Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1Q84


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Hüseyin Can Erkin
Orijinal Dili: Japonca
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Haruki Murakami'yi sevmeye sevmeye!?! bütün kitaplarını okuyacağım bu gidişle. Çünkü kitaplarının neredeyse tamamı kitaplığımda ve Nook'umda mevcut.
Kitabın dijital hali 1090 sayfa, tekrar tekrar ve tekrar ettiği cümleleri çıkarırsak kitap 600 sayfa da olabilirmiş. Tekrarladığı cümleler ise; karakterlerin fiziksel özellikleri, kişilik özellikleri, cinsel organlarının tasvirleri ve cinsellik/erotizm içeren yaşanmışlıkları...
Süveter üzerinden belli olan memelerbirbirinden farklı büyüklükteki memelersaçların arasından görünen küçük ve biçimli kulaklar, apış arası tüyleri!?! az Proust, biraz "Kayıp Zamanın İzinde" veee... "marka"lar!
"Markası ne?"
"Markasını seçememişti..."
"Tercih ettiğiniz bir marka var mı?"
"Charles Jourdan marka..."
"Fujitsu marka..."
"Nike marka..."
"Adidas marka..."
"Armani ve Ferragamo..."
"Braun marka..."
"Heckler& Koch marka..."
"Junko Şimada marka..."
"Nikon marka..."
"Toyota-Crown-Royal Saloon..."

Ayh!
Ergenlik dönemini atlatamamış Murakami, bence...
Şahsi web sayfasında "Bu kitabı yazarken ne yedim? Yazmak için hangi "marka" laptop kullandım? Ne marka kıyafet giydim?" paylaşımları yapan yazarı, eserlerine doğrudan yansıttığı bu tutarlı kapitalist yaklaşımından dolayı tebrik etmek istiyorum :)
Uzun sözün kısası: enfes bi' konuya ensest dahil (değil! de mi? dabi, dabi...) her bi' boku ekleyip sonunu da adam gibi bağlayamadan kitabı bitirmiş.
Kitabın devamını yazma düşüncesinde olduğuna inanıyorum, umarım yazmaz.

Neticede akıcılığına akıcı (sebebi aşağıdaki cümlede) merak duygusunu canlı tutuyor amaaaa ayılıp bayılmam, on üzerinden on verip Murakami'yi baş tacı yapmam söz konusu değil.
Akıcılığının sebebi ise çevirinin çok başarılı olması. Japonca aslından çeviri yapan Hüseyin Can Erkin'in hakkını vermemek olmazdı. Bence, kitabı son sayfasına dek okunulur kılan en büyük etken çevirmenin bu başarısı.

Arka Kapak Yazısı:
"YÜREKTEN SEVDİĞİN BİR İNSAN VARSA, BİR KİŞİ OLSUN YETER, HAYATIN KURTULMUŞ DEMEKTİR..."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Buraya bağlanmış kalmışsınız, hiçbir yere gidemezsiniz. Ne ilerleyebilir, ne geri gidebilirsiniz. Ancak, ben öyle değilim. Yapmam gereken bir iş var. Yerine getirmem gereken bir görev. O yüzden, izninizle ben ilerleyeceğim."

"Evet, öykü anlatma isteği var. Hem de güçlü bir istek. Bunu kabul ediyorum. Bu ham haliyle seni içine çekecek, bana sonuna kadar okutturacak kadar güçlü bir istek. Bakış açısına göre müthiş gelebilir. Buna rağmen, roman yazarı olarak geleceği yok. Hem de zerre kadar bile. Seni hayal kırıklığına uğratmış olabilirim, ama düşündüklerimi eğmeden bükmeden aktarmaya çalıştım."

"Pek konuşkan bi adam değildi ve bir şeyler hakkında açıklama yapmayı da sevmezdi, ama gerektiğinde kendi mantığına dayanarak açıklamayı da iyi bilirdi. İçinden öyle gelirse gaddarlaştığı da olurdu. Karşısındakinin en zayıf noktasını anında bulur, bir çırpıda kısa cümlelerle insanı delip geçerdi. İnsanlar konusunda olsun, eserler konusunda olsun beğenileri keskindi ve yanına yaklaşamayanlar yaklaşabilenlerden kat kat fazlaydı. Doğal olarak ona sempati duymayanlar da duyanlardan çoktu. Fakat bu, aslında onun tercihiydi"

"Profesyonel roman yazarı olmayı gerçekten isteyip istemediğini kendisi de bilmiyordu. Kendisinde yazma yeteneği olup olmadığını da. Bildiği tek şey, bir şeyler yazmadan rahat edemediğiydi. Yazmak onun için nefes almak gibiydi."

"İstediğim, edebiyat camiasını komik duruma düşürmek. Loş deliklere yumak yumak üşüşüp, bir taraftan karşılıklı iltifatlar yağdırıp birbirlerinin yarasını yalarken diğer taraftan birbirlerinin paçasından çekip indirmeye çalışan, sonra da kalkıp edebiyatın misyonundan söz eden tiplere hadlerini bildirmek istiyorum. Sistemin boşluklarından yararlanıp, dalga geçeceğim işte. Sence de keyifli değil mi?"

"İnsanlara bir kez yalan söyleyecek olursak, sonsuza kadar yalanları sürdürmek zorunda kalabiliriz. Her şeyimizi de bu yalanlara uydurmamız gerekir."

"Deha ile önsezi arasındaki en büyük farkın ne olduğunu biliyor musun?"
"Bilmiyorum."
"Nasıl bir deha sahibi olursan ol, bir kap aşa muhtaç kalabilirsin, ama önsezilerin güçlüyse aş derdin olmaz."

"Çocukların dünyasında, meseleler o kadar basit gelişmiyor" dedi kadın iç geçirerek. "Diğerlerinden biraz farklı olunca, hemen dışlayıveriyorlar. Yetişkinlerin dünyasında da benzer şeyler olur, ama çocukların dünyasında bunu çok daha doğrudan yapıyorlar."

"Bu dünyada boşluğu doldurulamayacak tek bir kişi bile yoktur. Ne kadar bilgili, ne kadar yetenekli olursa olsun, mutlaka bir yerlerde yerine geçecek bir kişi vardır. Dünya boşluğu doldurulamayacak insanlarla dolu olsaydı, bu bize büyük sıkıntı yaratırdı."

"Disleksi hastaları prensipte okuyup yazabilirlerdi. Zihinlerinde bir sorun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat okumaları zaman alıyordu. Kısa cümleleri okumakta zorlanmıyorlardı, ama bu tür cümleler bile üst üste gelip metin uzayınca bilgi değerlendirme yetenekleri başa çıkamaz hale geliyordu. Harfleri ve anlamları kafalarının içerisinde düzgün bir şekilde birleştiremiyorlardı."

"Bir şey gibi olmamak, asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir ne de olsa."

"Onun düşüncesi, 'Şeylerin mutlaka iki yüzü vardır' şeklinde" dedi Tengo. "İyi yüzü ve pek fena olmayan diğer yüzü."

"Yok sistemmiş, yok sistem karşıtıymış, bunların benim için hiçbir önemi yoktu. Nihayetinde iki farklı örgütlenmenin kapışmasından başka bir şey değildi. İşte o yüzden, ister büyük olsun isterse küçük, örgüt denen şeye asla inanmam."

"Bu, yaşam tarzıyla ilgili. Sürekli kendini koruma kararlılığı sergilemek gerek. Saldırıya maruz kaldığında, karşındakinin merhametine sığınmayı kabul etmek, insanı bir yere götürmez. Güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir."

"Bedeni insanın kutsal tapınağıydı..."

"Bu bekâretin kaybedilmesi gibi yüzeysel bir şey değildi. Sorun insanın ruhunun kutsallığıydı. Oraya çamurlu ayaklarla girmeye hiç kimsenin hakkı yoktu. Üstelik çaresizlik insanın içini yiyip bitirebilirdi."

"Her sanat, her arzu, dahası her eylem ve arayışın iyiye doğru bir yöneliş olduğu düşünülür. O yüzden de, olguların yöneldiği hedefe bakarak iyi olanı doğru şekilde belirlemek mümkündür."

"kalori hesaplamayı unutun. Bu sözü ağız alışkanlığı haline getirmişti. Doğru şeyleri seçerek, uygun miktarda yeme yetisi kazanırsınız, rakamlara ihtiyacınız kalmaz.

"Aomame sık sık, kendi kendine bir insanın özgürlüğünün nasıl bir şey olduğunu sorardı. İnsan bir kafesten kurtulsa bile, çıktığında kendini bulduğu yerin aslında daha büyük bir kafes olması olası mıydı acaba?"

"Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile."

"Roman yazarı olmak istemiyor musun? Öyleyse hayalinde canlandır. yazarın işi hiç görmediği şeyleri hayalinde canlandırabilmektir."

"Hamile kalıp çocuk yapmanın kadınlar için tek yaşama amacı olduğunu söylüyor değilim. Nasıl bir yaşam seçeceği, herkesin kendine kalmış bir şeydir. Fakat bir kadının, kadın olarak doğal hakkının, birileri tarafından daha kadın bile olmadan önce zorla elinden alınmasının affedilmez bir şey olduğunu söylemeye çalışıyorum."

"Zaman, mekân ve olasılık kavramları.
Zamanın çarpık olarak ilerleyebileceğini Tengo biliyordu. Zamanın kendisi, yeknesak bir yapıya sahipti, ama zaman bir kez tüketildiğinde çarpık bir hal alabiliyordu. Bir zaman dilimi feci halde ağır ve uzun, başka bir zaman dilimi ise hafif ve kısa olabiliyordu. Ayrıca, bazen öncesi ve sonrası birbirine geçiyor, durum daha da kötüleşirse zaman tamamen yok olup gidiyordu. O zaman diliminde olmaması gereken şeyler sonradan eklenebiliyordu. İnsanlar zamanı bu şekilde kafalarına göre ayarlamak yoluyla kendi varlık bilinçlerini de düzenleyebiliyorlardı herhalde. Başka bir deyişle, bu sayede akıllarını başlarında tutmayı güç bela başarıyorlardı."

"İyi de, dindarlıkla cinsel isteğin zayıf ya da güçlü olması farklı şeyler. Din adamları arasında çok sayıda seks manyağı olduğu, bilinen bir konu. Gerçekten de, fuhuş ve cinsel taciz suçlarından yakalananlar arasında dinle ve eğitimle ilgili çok kişi vardır."

"Dünya dediğin şey Aomame, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır."

"Tibet çarkıfeleği gibi. Çark döndükçe değerler ve duygular azalıp artar. Bir pırıl pırıl parlar, bir karanlığa gömülür. Fakat gerçek aşk, çarkın merkezinde kımıldamadan kalır."

"Sanırım insane, doğuştan gelen zihinsel sorunlara işaret ediyor. Profesyonel tedaviyi gerektiren bir durum. Bununla karşılaştırıldığında, lunatic ay tarafından, ay tarafından derken yani luna tarafından, insanın aklının bir anlığına alınmasına işaret ediyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinde lunatic olduğu kabul edilen insanlar suç işlediklerinde, cezaları normalde olduğundan bir derece düşük veriliyordu. O insanın sorumluluğundan ziyade, ayın ışıklarının o insanın zihnini bulandırması neden olarak görülüyordu. İnanılmaz gelebilir, ama böyle bir yasa gerçekten vardı. Yani, ayın insanı delirtebileceği yasal olarak kabul ediliyordu."

"Çehov şöyle der" dedi Tamaru yavaşça ayağa kalkarak, "öykünün içinde bir tabanca varsa, bu tabancanın patlaması gerekir."

"Önemli bir şeyleri ortaya çıkartmak ya da önemli bir şeyleri keşfetmek hem zaman alır hem de para gerektirir. Elbette zaman ve para harcamakla illa ki muhteşem şeyler ortaya çıkar demiyorum. Fakat ikisinin de fazlasından zarar gelmez. Özellikle zaman, sınırlıdır. Saat şu anda tik tak diye zamanı dilimlemeye devam ediyor. Zaman hızla geçip gider, şanslar yitirilir. Fakat para olursa bununla zamanı satın almak mümkündür. Satın almak istedikten sonra özgürlük bile satın alınabilir. Zaman ve özgürlük. Bunlar, insanoğlu için parayla satın alınabilen en önemli şeylerdir."

"Dünyadaki çoğu insan kanıtlanabilir gerçeğin peşine falan düşmez. Gerçek denilen, çoğu durumda senin söylediğin gibi güçlü bir acıyı beraberinde getirir. Dahası çoğu insan acıyı beraberinde getiren gerçeği falan aramaz. İnsanların gereksinim duyduğu, kendi varlıklarının biraz daha derin bir anlamı olduğunu hissettirebilecek hoş, rahatlatıcı öykülerdir. İşte o yüzden din dediğin şey var olabiliyor."

"Doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz, diye düşündü Uşikava bir kez daha."

