babilcom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babilcom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-kitap okuma cihazları hakkında diyeceklerim var...


E-kitap okuyucular hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.
Ne zaman bu konuda edilen bi' sohbete dahil olsam, e-kitap okuyucu ile kitap okuma deneyimi yaşamamış okurların e-kitaplara çok ön yargılı yaklaştıklarını ve en sık kullandıkları argümanın "Ben kâğıt kokusunu almalıyım, sayfaları çevirmeliyim, kitaba dokunmalıyım" olduğunu gördüm.

Peki...madem öyle, işte böyle! :)
Ben de size sürekli matbu kitap satın alan fakat e-kitaplarından da asla vazgeçmeyen bi' okur olarak, 3.5-4 yıllık e-kitap okuma deneyimlerimden bazılarını anlatayım.

1- E-kitap okuma cihazları ne telefon ne de tablet gibidir. Cihazı çalıştırdığınızda karşınızda gördüğünüz kâğıt üzerine mürekkep baskı kitaptır. E-ink adını verdikleri teknoloji sayesinde matbu bi' kitap mı okuyorsunuz yoksa elektronik kitap mı, farkına bile varmazsınız.
İsterseniz günlük güneşlik, çok aydınlık/ışıklı (mesela plajda) bi' ortamda olun, ekran parlama-yansıtma yapmaz. Gözünüzü yormaz; göz dostudur, son derece sağlıklıdır.

2- Okuduğunuz kitabın yazı tipini sevdiğiniz bi' yazı tipi ile değiştirme, üstelik seçtiğiniz o fontu büyütme, küçültme, beğendiğiniz bi' kelime/cümle/paragrafı işaretleme, not alma, sayfalar arasında gidip gelme ve aldığının notların tamamını bi' dokunuşla görme hatta okuduğunuz metni hemen o anda sosyal medyada paylaşabilme imkânına sahipsiniz. Sosyal medya uzmanları, bu gülücük size ;)

3- Bu benim en bi' favorim: Gece okuması/Karanlık ortamda okuma ❤
Yatağınıza girdiğinizde ekran ışığını açarak, ve ekranın parlaklık derecesini gönlünüze göre ayarlayarak, lambaya/okuma lambasına gerek duymadan, yanınızda yatan kişiyi hiç rahatsız etmeden dilediğinizce okuma konforuna sahipsiniz.
Sadece yatağınızda da değil, toplu taşıma araçlarında, uzun süren yolculuklarda -hele gece yolculuklarında- yaz akşamları balkonda, kısacası ışığın yetersiz olduğu ve sadece okumak için ışık kullanma zorunluluğu duyduğunuz ama bunu yapmak istemediğiniz veya imkân bulamadığınız her yerde okursunuz. Doğal olarak daha çok kitap okursunuz :)

4- Hafiftir; 100-200 gram arası bi' ağırlığı vardır ve içinde onlarca, yüzlerce -hatta hafıza kartını doldurursanız binlerce- kitap taşır.
Şarj süresi, ortalama okuma süresini günde 3-4 saat baz alırsak yaklaşık 4 haftadır. Sürekli ekran ışığı ile okuma yaptığınızda veya internete bağlandığınızda bu süre bi' hafta kadar kısalabilir. Yılda on, bilemediniz on beş kez şarj etmek zorunda olduğunuzdan, şarj kablosunu unutmayacağınız bi' yere koymanızda fayda var :)
Özellikle tatillerde can kurtarıcıdır; valize sığdırabileceğiniz matbu kitap sayısı oldukça sınırlıyken (özellikle uluslararası yolculuklarda) siz el çantanızda binlerce kitap taşıyor olursunuz. Üstelik, aklınıza o an gelen bi' kitabı anında satın alıp, bi' kaç dakika sonra okumaya başlayabilirsiniz.Basılı kitaplara göre fiyatları daha uygundur. Kitapçıya gitmek, online alışveriş yapıp günlerce kitaplarınızın gelmesini beklemek, hele de satın aldığınız kitap stokta yoksa, tedarikçiden temin edildikten sonra gönderileceğini bilerek beklemek gibi dertleriniz yoktur.
Özellikle de 1000+ sayfa sayısına sahip, okurken bilek ve kol kası yaptıran, tuğla tabir ettiğimiz kitapları okumanız zahmetli olmaz  :)
Parmakları yormaktan, konforlu okuyacağım diye şekilden şekle girmekten söz etmeyeceğim bile.
Hemen başka bi' bakış açısına geçelim: Doğuştan "teknolojiye aşık" yeni neslin okuma alışkanlığı kazanmasında oldukça etkilidir :)

