Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sana Gül Bahçesi Vadetmedim / I Never Promised You a Rose Garden



Yazar: Joanne Greenberg
Çeviri: Nesrin Kasap
Orijinal Dili: İngilizce
İlk Basım Yılı: 1964
Yayınevi: Metis Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Bu kitabı üçüncü okuyuşum oldu, bi' on yıl kadar sonra tekrar okurum.
Bugüne dek okuduğum ve dönüp dolaşıp yine okuyacağım en iyi on kitap arasındaki yerini yıllar önce almıştı ve bu sıralamadaki yeri asla değişmeyecek gibi görünüyor.
Şizofreniyi yenmiş olan yaratıcı yazarlık profesörü Joanne Greenberg, kendi hayatından ve yaşadıklarından esinlenerek yazmış deliliğin hikayesini. Deborah ve onun kaçış dünyası Yr, topluma ve onun kurallarına, dayattığı değerlere uyum sağlamak - boyun eğmek yerine bunlara ters düşenler ve uzlaşamayanlar, akıl hastalarının sessiz kuralları ve yaşadığımız dünyayı nasıl algıladıkları olabildiğince anlaşılır şekilde dökülmüş kelimelere. Belki de çevirinin sadeliğidir eseri bu derece akıcı ve rahat okunur yapan...
Beyin, düşünce, akıl hastalıkları ve akıl hastalarının yaşadığımız dünyayı ve hayatı algılama biçimleri vb. konulara ilgi duyanlar ilk fırsatta okumalılar bence.

Arka Kapak Yazısı:
"İçine doğduğu dünyanın kurumlarıyla bağdaşmayı öğrenemeyen, iletişimsizliğin karanlığında yaşayan on altı yaşındaki bir genç kızın öyküsü...
Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, deliliği, resmi tanımıyla akıl hastalığını anlatıyor: Deborah kimlik kavramını yitirip içine kapanmış, zengin düşlemi ve mizah duygusuyla yarattığı kendi düşsel dünyasına sığınmıştır. İki dünyanın çatışmaya başlaması, Deborah'ın akıl hastanesine "düşme"sine neden olur. Böylece hastaneleri, doktorları vb. kurumlarıyla toplumun "kurtarma operasyonu" başlayacaktır.
Greenberg'in kendi yaşamından yola çıkarak yazdığı bu kitap, "akıl hastalarının gizleri" üzerine pek çok ipucu taşırken, toplumun yerleşik değer yargılarına çarpıcı bir eleştiri de getiriyor, böylece "normal" kavramını sorgulamaya götürüyor bizi."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"...sevdiğiniz insanları korumak için hiçbir zaman dünyayı yeniden kuramayacağınızı anlatmaya çalışıyorum size. Ama bunun için uğraşmış olmanızı haklı göstermek zorunda da değilsiniz."

"Tıpkı her yerde olduğu gibi, burada da saldırganlar saldırıya uğrayanlardan üstün tutuluyordu. Ne de olsa dünyadan fazla kopmamış kişilerdi saldırganlar."

"Ama gömülü bir yalanın iğrenç kokusunun nasıl suçlunun peşine düştüğünü, her şeyin içine sinip küf ve kokuşma yaratıncaya değin suçlunun soluduğu havayı kapladığını da iyi biliyordu."

"Bir keresinde, Helene, "Kaçık kişi, boynundaki ilmeği kopmuş biridir," demişti, çünkü hepsi de kendini öldürme isteği duymuş, bunu gerçekleştirmek için çabalamıştı ve hepsi de ölülere imreniyordu. Hastalıkları bir bakıma, dünyanın kendi çevrelerinde döndüğüne inanmalarından kaynaklanıyordu..."

"Carla yalnızca, "Birinin cezası olmak hoşuma gidiyor; gerekli olduğum duygusunu veriyor bu bana," diye mırıldanıp güldü, ama onda pek görülmeyen bir acılık vardı gülüşünde."