"Yaşamınız sizin için mutlaka önemli bir anlam taşıyordur. Ayrıca asla vazgeçemeyeceğiniz bir şeydir. Bunu anlayabiliyorum. Fakat benim açımdan hiç önemli değil. Benim açımdan siz yeni bir tablonun önünde yürüyüp giden, rahatlıkla resimden kesilip atılabilecek insanlardan öteye geçmiyorsunuz. Benim sizden istediğim tek şey var. Ne olur işime engel olmayın. Bu şekilde birer figüran olarak kalmaya devam edin. "

Keyifli okumalar :)

Sahibinin sesi - Sittirella marka

Ölü Reşat


Yazar: Aslı Tohumcu
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2014
Yayınevi: Doğan Kitap

Kişisel yorum ve görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Aslı Tohumcu'nun okuduğum ilk kitabıydı; sevdim dersem yalan, sevmedim dersem külliyen yalan olur.
Uzun, upuzun ve eski dilden kelimelerle bezenmiş, paragraf uzunluğundaki cümlelerinin bana hiç mi hiç hitap etmediğini söyleyebilirim sadece. Arka kapak yazısını okuduğumda şahane bir konu yakaladığını düşünmüş ve neredeyse bana kahkahalar attıracak bi' kitap olduğundan emin olarak satın almıştım. Fakat sağlam bi' kaç siyasi dokundurmanın hoşuma gitmesi ve bi' kaç yerde de gülümsememi sağlaması dışında ne bana bi' şey kattı, ne de heyecanlandırdı-şaşırttı...
Kısacası; kalbimi çalan bi' kitap olmadı.

Kim bilir, belki siz yazarın yazım dili ve anlatımına vurulup bu kitabı çok seversiniz...

Arka Kapak Yazısı:
"Bursa'nın Kiremitçi Mahallesi'nde doğan Adnan isimli bebek mahallede olduğu kadar Tanrı'nın melekler katında da şaşkınlığa yol açar. Kesmeşeker olarak nam salmış, mahallenin sözünü hiç sakınmayan, külyutmaz kız kurusu, Allah analı babalı büyütsün'e geldiğinde malumu ilam eder: Birilerinin sırasını çalmış ayol bu! İflah olmaz hiç.
Kesmeşeker'in kehaneti doğru çıkar ne yazık ki. Sırası çalınan ve ne bu dünyaya ne de diğer dünyaya ait olan, sadece istediği gözlere görünen Reşat, daha ilk günden başlayarak Adnan'ı ortadan kaldırmak için akla hayale gelmeyecek kazalar tertip eder. Elbette Azrail Efendimizden de fikir ve yardım alarak...
1940'lı yıllardan günümüze kadar uzanan, yer yer fantastik öğelerle yüklü, mizahi yönü ağır basan bir hikâye anlatıyor Aslı Tohumcu.
Ölü Reşat, devreye Tanrı'nın ve meleklerin de girmesiyle iyice renklenerek sürpriz bir finalle okuru şaşırtıyor."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Yenidoğanların sırasını vallahi hiç istemeden, sadece yaradılış itibariyle şavalak oluşu yüzünden karıştıran melek bir köşeye sinmiş, Rabbin öfkesinin, üzerine yıldırım ve şimşekler olarak mı, yoksa tiksinç bir varlığa dönüştürülmek suretiyle mi yağacağından endişe duyarken, sırası yanlışlıkla çalınan Reşat'ın da, Adnan bebekle beraber insanların dünyasına indiği fark edildiğinde, meleklerin en serinkanlısı dahi dehşete düşmüş."

"Kaynar şerbetin az kaldı üzerine dökülmesi, anası bahçede çamaşır asarken orta boy bir sokak itinden hallice bir martının oğlanı gagasıyla kapıp götürmeye çabalaması, ancak gökte her ne gördüyse artık, gagasını hayretle açıp oğlanı dut ağacının tepesine düşürerek hızla uzaklaşması, sobadan kaçan bir kıvılcımın kundağının kumaşına sıçraması, bahçedeki helanın tıkanmasıyla bahçeyi ve evin her yerini saran sıçanlardan bir ikisinin oğlanı akşam yemeği niyetine gözüne kestirmesi, Kapalıçarşı esnafının gözünün türlü kurnazlığa açılmasıyla işi artık adi hırsızlığa çevirmek zorunda kalan Kaçenga'nın adamlarından birinin eve girerek oğlanın kundağını bilezik bohçası sanıp çalmaya kalkışması, ancak bebeğin ağlamaya başlamasıyla ne hal ettiğinin farkına varıp kundağı yere attığı gibi kaçması, hırsızın savurmasıyla yerde seke seke yuvarlanırken Adnan'ın kafasını yerdeki taşlardan birinin kenarına çarpmasına ramak kalması, Tepzi, affedersiniz, Terzi Medet'in zevcesinin vallahi yanlışlıkla üzerine oturup koca poposuyla ağzını burnunu tıkayarak oğlanı nefessiz bırakması, sobayı yakmaya cimrilik eden, ancak kıyamadığı oğlan üşümesin diye onu bir haftalık gazetenin kâğıdına saran Hanımanne'nin odadan çıkmasıyla Mürşidanım'ın odaya kahve boşlarını almak için girmişken kâğıt çöplerini de atmaya kalkışması, bir başka gün anası sütçüyle pazarlık ederken kapı aralığını boş bulup sokağa fırlamasıyla fırtınada devrilen bir ihtiyar ağacın kökünde açılan çukura kafa üstü düşüvermesi, "Tatlı bu biber, ye rahat rahat, ye" diye diye yedirdikleri yeşilbiberin alerji yapmasıyla vücudunun her bir uzvunun şişmesi ve bir kez daha nefessiz kalması sayılmazsa hayli olaysız geçmiş ilk yılları."

Yukarıdaki "paragraf" tek bir cümleden oluştuğu için bölmedim, kesmedim.
"Yuh!" diyebiliyorum sadece...

"Reşat'ın az yukarıda değindiğimiz gibi ne ruh ne de insan sınıfına girmesi nedeniyle kafaları karışan, ancak ne olur ne olmaz düşüncesiyle sağ ve sol omuzlarında yine de yerlerini alan Kirâmen Katibînler de, bu velet bir tane olsun iyi amel işlemediğinden, bir vakit sonra sol omzunda bir araya gelip, kötü amellerini tespit edip yazmaya ancak yetişmişler."

"Mürşide şaşkınlıkla, "Ne yapacaz Hanımanne?" diye sorunca, tam da dara düştükleri bu günlerde, beyinden en ucuz nasıl boşanabileceğine çoktan kafa yormaya başlayan Hanımanne hemen vermiş geline cevabını ve  ağzının payını: "Yarından tezi yok, gör götüm yolları yapacaz, ya ne yapçaz!"

"Yüce Rabbimiz bırakmış kafası şişene kadar eğlensin cinleri; çünkü insanoğlu yeryüzünde gezinmeye başladığından bu yana iki şeye özellikle hayret edermiş; ilki insanın kendi kendini korkutma becerisi, ikincisiyse kendi uydurup kendi inandığı batıl inançlarıymış."

"Adnan ve ailesinin yuva gözüyle baktıkları Hüdavendigâr Vilayeti, sonradan antidemokratik olduğundan yürürlükten kaldırılıp yerine daha bile antidemokratikleri getirilecek Türk Ceza Yasası'nın bir maddesine göre hapse ve sürgüne mahkûm edilenler için açık bir cezaeviymiş bir yandan da. İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi'nin yine böyle haksız bir kararıyla Bursa'ya sürgüne gönderilen ve bu milletin değerini "Türk halkının yüzde altmışı aptaldır" diyerek pek güzel verecek ve sonradan kendisini yakmaya bile kalktıkları halde, tıpkı ebleh yavrusu için saçını süpürge eden bir anne gibi hayatını ısrarla bu halka adayacak o sürgünlerden biri de Aziz Nesin'miş. Vilayette kimsenin selam bile vermediği, hiçbir yerde iş bulamayan, bir gün kahvenin birinde otururken içeri giren hokkabazın şapkasını parayla doldurması üzerine, bir yazarın "başına gelecek bütün belaları önceden düşünüp zamanında hokkabazlık" öğrenmesi gerektiğine kanaat getiren bu kıymetli yazar, bir kitapçının kendisine verdiği akılla eski Türkçe dersi vermeye kalkışmış. Ancak bir babanın kendisine gelip, Kuran dersi verip vermeyeceğini sormasıyla hiç hesapta yokken Kuran dersi vermeye başlamış ve vaktiyle hafız olmanın yararını görerek, çocuklarının iyi yetişmesinden memnun babalar sayesinde ünü artmış da artmış.
İşte o yüzde altmıştan birinin atası çıkıp da, "Tam da hafızı bulmuşsunuz maşallah" diyerek Hafız Aziz'in kim olduğunu anlatınca, Hanımanne sırf çıkacak dedikoduyla uğraşmak istemediğinden, gönülsüz de olsa Adnan'ı Ulucami'ye göndermeyi kesmiş."

"Bu hatıradan Adnan'a kalan, eli gerçekten ilk ekmek tuttuğu andan başlayarak Aziz Nesin'in tüm eserlerini edinip okumak, kim tarafından ve kime yapılıyor olursa olsun hiçbir haksızlığı sindirememek ve kendine utanmadan insan diyen bir kısım mahlukatın, Sivas'ta bir oteli, evlerindeki kıçı kırık sobayla karıştırarak yaktıkları günün her seneyi devriyesinde, yüreğini kan çanağına çevirmek olmuş."

"Azrail'in yüce Rabbimizi, deprem ülkesinde yaşadıklarını anlamamakta inat eden ve zaten her işlerini Allah'a havale etmekte beis görmedikleri gibi aksine bundan keyif alan Türkleri, Anadolu'dan çıkarıp yerlerine Yeni Zelandalıları ya da kruvasanlarını pek sevdiği Fransızları yerleştirerek, Anadolu'daki diğer, çok daha güzide halkları da bu milletin salaklık ve acımasızlıklarından kurtarmış olacakları için bir taşla iki kuş vurulacağına ikna etmeye çalıştığı günleri de bu süreye katarsak... bir bakalım... sanırım 80'lere geliriz. Hatta 90'lara bile gelmiş olabiliriz."

Görsel: Sahibinin sesi -Sittirella marka

Bulut Atlası / Cloud Atlas


Yazar: David Mitchell
Çeviri: Bilge Gündüz
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 2004 / Türkçe İlk Baskı: 2011
Yayınevi: Doğan Egmont Yayıncılık

Kişisel yorum ve görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

"Bulut Atlası"  ismini sinemaya gidene dek duymamıştım hafızam beni yanıltmıyorsa... Afişlere bakarken filmin oyuncularını görünce "Budur!" deyip filme bilet aldım.  Bi' kitaptan uyarlama olduğunu da orada öğrendim. Film bitti, ben koltuğumda çakılı kaldım.
Aklımı, hayal gücümü kullanmaya zorlayan, geçişlerde beni düşünmek zorunda bırakan böylesine güzel bi' filmi en son ne zaman izledim hatırlamıyordum bile."Film böyleyse kitap kim bilir nasıldır?" düşüncesine takıldım ve en nihayet kitabı okuma şansı buldum; mest oldum!
Benim için bi' başyapıt!
Kitaplığımın "olmazsa olmaz!"ı, başucu kitabım, "okumasam eksik kalırdım" dediğim roman. 
Aslında, "roman" demek ne kadar doğru bilmiyorum. Farklı öykülerin birleşip roman oluşturması. Çağdaş edebiyatın en muhteşem örneklerinden biri ve hatta Voltran'ı! :)
"En İyiler" listemden asla çıkmayacak bu kitap. O kurgu, o geçişler, o derinlik... 
Yazarının zekasına, yaratıcılığına, yeteneğine hayran kaldım.
Filmi izlemiş olsanız bile imkân bulduğunuz an okuyun bu kitabı, hatta -izlemediyseniz-filmini de izleyin.
Gönül rahatlığı ile tavsiye ederim.

Arka Kapak Yazısı:
"Bulut Atlası Tom Tykwer'ın yönetmenliğinde sinemaya uyarlandı.Başrollerini Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving ve Susan Sarandon'ın paylaştığı filmin 2012 yılına damga vurması bekleniyor.

Her öykünün farklı bir dil, üslup ve teknikle anlatıldığı Bulut Atlası, roman olmaktan çok öte, insanoğlunun iktidar uğruna türdeşlerine ve doğaya verdiği zararların ve yol açtığı "kıyamet"in ele alındığı bir destan....
  • British Book Edebiyat ödülü
  • Geoffrey Faber Memorial ödülü
  • Richard & Judy Yılın Kitabı ödülü...
  • Booker finalisti
  • Nebula finalisti
  • Arthur C. Clarke finalisti 
Her şey birbiriyle bağlantılı

Birbiriyle iç içe geçen altı hayat ve muhteşem bir macera...