5- "Çevreci" bakış açısından bakalım: Okuma keyfi yaşamamız için ağaç kesilmiyor ayol!
Kâğıt iyi, mis, güzel kokuyor da, biz o kokuyu duyalım diye yemyeşil ağaçlar katlediliyor, bunu hepimiz biliyoruz değil mi? Eee, o zaman daha ne olsun? :)
"Ama elektronik ürünlerin geri dönüşümü daha zor" diyenler de olur aranızda elbet. E-kitap okuyucu cihazlar, telefonlar gibi altı ayda bozabileceğiniz, bataryasını öldürebileceğiniz, modası geçen, haftada bi' üst modeli çıkarılan cihazlar değil. Mesela ben Nook -Glow Light cihazımı üç buçuk-dört yıl önce satın aldım ve herhalde bi' bu kadar daha sorunsuz kullanırım, belki daha da uzun süre...
Şimdiki okurlar çok daha şanslı. Bu cihazı aldığımda Türkiye'de satılan, Türkçe kitap okutacak e-kitap okuyucu yoktu. Amerika'dan satın alıp bi' de günlerce gelmesini beklemiştim. Aldıktan bir-bir buçuk yıl sonra yeni modeli çıkmıştı. Türkiye'de ise Libronet, online satış sitesi olan babil.com ve birçok ildeki satış noktalarında "Calibro"yu okurlara sundu.. Gönlümden bi' Calibro sahibi olmak sık sık geçiyor ama günün birinde Calibro alırsam, bunu kullandığım cihazı değiştirmek zorunda olduğum için değil, tamamen kişisel zevkim-Calibro ile okumayı deneyimlemek istediğim için olur.
Hemen bi' parantez açayım, açtım. (Şu konuya açıklık getirelim: Alacağınız e-kitap okuyucunun kullandığı standart format önemlidir, hem de çok önemlidir. Bi' çok e-kitap okuma cihazı, kullandığı standard formatın yanında diğer formatları da "destekler" fakat bu demek değildir ki desteklediği tüm formatları sorunsuz okursunuz. Özellikle Türkçe karakterlerde büyük sıkıntı yaşarsınız, satın aldığınız formattaki kitabı okumak için ek programlar/izinler kullanmak zorunda kalırsınız veya pdf gibi bi' formattan okumaya kalkarsanız yazı tipini büyütme/küçüktme imkânına sahip olmaz, zoomlayamaz, okumada sıkıntı çekersiniz. "epub" dediğimiz format, en yaygın kullanılan, en kolay bulunan açık kaynak kodlu formattır. Türkiye'deki hemen tüm yayınevlerinin kitaplarını elektronik kitap olarak okuyucuya sunmakta kullandığı formattır. Google amca bile, telif hakları kamuya ait olan milyonlarca kitabı "epub" formatına çevirip ücretsiz olarak okumaya sunmuştur. Yer gök epub formata sahip kitap iken Kindle satın alırsanız, standart formatı "mobi" olduğu için derdiniz çok büyük olur. Kindle, Amazon ürünü ve haliyle Amazon'da satılan tüm elektronik kitaplar -dolayısıyla hemen hepsi İngilizce olan kitaplar- mobi formattadır. Amaç, Amazon ürünü alıp, e-kitap alışverişlerinizi de Amazon'dan yapmanızı sağlamaktır. "Ben hep İngilizce kitap okurum zaten, tüm e-kitaplarımı da Amazon'dan alacağım" derseniz o ayrı. Nook ise, Türkiye'de satışı olmayan Barnes & Noble ürünü. Yurtdışından alınması şart ve bildiğim kadarıyla -yamuluyorsam düzeltin lütfen- yurtdışından satın alınan, belli bi' fiyatın üzerindeki elektronik ürünlerde gümrük sorunu yaşanıyor. Bi' de bunun üstüne, cihaz garanti kapsamında olmuyor. "Ben Amerikan vatandaşıyım, gider kendim değiştiririm" diyorsanız; peki :)
Şahsen, Calibro satın alıp epub formattaki Türkçe kitapları okumayı tercih ederim. Üstelik iki yıl da garantili ve modelleri çok şık.) kapadım parantezi :)
Demem o ki, satın alacağınız cihazın uzun yıllar boyunca size eşlik edeceğinden emin olacaksınız ve geri dönüşüm konusunda sıkıntınız olmayacak. Çevrecilikse; alın size çevrecilik! :)

6- Say say bitmiyor ayol! :)
Bu deneyimlerimden çok kişisel görüşümdür ve 5 numaralı avantaj ile direkt bağlantılıdır.
Biraz ileri görüşlü olmakta yarar görüyorum: Gelecek e-kitapların!
Bundan yirmi-otuz yıl sonra, "dünyanın akciğeri" dediğimiz yağmur ormanlarını da -maalesef- tükettiğimizde, kâğıdın "lüks" sayılacağını, matbu kitabın yine lüks sınıfına girip, sadece satın almaya gücü yetenler ve koleksiyon yapanlarca alınacağını düşünüyorum.
Umarım yıllar benim görüşümü yanlış çıkarır, umarım yanılıyorumdur...
Umarım, uzun yıllar sonra bile, bi' yandan kâğıt üretimi devam ederken diğer yandan ormanlar çoğalmaya devam eder. E-kitaplar her zaman alternatif okuma imkânı sağlar ama bu konuda hiç iyimser olamıyorum.

