrettiren ama ''illa ki mesaj verme'' kaygısı taşıyan bi' anı kitabı çıkmış.
Mesajı da öyle gizli saklı vermiyor üstelik. "Ey yurdum insanı! Ne zaman uyanacaksın gaflet uykusundan?" gibi, son derece gereksiz vurgularla veriyor.
Kendini temsilcisi gördüğü siyasi görüşü-politik duruşu okuyucunun gözüne gözüne, ısrarla ve inatla sokan yazarlar bana hep sevimsiz gelmiştir. Bu sebeple ''Gerek var mıydı bu son vurgulara, ünlemlere, malumun ilamını yapmaya?'' düşüncesi sıkça geçti aklımdan.
Bana hiçbi' şey katmayan, bilmediğimi öğretmeyen, hayal kurdurmayan, düşünmeme ve hatta kendimce bi' sonuç/anlam çıkarmama bile izin vermeyen bi' kitaptı.
Ercan Kesal içini döktü, isyan etti, kötü yaşanmışlıklarından yanmış ciğerini gösterdi, babasına olan özlemini anlattı, çocukluk anılarından bahsetti; ben sadece dinledim/izledim.
İkinci kitabı "Evvel Zaman", farklı bi' yayınevinden çıkmış: İthâki. Olur da bi' gün okursam, beni şaşırtmasını, aynı tarzı devam ettirmediğini görmeyi isterim.
Gerçi, ismi ''Bir Zamanlar Anadolu'da'' olan filmin senaryo yazarlarından biri olduğunu, ikinci kitabına da isim olarak ''Evvel Zaman''ı seçtiğini göz önünde bulundurunca... İyimser olamıyorum.

Eleştirmen değilim nihayetinde, kendime notlar bırakıyorum burada sadece. Yıllar sonra dönüp baktığımda görüşlerimin ne kadarının değiştiğini/değişmediğini görmek istiyorum, hepsi bu.

Arka Kapak Yazısı:
''Vicdanımız kuruyor. Babalarını erken kaybetmiş yetim çocukların masum başlarını koyacakları göğüsler çoktan çöktü, farkında mısınız? Göğüs çöktükçe zulüm tepemizde kalıyor. Kavisli ve dolaşık geçmişimizse, bozuk düzenimizin telleri olmuş. Duyduğunuz sesler bu yüzden içli ve bu kadar derinden geliyor.

Şimdi bir türlü sığamayıp, delice bir kavgaya tutuştuğumuz, adına Anadolu denen şu kadim topraklarda, binlerce yıl önce hüküm sürmüş, bir Hitit kralının oğullarına bıraktığı vasiyete bakın isterseniz: 'Öldüğümde beni, usulünce yıkayın, göğsünüze yaslayın ve toprağa bırakın.' Bu kadar."

Hayatın en yalın ve en efsunlu meseleleri, ölüm ve yaşam, anne-baba-çocuk arasındaki zor muhabbet, büyümek ve yaşlanmak üzerine...
Vefalı bir oğulun gözüyle. Bilhassa ölümün, ölümle başetmenin olağanüstülüğü ve olağanlığı üzerine..."Alışmaya" direnen bir hekimin gözüyle.

Taşranın sıcak kucağı ve serin kasveti üzerine... Orayı hem içinden hem dışından bilen bir evladının gözüyle.

Türkiye'nin ipin ucundaki yakın tarihinin gölgesi... Kalbi avucunda birinin gözüyle.

Ercan Kesal'dan, aynanın kenarındaki fotoğraflar misali hayat parçaları, sohbet makamında insan hikâyeleri.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''...bütün sanat eserleri belleğe dayanır. Belleği billursu hale getirmenin, somutlaştırmanın araçlarıdır. Bir ağacın üzerindeki bir böcek gibi, sanatçı da asalak gibi çocukluğundan beslenir. sonra biriktirdiklerini harcar, yetişkin olur ve olgunluğu da son noktadır...diyor Tarkovski...* Katılıyorum.''

''Hayatımız, ''bir yumağın sürekli sarılmasıdır''. Yaşadığımız her şey, ardımıza takılıp gelmekte ve doğal olarak da birikmektedir. Yol boyunca ne yaşandıysa toplamaktadır çünkü.''

Kurban
''Eskiden ölülerini gömmeyip, bir kulenin tepesine, açığa bırakan kavimler yaşardı bu topraklarda. Topluluğun rahipleri kuleye gizlenip, yırtıcı kuşların ölüleri nerden yemeğe başladığını izlerlerdi.
Akbabaların ölüleri yediği kulenin adı: ''Sessizlik Kulesi.''
Türkiye'yi koca bir ''Sessizlik Kulesi'' yaptık sonunda...
Ölülerimizi zalimler yesin diye inşa ettiğimiz bir kule artık ülkemiz.
Saklanıp bir şeylerin arkasına, dilsiz rahipler gibi bakıyoruz ölülerimize.''

Yetimim, beni göğsüne yasla
''Neşet Ertaş'ın bir ''düz göğüslü saz'' hikayesi vardır. Sazlarını yaptırdığı Tavşancı Hüseyin'den düz göğüslü bir saz ister Neşet. Hüseyin Usta yapmaz... Aklına yatmaz nedense. Sazın göğsü bombeli olur çünkü. Neşet de onun çırağına yaptırır. Müthiş bir saz... Daha sonra herkes o saz gibi saz ister... Neşet Ertaş, niye düz göğüslü saz istediğini şöyle açıklar:
''Sazların zamanla döşleri çöküyordu... Göğüs çökünce teller yukarda kalıyor. Kavisli olunca da eşiğin altı yukarda kalıyor, göğüs aşağıda.
Göğüs çökünce daha içli daha derinden bir ses geliyordu. Oradan hatırlayarak düz göğüslü saz istedim.''

Ne alakası var baba!
''Biri kara tahtaya taş sözcüğünü yazmış ve avludaki tüm kuşlar havalanmış'' sanki.''

Ben büyüdüm baba
''Siyah beyaz bir film başlıyor az sonra. Garip bir film. Bir adam var, boyacı. Bir kadının resmine aşık. Kadın, ''ne yapacaksın resmimi, işte karşındayım, beni sev,'' diyor. Adam, ''resminle arama girme,'' falan diyor...''

''Adımızı sorarız birine,
o bize adını söyler'' * Edip Cansever
''Bir akşam, kendi çevirdiği Cengiz Aytmatov kitaplarıyla babamı ziyarete gelen Mehmet Abi (Özgül) geliyor aklıma. Çocukluğumun en güzel hediyesi. Aylarca içinde kaybolduğum, büyülü bozkır hikâyeleri. Hele o ''Cemile.''