"Kimisi, akıl hastası olan kişiler artık kendilerinde korku uyandırmadığı için rahatlamış, kimisi de, akıl hastası kadınların söze dökülmüş düşünceleriyle kendi söze dökülmemiş düşünceleri arasında gizli bir benzerlik olduğunu sezip dehşete düşmüştü."

"Adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki?"

"Ben yalan şeyler vadetmem hiç. Kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!"

"Bir keresinde, sokakta bir teşhirci gördüğüm için beni azarlamıştı. Adamın ilgisini çektiğime göre, benim de bir şeyler yapmış olduğum kanısına varmıştı. Öfke ve korku içinde, bütün erkekler yerçekimi yasasıyla bana doğru çekiliyormuş gibi söylenip durmuştu. Ona, 'Benim gibi çoktan mahvolup yozlaşmış birini ne yapsınlar? Ben kimsenin işine yaramam ki,' demiştim. O da bana bir tokat patlatmıştı, çünkü söylediklerim doğruydu."

"Yüzlerce kez yanıldım ben. Ama çirkin, mahvolmuş, umutsuz ve zehirlenmiş hem de zehirleyen bir maddeden oluşmuş biri olduğum için haklıymışım gibi görünebiliyordum."

"Kefen ve gelinlik. Birbirinin aynı olan iki giysi. Dinle bak! Ölürken yaşamak; yaşarken ölmek; savaşırken teslim olmak ve teslim olurken savaşmak zorunda kalıyorsun, değil mi? Benim yolumda, bütün karşıtlıklar aynı anda verilir ve karşıt hedefler için aynı araç kullanılır."

"Kafasında doktora armağan olarak anlatabileceği bir gerçek bulmaya çalıştı. Görme konusu olabilirdi bu -bir cismin her çizgisini, düzlemini ve rengini görse bile, bu cisim hiçbir anlam içermiyorsa görüsünün geçersiz olduğunu, dolayısıyla bunun körlük sayılabileceğini söyleyebilirdi ona; hatta ünlü üçüncü boyutun belki de salt anlam olduğunu, bir düzlem yığınını bir kutuya, bir Meryem Ana'ya, ya da elinde antiseptik şişesi tutan bir Dr. Halle'ye dönüştüren güç olduğunu bile söyleyebilirdi."

"...zihinlerindeki ışık için, dostlar için, doğa yasalarına tepki olarak duyuları soğuk ve acı için, bu yasaları beklenti edinecek kadar derinlemesine kavrama yetisi için, görkemli bir ritim içinde birbirini izleyen gündüz ve gece için, yükseklere sıçrayan kıvılcımlar için, dostlar için...
Yaşamlarının ne denli güzel, ne denli imrendirici olduğunu biliyor muydu bu insanlar acaba?"

İyi okumalar...

Görsel: Google Images

At Çalmaya Gidiyoruz / Ut og stjæle hester / Out Stealing Horses


Yazar: Per Petterson
Çeviri: Deniz Canefe
Orijinal Dili: Norveççe
İlk Basım Yılı: 2008
Yayınevi: Metis Yayınları | 2015

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Per Petterson ile tanışma kitabım oldu, At Çalmaya Gidiyoruz.
Akıcı, sakin, yormayan, sıkılmama kesinlikle izin vermeyen anlatımıyla çok dinlendirici bi' okuma tecrübesi oldu benim için.
Yazarın Türkçeye çevirilen üç eseri mevcut şu anda, dilimize çevrilen ve çevrilecek olan tüm eserlerini okumayı istiyorum.