David Mitchell, tüm dünyayı dolaşarak, 19. yüzyıldan başlayıp kıyamet sonrası geleceğe uzanıyor. Zaman, tür ve dil sınırlarını yıkan bir anlatıyla, insanoğlunun iktidar mücadelesinin bizi nereye sürükleyebileceğine dair çarpıcı bir kehanet sunuyor.

"İnsana 'Nasıl da yazmış adam' dedirten modern klasiklerden biri. Çağdaş edebiyata ilgi duyan herkesin mutlaka okuması gerek."
Dave Eggers

"Bulut Atlası insanın zihnini harekete geçiriyor, hem çok hareketli olaylar, hem de ürpertici derin düşünceler var."
People"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Benim mesleğimde ilerleyebilmek için insanın Diyojen kadar şüpheci olması gerekir ama bu şüphecilik bazen kişinin karşısındaki, hemen göze çarpmayan erdemleri görmesine mani olabilir."

"Bu kara ve sudan oluşan kürenin, başka ayakların çiğnediği başka topraklara da ev sahipliği yaptığı Moriorilerin aklından geçmemiş. Nitekim, dillerinde "ırk" anlamına gelen bir kelime yok ve Moriori sadece "İnsanlar" demek."

"Kimsenin hatırlamadığı zamanlardan beri Moriorili din adamları, kim bir insanın kanını dökerse onun kendi mana'sını öldürmüş olacağını söylermiş - yani, kendi onurunu, değerini, itibarını ve ruhunu."

"Cam da barış da tekrarlanan darbeler altında kırılganlık gösterir."

"Bunlardan nasıl bir ahlak dersi çıkarmalı? Barış, Rabbimiz tarafından ne kadar sevilse de, ancak komşularınız sizin gibi vicdanlıysa esas erdemlerden biri sayılır."

"Buna karşı çıktım, misyonumuz Siyah ırkların kökünü kazımak değil, onları dinlerini değiştirmek yoluyla medenileştirmek olmalı; ne de olsa onlar da Tanrı'nın elinden çıktılar."

"Yıllarca misyonerlerle çalıştıktan sonra şunu söyleyebilirim, bana kalırsa çabaları can çekişen bir ırkın ıstırabını on ya da yirmi yıl daha uzatmaktan başka işe yaramıyor. Merhametli bir çiftçi, iş göremeyecek kadar yaşlanmış sadık bir atı vurur. İnsancıl kişiler olarak görevimiz, soylarının tükenmesini hızlandırarak bu vahşilerin acılarına son vermek değil midir? Kızılderilileri düşün, Adam, siz Amerikalıların tekrar tekrar feshettiği, ihlal ettiği anlaşmaları düşün. Vahşileri bir kerede kafalarına vurup öldürmek ve işi bitirmek daha insani ve dürüstçe değil mi?"

"Ne kadar insan varsa o kadar da doğru var. Zaman zaman, kendi noksan suretlerinin arkasına gizlenmiş, daha doğru bir Doğru'yu görür gibi oluyorum ama yaklaştığımda kımıldıyor ve muhalefetin dikenli bataklığının derinlerine iniyor."

"İnsan durur, susar ve dinlerse bir bakar ki dünya düşüncelerini un gibi elemiş ve geriye yalnızca bir tane kalmış."

"Liberallik mi? Korkaklık desene şuna!" "Sosyalizm mi? Artık eli ayağı tutmaz haldeki despotizmin yerine geçmek isteyen küçük kardeşi." "Muhafazakârlar mı? En büyük aldatmacaları özgür irade doktrinleri olan tesadüfi yalancılar." Nasıl bir devlet istiyor peki? "Hiç!" Bir devletin düzeni ne kadar sağlam olursa insanları o kadar sıkıcı olur."

"Yarısı okunmuş bir kitap, yarısı yaşanmış bir aşk hikâyesi gibidir."

"Aşkın sadakatle el ele yürüdüğü iddiasının kendine güvenmeyen erkekler tarafından uydurulan bir mit olduğunu söyleyerek sert bir yanıt verdi."

"Bu ölümsüzlük isteği ne kadar mağrurca ve sahte bir şey."

"Kelimeler o kadar... tutucu ki. Uzay... bilirsin... o kadar tüm ki."

"O zaman şimdiden hayatını boşa harcadığını düşünüp hayıflanma. Deneyimlerimle gösteriş yaptığım için bağışla, ama boşa harcanmış bir hayatın ne olduğu hakkında en ufak bir fikrin bile yok."

"Hitchcock spot ışığını çok sever" diyor mesanesindeki şişkinlikten artık rahatsız olmaya başlayan Luisa, "ama röportaj vermekten nefret eder. Sorularıma cevap vermedi, çünkü onları aslında duymuyordu. En iyi eserlerinin, binenleri akıllarını başından alacak kadar korkutan, ama sonunda onları kıkırdar ve bir kez daha binmek ister halde bırakan hız trenlerine benzediğini söyledi. Ben de bu adamın sözlerine şunu ekliyorum, düzmece korkunun anahtarı, bölmek ve ayırmaktır: Bates Moteli bizim dünyamızdan ayrıldığı sürece, tıpkı cam bir mahfazanın içindeki akrebe bakar gibi, otelin içine göz atmak isteriz."

"Grimaldi'nin dediği gibi, her vicdanın bir yerlerde bir kapatma düğmesi vardır."

"Hayat. On üzerinden on kuvvetinde bir bok fırtınası."

"Şirketler ve eylemciler arasındaki anlaşmazlık narkolepsiyle anıları yadetmek arasındaki farkı andırıyor. Şirketlerin parası, gücü ve nüfuzu var. Bizim tek silahımız ise halkın öfkesi. Öfke Yuccan Barajı'na engel oldu, Nixon'u yerinden etti ve Vietnam'daki canavarca olayları kısmen sona erdirdi. Ama öfkeyi üretmek ve kontrol etmek kolay değil. İlk gereken tetkik; ikinci işse geniş çaplı bir bilinçlilik. Halkın öfkesi ancak bunlar kritik kitleye ulaştığında patlayarak gerçeğe dönüşür. Her düzen sabote edilebilir. Dünyanın Alberto Grimaldi'leri gerçeğin komitelerin, sıkıcılığın, yanlış bilgilendirmenin altına gömerek ya da tetkik edenlerin gözlerini korkutarak tetkikle mücadele edilebilir. Eğitimin seviyesini düşürerek, televizyon kanallarını ele geçirerek, önde gelen yazarlara "konuk ücreti" ödeyerek ya da basını satın alarak bilinçliliği öldürebilirler. Basın -hem yalnızca Washington Post değil- demokrasilerin iç savaşlarını yürüttükleri yerdir."

"Güç. Ne demektir? 'Başka birinin kaderini belirleme imkânı.' Bilim adamları, zengin müteahhitler, kamuoyunu oluşturanlar; benim jetim La Guardia'dan kalkabilir ve ben daha B.Y'ye inmeden sizi bitirebilirim. Wall Street'teki nüfuzlu insanlar, seçilmiş yetkililer, hâkimler; sizi yerinizden etmek için biraz daha zamana ihtiyacım olabilir ama siz de en az diğerleri kadar dibe batarsınız."

"Luisa merak ediyor: Gazetecilikte ne derece hilekârlık kabul edilebilir? Babasının bir öğleden sonra hastane bahçesinde verdiği cevabı hatırlıyor: Bir hikâyeyi elde etmek için hiç yalan söyledim mi? Hem de ne kuyruklu yalanlar söyledim. Beni gerçeğe bir iki santim de olsa yaklaştıracak her türlü yalanı söyledim."

"Bay Hoggins gibi hiç atımlık barutlar modern edebiyatın yol kazalarıdır. İnsanlar bıçağı saplamadan önce nasıl adının önüne 'Bay' koyuyorlar, fark ettin mi? Bay Hoggins şişirilmiş "otobiyo-roman"ı için kesilen ağaçlardan özür dilemeli. Dört yüz sayfalık bu aşırı mağrur kitap, inanılmaz derecede yavan ve boş bir sonla bitiyor."

"Haydi ama, bir eleştirmen nedir ki?" diye mantığa davet ettim onu. "Hızlıca ve küstahça okuyan, hiçbir zaman akıllıca okumayan insanlardır sadece."

"Dalları kesilmiş bir çınar ağacı, çaresiz adamların bir zamanlar değişmez kararlar dökmesi gibi yeşil yapraklarını döküyordu."

"Umutsuzluk insanın gönlünün hiç sürmediği yaşamlarda kalmasına sebep oluyor. Hayatını neden kitaplara verdin, TC? Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı!"

"Ona cehenneme gitmesini söyle" dedi ruhum, "yoksa sonra çok pişman olursun."
"Ona duymak istediği şeyi söyle" diye haykırdı sinir sistemim, "yoksa şimdi çok pişman olursun."
Ruh ateşliydi ama et zayıftı."

"Sınırlı insanların elindeki sınırsız güç her zaman zulümle sonuçlanır."

"Gerçek tekildir. Gerçeğin "halleri" doğru olmayan gerçeklerdir.

"*Korpokrasi, şirketlerin bir ülkenin yönetimi üzerinde söz sahibi olduğu,hatta yönetimi doğrudan ele aldıkları bir yönetim biçimidir."

"Bir bireyi köleleştirmek vicdanları rahatsız eder, Arşivci, ama klonu köleleştirmek etik bakımdan son çıkan altı tekerlekli bir ford'a sahip olmaktan daha rahatsız edici değildir. Aramızdaki farkları ayırt edemediğiniz için birbirimizden farkımız olmadığına inanıyorsunuz."

"Mizah muhalefetin tohumudur ve Juche bundan korkmalı."

"Daha metafiziksel bir soru: o günlerde mutlu muydunuz?
Yükselişimden önce mi yani? Mutluluk derken sıkıntının yokluğundan söz ediyorsanız, ben de bütün üretilmişler de genomistlerin iddia ettikleri gibi, korpokrasideki en mutlu tabakadayız. Fakat mutluluk sıkıntıların aşılması ya da bir amaç hissi, veya güç elde etme isteğini uygulamaya geçirmekse, o zaman Nea So Copros'un köleleri arasında en mutsuz olanlar kesinlikle biziz."

"Bir peri masalı kitabını Nea So Copros sanmak sana, bir safkana, gülünecek bir şey gibi görünebilir ama sürekli hapis halinde olmak herhangi bir kurtuluş vahasını inanılır kılma gücüne sahiptir. Yükseliş, yükselen kişinin akıl sağlığını zamanla yiyip bitirebilecek kadar şiddetli bir açlık yaratır. Tüketicilerde bu ruh haline kronik depresyon adı verilir."

"Belki güzellikten yoksun kalanlar onu en içgüdüsel olarak algılayanlardır."

"Profesör seminerimizde bana dersi faydalı bulup bulmadığımı sordu; cevap verirken bilgilendirici kelimesini seçtim ve safkanların beni niçin bu kadar hor gördüğünü sordum. Mephi'nin cevabı şu oldu: "Ya toplumsal tabakalar arasındaki fark genlerden, doğuştan gelen mükemmeliyetten, hatta dolarlardan değil de yalnızca bilgi farkından kaynaklansaydı? Bu piramit'in tamamının kayan kumlar üzerine inşa edildiği anlamına gelmez miydi?"
Böyle bir fikrin ciddi bir sapkınlık olarak görülebileceğinden söz ettim.
Mephi çok hoşnut olmuş gibiydi. "Ona sapkınlık diyorsan, bir de şunu dinle: üretilmişler safkanların vicdadına tutulan aynalardır; safkanların o analarda gördüğü yansımalar onların midelerini bulandırıyor. Bu yüzden aynayı tuttuğun için seni suçluyorlar."
Yaşadığım şoku safkanların ne zaman kendilerini suçlamaya karar verebileceklerini sorarak sakladım.
Mephi, "Tarihe bakacak olursak, biri bunu onlara zorla yaptırana dek vermeyecekler."

"Kendime sorup dururdum: varlığımı daha iyi hale getirmek için kullanamayacaksam bilginin ne değeri vardı?"

"Zaman geçmişin çürüme hızıdır, ama disney'ler geçmişi kısa bir süre için de olsa yeniden canlanmasına imkân sağlıyor.O zamandan bugüne dek yıkılmış olan o binalar, çoktan silinip gitmiş olan o yüzler sanki "Gerçek yanılsama biz değiliz, senin şimdin" diyorlar."

"Öğrenen zihin yaşayan zihindir, dedi Meronym, ve her tür Zekâ gerçek Zekâdır, ister eski ister yeni Zekâ olsun, ister yüksek ister alçak Zekâ olsun."

"Şöyle cevap verdiğini hatırlıyorum: Evet, Eskilerin Zekâsı hastalıkların, kilometrelerin ve tohumların ustasıydı, mucizeleri sıradanlaştırmışlardı, ama tek bi' şeyin ustası diildi, o da insanların kalbindeki açlıktı, evet, daha fazlası için açlık.
Neyin daha fazlası? diye sordum. Eskilerin her şeyi vardı.
Ah, daha çok alet, daha çok yiyecek, daha yüksek hızlar, daha uzun hayatlar, daha kolay hayatlar, daha çok güç, evet."