Mühür
''Hiç, birileriyle aynı dünyada yaşamaktan utanç duyduğunuz anlar oldu mu?''

Bir de akıl vermiş: ''Oğlum bu memlekette keçi etine koyun eti damgası basar, satarlar. Sen sonra uğraş dur ben keçiyim diye. Mühür, koyun mührü. Artık koyunsun. Şimdi size bir basarsak ''komünist'' mührünü, ömrünüzün sonuna kadar çıkaramazsınız.''

''Karasevda demek, siyah bir mühür demektir. Sevdaya düşenlerin kalbinde mutlaka o mühür vardır.''
Onlarca otopsi yaptım. Bir o kadarına da katıldım. Neşter kalbe her uzandığında gözüm o mührü arardı.''

İpin ucundaki Türkiye
''Hayatımın en güzel, en coşkulu ve en pırıltılı yılları... Ha deyince elmayı dalından, yıldızı yerinden kopardığım, imkânsızın farkında olmadığım yıllar."

Üç tarz-ı hakikat ve biz
BİZ
''Belki de biricik mesele bu. Dünyanın bizimle birlikte kurulduğunu zannedip, kendimiz için sonsuz bir yaşam hayal etmek... Bu yüzden, bu kadar kalınlaştı derimiz. Bu yüzden dipsiz bir kuyuya dönmüş içimiz...''

Ölülerini unutanların ülkesi
BAHAR
"Eskiden el yazması kitapların içine "ya hafız,ya kebikeç" yazılırmış. Bu duanın, kitabı haşarattan, nemden ya da yangından koruduğuna inanılırmış. Ve yine rivayet olur ki bu yazının mürekkebi böcekler için zehirli olan düğünçiçeği bitkisinin suyundan yapılırmış. Özel bir mürekkeple yazılan bir tür muska yani: "koruyan, esirgeyen kebikeç" anlamında..."

Yaralarım nedendir?
"Bazı şeyler insana geri dönülmez yollar çizer. Bir sarsıntı, bir kırılma olur hayatınızda ve sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz."

"Yaşadıklarınızdan kan ter içinde kalırsınız. Ama bir şeye hâlâ inanırsınız nedense. Bu dünyada hâlâ rüzgârlar esiyor ve onlar sizin terinizi kuruturlar. Mutlaka kuruturlar..."

Arkadaşlara söyle, ölmeyi öğrendim
"Sonrası, litost. 2008'e kadar yaşadıklarımı düşündüğümde çoğu zaman çaresiz kalırdım anlatmak için, ta ki "litost"kelimesine rastlayıncaya kadar. Çekce bir kelime. Yalnızlık, hüzün, öfke, hayal kırıklığı,utanma, çaresizlik, isyan ve daha bir çoğu. Hepsini kapsayan bir kelime. Derin bir iç çekiş yani."

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Olduğu Kadar Güzeldik


Yazar: Mahir Ünsal Eriş
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: İletişim Yayınları

Sevgili Leylak Dalı'mın hediyesi kitabım...
Kapak fotoğrafının aile albümünden alındığını not düşmüş ve benim için yazmış-imzalamış, daha ne olsun? :)
Teşekkür ederim Leylak'ım :)

Mahir Ünsal Eriş öykülerini seviyorum. Çocukluğumu yaşadığım coğrafyada, ilk gençliğimi yaşadığım şehirlerde geçen öyküler olduğu için bir çoğu belki de...
İlk kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...'de yer alan öykülerinden daha çok sevdim bu kitapta yer alan öykülerini. O kitabını da beğenmiş olduğumu göz önünde bulundurunca şu anlamı çıkarttım; benim için, ''her yeni kitabı bi' öncekinden güzel olan yazar'' olma yolunda ilerliyor, Mahir Ünsal Eriş.
Bazı öyküler gözlerimi doldurdu, bazıları kahkahalar attırdı, bazıları da her ikisini aynı anda yapmamı sağladı; ''benim adım Feridun'' da olduğu gibi.

Hanimiş: ''Olduğu kadar güzeldik'' Yıldız Tilbe'den alıntıymış.

Arka Kapak Yazısı:
''Meydandaki çay bahçelerinden birine oturmak geldi içimden sonra. Çünkü Erdek bir kitap olsaydı, bu çay bahçeleri ilk cümlesi olurdu onun. Gelindi mi oturulmalıydı. Bir çay, birkaç sigarayla, kıyıda kayığında ağ onaran, çapari kösteği hazırlayan balıkçıları seyretmek, bir tost isteyip, bacaklarıma sırnaşan kedilere atmak, yakın masalarda konuşulanları dinlemek, birini bekliyormuş gibi ikide bir saate bakmak iyi gelebilirdi. Gelmeliydi en azından.

Yine yaz akşamları. Yaralı tekneler, küflü sesler. Erdek’te çay bahçeleri, bıkkın orkestra, tatsız garsonlar. Ezine, Susurluk, Bandırma, burası Ankara, orası Samsun! Yalandan bayılanlar, bilmezden gelinenler, kaybolan dayılar… Uykusunda ağlayan adamlar, pişmanlar, yorgunlar. Para için mırın kırın, laf dokunduran konuşmalar. Nerede bu Türkan Şoray?

Mahir Ünsal Eriş, sokaktan gelen gürültüyü, bangır bangır Yıldız Tilbe dinleyen evleri resmediyor. Bi gevezeleşip bi susanları, “iyi olalım be ne olur” diyenleri, helallik isteyenleri anlatıyor.

Olduğu Kadar Güzeldik, gazoza doğru çocuklaşan hikâyelerle çağlıyor, zamana dokunuyor. Eriş, hüzünlü mağlupların iyimser yazarı olmaya devam ediyor.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
sen o zaman parasız yatılıdaydın
''Abimle teyzem gelmişlerdi yanına. Seni evci çıkarıp Alsancak'ta bir otele götürmüşlerdi hani. Orada anlatmışlar bunları sana. ''Mahvoldum ben. Bittim. Babasız, sahipsiz, kimsesiz, zavallı bir kız oldum ben,'' diye yazmıştın bana, sanki ben de aynısından olmamışım gibi.''

benim adım Feridun
''Yaşa, işe, güce, itibara en ufak hürmeti olmayan bu acıya aşk acısı diyorlar. Kim olursan ol, seni saklandığın yerde er ya da geç buluyor, gelip göğüs kafesini ateşle sıvazlıyor ve sen içeride kapkara kurum tutuyorsun. Ağzını açsan, alevler püskürüverecekmişsin gibi, ciğerlerine damla damla kurşun eritiyorlarmış gibi. Kolay kolay geçmiyor, geçtiğinde de sen geçmiş olduğunu bile fark etmiyorsun. Yağmurlu havalarda sızlayan eski bir kırık gibi sızlayıp duruyor, kendini hatırlatıyor.''