Arka Kapak Yazısı:
"İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şeyler olgular, - duygular değil; herhangi bir şey hakkında ne düşündüğünüzü, başınıza gelenlerin ve verdiğiniz kararların sizi nasıl siz yaptığını bilmiyorlar. Onların yaptıkları şey kendi duyguları, düşünceleri ve tahminleriyle boşlukları doldurmak, sizinle çok az ilgisi olan yepyeni bir yaşam yaratmak, böylece artık güvendesiniz."
Trond 67 yaşında kenti arkasında bırakıp Norveç ormanlarında inzivaya çekilir. Taşra hayatı güzeldir ama daha on beş yaşındayken hayatını alt üst eden olaylar tesadüf eseri yeniden zihnine hücum eder. Artık sandıktaki sırların bir bir ortaya dökülme vakti gelmiştir.
At Çalmaya Gidiyoruz, çok güzel ve etkileyici bir roman. Çevrildiği bütün dillerde de çok beğenildi ve iyi eleştiriler aldı. 2007'de New York Times gazetesinin yayımladığı "yılın en iyi beş edebiyat yapıtı" listesindeydi."

Altını Çizdiğim Cümlelerden...
"Orada benden daha yaşlı olduğunu tahmin ettiğim bir adam yaşıyor. Belki de benden daha yaşlıymış gibi görünüyor sadece. Ama belki de ben nasıl göründüğümün farkında olmadığım içindir, ya da hayat bana davrandığından daha sert davranmıştır ona."

"Ama dinlediğim haberlerin hayatımdaki yeri aynı değil artık. Eskiden olduğu gibi dünyaya bakışımı değiştirmiyorlar. Belki de hata haberlerde, haberlerin veriliş tarzındadır, belki çok fazla haber vardır."

"Otların arasından geçen karıncaların adımlarını duyuyordum, yürüdüğümüz patika yamaca doğru yükselmeye başlamıştı, burnumdan derin bir soluk aldım, hayat ne getirirse getirsin, ne kadar uzaklara gidersem gideyim bu yeri hep tam şimdi olduğu gibi hatırlayacağımı ve her zaman özleyeceğimi düşündüm."

"...o kadar erken yaşamını yitirmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyordum. Yaşamını yitirmek, sanki elinde bir yumurta varmış, sonra yumurtayı bırakmışsın, yere düşüp kırılmış gibi; bu duygunun başka hiçbir şeye benzemediğini anladım. Ölmüşsen ölmüşsündür, ama tam ölmeden önceki o kısacık anda; acaba bunu anlıyor musun, yani bittiğini ve nasıl bir duygu olduğunu?"

"O şefti ve babamın deyişiyle oturarak çalışan ve ayakta dinlenen tiplerdendi, yani çok uzun süre ayakta kalmadıkça, çünkü o zaman yeniden oturması gerekirdi. Yani dinlenmesini gerektirecek bir şey varsa. Bundan o kadar da emin değilim."

"Ekseninden sapmış bir dünya karşısında bir avunma, bir protesto belki, ama artık böyle değil, benim dünyam böyle değil ve yazgının yaşamlarımızı yönettiğini söyleyen insanlara hiç tahammül edemem. Sızlanırlar, ellerini ovuştururlar, şefkat beklerler. Bence yaşamlarımızı biz kendimiz yaratıyoruz, en azından ben kendi yaşamımı yarattım, ne kadar değerli bir yaşamdır bilemem, ütün sorumluluğu da yalnızca kendi üzerime alıyorum."

"Siz istemedikçe kimse size dokunamaz. Yalnızca kibar olmak, gülümsemek, paranoyakça düşünceleri kafalarından uzak tutmak gerek, çünkü ne tür bir oyun oynarsanız oynayın sizin hakkınızda konuşacaklar, bundan kaçamazsınız ve zaten siz de aynısını yapardınız."

"Eğer iyi bir hafızanız varsa filmlere bakarak çok şey öğrenebilirsiniz, insanların işleri nasıl yaptıklarını, bu işlerin hep nasıl yapılmış olduğunu görebilirsiniz, ama modern filmlerde çok fazla iş yapılmıyor, yalnızca fikirler var. Zayıf fikirler ve mizah dedikleri birtakım şeyler, artık her şeyin gülünç olması gerekiyor. Ama ben eğlendirilmekten nefret ediyorum, buna zamanım yok."