7- Denemeden, deneyimlemeden "Ay kâğıt kokusu, burnunu dayayıp koklamak, dokunmak, hissetmek, ellemek, parmak tükürükleyip sayfa çevirmek" vs. demeyin, n'olur demeyin.
Tamam, bunları yapmak çok güzel, okuyucuya tatmin duygusu veriyor, ben de bi' okurum sonuçta, kendimden biliyorum :)
Fakat doğru tek değil, güzel tek değil... Bi' şeyi  güzel ve doğru sayıyor olmamız, onun dışında kalan diğer her şeyin yanlış ve tü-kaka! olacağı anlamına gelmiyor. "Kitap" okuyoruz sonuçta. Deneme gereği bile duymadan "Tabletten/telefondan e-kitap okudum, hiç sevemedim, gözümü mahvetti, kitap gibisi yok!" demek, e-kitap okuyucu cihaz kullananların yüzünde bi' gülümseme oluşturur sadece. Ay ne fena bi' şeydir o gülüş, düşmanım karşılaşmasın böyle bi' gülüşle :)
Demek istediğim şu ki: Sadece matbu kitap okuyor olmanız sizi daha entelektüel yap-maz! :)
bkz: entelektüel-wikipedia
"Entelektüel, zekâsını ve analitik düşünme yetisini mesleği gereği ya da şahsî amaçlarına erişmekte kullanan kişi. Entelektüel kelimesinin kökeni Latince intellectus (anlamak) sözcüğüne dayanır ve günümüzde genellikle şu anlamlardan birinde kullanılır:
- Kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren soyut konularla derinlemesine ilgilenen kişi.
- Mesleği, mal ve hizmet üreten diğer meslek gruplarından farklı olarak, fikir ve bilgi üretmek ve/veya yaymak olan kişi (akademisyenler, bilim insanları vb).
- Kültür ve sanat konularında uzman kabul edilen, bu konulardaki bilgisi birikimi kültürel bir otorite olmasına olanak sağlayan ve toplum karşısında çeşitli konularda değerlendirmeler yapan kişi.
Geçmişte tahsilli, bilgili kişiye münevver denilirdi. Daha sonraları aydın sözcüğü "kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse)" anlamında kullanılmaya başlandı. Entelektüelin ise, düşünüre yakın bir anlamı vardır."
"Entelektüel birikim"in daha çok okumaktan, dolayısıyla daha çok düşünüp anlamaktan, edinilen bilgileri analiz etmekten, bilgiyi biriktirmekten vs. geçtiğini varsayalım; bu durumda e-kitap okuyucuları bi' adım önde olmuyorlar mı? :) Her ortamda, daha çok kitap okuma imkânına sahipler.

Bu gönderiden çıkarılacak ders: Ön yargılı olmak kötüdür. Onca kitap okuyoruz ama daha ön yargılı olmamayı bile beceremiyoruz. Babannemin deyişiyle "Havaaaaye!" okuyoruz demek ki :)))
der, bu gönderiyi de burada bitiririm.

E-kitap virüsünüz Sittirella, Polonya'dan bildirdi.

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Acı Çikolata / Como agua para chocolate / Like Water for Chocolate


Yazar: Laura Esquivel
Çeviri: Havva Mutlu
Orijinal Dili: İspanyolca
İlk Basım Yılı: 1993
Yayınevi: Can Yayınları | 2013

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Ne zaman bu kitaptan bahsedilse okuyanlar çok beğendiklerini söylerlerdi, "Sevmedim" diyeni duymadım, bu sebeple ben de okumak istemiştim. Okudum; pek sevemedim.
Sanırım sorun bende; hikayenin tamamını kafamda canlandıramıyorsam, karakterleri yaratamıyorsam ve tarif edilen koku ve tatların benzerlerini oluşturamıyorsam kitaptan kopuyorum. Bu kitabı okurken de bu deneyimi yaşadım; ev tamam, ev ahalisi tamam, kitapta bahsedilen her karakter tamam, olayların geçtiği zamandaki dış ortam tamam, evin çatısı, bahçesi, mutfağı, hayvan barınakları, sebze tarhları tamam fakat verilen tariflerin hazırlanma biçimi, kokuları, alacağı şekil eksik kaldı. Ne kadar zorlarsam zorlayayım domuz yağı yerine zeytinyağı koydum tencereye kafamda, olmadı, olduramadım.
Büyülü gerçeklik her yazarın harcı değil; doğaüstü olayları ve mantık dışı öğeleri gerçekliğe yedirerek okuyucuya sunmak ve okuyucunun bunu sindirip kabul etmesini sağlamak çok güçlü kalem istiyor. Hikaye gerçeklik temelinde seyrederken birden doğaüstü bi' olay yaşanıyorsa ve bu olay hikayenin tamamına yedirilmeden yaşandığı gibi bırakılıp, hikaye yeniden gerçeklik temelindeki seyrine geri dönüyorsa, benim için o olay hikayenin örgüsünde sırıtıyor, "Ben buraya ait değilim" diyor. 
Filmini izleyeceğim. Görsel öğelerden faydanalanacağım için nedense kitabından daha çok sevecekmişim gibi geliyor. Tariflerin tadını bilmesem bile hazırlanışını ve sunumunu görmem belki fikrimi değiştirir.

Arka Kapak Yazısı:
"Çok beğenseler de, yemek için can atsalar da genellikle insanlar çok açgözlü görünmemek ve son lokmayı diğerlerine bırakmış olmak düşüncesiyle tabaktaki son biberi almaya cesaret edemezlerdi. Böylece, içinde narın serinliğini, acitrón'un tadını, biberin acısını, cevizin yararlarını, akla gelmeyecek pek çok lezzeti barındıran bu harika biber el sürülmeden servis tabağında kalırdı. Aşkın tüm sırlarını içinde saklayan bu güzelim ceviz soslu biber dolmasına, görgü kurallarına uymak adına, kimse elini uzatmazdı.
Acı Çikolata'da Meksika Devrimi sırasında De la Garza ailesinin en küçük kızı Tita'nın mis gibi kokular yükselen mutfağına konuk olur okur. Tita'nın elinden çıkan geleneksel Meksika yemeklerinin sırrı onun kendi duygularında saklıdır, çünkü herkes bilir ki yemeklerinin tadı ve etkisi, mutfaktakinin ruh haline göre değişir!
Meksikalı yazar Laura Esquivel'in ülkesinin değerlerini, törelerini ve tarihini büyülü bir anlatımla ele aldığı Acı Çikolata, geleneğe başkaldıran evrensel kadın kimliğine de özgün bir yorum getiriyor."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Seslerle birlikte, geçmiş zamanları yeniden yaratma özelliğine sahip olan kokular, yaşanan âna ait kokulara hiç benzemez."