"O zaman gerçek gerçek, görünen gerçekten farklı mı? dedim.
Meronym'in Evet, genelde ööledir, dediğini hatırlıyorum, işte o yüzden gerçek gerçek elmaslardan bile değerli ve nadirdir."

"...insanı az da olsa değiştirmeyecek yolculuk yoktur."

"Hikâye çok anlamlıydı demiyorum ama onu hiç unutmadım ve bazen daha az anlam daha çok anlam demektir."

"Nedendir bilmem ama sırlar adama onları çekip çıkarmazsa çürük dişler gibi rahat vermez."

"Bulutlar gökleri nası' aşıyo'sa ruhlar da çağları ööle aşar, bi' bulutun şekli, rengi, büyüklğü aynı kalmasa da hâlâ bi' buluttur ve ruhlar da ööledir.
Bulutun bi' yere ner'den uçup geldiğini ya da ruhun yarın kim ol'cağını kim sööleyebilir ki? Anca' doğu, batı, pusula ve atlas olan Sonmi, evet, anca' bulutların atlası."

"Kutsal şeyler, kutsal olmayan şeyleri saklamak için iyi bir yerdir."

"Beşinci Bildirim kabilecilik kadar eski bir döngüyü; Öteki'ne karşı cehaletin nasıl korkuyu doğurduğunu, korkunun nasıl nefreti doğurduğunu, nefretin nasıl şiddeti doğurduğunu, şiddetinse nasıl daha fazla şiddeti doğurduğunu açıklıyor, ta ki bütün "haklar," bütün yasalar en güçlünün isteklerine göre şekillenene dek."

"Uzmanlar" anlamayı başaramadıkları şeyleri ne kadar tembelce yok sayıyor!"

"Annem kaçışın hiçbir zaman en yakınındaki kitaptan daha uzakta olmadığını söylerdi."

"Biz -altmışın üstündeki herkesten söz ediyorum- sırf var olmakla bile iki suç işleriz. Birincisi Hız Eksikliği'dir. Arabayı çok yavaş sürer, çok yavaş yürür, çok yavaş konuşuruz. Dünya diktatörlerle, sapıklarla, her türden uyuşturucu baronuyla alışveriş halindedir ama yavaşlatılmaya tahammül edemez. İkinci suçumuz ise Herkesin Aklına Ölümü Getirmek'tir. Dünya ancak biz ortalıktan çekilirsek pırıltılı gözlerle inkâra devam edebilir ve rahat olabilir."

"Doğru, çok fazla roman okumak insanı körleştiriyor."

"Şimdi geriye baktığımda şaşıp kalıyorum. Ne düşünüyordum ki? Arkadaşlarımı surat asmakla tehlikeye atıyordum! Surat asma konusunda her zaman yetenekliydim, bu da birçok şeyi açıklıyor. Suratsızlar kendilerini yapayalnız hayallerde kaybederler."

"Gerçek geçmiş kırılgandır, gitgide silikleşir + erişilmesi+ yeniden inşa edilmesi zor hale gelir: varsayılan geçmiş bunun aksine kolayca şekillendirilebilir, sürekli netleşir + önüne geçilmesi/sahte olduğunun ortaya çıkması gitgide zorlaşır."

"Yalan söyledim, evet, ama bu beni yalancı yapmaz. Yalan söylemek yanlıştır, ama dünya tersine döndüğünde ufak bir yanlış büyük bir doğru olabilir."

"Meşeler altı yüz yıl yaşar, iki yüz yıl boyunca büyürler, iki yüz yıl boyunca yaşarlar, iki yüz yıl boyunca ölürler."

"Bu keskin zekâya önem veren bir meritokrasi olmalı. Servetin gücü çektiğine utanmayan bir kültür..."
"... ve biz servet yaratanların ödüllendirildiği bir kültür olmalı. Bir adam güç elde etmeyi arzuladığında tek bir basit soru sorarım: 'Bir işadamı gibi düşünebiliyor mu?'
Luisa peçetesini kıvırıp sımsıkı bir top haline getiriyor. "Ben üç basit soru sorarım. O gücü nasıl elde etmiş? O gücü nasıl kullanıyor? Ve güç o orospu çocuğundan nasıl geri alınabilir?"

"Bağırış çağırışın olduğu yerde, diye düşünüyor Luisa, sahtekârlık vardır."

"Her zaman başka bir savaş çıkar, Robert. Kökleri hiçbir zaman tamamen kazınmaz. Savaşları ne alevlendirir? Güç arzusu, insan doğasının belkemiği. Şiddet tehdidi, şiddet korkusu ya da şiddetin kendisi bu dehşet verici arzunun yaratıcısıdır. Güç arzusunu yatak odalarında, mutfaklarda, fabrikalarda, ve devletlerin sınırlarında görebilirsin. Bunu iyi dinle ve aklına yaz. Ulus-devlet insan doğasının şişirilip devasa boyutlara getirilmiş halidir, o kadar. İşte bu yüzden, uluslar kanunları şiddetle yazılmış birimlerdir. Her zaman da öyleydiler, her zaman da öyle olacaklar."

"Biliyor musun, insanın   başının üstündeki çatının işverenin keyfine bakması iğrenç bir şey."

"Dünyanın sonunu beklemek insanoğlunun en eski hobisidir."

"Sosyetelerin en üst tabakalarında hiçbir zaman ahlaksızlık eksik olmaz, yoksa güçlerini nasıl muhafaza edeceklerdi? İtibar umumi alanın kralıdır, kişisel alanın değil. Umumi hareketler onu tahtından indirir."

"Gerçek bir intihar yavaş, disiplinli bir kesinliktir, insanlar "intihar bencilliktir" diye ahkâm kesiyor. Peder gibi kiliseyi kariyer edinmiş insanlar bir adım ileri gidip intiharı yaşayanlara yapılmış ödlekçe bir saldırı olarak adlandırıyor. Sersemler şu sahte sözleri çeşitli sebeplerden dolayı söyleyip duruyor: suçlamalardan kaçmak, dinleyicilerini zihinsel gücüyle etkilemek, öfkeyi bir şeylerden çıkarmak ya da anlayış göstermek için gereken acıyı çekmemiş olmak. İntiharın korkaklıkla hiç ilgisi yok -intihar hatırı sayılır bir cesaret istiyor. Japonlar çok haklı. Hayır, asıl bencilce olan sırf aileler, arkadaşlar ve düşmanlar biraz vicdan muhasebesi yapmak zorunda kalmasın diye bir başkasından katlanılmaz bir varoluşa tahammül etmesini talep etmektir."

Keyifli okumalar :)

Görsel Google Images

Kadının Adı Yok


Yazar: Duygu Asena
Orijinal Dili: Türkçe
Basım yılı: 1987
Dijital Yayın Tarihi:  2011
Yayınevi: Doğan Egmont Yayıncılık

Kişisel yorum ve görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Yıllar yıllar önce, çocuklukla ergenlik arası olduğum dönemde, annemin zorla götürdüğü bi' misafirlikte sıkıntıdan patlarken, komidinin üzerinde görüp okumaya başladığım kitap...
Eğer bugün güçlüysem, kendimi ezdirmediysem, hayatım defalarca yıkılıp yeniden kurulacak olsa her defasında yıkıntılarımdan dimdik ve daha da güçlenmiş çıkabileceğime eminsem, bu kitap sayesindedir...
O zaman ne anlattığını tam anlayamamış ama kadınlara "güçlü ol!" diyen cümleler aklıma kazınmıştı ve anlamak için dönüp dolaşıp yeniden okumuştum -ki hâlâ okuyorum.
En sevdiklerimdendir...
Üç noktayı sevdirendir...

Arka Kapak Yazısı:
"Kadının Adı Yok...
Bugüne kadar Türkiye'de belki de en çok tartışılmış, en çok satmış, ve en çok okunmuş kitaplardan biri.
Sadece Türkiye'de mi? Yayınlandığı çok sayıdaki yabancı dilde de...
Bir olay kitap...
Erkeklerin belirlediği kalıplar içinde kadın olmaya karşı fısıltıyla atılmış bir çığlık.
Çığlık; çünkü isyankâr.
Fısıltı; çünkü kadınca...
Duygu Asena'nın bu en önemli yapıtı, her yaştan kadın için bir başucu kitabı, "kadınca özgürlüğün" başlama vuruşu..."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Evlenecek misiniz peki" diye soruyoruz. Hepimiz Fügen'in yüzüne merakla bakıyoruz, sanki Fügen değişmiş gibi geliyor bize ama pek bir değişiklik de yok.
"Herhalde evleneceğiz, tabii" diyor.
Günseli nedense oldukça endişeli. "Bana bak bunları kimseye anlatma sakın, sonra senin için  orospu derler" diyor.
"Kızım orospu yatıp kalktıktan sonra erkeklerden para alana derler, biz para alıyor muyuz?"
Bilmiyorum ama erkeklerle böyle şeyler yapanlara orospu diyorlar." Durmadan üsteliyor Günseli, Fügen çok kızgın.
"Ben size bir şey söyleyeyim mi, ister yatın ister yatmayın, hepiniz için söylenebilir bu söz, yolda yürüdüğünüz için söylenebilir, mektuplaştığınız için söylenebilir, âşık olduğunuz için söylenebilir, arabalarına bindiğiniz için..."
Gül, Fügen'in sinirini yatıştırmak isteyerek sözünü kesiyor:
"Neden Atıf'a orospu demiyorlar da, Fügen'e denecekmiş?"
"Çünkü Atıf'ın zarı yok da ondan.
"Zarı yok mu onun?"
Binnur'un sorusuna kahkahayla gülüyoruz, o da bilgisizliğinden utanıyor. Katılırcasına gülmemiz bittiğinde sessizce birbirimizin yüzüne bakıyoruz. İçimizden biri çıkıp da, "Şu efsane gibi duyduğunuz zar denen şey ne ola ki, nasıl bir şeydir?" dese, kalakalacağız.
Hiç ama hiçbir şey bilmiyoruz, isimlerinden ve önemlerinden başka.

"Bunca zaman boşuna işkence çekmişiz. İnsan kararlı olunca dağları devirebilirmiş meğer."

"Biliyorum...kızlar evlenirken kız olmalı... olmazlarsa çok fena olur... kızlar el değmemişliklerini, kullanılmamış olduklarını ancak böyle kanıtlayabilirler sahiplerine...
Erkekler ilk olmak isterler, ilk ve tek, yalnız onu tanısın, başkalarını bilmesin, en iyi o sansın isterler... "

"Ve bir gün Erhan bana demesin mi, "Ben artık bir kadınla birlikte olmak istiyorum." Birden anlayamadım, beynim durdu sanki. İçimden (ben kadın değil miyim) diye geçirirken, anlayıverdim, ben kadın değilim tabii, kızım ve insanlar pardon bayanlar ikiye ayrılırlar: kadınlar ve kızlar.
Genellikle evli olanlara kadın denir ama, evlenmeden kadınlığa ulaşanlar da çok iyi bilinir... Onlar aile içinde genç kızdırlar ama, kendi arkadaş çevrelerinde, "O kadındır biliyor musun" diye dehşetle ve de tiksintiyle anılırlar. Bütün erkekler kadın diye bilinen o dişi genç kızın peşindedirler, onunla yatmaktır bütün amaçları, ve sonra herkese anlatırlar. Genç kılar ise... onların sadece gençlikleri ve kızlıkları kalmıştır ellerinde... Bedenlerinin her yanı ellense de, bedenlerinin her tarafına, bir erkek bedeninin her tarafı değse de, o genç kız, gerçekten genç ve kızdır. Ve kendilerini daha doğrusu bir tek o zar parçalarını, kocaları için ayırmışlardır, o kocanın hakkıdır, sevgiliye verilmez..."

"Kıskançlık diye bir şey yoktur" diyor, "Kıskançlık sahibiyet duygusunun tasmasıdır" diyor... "İnsanlar evli bile olsalar, başkalarına ilgi duyabilirler, bunda ayıplanacak bir şey yoktur" diyor. Ne tuhaf çocuk... Böyle garip şeyleri nereden öğrenmiş..."

"Neden önlem almadım, neden dikkat etmedin pis herif, az kalsın bir de bu çocuğu doğuracaktım, doğurup da iyice esirin olacaktım. Yaşamın esiri olacaktım, bu piçin esiri olacaktım. Aldırmamalıyım ha anneciğim, bir kadının en kutsal görevi annelik ha anneciğim. Senin gibi iki çocukla, seni aldatan kocayla, bırakıp gidemeden, evinin duvarlarına yapışmış, balık gözlerinle kalmak mı annelik? Siz olmasaydınız, ben bu hayatı mı yaşardım, sizin yüzünüzden boşanamadım demek mi kutsal annelik? Bu bok dünyaya, ne olacağı belli olmayan bir yaratık peydahlayıp, durmadan onu suçlamak mı annelik? Evin dört duvarı arasına kapanıp, yemeyip yedirip, giymeyip giydirip, durmadan üzülüp, mutsuz olup, korkular, acılar içinde yaşamak mı annelik? Sen neredesin ha anneciğim, sen kimsin? Ne yaptın şimdiye dek kendin için. Umutların hani? Var mıydı ki? Kutsal annelik ha... kut... sal... an..."