"Aslında büyük devletlerin şu dersi bir türlü almamış olmaları, sonunda dağılacak olanın kendileri olduğunu anlayamamaları inanılır şey değil."

"Kendi yaşamöykümün kahramanı ben mi olacağım, yoksa bu yeri başka birisi mi ele geçirecek, bu sayfalarda göreceğiz bunu."

"Kimileri geçmişin bilinmeyen bir ülke olduğunu, orada her şeyin farklı yapıldığını söylediğinde belki ben de aynı şekilde hissediyordum, çünkü böyle yapmak zorundaydım ama artık böyle yapmıyorum."

"Canımızın ne zaman acıyacağına gerçekten kendimiz karar veririz."

Keyifli okumalar.
(08 Kasım 2015)
Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sıfır Noktasındaki Kadın / Woman at Point Zero


Yazar: Neval El Seddavi
Çeviri: Selma Demiröz
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1984 / Türkçe İlk Baskı: 1987 / Metis-4. Baskı: 2014
Yayınevi: Metis Yayınları

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Kadın olmak zor.
Hele hele, Mısır'da kadın olmak...
Bir solukta okunan, eskimeyen-eskimeyecek bir kitap.

Arka Kapak Yazısı:
"Dünyanın herhangi bir köşesinde herhangi bir kadın sıfır noktasında kıskıvrak bekliyor. Umutsuz, çaresiz, ölümle yaşam arasındaki sınırda.
Neval El Seddavi, ölüm hücresinde Mısırlı fahişe Firdevs'le konuşuyor, Firdevs'in anlattığı yaşam öyküsünü aktarıyor bize. Bu dünyada kadın olmanın, hele bir "fahişe" olmanın ne anlama gelebileceğini okuyoruz bu yaşam öyküsünde.
Sıfır noktası neresidir?"

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Firdevs, umarsızca en karanlık sona doğru çekilmiş bir kadının öyküsüdür. Bütün zavallılığına ve umarsızlığına karşın bu kadın, benim gibi yaşamının son anlarına tanık olan herkese, yaşama, sevme ve kendilerini gerçek özgürlük haklarından mahrum bırakan bütün güçlere karşı direnip bu güçleri yenme isteği vermiştir."
Yazarın Önsözü'nden - Neval El Seddavi
Kahire, Eylül 1983

"Bir resme tükürdüğümü gören olsa, resimdekini şahsen tanıdığımı sanır. Hayır, tanımıyordum. Ben yalnızca kadının biriyim. Hiçbir kadın yoktur ki, resmi basılan her erkeği tanısın."

"Çalmanın günah olduğu besbelli değil miydi; ya adam öldürmek, bir kadının namusunu kirletmek, adaletsiz davranmak, bir insanoğlunu dövmek suç değil miydi?"

"Bazen insanın iki kez doğup doğamayacağını sorarım kendime."

"Geçmişimde, çocukluğumda kayda değer bir şey yoktu; ne aşk ne de başka bir şey. Bu yüzden benim söylediğim her şey gelecekle ilgiliydi. Çünkü gelecek, istediğim renklerle boyamak üzere hâlâ benimdi. Özgürce karar vermek, istersem değiştirmek üzere hâlâ benim..."

"Bütün bu hükümdarların erkek olduğunu keşfettim. Ortak yanları hırslı ve çarpık bir kişilik, paraya, cinselliğe ve sınırsız güve karşı doymak bilmez bir iştahtı. Dünyaya kötülük tohumlarını eken, halklarını talan eden erkeklerdi bunlar; kalın sesli, ikna yeteneğine sahip, tatlı sözler seçip söyleyen, zehirli oklar atan erkeklerdi. Gerçek yüzleri, ancak ölümlerinden sonra ortaya çıkıyordu. Böylece tarihin aptal bir inatçılıkla kendini tekrar ettiğini keşfettim."