"Hissettiklerini açıklamaya sözcükler yetmezdi. Ne yazık ki o zamanlar uzaydaki kara delikler henüz bilinmiyordu. Eğer bilseydi göğsünde büyük bir kara delik açıldığını hissettiğini söylemesi kolay olurdu. Bu kara delikten sürekli gelen soğuk içine işliyordu."

"Birdenbire aklına gelen bir şey, bakışlarını yıldızlarla dolu gökyüzüne yöneltti. Kendi teninde yaşadığı için biliyordu: Güçlü bir bakış, ulaştığı yeri yakardı.
Hatta güneşi bile yakabilirdi."

"Büyükannemin ilginç bir teorisi vardı: Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir. Bunlardan biri parlamaya neden olur ve içimizdeki kibritlerden birini yakar. Bir an yoğun bir heyecan hissederiz. İçimize çok hoş bir sıcaklık yayılır. Bu sıcaklık zamanla yavaş yavaş yok olur. Sonra yeni bir parlama olur ve içimizde bir kibrit daha yanar. Bu duyguyu yaşamak isteyen herkes, kendi içindeki patlayıcıları keşfetmek zorundadır. Bunlar yanarak ruhumuzun beslenmesine yardımcı olur. Yani başka türlü söylersek, bu yanma ruhumuza enerji verir. Bir kişi eğer kendi tutuşturucularını zaman içinde keşfedemezse, içindeki kibritler nemlenir, hiçbir şekilde yanmaz olur.
O zaman ruhumuz bedenimizi terk eder. Karanlıkların içinde el yordamıyla boş yere kendine besin arar. Ona besin sağlayacak tek kaynağın terk ettiği, soğuktan titreyen o vücutta olduğunu bilmez."

"Bunun için nefesi soğuk olan insanlardan uzak durmak gerekir. Böyle kişilerin varlığı bile daha büyük ateşleri söndürmeye yeter ve bunun nası sonuçlar verdiğini biliyoruz. Onlardan ne kadar uzak olursak kendimizi onların nefesinden o kadar iyi koruyabiliriz."

"Erkeklerin nasıl olduunu görüyosun işte. Ne bu dünyada, ne öte dünyada, başkasının galktığı sofraya oturmak istemezler."

"Bir gül, yan yana yaşadığı bir başka gülden ayrılmanın acısını ne kadar hissederse o da öyle hissediyordu. Bir gülün yan yana durduğu için sadece taçyapraklarının dışını görerek tanıdığı, içinde neler olduğunu bilmediği, hiçbir şekilde iletişim kuramadığı öteki gülden ayrıldığı için üzüldüğünü düşünmek çok saçmaydı."

"Gerçek mi? Gerçek ha! Bak Tita, bir tek gerçek vardır, o da gerçek diye bir şey olmadığıdır! Gerçek, herkesin baktığı noktaya göre değişir."

İyi okumalar.
(09 Ocak 2016)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

At Çalmaya Gidiyoruz / Ut og stjæle hester / Out Stealing Horses


Yazar: Per Petterson
Çeviri: Deniz Canefe
Orijinal Dili: Norveççe
İlk Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Metis Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Per Petterson ile tanışma kitabım oldu, At Çalmaya Gidiyoruz.
Akıcı, sakin, yormayan, sıkılmama kesinlikle izin vermeyen anlatımıyla çok dinlendirici bi' okuma tecrübesi oldu benim için.
Yazarın Türkçeye çevirilen üç eseri mevcut şu anda, dilimize çevrilen ve çevrilecek olan tüm eserlerini okumayı istiyorum.

Arka Kapak Yazısı:
"İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, - duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz."
Trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. Artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir.
At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. 2007'de New York Times gazetesinin yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" listesindeydi."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Orada benden daha yaşlı olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaşıyor. Belki de benden daha yaşlıymış gibi görünüyor sadece. Ama belki de ben nasıl göründüğümün farkında olmadığım içindir, ya da hayat bana davrandığından daha sert davranmıştır ona."

"Ama dinlediğim haberlerin hayatımdaki yeri aynı değil artık. Eskiden olduğu gibi dünyaya bakışımı değiştirmiyorlar. Belki de hata haberlerde, haberlerin veriliş tarzındadır, belki çok fazla haber vardır."

"Otların arasından geçen karıncaların adımlarını duyuyordum, yürüdüğümüz patika yamaca doğru yükselmeye başlamıştı, burnumdan derin bir soluk aldım, hayat ne getirirse getirsin, ne kadar uzaklara gidersem gideyim bu yeri hep tam şimdi olduğu gibi hatırlayacağımı ve her zaman özleyeceğimi düşündüm."