''Bir de yalnızlık var, onu da hesaba katmak lazım. İlk başta onsuzluk sanıyorsun bunu ama değil, basbayağı yalnızlık işte. Aynalarda kendini görmekten sıkılacak kadar yalnızlık, yatağa yattığında kendi kokunu duymaktan öğürecek kadar... Kimseyi istemiyorsun yanında, ama durup durup da yalnızlıktan şikâyet edesin geliyor. Bir şeyden şikâyet edebilmek için bile insan lazım.''

''Tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından gençliğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun, fakat yine, biraz daha yaşlanmış halin kalıyor eline. Aynadan bakıyor sana öyle geçkin, yorgun.''

''Sevilirken, kendimize, sevdirmeye çalıştığımız zamanlardaki kadar bakmıyoruz çünkü hiç. Biri gelip bizi tezgâhtan alana kadar, bir manavın önlüğüne süre süre parlattığı elmalar gibi cilalayıp duruyoruz kendimizi. İlk ısırıktan sonra, ısırılan yerlerimizden kararmaya başlıyoruz ama.''

''Demek ki insan, yaşıyorsa nasıl olsa iz bırakıyor, bir zeytincinin paslanmış tabelasında bile olsa. İlla birilerinin kalbini dağlamanın lüzumu yok iz bırakmak için.''

''Bütün bu olandan bitenden, bütün yaşadıklarımızdan, yaptıklarımızdan, biriktirdiklerimizden, gördüklerimizden sonra illa ki ölecek olmak hakikati içimi burdu. Ölmek olmasa yaşamak ne güzeldi. Oysa insanlar sırf bir gün öleceklerini bildikleri için bu kadar çok seviyorlar yaşamayı. Ondan neşelenip duruyorlardı böyle her vesileyle, toplanıp.''

''Yaz akşamlarının insana yaşadığını hissettiren bir tadı var hakikaten de. Büyülü ve ölümsüz olmamaya içerleten bir tat''

işe çıkılacak gün
''Umut çok garip bir şey, insanı olduğundan daha aptal etmeye yetiyor.''

kanatlarımız olsa be Metin
''Adına yaşamak dediği, yıllar süren bir intiharın sonuna gelmişti demek. Daha fazla uzamasına dayanamamıştı.''

malibu
''Yürümeyi de, koşmayı da, düşmeyi de burda öğrendim. Ama kalkmayı öğrenmek için Bandırma'dan ayrılmam gerekti. Ananın babanın kucağındayken öyle tepe taklak düşülemiyordu çünkü.''

''Şehirlerarasında bunca kaza belki de hep bundan oluyor. Üzerinde dikkatle aynı hattı korumaya çalıştığın dev çizgiyi takip etmek o kadar sıkıcı ki, insan sıkıntısını bir şeyler düşünerek geçirmeyi seçiyor. Sonra da o daldığı yerlerde öyle derinlere iniyor ki gerçek dünyaya dönemeden başka bir dünyaya geçiveriyor.''

stoper
''Hayat, kendini öyle bir gelip senin karşına koyuyor ki, hayallerini, umutlarını, çocukluğundan, gençliğinden beri kurduklarını yutturuveriyor sana.''

''Göz göze gelmemeye çalışarak uzaklaşıyor yanlarından, hayat da öyle geçip gitmiyor mu, biz güzel şeyler yapmaya .alışırken, tam da en güzel şeyler oluverecekmiş gibiyken. Öyleyse yaşamak, hayata karşılık hayallerden vazgeçtiğimiz bir kaybetme biçimidir.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kün


Yazar: Sezgin Kaymaz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2013
Yayınevi: İletişim Yayınları

Okuduğum ilk Sezgin Kaymaz kitabı olan Lucky 'nin gönderisinde ''Sezgin Kaymaz ile bu kadar geç tanıştığıma pişmanım.'' demiştim, ne kadar eksik demişim meğer.
Kün'ü okurken kahkahalar attım, sinirlendim, öfkelendim, telaşlandım, merak ettim, ağladım...
Bilmiyorum sizler de kendinizi hikayenin akışına kaptırır mısınız ben gibi, sanki kitabın içinde -dokunulmaz/görülmez bir bölgede- olaylara tek tek şahitlik eder, kahramanları destekler-köstekler misiniz?
Bunu Sezgin Kaymaz kitaplarını okurken hep yaşayacağım sanırım. Mümkün değil, sadece ''okuyucu'' olarak kalamıyorum. Bahsedilen kokuları duyuyorum, tadları dilimde hissediyorum, sıcaksa terliyor, soğuksa üşüyorum...
Şimdiden hangi kitabını okuyacağımı düşünüyorum.
Sezgin Kaymaz'la henüz tanışmadıysanız benim gibi geç kalmayın; ben kendime bu kötülüğü yaptım, siz yapmayın :)

Arka Kapak Yazısı:
''Ankara Çayı, bağrına şefkatle basıp muhafaza ettiği sivrisinek larvalarını usul usul kabuğundan salıyor, evlâd-ı haşerattan dokunmuş vızıltı pikesini, ana avrat sövmüşmüş sövmemişmiş hiç aldırmadan civardan geçenlerin burun deliklerine, kulak memelerine doğru sallıyordu. Şımarık şımarık bahar müjdesi vereceğiz diye uçuşan kavak pamukları, terli enselere, çıplak alınlara yapışıp kaşındırarak milleti illet ediyordu. Börtü böcek antenini sallıyor, kıllı bacaklarını sıvazlıyordu. Danaburnu topraktaki tohuma, uçuç böceği yapraktaki bite, tırtıl yaprağa, solucan toprağa saldırıyor, peygamberdevesi alayına saldırıyordu. Çocuk yaşta beyaz bulutlar havai gökyüzünde uzun eşek oynuyor, kararsız tavırlarla kâh yavşayıp kıç kıça sokuluyor, kâh gâvur görmüş gibi kopup birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.

Bahar gelmişti''

Kün, yani ‘Ol’... Neleri neleri olduran bir roman, Kün. Ölülerin daha da ölebildiği -ya da tam ölemediği-, cami imamıyla ateistin birbirini ‘aydınlatabildiği’, köpeklerin (hem de Konya ağzıyla!) konuşabildiği, el kadar oğlanın kendisine el kaldıranı haşat ettiği bir âleme kapı aralıyor. Şerefsizler şerefsizliğin gözüne vuruyorlar, ‘iyiler’ canını dişine takıyor, feleğin zarı hepyek de gelse bir bakıyorsunuz altı kapı alıyor.