"Yurtseverlik" sözcüğünü her andıklarında, aslında Allah'tan korkmadıklarını, kafalarındaki yurtseverlik kavramının yoksulun, zenginin toprağını, onların kendi topraklarını savunmak için ölmesi gerektiği anlamına geldiğini hemen anlardım, çünkü yoksulun toprağı yoktu."

"Nasıl yaşayacağız? Yaşam çok zor."
"Yaşamdan daha sert olmalısın Firdevs.Yaşam çok sert. Gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır."

"Ömrümün kaç yılı, bedenimle benliğim gerçekten istemediğim şeyleri yapacak kadar benim olmadan geçti? İlk günden beri beni avuçlarına almış olan insanlardan bedenimle benliğimi çekip kurtarıncaya dek kaç yıl geçti? Yiyeceğim yemeğe, oturacağım eve, ne nedenle olursa olsun hoşlanmadığım erkeği reddetmeye, yalnızca temiz ve bakımlı diye bile olsa birlikte olacağım erkeği seçmeye kendim karar veriyordum artık."

"Topunuzun birden suçlu olduğunu söylüyorum: babalar, amcalar, kocalar, pezevenkler, avukatlar, doktorlar, gazeteciler, her meslekten bütün erkekler."
"Vahşi ve tehlikeli bir kadınsın sen."
"Ben gerçeği söylüyorum. Gerçek vahşi ve tehlikelidir."

Sahibinin sesi - Sittirella marka

Mülksüzler / The Dispossessed


Yazar: Ursula K. Le Guin
Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu
Orijinal Dili: İngilizce
Basım Yılı: 1974/ Türkçe Basım: 1999
Yayınevi: Metis Yayınları

Başyapıt!
Bugüne dek okuduğum yüzlerce kitap arasında okumaktan çok zevk aldığım kitaplardan biri oldu.
Ursula K. Le Guin'e saygım ve hayranlığım katlanarak arttı. Nasıl bi' yaratıcılıktır, nasıl bi' birikimdir? Aklı zorluyor. Hele hele bu kitabın daha ben doğmadan yıllar önce yazıldığını bilmek...
Özellikle bi' kahramanın hakkını yemek istemiyorum, çevirmen Levent Mollamustafaoğlu'nun.
Şapka çıkardım çevirisi karşısında. Bu kadar akıcı, yalın, okuyucuya gayet doğal gelen kelimeleri kullanmak/türetmek, ismi bile tartışmalı olan romanın çevirisinin altından bu kadar başarılı kalkmak; muhteşem iş çıkartmış!
Kitap hakkında söylemek istediğim o kadar çok şey var ki...ama burada destan yazmak gereksiz. Çünkü, Bülent Somay'ın kitaba yazdığı sonsöz, aklınızda kalması muhtemel tüm soru işaretlerini cevaplıyor. Sonsöz'ü, kitabın sonunda kendiniz okuyacaksınız ve ne-nedir, nereden gelmiş/türetilmiştir vb. tüm cevapları bulacaksınız.

Bu kadar geç okuduğum için cidden üzülüyorum.
En kısa sürede okumanız dileğimle.

Arka Kapak Yazısı:
"...Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir." Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

"Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

"Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır."

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.''

''Bundan sonra hep yabancılar olacaktı çevresinde. Adam yabancı bir dilde konuşuyordu: İoca. Kelimeler anlamlıydı. Bütün küçük şeyler anlamlıydı yalnızca bütünü anlamsızdı.''

''İçeri kapamak, dışarıda bırakmak, aynı şey,'' dedi Shevek ışıltılı, dalgın gözlerle doktora bakarak.''

''Eğer yalnızca sayılardan oluşan bir kitap yazılabilseydi doğru olurdu. Haklı olurdu. Sözlerle söylenen hiçbir şey doğru çıkmıyordu. Söze dökülen şeyler düzgün durup birbirine uyacağına eğilip bükülüyor, uçup gidiyordu. Ama sözlerin altında, merkezde, Kare'nin merkezi gibi, her şey doğru çıkıyordu. Her şey değişebilir, ama hiçbir şey yitirilemezdi. Eğer sayıları görebilirseniz bunu anlayabilirdiniz; dengeyi, şekilleri, dünyanın yapı taşlarını görürdünüz. Ve onlar sağlamdı.''