"...o kadar erken yaşamını yitirmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Yaşamını yitirmek, sanki elinde bir yumurta varmış, sonra yumurtayı bırakmışsın, yere düşüp kırılmış gibi; bu duygunun başka hiçbir şeye benzemediğini anladım. Ölmüşsen ölmüşsündür, ama tam ölmeden önceki o kısacık anda; acaba bunu anlıyor musun, yani bittiğini ve nasıl bir duygu olduğunu?"

"O şefti ve babamın deyişiyle oturarak çalışan ve ayakta dinlenen tiplerdendi, yani çok uzun süre ayakta kalmadıkça, çünkü o zaman yeniden oturması gerekirdi. Yani dinlenmesini gerektirecek bir şey varsa. Bundan o kadar da emin değilim."

"Ekseninden sapmış bir dünya karşısında bir avunma, bir protesto belki, ama artık böyle değil, benim dünyam böyle değil ve yazgının yaşamlarımızı yönettiğini söyleyen insanlara hiç tahammül edemem. Sızlanırlar, ellerini ovuştururlar, şefkat beklerler. Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, ütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum."

"Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar, bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız."

"Eğer iyi bir hafızanız varsa filmlere bakarak çok şey öğrenebilirsiniz, insanların işleri nasıl yaptıklarını, bu işlerin hep nasıl yapılmış olduğunu görebilirsiniz, ama modern filmlerde çok fazla iş yapılmıyor, yalnızca fikirler var. Zayıf fikirler ve mizah dedikleri birtakım şeyler, artık her şeyin gülünç olması gerekiyor. Ama ben eğlendirilmekten nefret ediyorum, buna zamanım yok."

"Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil."

"Kendi yaşamöykümün kahramanı ben mi olacağım, yoksa bu yeri başka birisi mi ele geçirecek, bu sayfalarda göreceğiz bunu."

"Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu, orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki ben de aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum."

"Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz."

Keyifli okumalar.
(08 Kasım 2015)
Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Adı üstünde: Kitap Şöleni



Hani bazı anlar vardır, o an imkânsız görünen bi' şeyi, "Keşke..." diyerek kalbinden geçirir insan. Çok da aman aman önemli olmayan fakat gerçekleşirse insanı mutlu edecek bi' şeyin dileğidir. O "Keşke" dediği şeyin gerçekleştiği durumlardaysa, bi' yandan sevinirken diğer yandan "Keşke başka bi' şey dileseymişim, olacakmış meğer!" demeden duramaz.
Ne kadar aç gözlüyüz, değil mi? :) Çok pis genelledim yine, "Kişi, kendinden bilirmiş işi", öh-höm! :)))
Son "Keşke..."mi babil.com'da, "Görmemişin indirimi olmuş, tutmuş .okunu çıkarmış!" sözünün hakkını verirken kullanmıştım. 31 Aralık'ta biteceği duyurulan kitap şöleninden yaptığım üç alışveriş gözüme az gelmiş olacak ki, "Keşke Ocak ayı maaşımı Aralık sonunda yatırsalardı" demiştim :)
Az önce siteyi kurcalarken ne göreyim, kitap şölenini 31 Ocak'a dek uzatmışlar! (tam burada gözlerinden kalpler fışkıran, mutluluktan ağzı ensesinde fiyonk olmuş bi' surat hayal edin. Heh! O benim.)
Hemen, "Keşke lotoyu tutturmayı dileseymişim, olacakmış meğer!" dedim elbette :))) Şimdi ayın son haftasını bekliyorum, sepetim tıka basa kitap dolu...
Var böyle bi' "kurcalama" rutinim; açıyorum yan yana onyüzbin sekme, kitapların tek tek tanıtım yazılarını okuyor, Goodreads'te verilen notlarına bakıyor, sonra da telefona sarılıp, kitapkurdu arkadaşlarımı "Sen bunu okudun mu? Okuduysan beğendin mi?" diye sorguya çekiyorum.
Bi' de "Sakın spoiler verme bak!" diyerek bana küfretmelerine zemin hazırlıyorum, neyse... :)

Yukarıda gördüğünüz fotoğraf gerçekleştirdiğim ilk iki alışverişin fotoğrafı. Ödemeyi gerçekleştirdikten iki gün sonra kitaplarım ulaşınca acayip şaşırdım. N'apayım, alışmışım 2-3 hafta boyunca postacı yolu gözlemeye, postada kaybedilen gönderiler için şikayet mailleri yazıp onlarca telefon görüşmesi yapmaya, whatsapp'ta küfür-gıybet amaçlı grup oluşturup, arkadaşlarla posta sistemine saydırmaya :/
Hızlı teslimat, alışmadık bünyede şok etkisi yaratıyormuş; kalbime indiriyordu babil! (dolayısıyla DHL!) Şimdi, iki yerine üç gün sürerse kitaplarımın gelmesi, şikayet etmeye hakkım olduğunu düşünüyorum: "Hizmetiniz çok yavaş, olmaz ki böyle, cıks cıks cıks!" Ahahah :))) Bana ne, alıştırmayacaklardı! :)))
Üçüncü alışverişim de bugün-yarın gelir. Polonya'daki resmi tatilin bugün bitiyor olmasına cidden seviniyorum :) Onun da fotoğrafını paylaşırım, hem belki sizin kitap listelerinize de katkısı olur paylaşımlarımın...
Hakikaten merak ettim şimdi, yukarıdaki kitaplardan birini sırf burada gördü diye alacak olan var mı aranızda? Yalan da olsa "Var!" deyin be, kendimi bi' işe yarar hissetmeye çok ihtiyacım var son zamanlarda :)))