"Erken gelmişsiniz, gelin konuşalım, şu anda işim yok" diyor... (Aman işin olsa ne olur, sanki hayat kurtarıyorsunuz burada!) Bütün bu içimden geçenleri, bir gün dışımdan geçiriversem ne olur diye öyle merak ediyorum ki...
Bir gün bunları dışımdan söyleyebileceğim bir yere gelmeliyim ben... Çünkü içimden söylediklerim çok doğru, çok tatlı, dışımın böylesine sahtekâr olmasına dayanamıyorum."

"Köşedeki iriyarı, beyaz saçlı yaşlı adamın adını söylüyorlar... Sahi mi, O' mu o...? Hani o romantik, güzelim şiirleri yazan, o nefis yazıların, şahane düşüncelerin sahibi O mu? Bu şişko, bu sarhoş,  bu ağzı kaymış, konuşmasını şaşıran, sağa sola sarkıntılık eden, küfreden bu adam mı, o güzelim şiirlerin sahibi?
Tabii yanındaki de edebiyatçı... Onun adını da söylüyorlar... Yanlarına gidiyorum, konuştuklarını dinliyorum... İkisi de sarhoş, beyaz saçlı, şişko şairin yanındaki Türkçe'yi çok bozuk konuşuyor, o da iriyarı, palabıyık, o da çok küfür ediyor...
İlk kitabı çıkan, genç bir kadın hakkında konuşuyorlar... Kadının ne gerzekliği kalıyor, ne yeteneksizliği, ve de sonunda orospuluğu. Bütün ünlüleri, bütün yayınevlerini ve de bütün okurları sıradan geçiriyorlar sarhoş ağızlarıyla..."

"Bir cam kavanozda yaşamışlığımla, beynimin içindeki tüm güzel hayallerle, o hayallerin yıkılışındaki şaşkınlığımla... Kendi kendimle çok güzel eğlendim."

"Çok da iyisin" diyor, "herkes seninle uğraşıyor, aldırmıyorsun, bir yol tutturmuş gidiyorsun, güçlüsün, doğalsın, doğallığın ne büyük bir özellik olduğunu bilir misin sen? Öyle bir doğalsın ki, insan ürküyor senden, yetersiz kalıyor yanında... Ve sen işte o sevdiğin kediler gibisin, canın istemeyince pençe atan, isteyince, yumuşacık, insanın bacaklarına sürtünen..."
"Ben gerçekten böyle miyim? Böyleysem neden daha önce kimse fark etmedi beni, bunları?"

"Hadi beni baba yap artık bakalım!"
(Seni baba yapmak mı, bakalım ben kendimi anne yapmak istiyor muyum? Benim düşüncelerim, benim isteklerim, benim sıkıntılarım neler... Bunları bir kez olsun, bir kez, yarım saniye düşündün mü? Sana bir çocuk vereyim, seni baba yapayım demek. Kadınlığımın esas görevini yerine getireyim, karnım şişsin şişsin, ben hamileyken sen beni aldat, oramda yüzlerce yırtık, içim parçalanırcasına çocuk çıksın, şişmanlıyayım, şişman kalayım, işten kalayım, işten ayrılayım, hep çocuğa bakayım, onun hastalıkları, onun eğitimi, onun üzüntüleri, kendimi unutayım, sen akşamdan akşama gel, çocuğu sev okşa, arada bir sustur şunu, yorgunum diye bağır... Ve seni baba yapmamın mutluluğunu yaşa... Ben de anne olmanın acısını...)"

"Evleneceksin, hemen bir çocuğun olacak, yuvan, ailen olacak, mutlu kadın olacaksın... Mutlu kadın gibi yapacaksın. Evlenir evlenmez, o adamın ilerde bir yabancı olabileceğini bilmeden, o adamın bir gün gelip, o sevdiğin, tanıdığın adam olmayabileceğini bilemeden, bir gün ondan ayrılabileceğini düşünmeden bir çocuk yapmak gerektiğini sanıyordum. Bize öyle öğretmişlerdi çünkü. Kadının en kutsal ve tek görevi analıktır. Ancak ana olamayan kadınlar, eksikliklerini telafi etmek için kendilerini yüceltmek isteyip iş hayatına atılır, erkeklerle aşık atmaya kalkarlar. Hele bu kadınlar, erkeklerde olan fazlalığın, penisin, kendilerinde olmadığını öğrendikten sonra, bu kıskançlığı içlerinden atamazlarsa, hep bir eksiklik duygusuyla, kendilerini göstermek için uğraşırlar."

"Bu mu bir yuva? Evlilik mi bir evin yuva olmasını sağlayan şey? Dört duvar arasına tıkılmış, birbirine yabancılaşmış, konuşulacak konusu kalmamış iki insanın birlikteliği mi yuva? Burası bir yuva değil, pansiyon. Hem benim nereye gideceğim seni hiç ilgilendirmez... Seninle var olmadım ben, seninle de var olmayacağım..."

"İnsanları eğitirken pek çok gerçeği saklamaya hakları yok. Diledikleri bilgiyi verip, dilemediklerini anlatmamaya ne hakları var?"

"Direnemem, istemediğim, mutsuz olduğum bir şey için direnemem. İstemediğim bir şeyi, başka şeyler uğruna, başkaları için yapmayacağım. Kendim istersem ancak."

"İnsan yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor..."

"Dostluk da saygı da eşitlikle olur, anlamıyor musunuz, eşitliğin olmadığı yerde ikisi de yok."

"Öl desem ölecek. Ama o bana öl deyince de benim ölmem gerek. Oysa artık, 'Öl desem ölecek' türündeki beraberliklere inanmayacak kadar yaşlıyım. İnsanlar birbirlerine 'Öl' dememeli ve 'Öl' deyince de kimse ölmemeli. Kimse, "Öl desem ölür'" diye gurur duymamalı. Kimse kimseden bir şeyler istememeli, beklememeli. Hele hele değişmesini hiç.
Bilmiyor musun ki, ben değişirsem, senin sevdiğin ben değilimdir artık ve sonra beni sevmezsin."

"Bunca yıllık yaşamımda bir tek şunu öğrendim... Şu reçeteyi: mutlu olmadığın ortamdan kaç git. Bunun için de güçlü ol, kendi kendine yet."

"Mutlu bir sabah. Müziğimi oydum, kahvemi yaptım, saat çok erken, gazetelerimi aldım, koltuğuma gömüldüm, yüreğim kıpır kıpır, kendimi seviyorum, mutluluğumu içiyorum yudum yudum. Ama gazeteler kara, çok kara. İnsanlar yeryüzünde bu durumdayken, biz nasıl mutlu olabiliriz? Sömürme, ezme, vahşet, tecavüz, vurma, vurulma, hapis, işkence, idam, savaş, açlık, istila, baskı, zorbalık. Ben nasıl mutlu olabilirim evimde, yumuşacık koltuğumda?"

"Güçlü olmalısınız. Bu tümce sık sık kullanılınca anlamını yitiriyor. Güçlü olmalısınız, kendi gücünüze inanmalı ama gerçekten güçlü olmak için çabalamalısınız. İnsanların içinde, kendinden güçsüz gördüğü birini ezmek, ona buyurmak, onu kendine hizmet ettirmek dürtüleri var, insanların tümünde bu var ve ne yazık ki bu güçsüzler ordusu, kendini güçsüz görenler kadınlar."

"Yaşamımın hiçbir anını boşa geçirmedim. Hepsinden yararlandım, bir şeyler öğrendim. Şimdi yaptığım tüm yanlışları da görebiliyorum. Ama tümü de benim yanlışlarımdı, kimseye bir zararı dokunmadı onların. Birilerini incittimse de, incitmek için yapmadım. İncineceksiniz, inciteceksiniz. Durmadan özveride bulunmak mutluluk sağlamıyor, ne bulunan için, ne de bulunulan için."

"Parmaklarım yüzümde dolaşıyor... Her bir çizginin, kırışığın üzerinde bir süre duruyor... Gülümsüyorum... Kendi kendime... Her bir çizgiyi tek tek okşuyorum.
Sevgili çizgilerim benim, sevgili kırışıklıklarım, sizi ne kadar çok seviyorum... Siz bana ne çok şey öğrettiniz... Siz beni ne kadar çok seviyorsunuz... Siz benim mutluluğum, siz benim savaşımım, siz benim mutsuzluğum, siz benim acılarım, siz benim özgürlüğümsünüz..."

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında / 国境の南、太陽の西 / Kokkyō no Minami, Taiyō no Nishi / South of the Border, West of the Sun


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Pınar Polat
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 1992/ Türkçe Basım: 2007
Yayınevi: Doğan Egmont Yayıncılık

Sevgili Cancanım'ın hediyesi idi bana bu kitap.
''Zemberekkuşu'nun Güncesi'' ve ''Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu'' ile birlikte üç Murakami kitabı hediye etmişti bana doğum günümde.
Teşekkür ederim Canancım :)

Yine bi' ''Murakami'nin yarattığı erkek karakter ve onun pipisi etrafında dönen olaylar'' kitabı daha okumuş oldum :)
Şaka şaka, olay sadece pipiden ibaret değil elbette :)
Kitabı okumaya başlarken ''hâyâl kırıklığına uğrayabileceğim'' uyarısı almıştım bi' kaç arkadaşımdan, rapor veriyorum; uğramadım, çünkü Murakami'den ne beklemem-ne beklememem gerektiğini iyi biliyorum artık.
Kurgusu güzel, hem de çok güzel! 
Murakami asla ''Ben burda bunu demek istedim aslında'' demez, yazdıklarını okuyucuya açıklama derdine düşmez. 
Bu kitabında da her zaman yaptığı gibi ipuçlarını veriyor, vermekle de kalmıyor, bi' güzel dağıtıyor sayfalara... Yakalarsa okur o ipuçlarını, kitaba -karakterlere, olaylara bakışı tamamen değişir, olayların gelişimi su gibi akıyor çünkü ''o nokta, o bakış açısı'' yakalandığında... Yakalayamazsa, ''muhtemelen'' sıkıcı, sıradan bi' kitap okuduğunu düşünüp okumayı bitirince üzerine kafa bile yormaz.
Dilerim okurken ipuçlarını değerlendirir ve tadını çıkarırsınız. Ben gerçekten eğlendim. Sanırım en sevdiğim Murakami kitaplarından biri olarak kalacak, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında. 
Keşke kurgusu kadar işlediği konu da iyi olsaydı demeden de edemiyorum, o zaman tadından yenmezdi...
Sapıksın mapıksın ama hakikaten yazıyorsun Murakami.

Hanimiş: Murakami'nin hâlâ bamya pipili, sapık bi' herif olduğunu ve yazarak, yarattığı karakterlere saçma sapan cinsel tecrübeler yaşatarak kendini tatmin ettiğini düşünüyorum.
Adamı sevmiyorum, sevemiyorum. Hani yolda görsem, omuz atıp yıkar geçerim, dönüp özür bile dilemem.
O derece! :)))

Arka Kapak Yazısı:
''Tokyo'nun varlıklı mahallelerinden birinde, sıradan ve sorunsuz gibi görünen bir hayat süren Hacime, hiçbir zaman sahip olduklarından daha fazlasını istememiştir. İyi bir evliliği, iki kızı vardır. Savaş sonrasındaki yıllarda şansı yüzüne gülmüş, şehirdeki iki caz kulübünün sahibi olarak kıskanılacak bir kariyere sahip olmuştur. Yine de hayatı ve kariyeriyle ilgili sinsi bir yetersizlik duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. İlk gençliğinde âşık olduğu, akıllı anca tuhaf bir yalnızlık duygusu uyandıran Şimamoto'nun anısı, kalbini gölgelemektedir. Yağmurlu bir gecede, eskisinden çok daha güzel ve etkileyici görünen Şimamoto yeniden karşısına çıkar.
Hacime artık gerçek anlamda bir dönüm noktasında olduğundan emindir.''

Yine '' ve şimdi reklamlar!'' kısımlarını kestim/budadım.

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Sonuç olarak Tokyo'ya gidene kadar dünyadaki bütün insanların aileleriyle bahçeli bir evde, kedi veya köpekleriyle yaşayıp işe takım elbiseyle gittiklerini sanıyordum. Başka türlü bir yaşam tarzı hayal edemiyordum.''

''Tek çocuk deyişinden nefret ediyorum. Onu her duyduğumda, bir şeylerimin eksik olduğunu hissediyordum -tam bir insan değilmişim gibi. Tek çocuk deyişi orada öylece durmuş, suçlayan parmağıyla beni işaret ediyordu. Bana ''Eksik bir şeyler var dostum'' diyordu.''