Sezgin Kaymaz, kendine özgü üslûbu ve hâlesiyle, yine eğlenceli ve ürpertili bir hikâye anlatıyor. Anlattığı hikâyenin heyecanıyla anlatışın neşesi yine birbirini coşturuyor.

‘Sıradan’ denen insanların ‘sıradan’ denen hallerinin ve dillerinin usta yazarı, Angara’nın kıyısına, rengâhenk bir Konya dekoru kuruyor ayrıca - Eski Konya. Eski taşra yaşantısı… Sezgin Kaymaz’ın gizemine, mizahına, olay örgüsüne, anlatıcılığına tutulanlar kadar, ‘yerliliğine’ de tutulanlar yok mu? Kün, her zevke yetişiyor, her şeyi olduruyor!''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Kadınlar iki 'X', erkekler bir 'X' bir de 'Y' kromozomu taşırlar. Yirmi üç homolog çiftten oluşmak şartıyla.
Hâl bu ise, kadın milletinde kırk altı tane 'XX', erkek milletinde kırk altı tane mikroskobik 'XY' kromozomu var demektir. Sapına kadar erkek bir pala, 'Sapına kadar erkeğiz evelallah!' böbürünü bu mikroskobik kimyaya borçlu olduğunu bilmez. Daha da bilmediği, erkeği erkek yapan 'Y' kromozomunun erkek vücudunda bulunan 'erkek hücrelerindeki' toplam DNA sayısının taş çatlasa kırkta biri olduğudur. Yani 'Sapına kadar erkeğiz evelallah!' diye diye kaldırmış gezen bir fallus hayvanı, kendisinin bile kırkta biri kadar erkektir en fazla. Fecaat, değil mi?''

''Varlık, kadındır.
Dişidir yaratım süreci, erkek değil.
Tarlayı kaldır at, sabanı nerene sokacaksın bakalım.''

''Uçtu gitti Ayşegül...''
''Yaklaştığım mezarın elli derecelik bir açıyla yan yatmış başucu taşında böyle yazıyordu. Ruhuna Fatiha falan değil. Uçtu gitti Ayşegül...' Anneye babaya yakılamayacak kadar yanık bir feryat. Çok yanık. Bir evlâttı Ayşegül, belli. Hızlandım. 'O gitti, biz arkasından bakakaldık.' der gibi... 'Uçtu gitti Ayşegül...'

''Ölüm hâli, hayatta olma hâlinden farklı olarak ne olduğunu bilme haliydi. Öte taraf değildi ölüm tarafı, ara taraftı. Bu nedenle ölüler ve diriler kesin olarak ayrılmazdı birbirinden. Birinin bedeni toprağın üstünde olurdu, diğerininki altında. Ama ölünün ruhu, dirinin ruhundan yüz bin kere daha diri olurdu. Belki çok daha diri.
Ancak yine de çok farklı bir boyuttu ölüm. Farklı bir mekân, zamana ait olmayan bir zaman... Ölen insan, hayatı boyunca üstüne kapalı duran ağır kapağı yukarı kaldırır, nihayet kabuğundan çıkar, kâinata gören gözlerle ilk defa bakarak hakiki hürriyete çok yaklaşırdı.''

''Ölüm, 'Yaşıyorum' iddiasında olan kısacık dünya uykusundaki insanoğlunun bilmediği, bu tarafa geçmedikçe de bilemeyeceği upuzun bir yaşama şekliydi meselâ...''

''Aşık adam yılmaz, canını sakınmaz, üzülme, utanma nedir bilmez. Değirmen taşının altına girmiş gibi ezilip unufak olur da 'bunaldım' demez. Aşık, aklını çöpe atıp 'Aşk bana yeter' diyen adamdır. Tahammül kelimesi yoktur onun lûgatinde; tepeden tırnağa rızadır, kabuldür... Aşık budur kızım... Sen de bu musun? Başına bir sürü dert, illet gelecek bu saatten sonra ve sen tahammül etmeyecek, 'ne olacaksa o olur' deyip her geleni aşkın meyvesi gibi derecek, toplayacak, kucaklayacaksın... Son defa soruyorum; aşık mısın kızım?''

''Başkalarının baktığı yerden baktığında başka bir hayat göreceğini bilirdin; eyvallah. Misâl, dindarsan, hayatı sevap ve günahtan ibaret görürdün, obursan makarnadan, mantıdan, etli ekmekten. Ölsen başka bir şey göremezdin. İnsan olarak; hayatın boyunca sana 'DOĞRU' diyerek kaktırılan şeylerden ibarettin. Bu nedenle deliliğin de delilik olabileceğine pek inanasın gelmezdi. Normalin altı delilikti tıbba göre. Peki normalin üstü? O da delilikti tabii...''

''Bütün bir şehrin akıl trafiği sağdan akıp seninki soldan akıyorsa ''Bende bir yanlışlık var.'' dersin. Ancak Hüdai Ağa; ''Bu millette bir yanlışlık var. Hepsi ters şeritte gidiyor.'' diyebilen bir adamdı. İnadından, çokbilmişliğinden, küstahlığından değil; adamlığından.''

''Ne tuhaf! Düşünmenin para etmediğini de gene düşüne düşüne keşfediyordu insan. Düşünmemesi gerektiğini düşüne düşüne buluyordu. Şimdi oturup seyretme faslındaymış gibi geliyordu ona. Düşündüğünden daha fazla şey öğreniyordu sırf seyrederek çünkü.''

''İmkânsız imkânsızdır. Mucize ise mucize. İkisinin arasında dağlar kadar fark var.''

''Adalet var mıydı bu dünyada? Acaba Allah ara sıra dönüp 'Kullarım ne yapıyor bakalım?' diyor muydu? 'Onları attım oraya; ben olmazsam yollarını şaşırırlar. Bir çeki düzen vereyim.' falan?
Allah var mıydı?
Şüpheliydi, günahı boynuna. Vardıysa bile, bunlara öğretilen, şefkât eli her daim kullarının üzerinde bir Allah değildi o. Ne getirip adaleti kondurmuştu dünyanın göbeğine, ne de kullarının işine karışıyordu. Salmıştı zamanında kendi pisliklerinin içine, ölüp de yanına geleni hesaba çekiyordu.
Yaratmış, bırakmıştı.
Karışmıyordu.''