***
Yeni bi' âdet çıkardım başıma; bazı kitapları Nook ile okuyup, kitabı çok beğendiysem kitaplığımda bulunması için satın alıyorum. Bu mantıkla kitaplığıma 14 kitap ekledim şu ana dek. Her alışverişimde bir veya iki kitap ekliyorum. Mesela bu alışverişimde Sofie'nin Dünyası'nı aldım (9.90 idi ayol!) Bi' önceki alışverişimde de Gülün Adı'nı almıştım, ondan öncekinde ise Moby Dick'i...
Sevdim bu işi; kendime sevdiğim kitapların sıra sıra duracağı bi' kitaplık oluşturuyorum :)

***
Tam "Yayınla" butonuna basacaktım ki gözüme Logicomix takıldı.
Gelin kendinize bi' iyilik yapın; bu kitabı ka-çır-ma-yın.  (fiyatı 40 TL'den 16 TL'ye inmişken.)
Şimdi ben bunu dedim ya, stok tükenir, fiyat normale dönermiş... :)
Açtım babil.com'u baktım; an itibariyle hâlâ indirimde. Kesin bilgi! :)

Kitapkurdunuz Sittirella, Polonya'dan bildirdi...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Kurtlar


Yazar: Peride Celal
Orijinal Dili: Türkçe
Basım Yılı: 1990 /4. Baskı 2013
Yayınevi: Can Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Peride Celal ile tanışma kitabım oldu, Kurtlar. Yazarın diğer kitaplarını da okumayı istiyorum.
Kitaplığımda, "beni çok etkileyen kitaplar"ımın arasındaki yerini almış durumda. Bu kadar etkilenmemin çok kişisel bi' sebebi var: Son sayfasına dek, bana çok benzeyen birinin kendisiyle hesaplaşmasını okuyormuşum hissini yaşattı ve korkarım bundan hiç hoşlanmadım!
Kendimle hiç bitiremediğim hesaplaşmamın, ilerleyen yaşlarımda hâlâ sürüyor olması durumunda çok daha ağır, çok daha yıkıcı hale geleceğini görmek sarstı beni.
Biz okurların "tuğla" olarak tabir ettiği; el yoran, çanta sapı koparan, kol kası yaptıran kitapları seviyorsanız bu romanı  kaçırmamanız gerekiyor :)
702 sayfalık kitapta çok sayıda anlatım ve yazım hatası yakalamam biraz canımı sıktı açıkçası... Benim gibi alelâde bi' okuyucunun bile gözünden kaçmadıysa, kitabın editörünün bu hataları nasıl gözden kaçırmış olabileceğini anlayamadım.

Arka Kapak Yazısı:
"Peride Celale göre her yazar "yapıtlarında hiçbir yerde görünmeyen ama her yerde olan kişidir"; özyaşamla kurmacayı karıştırdığı Kurtlar'da, hayatı boyunca tanıdığı kişileri ve düşündüğü pek çok fikri bir araya getirdiğini söyler. Peride Celal'in en olgun romanı olan Kurtlar, bir kadın yazar olan anlatıcının yirmi dört saatlik yaşam kesitini, çetin geçen bir hesaplaşmayla gözler önüne serer.
Aldanıyor Nilüfer. Yalnız değilim ben. Bir yazarın yalnızlığı kalabalığın içinde başlat, masa başında biter. Çünkü masa başında bir kişi değil, bin kişi ile çevrilidir. Düşünceleri ve her biri biraz da kendisi olan çeşitli kişilerle. Orada, kalabalık kendisindedir artık. Nilüfer, "Bu kez tuzağa düştün," diyor. "Geçmişi böylesine yoğunlaştırarak düşünmek, seni yok edecek sonunda. Daldığın karanlığın içinde boğulacaksın." Haklı. Anıları belirsizleştiren, saptıran karanlıkta; geçmiş zamanın içinden uzanan sevdiklerin, sevmediklerin örümcek kolları ile sarıyorlar seni. Kıstırıldın köşeye. Satırların arasında tutamıyorum kızı. Ben onu götüreceğime o beni sürüklüyor istemediğim yanlara. Evet, yazmalıyım. Yazmak istemiyorum... Makinenin başına geçip... Gözlerini açıyorsun içini çekerek. Neden, diye soruyorsun kendi kendine. Divandan yere kayan örtüleri çekiyorsun üzerine. Evet, neden? Kendinden korktuğn için mi? Kurtlardan mı yoksa?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Durmalı bir yerde o kız. Yol sapağına geldiğine göre! Karar vermeli ne yanı, neyi seçeceğine... Yaşamak istiyorsa... Mutlu olmak istiyorsa..."

Sesi kulaklarında: "Sen bir ruh hastasısın kızım, kendini alçaltmaktan hoşlanan!"

Nilüfer'in sözleri geliyor aklına: "Sen yazmaktan çok, yazmayı düşünen birisin. Makinenin önüne oturmamak için direnir durur, tembelliğini şunun bunun sırtına yüklersin, sonra da..."
Küçük Hoca araya girmişti hemen:
"İyi bir şeyler yazmak istiyor. O 'bir şey'i yazmak için birçok sanatçının çektiği acıyı çekiyor. Yaşamı boyunca da çekecek. Suçu kimseye yüklemeye gerek yok."