''Gülüşünü seviyordum. Beni yatıştırıyor, cesaretlendiriyordu. Her şey yoluna girecek, diyordu bana. Biraz daha bekle, her şey düzelecek. Yıllar sonra, ne zaman onu düşünsem aklıma gelen ilk şey gülüşüydü.''

''Bu dünyada, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen bazı şeyler var. Ve geçen zaman geri döndürülemez. Bugüne kadar geldiysek, geriye dönemeyiz.''

''Bütün takım oyunlarından nefret ediyordum. Başkasına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.''

''O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.''

''Olağanüstü güzellikteki oyuncu ya da modeller de dikkatimi çekmez. Sebebini bilmiyorum ama böyle. Gerçek dünya ile düşler dünyasını birbirinden ayıran çizgi benim için daima belirsiz olmuştur ve ergenlik dönemlerim dahil, aşk o her şeye kadir yüzünü gösterdiğinde sırf güzel bir surat bana yetmemiştir.
Beni çeken şey, dışardan bakılarak ölçülebilen dış güzellik değil, daha derindeki, daha katıksız bir şeydi. Tıpkı bazı insanların yağmur fırtınalarına veya depremlere karşı gizli bir tutku beslemeleri gibi, ben de karşı cinsten gelen tanımlanamayan şeyleri seviyordum. Daha iyi bir kelime seçecek olursak, çekim gücü diyelim. hoşunuza gitsin veya gitmesin, insanları ağına düşürüp sarhoş eden bir güçtü bu.''

''Yağmur yağar ve çiçekler açar. Yağmur yoksa kururlar. Kertenkeleler böcekleri yer, kuşlar da kertenkeleleri. Ama sonunda hepsi ölür. Ölürler ve toprağa karışırlar. Bir nesil yok olur diğeri devralır. Düzen böyledir. Bir sürü farklı yaşam şekilleri. Ve farklı ölüm şekilleri. Nihayetinde hiçbir şeyi değiştiremezler. Geriye sadece bir çöl kalır.''

''İnsanlar bir bir kayıplara karışıyor. Bazı şeyler bıçakla kesilmiş gibi ortadan kayboluyor. Kalanlar yavaşça sisin içinde yok oluyor. Geriye sadece bir çöl kalıyor.''

''Yağmura uzun süre bak, kafanda düşünce olmadan ve dünyanın gerçekliğinden uzaklaşarak, yavaş yavaş gevşeyen bedenini hisset. Yağmurun hipnotize edici gücü vardır.''

''Déjà vu'nun tersi bir duygu -etrafımdakileri daha önce gördüğüme değil, ilerde göreceğime dair bir önsezi. Bu önsezi o uzun elini bana yöneltmiş beynimi sıkıca kavramıştı. Kendimi bu kavrayışın içinde hissedebiliyordum. Orada parmaklarının arasında olan bendim. Gelecekteki ben, yaşlanmış. Yine de neye benzediğimi göremedim tabii.''

''Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yap gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor.''

''Âşıklar talihsiz bir yıldızın altında doğarlar,'' dedi. ''İkimiz için yazılmış gibi sanki.''

''Bazen sana baktığımda, çok uzak bir yıldıza bakıyormuşum gibi hissediyorum'' dedim. ''Göz kamaştırıcı fakat on milyarlarca yıl öncesinden gelen bir ışık. Hatta belki de yıldız artık yok. Yine de bazen o ışık bana her şeyden daha gerçek görünüyor.''

''Sibirya'da yaşayan çiftçilerin başına geliyor. Söyleyeceklerimi kafanda canlandır şimdi. Sen bir çiftçisin, Sibirya tundrasında tek başına yaşıyorsun. Aralıksız her gün tarlalarını sürüyorsun. Görünürde hiçbir şey yok. Kuzeyde ufuk, doğuda ufuk, güneyde, batıda, hepsinde aynı şey. Her sabah güneş doğduğunda tarlaya çalışmaya gidiyorsun. Güneş tepeye çıktığında öğle arası veriyorsun. Güneş battığında eve yatmaya gidiyorsun.''

''Her gün güneşin doğuşunu, sonra da batışını izliyorsun ve içinde bir şey yitip gidiyor. Sabanını bi' kenara atıp kafan boş bir şekilde batıya doğru yürümeye başlıyorsun. Güneşin batısındaki bir yerlere doğru. Takıntılı biri gibi ara vermeden, yemeden, içmeden yere yığılıp önele kadar yürümeye devam ediyorsun. İşte bu hastalığın adı Sibirya Histerisi.''

''Bende hiçbir şeyin orta yolu yok. Ortası olmayan şeyler vardır ve bunun gibi şeylerin olduğu yerde orta yol yoktur.''

''Hafıza ve duyular bu kadar belirsiz ve her yöne eğilimli olduğundan olayların gerçekten yaşandığını ispatlamak için daima belirli bir gerçekliğe -alternatif gerçeklik diyelim- güveniriz. Belli bir şekilde algıladığımız olaylar ne dereceye kadar göründükleri gibidir ve bu olaylar ne dereceye kadar biz onları öyle adlandırdığımız için öyledir bilmem mümkün değildir. Bu nedenle gerçekliğe gerçeklik diyebilmek için başka bir gerçekliğe gereksinim duyarız. Ama bu başka gerçeklik temel olarak üçüncü bir gerçekliğe ihtiyaç duyar.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

İmkansızın Şarkısı / ノルウェイの森 / Noruwei no Mori / Norwegian Wood


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Nihal Önol
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 1987 / Türkçe Basım: 2004
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

Arka Kapak Yazısı:
''Ne yaptığını bilen, riske giren, dünya çapında bir yazar.''
Washington Post Back World

''Odasında, yatağının üstünde kucaklaştık. Onun uyku tulumunun içinde, yağmuru dinlerken öpüştük, sonra şundan bundan konuştuk, her şeyden, dünyanın oluşumundan tut da, rafadan yumurtanın nasıl pişirileceğine değin.''

68'in esintilerini taşıyan üniversite hayatı ile müziğin muhteşem bir harmanı.
Sonsuz bir sevecenlik ve şiirsellik, yoğun bir erotizm. İmkansızın Şarkısı, genç bir adamın güçlüklere birlikte göğüs germe umuduyla ilk aşkına geri dönüşünün olağanüstü hikayesi.
Salinger ve Fitzgerald etkisi taşıyan romanda, Murakami'nin yaşamöyküsünden yansımalar da var.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Uyansana, anlamaya çalışsana. İşte bunun için yazıyorum bu satırları. Çünkü ben, olayları, sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim.''

''Çünkü birinin, bir başkasını sonsuza dek koruyabilmesi olanaksızdır da ondan.''

''Gene de, anılar gitgide uzaklaşıyor, bu kaçınılmaz ve ben daha şimdiden birçok şeyi unuttum. Olayları anımsamak için şu satırları yazarken bile, zaman zaman paniğe kapıldığım oluyor. Çünkü birdenbire, belki de en önemlisini unuttuğumu anlıyorum. Kendime soruyorum, acaba bedenimin içinde karanlık bir yer mi var diye, uzak bir bölge, en önemli anılarımın üst üste yığılıp balçığa dönüştüğü yer.''

''Biliyordum, ilk satırı yazabilsem gerisi kendiliğinden gelecekti, ama başaramıyordum bu ilk satırı yazmayı. Her şey fazlasıyla belirgindi, açıktı ve nereden başlayacağımı bilmiyordum. Nasıl bir harita, aşırı ayrıntılı olduğunda pek işe yaramazsa, öyleydi işte. Ama şimdi anlıyorum. Sonunda anlıyorum; biliyorum ki ancak ve ancak eksik kalmış düşünceler ve anılar, eksik diye tanımlanan cümlelere gelip oturabilir.''

''Efendimiz egemen olsun.
Bayrak tırmanmaya başlıyordu.
''Çakıltaşları kayalara dönüşünceye değin.''
Direğin yarısına varıyordu.
''Ve yosun tutuncaya değin.''
Şimdi bayrak tam tepedeydi.''

''Konuşma yeteneğim pek parlak değildir de. Bu son zamanlarda, hep böyle oluyor. Bir şey söylemeye çalışıyorum, ama aklıma gelen kelimeler hep yanlış. Hatta kimi zaman söylemek istediğimin tam tersini söylüyorum. Düzeltmeye kalkınca da daha beter oluyor. Sonunda ne diyeceğimi hepten şaşırıyorum ve başta söylemek istediğimi de unutuyorum. Sanki bedenim ikiye ayrılmış da birbiriyle kovalamaca oynuyor. İkisinin arasında koca bir sütun yükselmiş ve onlar da birbirlerini yakalamak için sürekli dönüyorlar o sütunun çevresinde. Her zaman başka bir parçam var, söylenmesi gereken sözleri bilen, ama onu bir türlü ele geçiremiyorum...''

''ÖLÜM YAŞAMIN KARŞITI OLARAK DEĞİL, PARÇASI OLARAK VARDIR.''

''Sonra da yüreğimin herhalde sert bir kabuğu olduğunu ve pek az kişinin o kabuğu delebildiğini ve belki de bunun için bir türlü doğru dürüst sevmeyi beceremediğimi ekledim.''

''Böylece ben de, bir yandan bu sessiz ortamda titreşen ışık parçacıklarını seyrederken, diğer yandan da yüreğimin içini açık seçik görmeye çalışırdım. Sonuçta ne arıyordum? Ve insanlar benden ne bekliyorlardı? Ama verecek doyurucu bir yanıt bulamıyordum. Ara sıra elimi, havada asılı ışık parçacıklarına uzatırdım, ama parmaklarım hiçbir şey yakalayamazdı.''

''Nagasava, birbiriyle çelişen birkaç özellik birden taşıyan bir çocuktu. Hem yüreğime dokunacak kadar nazik olabiliyordu, hem de aşırı inatçılığı tutabiliyordu. Şaşılacak derecede soylu bir anlayışa sahipti, ama aynı zamanda da akıl almaz derecede sıradan olabiliyordu. Bir yandan başkalarını yönetir ve iyimser tarzda ilerlerken diğer yandan da yüreği yalnızlık girdaplarına kapılıyordu. Ben daha başlangıçta tüm bu çelişkileri net olarak algılamıştım ve başkalarının onda niçin sadece coşkulu bir yaradılış görebildiğini bir türlü anlayamıyordum. Bu çocuk gerçekte, kendi ölçüsünde bir cehennemde yaşamaktaydı.''

''Yalnızlığı kime sevmez, bilirsin. Ne var ki ben, arkadaş edinebilmek için çaba harcamam. Çünkü ne olursa olsun, hayal kırıklığı gelir arkasından...''

''Biliyor musun, benim ailemde herkes, ağır bir hastalıktan ölüyor, hem de çok ama çok acı çektikten sonra. Sanki kalıtsal bir şey bu. Ölmemiz çok uzun sürer bizim. Öyle ki, sonunda insan ölü mü diri mi onu bile bilemez. Bize kalan tek bilinç, dayanılmaz bir acı bilincidir. (Midori bir Marlboro yaktı.) İşte bundan korkuyorum ben. Ölümün gölgesi, yaşam alanına pek ağır ağır iner, insan bunun bilincine vardığında artık karanlıkta hiçbir şey seçemez olur ve öyle bir durumdasındır ki çevrendekiler seni diriden çok ölü sayarlar. Ben böyle bir ölüm istemiyorum işte.''

''Bana burada bulunma nedenimizin, bu çarpıklığı düzeltmek değil, bizi ona alıştırmak olduğunu açıkladı. Ve sorunlarımızdan birinin de bu çarpıklığı kabullenemeyişimiz olduğunu söyledi. Her birimizin nasıl kendine özgü bir yürüyüşü varsa, her birimizin hissetme, düşünme ve olaylara bakış biçimi de ayrıymış ve kendini düzeltmek istesen bile, bu, bir günde olmuyormuş ve eğer kendini zorlarsan bu kez başka yönlerden gariplik çıkıyormuş.''

'' İnsan bir konuda yalan söyleyince, inandırıcı olması için başka bir sürü konuda da yalan söyler. İşte mitomania budur. Ama bu hastalığa tutulmuş olanların yalanlarının çoğu önemsenmez, çevresi kısa zamanda öğrenir çünkü, ona inanmamak gerektiğini.''

''Bu gibi çocukları eğitmenin püf noktası, her şeyden önce, onlara aşırı övgü yağdırmamaktır. Daha çok küçükken, pohpohlanmaya, kutlanmaya alıştırılmıştır onlar, bu yüzden, ne denli övülseler de onlarda hiçbir etki yaratmaz. Bu yüzden, sadece, ara sıra ve yerinde, beğenilmeleri, övülmeleri doğru olur. Sonra da asla zorlanmamalıdırlar. Daha ileri gitmeleri için itilmemeli ve düşünmek için soluklanmalarına izin verilmelidir.''