''Ah düşünmese, şu işten uzak tutabilse aklını... O zaman gönlüyle hareket edebilirdi. Gönlün; 'Şu olmasa daha iyi olur.' diye bir bilgiçliği yoktu.Mukayese aklın işiydi, gönlün değil. Gönül bir seferde verirdi hükmünü ve o hüküm gerçekten sana ait olurdu. Oysa aklın verdiği hükmün içinde, senden başka yüz bin kişiye ait yüz bin nas olmak zorundaydı.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Lucky


Yazar: Sezgin Kaymaz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2000
Yayınevi: İletişim Yayıncılık

Sezgin Kaymaz ile bu kadar geç tanıştığım için pişmanım.
Canım arkadaşım Aslı ''sana bi' kitap seçtim'' dediğinde anlamalıydım aslında karşıma ne çıkacağını ama bu kadar vurucu, akmayıp çağlayan, insana beş dakikada beş farklı duyguyu dibine dek yaşatan bi' kitap beklemiyordum açıkçası.
Sevgili Sezgin Kaymaz'ın (sevgili dedim yazara iyi mi? nasıl sevmişim varın siz hesap edin) tüm kitaplarını hemen bugün almaya karar verdim. Yazarın bir diğer kitabı ''Kün'' şu an kitaplığımda. Araya bi'kaç kitap aldıktan sonra onu da okuyup paylaşacağım.
Dilerim sizler de en az benim kadar severek okursunuz.
LAK-LUK-LAKİ / ZIKKIMIN KÖKÜ

Arka Kapak Yazısı:
''Lucky, o sırada sitenin bahçesini, siteyi Batıkent'e bağlayan caddeden ayıran bahçe duvarına doğru füze hızıyla gitmekteydi. Kim görse, duvara çarpacak derdi, ama tabii ki öyle bir şey olmadı. Sanki havada fren yaptı it! Sonra zarif bir iniş yaptı donmuş toprağa. Hiç kaymadı ayakları. Aynı zarafetle olduğu yerde yüz seksen derece döndü. Kendisini çağırıp duran adama bakarak boynunu eğdi, donup kurumuş çimlere burnundan sıcak hava püskürttü, sağ patisiyle bir boğa gibi eşeledi durduğu yeri."

Lucky adlı muzır bir Doberman sayesinde ve kaderin cilvesiyle yolları kesişen insanların hikâyelerini anlatıyor Sezgin Kaymaz. İnsanın ağzından köpeği anlatmakla kalmayıp köpeğin gözünden de hayatı izlememize imkân tanıyor. Muhabbeti bol, neşesi de hüznü de eksik olmayan bir roman.

"Bu 'puşt, dalavereci, üçkâğıtçı, yılan ruhlu, ispiyoncu ve yalancı, şerefsiz ve haysiyetsiz' köpeğin peşinden, Mevlana'dan, Nietzsche'den, Âşık Veysel'den (hatta bazen bizzat Lucky'den!) deyişlerin rehberliğinde Ankara'nın bütün alemlerini dolaştık, milletvekillerinden ev kadınlarına, taksicilerden orospulara, çeşit çeşit hayata girdik."
Aksu Bora''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Uyku ölümün ikiz kardeşidir Mücellâ Hanım,' demişti Tahsin Bey ona mütemâdiyen. 'Bu kardeşe yakından bak ki, öteki kardeşi görebilesin... yum gözlerini, uyu, o tarafa yaklaş, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa bir başka gün, o derin uykulardan birinde, torunlarını kucağında hoplatmayı başarabilirsin,' demişti Tahsin Bey ona mütemâdiyen. 'Talep et Allah'tan, kızını, torunlarını, damadını görmeyi, onlarla uykuda olsun öpüşüp koklaşmayı, can cana sevişmeyi dile ve bu dilek, bu arzu ile dal uykuya,' demişti Tahsin Bey ona mütemâdiyen. 'Tuz yalayıp da uykuya dalan adam, rüyasında su görmez mi? Karnı aç uyuyan, ekmek görmez mi? Çişi gelen, yüznumara görmez mi? İhlâs ile, murâdına erdirileceğine olan kuvvetli inanç ile, tuz yalamış da susamış gibi, aç kalmış da midesi kazınmış gibi uyu,' demişti Tahsin Bey ona mütemâdiyen.''

''Annesinin gençlik, kendisinin çocukluk günleri geldi gözünün önüne. Babası yeni ölmüştü. Dün gibi hatırlıyordu. Kadıncağız, kafasına, komşular tanıyıp da haline acımasın diye kara çarşafı geçirir, elinde bir kıl çuval, akşam pazarlarını dolaşıp, tezgahlardan dökülen buruşmuş, pörsümüş sebzeleri toplardı bir kap dolusu çorba pişirmek için. Sonra derli toplu giyinip, kasaba gider, 'köpeğe kemik ve mangal silmek için kuyruk yağı' isterdi. Yağ alabildiği gün, mutlaka havuç kızartırdı evde ki, Kemalettin bayram ederdi o zaman.''

''Oğlum,' diye söze başladı Tahsin Bey Ender'e bakarak '...kanser hastaları dayanılmaz acılar çektikleri hâlde, niçin onları hapsetmezler de ruh hastalarını hapsederler?' Ondan taraftaki kaşını kaldırarak Ertuğrul'u kastettiğini belirtti. '...çocuk çok güzel bir şey söyledi... kuduz insan ısırır mı ki kuduz hayvan ısırsın? Ben cevaplayayım; ne o ısırır ne öteki... çünkü; ısırmak dişte değildir, içtedir...' İmân tahtasına başparmağıyla sertçe birkaç defa vurdu. '...ruhtadır... karakterde, huydadır... hasta hayvan da hasta insan gibi anlayış ister, merhamet ve şefkat, ifâkat ve rikkat ister... yardım ister... 'Hoşt' dersen, 'kışt' dersen, ağrılı yerlerinden tutup da çekmeye, itmeye kalkarsan, o da sana kendi silahıyla mukâbelede bulunur, ne yapsın?''

''Kimse Tahsin Baydur'a biraz daha oturması için ısrar etmedi. Çünkü, ısrara felaket kızardı Tahsin Baydur. Oturacak olan otururdu. Kendiliğinden oturası olmadığı hâlde, senin ısrarların yüzünden, istemeye istemeye oturan, kalkıp gittiği takdirde ayıp etmiş olacağını, dost kaybetmiş olacağını, kendini fazlasıyla adam yerine koyup naza çekiyormuş gibi görüneceğini ya da bilâkis oturmakla bağ bağışlamış olacağını, ısrarcıyı ihyâ etmiş olacağını düşünüp de metazori oturan adam, orada oturan adam olmaktan çıkardı. Ya tepeden bakan, hor gören bir yabancıya dönüşürdü ya da alta düşen, mahsur kalan bir rahatsıza, kararsıza.''