"Sorun şu," diyor, "kocayan kılıfın içinde saklı tutmaya çabaladığın gizli gençliğimin tükenip bitmesi birdenbire ya da kurtuluşu olmayan ölümcül bir hastalık, kanser gibi örneğin..."
Ona söylemedin, kocayan kılıfının içinde gençliğini sıkı sıkı tuttuğunu ve tıpkı onun gibi ölümden korktuğunu.
Yatağın içinde oradan oraya dönüyorsun. Yalnızım, korkuyorum! Yaşamaktan kork, ölümden kork, yaşlanmaktan kork, sevmekten kork! Gençliğinden beri süregelen korkular. Korkmaktan yaşamaya zaman mı kaldı!
"Sen akıllı bir delisin!"

"Beni düşünmemek için öbürlerini düşünüyorsun!" diyor, "Kalabalığın içinde kaybetmeye çabala istediğin kadar, sen beni arıyorsun, başkalarını değil!"

"Nazizm, Antiquite'den beri uygar dünyanın başına gelen, temelinden sarsan en büyük trajedi. İnsanı insana düşman etmek, ne korkunç şey!"
"Şimdilerde, milliyetçi maskesi altında, dini araç ederek insanları birbirine düşürme çabaları, aynı şey değil mi?" diyor, bir başkası."

"Bizde eleştirmenler, yapıtı değil, yazarı eleştirirler çoğunlukla, daha kolay olduğu için," diyor Nilüfer, "geri kalmışlığımızın bir başka yanı belki de..."

"Yazamıyorsun artık. Sorun bu. Bir sürü yarıda kalmış roman, öykü özetleri, notlar. Düşünceler, uçup giden ve zaman kalmadı!"

"Onu tanıdın mı gerçekten? Evet, diyemiyorsun. İnsanların hiçbir zaman birbirlerini tanımadıklarını, tanımayacaklarını düşünüyorsun yalnızca."

"Ödünler, çelişkiler yaratır. Sırasında yüceltir, sırasında yerle bir eder insanı!"

"Bütün evli kadınların, kocalarını sevsinler sevmesinler, tutsak olduklarını, onunla evlendiğinin haftasında anlamıştın."

"Yazıyorsun, durmadan yazıyorsun! Her şey kafanın içinde olup bitiyor. Kâğıda düştüğünde ufalanıp bozuluyor düşünceler. Satırlar birbirine giriyor ve Mine Kaçıp gidiyor ellerinden."

"Her şey senin gördüğün gibi değil. Yaşam denen kısacık oyunun içinde önemsiz rollerimiz oldu, hepsi bu!"
"Büyük gerçekler, giderayak kapı önünde söylenenlerdir," diyor bir Fransız yazar. Senin kapı önünde söylemek istediğin ne?

"İçini çekiyorsun derin derin: Sevmekten güzel ne olabilir? İnanmak ve inanarak sevişmekten başka! İstvan'a inanmıştın. Seni seven gerçekten... Budala gençliğim benim! Yurt sevgisiymiş! Al işte kurtlarla dolu, yabancılaşmış, yozlaşmış yurdunu, başına çal! Burada hiçbir çiçek açmayacak artık. Burada insanlar hiçbir zaman sevmeyecekler birbirlerini. Büyük kentlerin beton yapıları içinde, her biri tuğlalarla ördükleri kafalarından ışık sızdırmadan, saklanarak, karanlık köşelerde birbirlerine saldırarak, hırlayarak yaşayacaklar. Yaşayabilirlerse..."

"Belki de haklı. Hacıların hocaların cirit attığı, her şeyin kadere, Tanrı'ya bırakıldığı çılgın kargaşanın ortasında sınıfları dolduran o çocukları sanat yolu ile oyalamaya değer mi? "Değer..." diyor Küçük Hoca. "Işığı söndürmemek, önemli olan bu."

"İşte yalnızsın! Gerçeği görüyorsun: Duygusallığını kaybettin. Kemikleştin. İstvan, "Seni kendimi sevdiğim kadar seviyorum," dediğinde kızmıştın ona. Neden kendisinden çok değil, diye. Sevilmedim, anlaşılmadım hiçbir zaman!.. Dünyayı, insanları anlamayan, sevmesini bilmeyen sendin!"

"Kafanda bütün gürültüler duruyor bıçakla kesilmişçesine. İşte önemli olan bu an! Unutuyorsun öleni, Nilüfer'i, acıları, geçmişi, ölümünü unutuyorsun! Bir başka dünya açılıyor önünde, girilmeyen kapılardan giriyorsun, kendini değil, bir kişiyi, bin kişiyi yaşamak, yaşatmak tutkusu, büyüyüp ateşleniyor içinde."

"Bu kurtlar en çok kitaplara, kitap yazanlara, okuyanlara düşman. Neden? Kendileri ulumaktan başka bir şey bilmedikleri için mi?"

"Yaşam bu! Üzerine uyduramazsın her zaman giysi gibi. Böyle birdenbire partallaşır, sarkmaya başlar her yanından."

"Bütün yaşamın yalnızlık içinde geçti. Bundan kurtulmasının zamanı geldi, diye düşünüyordum. Anlıyorum, sen kendinle yaşayacaksın sonuna kadar. Kim bilir, yalnızlık, yazarlığın için gereklidir belki de."