''Elbette pek akıllı olmadığımı ben de biliyorum. Halktan biriyim ben. Ve dünyayı ayakta tutan da halk. O halde halkın anlamadığı sözcüklere dayandırılmış bu devrim de neyin nesi oluyor! Nedir bu toplumsal devrim! Kuşkusuz ben de dünyanın iyiye gitmesi için çabalamayı isterim. Biri baskı görüyorsa eğer, buna son verilmesini isterim.''

''O zaman anladım ki hepsi de rastgele işler yapıyorlar. O koca koca söylevleriyle, sadece ve sadece yeni kız öğrencilerde hayranlık uyandırmak ve ellerini eteklerinden içeri sokmak için böbürlenip duruyorlar. Bundan başka bir şey düşündükleri yok. Sonra da, dördüncü yıla geldiklerinde, Mitsubishi'de, IBM'de veya Fuji Bankası'nda işe almak için saçlarını kestiriyorlardı, sonra da Marx'ı hiç okumamış güzel bir genç kadınla evleniyorlar ve çocuklarına olmadık, gülünç adlar veriyorlardı. Bütün bunların içinde eğitim-endüstri işbirliğinin yok edilmesi, nerede kalıyor? Öylesine gülünç ki, insanın ağlayası geliyor.''

''Kaderinden yakınma. Bunu aptallar yapar.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Kinyas ve Kayra


Yazar: Hakan Günday
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 2003
Dijital yayın tarihi: Mayıs 2011
Yayınevi: Doğan Kitap

''Yeraltı edebiyatı'' diye geçiyormuş bu tür.
Töbe esta pitipiti! Bi' yaşıma daha girdim :)
Hakan Günday'ın ilk okuduğum kitabı A Z idi. Okuduğumda beğenmiştim akıcılığını. Sonra öğrendim ki, ''Kinyas ve Kayra'' ilk kitabıymış.
Bu kitabını çok daha akıcı ve etkileyici bulduğuma göre; Hakan Günday ilk kitabının üzerine çıkamıyor demektir.

Şimdilik düşüncem bu...
Diğer kitaplarını okudukça bu fikrimin doğruluğunu veya yanlışlığını göreceğim.

Arka Kapak Yazısı:
''Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandisit ameliyatımın izi. Ve sırtımı kaplayan, Tanrı'nın yüzü. Bilmiyorum... Hızlı yaşadım. Ama genç ölmekten çok hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım.
Kayra, bir gün bana ''Mutsuzluğuna hiçbir çare aramıyorsun'' demişti.''

Yazarımız öyle şukeladır, böyle çok eser çıkartmıştır. Bunlar da eserlerinin listesi şeklindeki reklamlar kısmını yine es geçiyorum.

Altını Çizdiğim Cümleler:
''İnsanlığımızı, ahlakımızı, dünyayı çok uzun zaman önce yok ettik... Hissediyorum. Şimdi sıra anılarımızda ve hayallerimizde. Kafatasımızın içini süsleyen bütün bildiklerimizde. Her geçen saniye eksiliyorlar. Çok geç olmadan yazmalısın!''

''Cehalete geri dönüşün cehaletten çıkmaktan çok daha zor olduğunu, hafızamın rahatsız eden darbeleriyle anlamıştım.''

''Müzik dinlerken bütün ruhumu notalara ve sözlere verebilmem için gözlerimi kapatmam şarttı. Dikkatli dinlemek için göz kapatmaya, körlerin bizden daha iyi duyduklarını öğrendiğim zaman başlamıştım. Ve o günlerden sonra hayatımın bütün karanlık koridorlarından geçerken de gözlerimi kapalı tuttum. Daha iyi dinlemek, daha iyi koklamak için...''

''Bir saate yakın aynı şekilde duruyor ve kendimi, hayatı düşünüyordum. Yoğunlaşma bazı sorularla başlıyordu. Yaradılışımı, geleceğimi, çevremi, insanların farklılığını, duygularımın çeşitliliğini sorguluyordum. Kendimi dinlemeyi öğrenmekti bu yaptığım. Çünkü duyulabilecek kadar yüksek bir ses vardı içimde. Bunu fark edince, dünya üzerindeki bütün insanlar birden yok olsalar dahi yalnız kalmayacağımı anladım. Çünkü ağzımdan çıkan, başkalarının duyabildiği sesin yanında içimde yankılanan ve kimsenin varlığından haberdar olamayacağı başka bir ses daha vardı. Demek ki kendimle diyalog kurabilir, aynı konu hakkında yüksek sesle bir söz söylerken, içimden de bambaşka bir cümle kurabilirdim. Dünyayla aramdaki köprüyü ve kendime açılan kapıyı böylece keşfettim.''

''Kimsenin yol göstermesine ve hayal gücüne ihtiyacım yoktu. Romanları, edebiyattaki bütün eserleri bir dolandırıcılık sektörünün parçaları olarak görmeye başlamıştım. Fikir satmak, herkesin oturup düşündüğü takdirde erişebileceği kavramları şekillendirip pazarlamak, herhangi bir sahtekarlıktan farksızdı benim için.''

''Farklı olmak için mi farklıydım yoksa öyle mi doğmuştum -ki konuyu genlerin Tanrı olduğuna inanan biyokimyagerlere bırakıyorum- bilmiyorum; ancak emin olduğum nokta tanıştığım kişilerle aynı durum karşısında aynı duyguları hissetmiyor oluşumdu.''

''Düşüncelerime ve beynimden geçenlere en yakın -en yakın diyorum çünkü hiçbir zaman tam anlamıyla düşüncelerimizi söylememize yetecek kelimelerin yeryüzündeki lisanlarda bulunmadığını uzun zaman önce anladım- cümlelerin ağzımdan çıktığı gün öldürülmüş olacağımı ya da yavaş yavaş yok olmamı sağlayacak şartların  sözleşmiş gibi çevremde buluşacaklarını düşünüyordum.''

''Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu geri zekalıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirlerinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolculuk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yarı tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın edebiyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avrupa'yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları an çiğ çiğ yeneceklerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olmalıymış oralarda. Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle.''

''Düşün! Bize, matematik dünyasının kurgusal ve sonsuz olduğu öğretildi. Bunu kabul ederim. 1'den sonra 2 gelir dendi. Bunu da kabul ederim. Ama sonra, 1 ile 2 arasındaki sonsuzluğu düşündüm. Peki o nereye gitti? İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru. Ve işte matematiğin hatası! Dolayısıyla matematik yok. Onun üzerine kurulmuş dünya düzeni de yok... Ama ben anlayabilirim. Anlayabilirim bu sorunu. Ve o zaman ortaya yaklaşık sayılar çıkar. Yani hiçbir sayı tam değildir. Hepsi tama yaklaşır. Ama varamaz. Demektir ki, 1,999...9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız.''

''İnsanların icadı, kolay ve acısız bir sömürü yoluydu politika. Tıpkı bütün diğer insani kurumlar gibi. Para gibi. Hepsi bu.''

''Kurtulmaya gelmiyoruz dünyaya. Daha da saplanmak için buradayız. Dibine kadar. Onun için çürüyor bedenlerimiz ölünce. Mısırlılar uğraşmış efendileri kurtulsun diye. Ama nafile. Çaresi yok. Kurtuluşu beklemek yararsız. Gelmez çünkü. Kontenjan dolmuş. Biz daha çok kötülüğün sınırlarını zorluyoruz. Ne kadar iğrenç olabileceğimizi araştırıyoruz.''

''Su zehirlidir! İnsanı ilk çağlardaki haline geri götürür. Zaman makinesidir okyanus. Kanunlardan önceki zamanı hediye eder. Sahil güvenliklerse umutsuz bir çabadır. Kıyıdan fazla uzaklaşamayan. Medeniyetin kolu bir yere kadar uzanır. Daha ötesinde ilkel çağlar başlar. Yalnızsındır yüzen demirin üstünde hiç olmadıığn kadar. Kas konuşur. Silah söyler. Herkes dinler. Hepsi bu. Ne para kalır, ne aile...''

''Bardakların temiz olup olmadıklarını kontrol etmek için yuvarlak pencereden süzülen ışığa doğru tutup baktı. O an aynı hareketi Afrika'da dönen sahte paraları kontrol etmek için defalarca yaptığım aklıma geldi. Ve her ışığa tuttuğum banknotta,  insanların da gerçekliğinin bu şekilde anlaşılamıyor olmasına şükrettiğimi hatırladım...''

''Bazı meslekler insanları şizofrenliğe iter. Gardiyanlık, polislik, askerlik, politikacılık... O kadar zordur ki, yapılan işi hayattan ayırmak. Kişinin karakterinden söküp atabilmesi. Hele çalışma saatleri sonunda gündelik hayata maruz kalmaları, otoritesiz ve üniformasız. Delirmelerine nedendir bunlar.''

''İnsan tercih eder. Öğrenmek ve mantığını çözmek arasında bir tercih yapar. Öğrenen insan her şeyi ezberler. Şarkı sözlerini, kitap isimlerini, büyük düşünürlerin doğum ve ölüm tarihlerini ezberler. Mantığını çözmeye çalışansa hayatın işleyişini kavramaya çalışır. İsimlerin, tarihlerin bir önemi kalmaz. Birkaç temek bilgi yeter sanatın, hayatın mantığını çözmek için. İkinci gruptakiler hatırlamazlar. Sadece nedenlerini bilirler. Ama hatırlamazlar aktörleri. Ben de hatırlamıyorum filmleri, sanatı, davranış bilimindeki teorisyenleri, din kitaplarındaki kahramanları...''

''O zamanlar hala bir umudum vardı. Bedeli karşılığında mutlu olabileceğimi düşünüyordum. Ancak büyüdüm artık. Dünyayı versem Tanrı'ya, damlasını vermez bana mutluluğun.''

''Dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa, komünistin de o kadar saf, kötü bir geçmişi vardır. Ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir! Hele günümüz kapitalizminin patronu Yahudiler ile zamanın Yahudisi Marx'ı düşündüğümüz zaman, Yahudilerin de Hıristiyanlar kadar ikiyüzlü darı gibi her yerde biten yaratıklar olduğu anlaşılabilir. Eğer geçmeseydi Kuranıkerim'in üstünden onlarca kuşak, ben inanırdım yazılanların hepsine. Ama inanmıyorum o onlarca kuşağın dürüstlüğüne. O onlarca kuşağın dinine sadakatine inanmıyorum! Çünkü insanı tanıyorum. Çünkü kendimi tanıyorum. Canı öyle çekti diye duaları değiştirecek her dinden kuşaklar tanıyorum. İnsan dokunduğu her şeyi kirletmiştir bugüne kadar. Dinin kendini bundan koruması o kadar uzak bir ihtimal ki! Kimse gelip anlatmasın bana insanın iyiliğini, din kitaplarını. Ben sadece mucizeleri kabul ederim. Onlara inanmak, insan zekasının kötü tarafından çıktığı belli olan yazılara inanmaktan daha kolay. Kızıldeniz'in yarıldığına, gerektiğinde kadının dövülebileceğinden daha çok inanıyorum. Çünkü mucize bana daha temiz geliyor. Ne birinin çıkarına, ne de başkasının zararına binlerce yıl önce bir denizin yarılmış olması. Ya da bir mağaranın girişinin örümcek ağıyla kapatılması.''

''Tek spor sekstir. Herkes kazanır. Hepsi bu...''

''Seni anlıyorum'' demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada... Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarından birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu. Dolayısıyla herhangi bir şeyi, birini anladığına, ama gerçekten anladığına emin olmak, sarıldığında arkasında ellerini kavuşturabilecek kadar o şeyi ya da kimseyi anlamak olağanüstü bir durumdur.''

''Rejimlerle aram hiç iyi olmadı.Çünkü günleri bilemedim. Hangi günü yaşadığımızdan haberim olmadı. Oysa rejimler takvimler olmadan yaşayamazlar. Hiçbir rejimi sevmedim. Ne siyasisini, ne kepek ekmeklisini!''

''Evim var! Ne güzel! İçinde kendimi öldürebileceğim bir evim var. Hayat bu işte! Sırf kendi evinde ölebilmek için, emekli olana kadar yıllarca çalışanların hissettiklerini anlıyordum. Sahibi olduğu bir evde ölmek tek amacıydı, para için çalışan insanın. Ne mutluluk!''

''Daha anlayamamıştı sonunda ölüm olan bir hayatta mutlu son olmasının mantığa aykırı olduğunu. Ölüm mutlu bir son olamazdı. Kimse için. Ama yine de insanlar, kendilerini kandırmak için hayatlarını dönemlere bölüyorlar ve ancak o dönemlere mutlu sonlar uydurabiliyorlardı. Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikayenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bir filmdi...''