''Yoksa, 'Allah ıslâh etsin, akıl fikir ihsân eylesin' her cenâzede görülüyordu; merhûmun sevenleri, evlerine yaşlı gözlerle çekilip öncelik listelerini alt üst ediyorlar, hayata çok daha başka ve çok daha yüce bir gözle bakmaya başlıyorlar, üç gün sonra da yeniledikleri listeyi yırtıp atıyor, eski listeyi duvarlarına asıp önünde secdeye geliyorlardı. Çünkü unutuyorlardı. Hayır! Unuttukları yitip giden kişi değildi hiçbir zaman. Unuttukları o kişiyi yitirdiklerinde hissettikleri derin acıydı. Acıları unuta unuta insan, insanlıktan böylece çıkıp gidiyordu.''

''Hiçbiri burda büyümedi o ağaçların... hepsini parayla satın aldım ODTÜ'den... köküyle, kök toprağıyla beraber getirip diktiler... bana, elimizde büyüyenlerin, toprağımıza upuzun köklerini salanların bile bir gün sökülüp alınabileceklerini hatırlatıyor... mal veya insan... hiçbir şeyin hiç kimseye ait olmadığını hatırlatıyor...''

''Sıçtırtmayın şimdi Laki'nizden recâ ederim!' dedi. 'Çirkini çirkin yapan ismi değil cismidir... çok afedersiniz ama, benim sıçtığım bok kadar bile kıymet-i harbiyesi olmayan o kancalı tenyanın, o kanamalı basur memesinin, o kan çıbanının, o... o... çok hırslandım, affınıza mağrûren söylüyorum, o götümün kenarının adı şu olmuş bu olmuş, zerre umurumda mı zannediyorsunuz?''

''Yavrum...' dedi. '...bir milyon sene önce kopup düşmüş kuyruğumuz, hâlen daha kıçımızın üstündeki kemiğe 'kuyruk sokumu' diyoruz... bize de üzerimizden bir milyon yıl geçse 'orospu' diyecekler... kurtuluş yok...''

''Tesâdüf diye bir şey yoktur.' Tek kaşını kaldırarak cevaplamakla yetinmişti Tahsin Bey. 'Her şey kesin bir planın, keskin bir planlamanın kaçınılmaz sonucudur.''

''Başkasının canını sıkmasına izin
veren kişi, canını sıkan kişiden
daha sefildir!
SAMUEL BUTLER

''Ve biz de insanız, öyle mi?' dedi. 'O köpek... kendisini bin bir ezâ ile üzse bile vazgeçmiyor sevdiğinde, biz istediğimiz bir tek şeyi vermesin, en sevdiğimiz kişiden soğuyuveriyoruz...''

''Ne demişler? Kadının yoksa parası, dibindedir kumbarası... çok köşeye sıkıştırırsan, çoluk çocuğuyla çok aç açık bırakırsan ya zorla ırzına geçiverirler, o da 'olan oldu' deyip işe başlar, ya da kendiliğinden o yolu tutturur gider... her kadının, kumbarasının yerini keşfetmesi an meselesidir...''

''İnsan kendisini bildi mi her şeyi bildi demektir!
TEBRİZLİ ŞEMS''

''Bir siyah camdan bakarsan her yana
Kapkaranlık akseder çevren sana
Kör değilsen gör, bu 'körlük' körlüğün
Bed iken sen, olmaz mı 'bed' gördüğün?
MEVLÂNÂ''

''Sen tutup parmakla örtersen yüzü
Ya nasıl görünsün artık gökyüzü?
Ey gören göz, her yüzde gûya bir kara
Kendi ziftin bil ki vurmuş onlara!
MEVLÂNÂ''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sinek Isırıklarının Müellifi


Yazar: Barış Bıçakçı
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2011
Yayınevi: İletişimYayınları

Arka Kapak Yazısı:
“Cemil’in bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraştığını da biliyordu Nazlı. Ev, iplik parçalarıyla, kırpıklarla dolu oluyordu, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralarla ve partal fikirlerle. Yaşamak bu küçük evde de eksik kalıyordu; elli dört metrekare içinde Cemil’in yetişemediği, tamamlayamadığı şeyler vardı. Sessizlikler vardı. Hissettiği şeyi tam o anda kimseye söyleyememiş Cemil’in kuytuya köşeye bıraktığı sessizlikler, yutkunmalar ve toz.”

Aşk üzerine küçük bir roman.
Toplu konutta aşk ama...

Edebiyat üzerine küçük bir roman.
Edebiyatla hayatın birbirine karıştığı ama...

Arkadaşlıklar üzerine bir roman.
Hepsi üç kişi ama...

Barış Bıçakçı’dan yeni bir kitap. Aması yok.''

(Öyle iyi yazar, böyle güzel kitap diye devam eden ''reklamlar'' kısmını paylaşmıyorum.)

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Kadınlardan ne çok şey istiyoruz, diye düşünüyor Cemil. Bizi affetsinler, bize memelerini göstersinler ve ölümsüzlük versinler.''

''Kitaplar bir bakıma başarılmış, tamamlanmış şeylerdir. Oysa hayat başarılamayan ve tamamlanmayan şeylerle doludur. Siz dalgaların arasında boğuşurken bütün edebiyatçılar kıyıda güneşlenip matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi Güney Amerikalılar kıvırıyor bu edebiyat işini.''

''Aforizma... Hani şu kahvaltıda ekmeğin üzerine sürdüğümüz beyaz ve kıvamlı şey. Sizi beslemez ama tok tutar. ''Doğru!'' dedi Cemil.
''Günümüzde pek çok yazarın kitabı aforizmalar toplamından başka bir şey değil. Atık romanın, öykünün kendine özgü dünyasını bulamıyoruz.'' Parmaklar yine birbirine sürtüldü. ''Kolayca dolaşıma girecek cümleler... Edebiyat ne yazık ki kolayca dolaşıma girecek cümlelere dönüşüyor. İnsanlar birbirlerine yazacakları, söyleyecekleri ifadeler peşindeler. Has okuyucuyu da aşındıran bir şey bu.''

''İnsan yalnızca bir beden olmayı kaldıramıyor, bu çok belli, diye düşündü Cemil. Halbuki yalnız bedeniz ve bununla baş edemediğimiz için ruh diye bir şey icat etmişiz. Doğrusu parlak fikir!''

''Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.''

''Çünkü aşk başta anlam olmak üzere pek çok şeyi karşısına alır, huzuru örneğin, kararlılığı ve dengeyi. Kendi kendine sözler verirsin. Boşunadır.''

''Halbuki sızıntı hep vardır, ip gibi, yaşadıklarımızdan, okuduğumuz kitaplardan, seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır.''

''Aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından bir başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. Şu da yeterince açık değil mi: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.''

''Ağaçlardan bahsediyordu Cemil mektubunda, karanlık ve sessiz ormanlardaki ağaçlardan, onların gövdelerinden. ''Çizgiler, desenler, hatta resimler var bu gövdelerde. Falcılar baksalar kim bilir neler görürler, kavuşmalar ve ayrılıklar.''

''İş bahane, oraya kelimeleri aramaya gittin. Kelimeleri seviyorsun, bazen insanlardan bile fazla. Bardağın dibinde kalan çayı otlara doğru savururken, oluklardan yağmur suyu boşalırken, bir hatıra gözün kan gibi oturduğunda şıp diye bulacaksın onları, kelimeleri. Dokunmak isteyeceksin onlara, onları ceplerine doldurmak isteyeceksin.''

''Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.''

''Şimdi bozulmuştu, kurma düğmesi dönmüyordu. Zembereği kırılmış olabilirdi,  durmadan başa dönmek yorar, metalleri de insanları da. Dörde on kalanın kesinliği de yol açmış olabilirdi zembereğin kırılmasına, çünkü kesinlik de yorar.''

''Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.''

''Yaşamak ilerlemek olamaz, diye düşünüyor Cemil, ama geride bırakmak olabilir.''

''Çünkü zaman geçiyor, zaman geçiyor ve ahlak hiçbir zaman cankurtaran olmadı, o hep ayağa bağlanan bir taştı. Doğrudan dibe gidersin. Doğrudan.''

''Can sıkıntısından kurtulmak için fal bakan kadında zamana şımarıkça sahip olma hali vardı çünkü ancak bir şeye sahip olan ondan sıkılabilir.''

''Cemil, gerçekten de zihinde anların toplanarak süreklilik kazandığını biliyor, oysa hayatın sürekliliği hem birbirine eklenen hem de birbirini eksilten anların sürekliliğidir.''

''Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor.''

''Bir yerde, insan kanının deniz suyuyla aşağı yukarı aynı kimyasal bileşime sahip olduğunu okumuştum. Kan, yaşamın ortaya çıktığı ilkel okyanustan bize kalan bir yadigarmış.''

''Ben doğru dürüst konuşamadığım, konuşmaktan tat almadığım birine aşık olamam. Konuşmak için de ortak bir dil, ortak bir duyarlılık gerekir değil mi? Ortak dili bulmanın zorluğundan söz ediyorum. Kibir değil bu!''

''Konuşamadığın birine aşık olamayacağını söylemek bence bir gerçeğin üzerini örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil,'' dedi. ''Uyarsan huzurlu olacağın bir kural bulmaya çalışıyorsun sen.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Oğullar ve Rencide Ruhlar


Yazar: Alper Canıgüz
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2004
Yayınevi: İletişim Yayınları

En nihayet 5'lik dedektif Alper Kamu ile tanıştım :)
Büyümüş de küçülmüş, evlere şenlik zibidiyle...
Çok pis, çok küfürbaz, çok kötü kalpli ve de numaracı!

Çocuklar hakkındaki düşüncelerimi doğrulamak için yaratılmış bir karakter.
Sevdim :)


Arka Kapak Yazısı:
''Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.
Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyordum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri haline geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyordum.
Hayatımdaki tek iyi şey artık anaokuluna gitmek zorunda olmayışımdı. Zarardan kar. Uzun süre annem ile babama anaokulunun bana göre bir yer olmadığını anlatmaya çalışmıştım aslında. Bütün rasyonel dayanaklarıyla. Hiçbir işe yaramamıştı maalesef. İlla ki uykumda kan ter içinde tepinmek, servis minibüsü kapıya geldiğinde küçük çaplı bir sinir krizi geçirmek gibi yöntemlere başvurmam gerekecekti derdimi anlamaları için. Kepazelik. İnsanı kendinden utandırıyorlardı."
Alper Canıgüz, Tatlı Rüyalar'dan bilinen sürükleyici diliyle, 5 yaşındaki bir çocuğun içine düştüğü bir hikayeyi anlatıyor. Yaşının avantajıyla her yere girip çıkan, hem filozof, hem fırlama bir oğlan... Hikayeyi ve "karakteri" çevreleyen semt hayatı ve mahalle atmosferi de, bizzat karakter kazanıyor, anlatıda...
Polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatın tadlarını ustaca kaynaştıran, olağanüstü özgün, çok iddialı bir kitap.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Erkenden kalkıyor, kahvaltımı edip öğle yemeğine kadar kitap okuyordum. Dostoyevski, Oğuz Atay ve çerez niyetine Nietzsche. (Şaka yapıyorum canım, sıkı adamdır Posbıyık. Korkaklığın insanı bu kadar yaratıcı kılması büyüleyici!)''

''Söyle bakalım küçük, ne yapmayı düşünüyorsun büyüyünce?''
''Cehennemde çiçeklendirme yapmayı düşünüyorum.'' Hemen çekti elini kafamdan. Defolup gitti sonra da başımdan.''

''İkisini de ayağımın altına almam bir dakika bile sürmedi. Bu beceriyi nasıl edindim bilmiyorum ama iyi dövüşürüm. ''Pes mi lan?'' diye sordum iki dizim ikisinin sırtında. ''Pes,'' dediler, ben de kalktım tepelerinden. ''Bir daha görmeyeyim Ertan'la uğraştığınızı,'' dedim. Koyun gibi bakıyorlardı suratıma. Arkamı döndüğüm anda üstüme çullandılar. Ellerinden kurtulup bir defa daha benzettim adileri. Bu kez bileklerini gözlerinden yaş gelinceye dek burktum ve bırakmadan önce yemin ettirdim bir daha kalleşlik etmeyeceklerine dair.
Bu olaydan sonra bana saygı göstermeye başladılar. Şimdi aramız iyi sayılır ama biliyorum, bir açığımı yakalasalar acımazlar. Hiç güvenilir tipler değillerdir anlayacağınız. Sorun değil, en azından insan doğasını gerçekçi biçimde yansıtıyorlar. Ayrıca her halleriyle hayli neşeli, eğlenceli çocuklar. Bazen merak ediyorum hayatta kaybetmeye mahkum olduklarının farkındalar mı diye.
''Hayreti mucip!'' diye bağırdı yarım metre mesafeden, yan yana duran on misketin hiçbirini vuramayan Kansız Celal. Cemalettin atışını yapar yapmaz yerinden fırlayıp sümüğünü çeke çeke misketlere doğru koşmaya başladı. Belli ki Kansız Celal'in onları kapıp kaçmasından korkuyordu. Bayılıyorum bunlara. İlişkileri mutlak bir güvensizlik üzerine kurulu. Her ikisinin de her an birbirlerine her türlü puştluğu yapmaları meşru. Darılmaca, gücenmece yok.''