"Düşler gerçekte olduğundan çok daha coşkulu ve güzel. Umutlar, beklentiler ele geçtiğinde, bir süre sonra tadı kalmaz. Oysa düşler, hayal gücüne bağlı. İstediğin kadar sürdürebilirsin."

"Romanı romanını yazmak! Kimse bilmiyor gerçekte bunu düşlediğini."

"Küçük Hoca, "İki çeşit romancı var," diyor. "Biri, tarihsel olayları, sosyal, siyasal konuları okuyucuya iletmeyi başaran, istediği yola süren, zorlayan; örneğin, Gorki gibi. Sonra evrenseller: Tolstoy, Stendhal, Balzac, Proust örneğin. Bir de yalnızca insanları, onların küçük, yalın yaşamları altında sakladıkları karmaşık duyguları açıklamaya çalışan, yanlış bir dünyada insan olmanın mutlu ya da mutsuzluğunu irdelemeye çabalayanlar. Örneğin bir Çehov, Duras, bir Mansfield, bir Albert Cohen."

"Kimileri, başkalarını aşağılayarak kendilerini yücelttiklerini sanırlar," diyor. "Aldırmayın böylelerinin eleştirilerine. Yazmayı sürdürün, rica ederim, vazgeçmeyin..."

"Yarım kalmış yazılar, yeteneksizliğimizin ölü çocuklarıdır çekmecelerde sürünen.  Yarattığın kişilerin kaderlerini taşımak omuzlarında, onları götürememek gidecekleri yere..."

"Aklını sevmiştim en çok onun! Akıl yok olduğunda, tıkanıp açılan musluktan fırlayan pislikler gibi, onda nefret ettiğin ne varsa yüze çıkıvermişti. Aklıyla seni tutsak etmiş olduğunu, kösnül isteklerini doyurmak için yatağında istediğini, verdiklerini kurnazca geri alan cimri biri olduğunu düşünmeye başladın. Yazarlığın umurunda değildi. Bütün o kitaplar, seni eğitmek için çabalar, savurduğu büyük düşünür adları hepsi, seni bilgiçliği ile ezmek, üstünlüğünü kanıtlamak içindi. Anlamalıydın. Erkeklerin kendilerine göre sevme biçimi vardı: sahip olmak! Onun da öbürlerinden, başka erkeklerden farkı yoktu."

"Yüreğinin derinlerine inmek, kötülükleri arayarak... Başkalarını anlatıp incelemek, yargılamak kolay. Güç olan yüzünü ışığa dönerek kendini yargılamak, açık ve korkusuz."

"Kimi zaman," diyor, "düşman alır elimizden özgürlüğü, kimi zaman içimizden çıkar özgürlük düşmanları."

"Konfüçyüs dört şeyden nefret edermiş," diyor Mine ve peş peşe sıralıyor: "Temeli olmayan düşünceler, kesin yargılar, boş inatlaşmalar ve bencillik."

"Televizyonun karşısına geçer, yanına oturmanı ister, "Bak," derdi, "Atatürk'ün resmi altında tespih çeken, esneyen, sırıtan şu kalabalığa bak! Bunlar mı memleketi yönetecek, ileriye götürecek? Ne sanatçı ne bilim adamı, hiçbir şey çıkmaz bu toplumdan, inan bana. Bir küçük kesim, aydın ve bilinçli. Saysan birkaç bini geçmez. Kusurları da Atatürkçü olmaları. Anlıyor musun?"

"Gecenin ilerlemiş saatlerinde içki içmek, müzik dinlemek, yazmak, okumak hoşuna gidiyor. Herkes uyurken onların rüyalarından bir şeyler çalıyorsun sanki. Yaşamın uzuyor, ölüm korkusu geriliyor."

"İşte, akıllı kadın!" diyor Nilüfer. "kaybettiğimiz sevgilere yeniden ulaşmak, gençliğimize yeniden kavuşmak gibi olanaksız."

"Yıllardır ayn sözleri söylemekten bıkmadılar. Ağızlarında kelimeler eskidi, anlamları kayboldu, farkında değiller."

"Türk toplumu elli milyona yaklaştı. Bunun en aşağı otuz milyonu köylerde, kasabalarda. Kentli ile kasabalı ve köylünün sorunları birbirinden ayrı. Koşulları başka. Gel de böyle bir toplumu demokrasi kuralları içinde uzlaştır bakalım."

"Nasıl kitap basılsın, satılsın istiyorsunuz bu ülkede?" diyor Yazar. "Şairlerin, yazarların kapıları önünde kurtlar uluyor, düşünceye kurşun sıkıyorlar."

"Şimdi korkuyu işliyorlar ustaca. Ayaklarımızın altında çukurlar kazıyorlar. Düşüp yuvarlandığımızda Tanrı'ya yalvarıp yakarmamızı bekliyorlar. Secdeye kapanıp uyuklayan bir toplum. Yaratmak istedikleri bu!"

"Yaşam yalandan başka nedir ki. Yalanı gerçeğe, gerçeği yalana dönüştürmek yazarların işi değil mi?"

"Küçük Hoca, "Daha başlangıçta önümüze açılmış bir tuzaktır yaşam," diyor, "haberimiz olmadan içine düştüğümüz... Oldubittiye getirildik. 'İşte dünya!' dediler önce, arkasından 'İşte ölüm!' dediler."


Sahibinin sesi - Sittirella marka
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...