''Bakmalıyım, görmeliyim evde olup bitenleri. Hakimi benim bu toprağın! Söylenen her lafı duymalıyım. İşte, böyle psikolojik bir halden kaynaklanıyor devletin, insanlarını dosyalama sistemine başvurması, diye düşünüyorum. Devletten habersiz hiçbir iş yapılmamalı! Onun anlayamayacağı kelimeler çıkmamalı yurttaşların ağzından. Devlet beş yaşındaki bir çocuk gibi. Onun seviyesinde konuşulmazsa, büyükler gezmeye giderken yanlarına alınmazsa ağlamaya, kırıp dökmeye başlıyor. Dünyanın bütün devletleri böyle işte. Yataklarından kalkamayan hastalar gibi. Kaprisli yaşlılar gibi' Her şeyi bilmek istiyorlar. Yurttaşlarının nasıl seviştiğini, evde en çok kimin küfrettiğini. Her şeyi! Herhangi bir yurttaş isyanının hayat bulduğu gün, yüzlerine vurabilecek güçte oluyorlar, pisliklerini herkesin. ''Sen annenin ölmesini istiyordun! Sus! Sense otobüste yaşlılara yer vermiyorsun! Sen de sus! Arkadaki şişko! Sen, daha dün küçük kardeşinin ekmeğini çalarken nasıl olur da, bugün bana, devlete karşı gelirsin?'' diyerek susturmak için bilmek istiyor her şeyi. Her insanın bir utancı vardır. Devletin görevi, kullanma günü gelene kadar bu utançları toplayıp saklamaktır. Toplumsal sözleşme diye bir saçmalık hiçbir zaman var olmamıştır. Kimse, kendi çıkarları için birilerine devlet olma yetkisini vermemiştir. Benciller ve korkaklar dünyasından çıkar, kişisel dolandırıcılık yeteneğiyle elde edilir. Ve insanların birbirlerine attıkları kazıklar yanında, devletin onlara attığı fazlasıyla hafif kalır.''

''Yarın, bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesinden her beraber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! Lotonun çıkma ihtimalini, aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini, sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındıran o sihirli sözcük: yarın. gelecek iyi bir sermayeydi. Yaşadığımız sürece bitmeyen bir anapara gibi. Gelecek zamanda çekilmiş fiiller kulağa çok tatlı bir melodi yayıyordu.''

''En boktan hikaye bile aynaya anlatılırken iyi gelir!..''

''İnsanın tek gerçek özgürlüğü yalnızlığıdır. Ve yalnızlığı küçük düşürense bağımlılıklardır. Aşklar, alkol, nikotin, ahlaki değerler, uyuşturucular... Hepsi de birer pranga olabilir her an, insanın ayağına. Zevk veren prangalar. Ortak özellikleri, varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. Bağımlı insan atlı karıncaya binmiş gibidir. Ne bir varış noktası, ne de bir ilerleme vardır hayatında. Herkes ilk başladığı yerde, midesi kaldırana dek döner durur... İnanın kendisiyle mücadelesi, bağımlılıklarını yok etmesiyle başlar.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Sahilde Kafka / 海辺のカフカ / Umibe no Kafuka / Kafka on the Shore


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Hüseyin Can Erkin
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 2005
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

En bilinen deyişle; bir solukta okudum!
Japonca'dan Türkçe'ye çevirisi çok güzel yapılmış. Bunu, Japonca'dan İngilizce'ye çevirisi de elimde olduğu için rahatlıkla söyleyebiliyorum. 
Bir kez daha anladım ki, Japonca Türkçe'ye çok yakın bir dil.
Murakami'nin biraz sapık, biraz edepsiz olduğunu düşünüyorum. İstisnalar hariç, tüm Japonlar hakkında düşündüğüm gibi :) 
Bunu ayrımcılık olarak algılamayın. Japonlarla dört yıldan uzun bir süre birlikte çalışmış ve bol bol sohbet etmiş biri olarak, onların kültürünün bizden çok farklı ve ahlak anlayışlarının çok uçuk olduğunu düşünüyorum. Bu konuya belki farklı bir gönderide değinirim.
On beş yıldır Japonya'da yaşayan bir arkadaşımın da dediği gibi: 'Japonya dışındaki ülkeler ''Dünya'' ise eğer, Japonya ''Ay'' dır. Japonlar da uzaylı.'
Murakami' de uzaylı :)
Ve ben, uzaylıları çok severim :)

Arka Kapak Yazısı:
''Sürükleyici, akıl çelen bir roman.''
John Updike

Kafka Tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. Uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. Ama babasının bir ''düzenek'' gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibi peşindedir... Kafka ilk kez aşk ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.
Sahilde Kafka, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar Haruki Murakami'den, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.''
(Öyle büyük yazar, böyle muhteşem kitap şeklinde devam eden ''reklamlar'' kısmını paylaşmıyorum.)

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak üzere yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir.''

''O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.''

''Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın.''

''Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla'' dedi emin olmak istercesine.''

''Koltukta oturup çevreye göz gezdirdikçe, uzun zamandır aradığım yerin işte bu oda olduğunun farkına vardım. Ben tamı tamına, işte öyle dünyadan soyutlanmış bir yer arıyordum. Fakat o ana kadar, aradığım yer bir ütopyadan ibaretti. Öyle bir yerin gerçekten var olabileceğine asla ihtimal verememiştim. Gözlerimi kapatıp nefes aldığımda yumuşak bir bulutun içinde gibi sarmalandığımı hissediyordum.''

''Eskiden dünya erkek ve kadından değil, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadından oluşurmuş. Yani günümüzdeki iki kişilik malzemeyle bir kişi ortaya çıkıyormuş. Herkes bundan memnun bir halde yaşıyormuş. Fakat Tanrı kılıcını kaptığı gibi hepsini ikiye bölmüş. Muntazam bir şekilde tam ikiye. Bunun sonucunda dünyada yalnızca erkek ve kadın kalmış, insanlar öteki yarılarını bulmak için arayış içinde yaşamlarını sürmeye başlamışlar.''

''Bir şey yaptıkları yok. Amaçları yalnızca kedilerin canını yakmak, onları taciz etmek. Bundan zevk alıyorlar. Bu dünyada gerçekten yürekleri hasta insanlar var.''

''...zorbalığın hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu zorbalıktan kimse kaçamaz. Bunu lütfen unutmayınız. Ne kadar dikkatli olursanız olun bu yeterli olmayabilir. Bu insanlar için de kediler için de geçerli.''

''Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. En azından, belli türde insanlar üzerinde.''

''Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz.''

''Gözler kapanmayacak. Gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. Gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. Bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. Biz işte böyle bir dünyada yaşıyoruz, Nakata. Adam gibi gözlerini aç! Göz kapamak korkakların işidir. Ger.eklere göz yummak alçakçadır. Sen gözlerini kapatıp kulaklarını tıkasan bile zaman akmaya devam eder. Emin adımlarla.''

''Yunan trajedisi. Cassandra, kahin bir kadındır. Troya kraliçesi. Kendini tapınağa adar, Tanrı Apollon tarafından kaderi anlama yetisiyle ödüllendirilir. Bunun karşılığında Apollon kadının kendisiyle yatmasını isterse de, kadın reddeder. Sinirlenen Apollon kadını lanetler. Yunan Tanrılarını dinsel unsurlar olarak değil de, mitolojik unsurlar olarak değerlendirmek gerek. Yani o tanrıların insanlarla aynı şekilde ruhsal eksiklikleri vardır. İhtiraslı olur, şehvetli olur, kıskanç olur, unutkan olurlar.''

''Kafka Tamura, herkesin hayatında artık geri dönülemez bir noktaya geldiği olur. Nadiren de artık daha ileriye gidemeyebiliriz. O noktaya geldiğimizde, bu iyi bir şey de olsa kötü bir şey de olsa, sessizce kabullenmekten başka çaremiz olmaz. İşte bu şekilde hayatta kalmayı başarırız.''

''Hayal gücünden yoksun, sığ, hoşgörüsüz. Başına buyruk tezler, içi boş laflar, dağınık ideolojiler, kalıplaşmış sistemler. Beni gerçekten korkutan, böyle şeyler işte. Hatta ödüm patlıyor. Doğru olan ne? Yanlış ne? Elbette, bu da önemli bir nokta, ama öylesine fevri kararların yol açacağı hatalar, çoğu durumda, bir daha asla düzeltilemezler. Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. Ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler. Bunun kurtuluşu yoktur. Ben, öyle tiplerin şu kapıdan içeri girmelerini dahi istemem açıkçası.''

''Deha, hangi yönde ilerleyeceği tahmin edilemeyecek bir şeydir. Hiç fark edilmeden uçup gittiği de olur. Hatta, yeraltı suyu gibi, yeraltında derinlere gömülüp oradan da başka bir yerlere akıp gittiği de olur.''

''Sorarsan bir kere utanırsın sormazsan bir ömür boyu'' derdi benim dedem de.''

''Rus yazar Anton Çehov çok güzel söylemiş. 'Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda muhakkak patlaması gerekir' diye.''

''Dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.''

''Jean-Jacques Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonucunda doğduğunu söyler. Çok haklı. Tüm medeniyetler çitle çevrelenmiş esaretin ürünüdür.''

''Bizim yaşadığımız dünyanın hemen yanı başında başka bir dünya mutlaka vardır. Oraya bir ölçüde ayak basabilirsin. Hiçbir şey olmadan geri de dönebilirsin. Dikkatli olursan tabii ki. Fakat belirli bir noktayı geçecek olursan, bir daha asla dönemeyebilirsin. Dönüş yolunu bulamazsın. Labirent gibidir.''

''Berlioz'un bir lafı vardır. 'Eğer sen Hamlet'i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir.' ''

''İnsanlar neden savaşır acaba? Neden on binleri, yüz binleri bulan topluluklar halinde birbirlerini öldürürler? Bu savaşlar öfke yüzünden mi çıkar, korku yüzünden mi? Ya da, hem korku hem öfke tek bir ruhun iki ayrı yönünden başka bir şey değil midir?''

''Yazmaktı önemli olan. Yazılmış halinin, tamamlanmış halinin hiçbir önemi yok.''

''Biz, hepimiz, önemli bir şeylerimizi kaybediyoruz dedi zil sesi kesildikten sonra.
Önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları. Hayatta olmanın bir anlamı da bu işte. Fakat kafamızın içinde, ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum, öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. Herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. Dahası, bizler kendi yüreğimizin ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. O odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz de gerekiyor. Başka bir deyişle, sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

A Z


Yazar: Hakan Günday
Orijinal dili: Türkçe
Basım yılı: 2011
Yayınevi: Doğan Kitap

Arka Kapak Yazısı:
''Diyebilirsin ki, bir insanı, fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin? Haklısın. Belki de çok az...
O zaman şöyle demeliyim: Seni az tanıyorum... Az...
Sen de fark ettin mi? Az dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.
Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var.
O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında.
Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar.
Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler.
Senin ve benim gibi...

11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu” Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatlarının, bu iki çocuğu kırk yıl boyunca her tür şiddetle yontup birbirlerine hazırlayışının, (bütün anlamlarıyla) Yazı’nın bu iki çocuğu birleştirmesinin hikâyesi.
Çocuk şiddeti, hayatın şiddeti, aşkın şiddeti, inancın şiddeti, hırsın şiddeti üzerine, A’dan Z’ye şiddet üzerine, dilin ve yazının şiddetiyle bir roman...''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Maddenin hallerinden biri de 'olağanüstü' olandır.''

''Çünkü dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti : Umut.''

''Müslüman kadınlar. Baksana, o kadar seksi olmalılar ki, her yerlerini kapatıyorlar. Yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi, diyorlar bize, anlıyor musun? Üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz, demek istiyorlar biz erkeklere! Evet, evet, bunu hiç düşünmemiştim ama böyle olmalı! Yani insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? Tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar! Şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? Yok! Belki müslüman kadınlar bir çeşit silah gibidir. Ölümcül bir silah gibi! O kadar ölümcüller ki, kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. Nükleer bombalar gibi! Asla ateş etmiyorlar ama hep oradalar! Yani bir ortaya çıksalar, dünyanın sonu olacak! Herkes onların kölesi olacak!''

''İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı gibi bağırarak. Bu çığlık, kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip ''Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?'' der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. Buna büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak, yetişkin uysallığı.Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır. İşlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir. Yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığını sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. Ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülür.''

''Ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine dek bağırmaya devam eder. Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. Bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insnanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. Sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir.''

''Ya hayatlarının anlamını bulamayanlar? diye söze girmişti kızılderili. Onlar ne olacak?'
Onlar da, göğüslerinde bir et parçasıyla, canlı canlı çürüyecekler. Ve buna da, Yaşamak demeye devam edecekler.''

''Nereden bilebilirdi insanoğlu? Varlığının sonuçlarını.
Hepsinin de yanıtı aynıydı: Hiçbir yerden...
Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kime, neye neden olduğunu önceden bilemediği için... Çünkü her davranışınızın zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyaya ikizine yağışık bile gelir, ama yine de doğardı...''

''Zaten her insanın, yaşadıkça uzmanlaştığı bir yan mesleği yok muydu? Geçmiş Tasarımı ve Yönetimi adında müthiş meslek!''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...