''Annem, sokaktan geldikten sonra elini ayaklarını yıkamadan selam versen ev mikropların istilasına uğrayacak sanır.''

''Karlar Kraliçesi, işi gücü hainlik ve fesatlık olan Laponya'lı bir cadıymış. Sözü geçen pis karı öyle bir ayna yaptırmış ki, bu aynaya yansıyan tüm görüntüler güzelliklerini yitirir, iğrenç ve kötücül şeylere dönüşürmüş; dünyayı bir kez oradan görenler anında taş kalpli, berbat insanlar oluverirlermiş. karlar Kraliçesi'nin çömezleri, dalgayı yeryüzünün her köşesine götürüp milletin suratına tutarlarmış. Kraliçe de bundan sapıkça bir zevk alırmış. Fakat uçarak seyahat ettiklerini çıkarsadığım bu gerizekalı çömezler bir gün aynayı ellerinden düşürüp kırmışlar. Gelin görün ki, bu kaza hiç de insanlığın hayrına sonuçlar vermemiş. Tuzla buz olan aynanın tozları kuzey rüzgarlarıyla dünyanın dört bir tarafına dağılıp, onun bunun gözüne girmiş; ortalık bok heriflerden geçilmez hale gelmiş.''

''İyilerin dostu, kötülerin amansız düşmanı gürültülü bir şekilde boğazını temizleyip, ''Kaç yaşındasın sen?'' diye sordu bana sertçe. Sanki cinayeti benim işleyip işlemediğimi soruyordu.
En sinir bozucu tavrımla beş saniye kadar konuşmadan gözlerinin içine baktıktan sonra babama döndüm, ''Ben kaç yaşındayım baba?''
Babam bıyık altından güldü. ''Beş.''
Sol elimin üç parmağını gösterdim adaletin ateşli savunucusuna. ''Kanun namına beş.''
Kadife eldiven içindeki demir yumruk babama dönüp homurdandı. ''Bu ne biçim çocuk yahu?''
''O biçim çocuk,'' dedi babam tükenmez kalemi parmaklarında çevirerek.''

''Gidip etajerimden Gönül Teyze'nin hediyesi, oyuncak tabancayı çıkardım. Şarjörüne kırmızı renkli plastik mermi yerleştirip tekrara yatağa döndüm. Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencerenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Bunu hemen hemen her gece yaparım aslında. Sanki pencerenin öbür yanında Tanrı'yı görüverecekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. Üstelik keman biçimli kafası ve şakaklarında iyice seyrelmiş saçlarıyla havada süzülürken hayal ettiğim bu Tanrı, üst kat komşumuz Hasan Amca'ya fena halde benzemektedir. Bunun nedenini kısa süre önce anladım. Babam bana yüce yaradandan söz ederken, onun yukarıda yaşadığını anlatmıştı. Benim için yukarıda yaşayan kişi Hasan Amca'ydı. Neden karısı Sevim Teyze değil de Hasan Amca? Erkek egemen kültür yüzünden mi? Bunlar nasıl işleniyordu beyinlere? Aniden yorganı kafama çekip tabancayı şakağıma dayadım ve tetiğe bastım. Kafatasımda bir zonklama hissettim. Fiziksel acı düşünceleri dağıttı. Gerisini hatırlamıyorum.''

''Çocuklara bakıp da saflık, masumiyet ve güzellik edebiyatı yapanların aklına şaşarım. Ben bizimkilere bakınca, insanoğlunun en alçakça eğilimlerinin en çıplak hallerinden başka bir şey görmüyorum. Kendimi onlardan farklı bir yere yerleştiriyor değilim. Sadece ben, hasbelkader, içimdeki çirkinliği dışavurmanın daha rafine yöntemlerini geliştirmiş bulunuyorum.''

''Birlikte çıkıp yeni binaya doğru yürümeye başlamıştık. On beş-yirmi adım atmamıştık ki beklediğim soru geldi. ''Ne zaman başlıyorsun okula?'' ''Ben okula gitmeyeceğim.'' Saflığıma güldü Kerim. ''Olur mu okula gitmemek hiç? Okuyacaksın ki adam olacaksın.'' ''Sen adam değil misin?'' ''Adamız da yani...''
''Boş ver bu işleri Kerim Abi,'' dedim. ''Sen söyle hele, hangi partiyi tutuyorsun?''
Şaşkın şaşkın suratıma baktı. İdarenin casusu muyum acaba diye düşünüyordu sanırım. Kafasını dikip, ''Ekmek partisi,'' dedi.
''Öyle bir parti yok ki,'' dedim.
''Hiçbir partiyi tutmuyorum,'' diye ifade değiştirdi bunun üzerine. Bu devrim yapacak da ben de göreceğim.
''Peki sağcı mısın, solcu mu?'' ''Yok bizim felsefemizde sağ,sol''
Felsefe? ''Senin felsefende ne var Kerim Abi?''
Nihayet hazır yanıtı bulunan bir soruyla karşılaştığı için keyifle ünledi: ''Bana derler Kerim, bugün buldum bugün yerim, yarına Allah kerim!''
Hey gidi koca Marx, diye geçti aklımdan, kalk mezarından da gör diyalektik nasıl oluyormuş!''

''Bazen de saygıdeğer abilerim ablalarım, dünyası yerle bir olur insanın. Hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. En akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın, yapmacıklığını kavrarsınız. Aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. Hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.
Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanları yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsız kılınışının hikayesi. Evrenin orasını burasını felsefeyle, sanatla, aşkla, hatta ironik bir biçimde Tanrı'yla bezerken, ortak anlamsızların en küçüğünün elbette bir gerçeği unutması gerekmektedir. Hakikatte tüm kitaplar sayfaları doldurmak için yazılır.''

''Hiçbir şey hiçbir zaman daha iyiye gitmezdi. Sadece insan için daha rafine bir sarhoşluk yöntemleri  geliştirmek mümkün olabilirdi.''

''Nefret ona çiçeklerden daha çok yakışıyordu. Her kadına daha çok yakışır.''

''Burada sürücülerimizin hiçbir zaman kıymetini bilemediği o altın değerindeki öğüdü (tereddüt ediyorsan yapma!) hatırlıyor ve susuyorum. Yalnız bu yapmayış çetrefilli zihnimin kimbilir hangi labirent ve kompleksleri arasından süzülüp kendini şöyle bir sözle dışarı vuruyor: ''Tarih tereddütten ibarettir.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...