''Evet, demişti, hapishane bir Devlet'in Yasaları'na uymayan kişileri kapattığı yerdir. Peki oradan neden çıkmıyorlardı? Çıkamıyorlardı, çünkü kapılar kilitliydi. Kilitli mi? Kamyondan düşmemen için kapıları kapatıyorlar ya, işte öyle, aptal! Ama bütün o zaman boyunca bir odada ne yapıyorlardı? Hiçbir şey. Yapacak hiçbir şey yoktu.''

''Yasak mı? Doğal olmayan bir sözcük. Kim yasaklıyor? Bütünleyici işlevin kendisini dıştalıyorsun,'' dedi Shevek, heyecanla öne eğilerek. ''Düzen 'emirler' demek değil. Anarres'ten ayrılmıyoruz, çünkü Anarres biziz. Sen Tirin olduğun için Tirin'in bedenini geride bırakamazsın. Nasıl olduğunu görmek için başka biri olmaya çalışmak isteyebilirsin, ama olamazsın. Seni güç kullanarak engelleyen mi var? Burada güç kullanılarak mı tutuluyoruz? Hangi güç - hangi yasa, hangi hükümet, hangi polis? Hiçbiri. Yalnızca kendi varlığımız, Odocular olarak kendi doğamız. Senin doğanda Tirin olmak var, benimkinde Shevek olmak, ortak doğamızda ise birbirimize karşı sorumu Odocular olmak var. İşte bu sorumluluk bizim özgürlüğümüz. Ondan kaçmak özgürlüğümüzü yitirmek olur. Sorumluluğun ve özgürlüğün seçeneğin olmadığı, yalnızca yasaya uymaktan oluşan sahte bir seçeneğin veya uymamayı izleyen cezanın olduğu bir toplumda yaşamak ister miydin? Gerçek bir hapishanede yaşamak ister miydin?''

''Ama birçok kadının bir erkekle tek ilişkisi sahip olma ilişkisidir. Ya sahip olma, ya da sahip olunma.''

''Düşüncenin doğasında iletilmek vardır, yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek. Düşünce çimen gibidir, ışığı arar, kalabalıkları sever, melezlenmek için can atar, üzerine basıldıkça daha iyi büyür.''

''Ama ben hiçbir şey söylemedim!'' dedi Shevek Pae'ye. ''Elbette, yanınıza yaklaşmalarına izin vermedik ki. Ama bu kuş beyinli bir gazetecinin hayalini kısıtlayamıyor! Siz ne söylerseniz -veya söylemezseniz- söyleyin, onlar sizin söylemenizi istedikleri şeyi söyleyeceğinizi yazacaklardır.''

''Çocukken ona Urras'ın çürümüş bir eşitsizlik, haksızlık ve israf yığını olduğunu anlatmışlardı. Ama rastladığı ve gördüğü herkes, en küçük köyde bile iyi giyinmiş, iyi beslenmiş ve beklediğinin tam tersine, endüstrileşmişti. Somurtarak, yapacakları işlerin emredilmesini beklemiyorlardı. Tıpkı Anarres'liler gibi yalnızca işlerini yapmakla meşguldüler. Bu onu şaşırttı. Bir insanın çalışmak için doğal dürtüsü-inisiyatifi, kendiliğinden yaratıcı enerjisi-kaldırılıp yerine dışsal dürtü ve zorlama konulduğunda tembel ve dikkatsiz bir işçi olacağını varsaymıştı. Ama bu sevimli tarlalara bakanlar, harika arabaları ve rahat trenleri yapanlar hiç de dikkatsiz işçiler değillerdi.''

''Cennet onu cennet yapanlar içidir. Oraya ait değildi. Bir öncüydü, geçmişini, tarihini yadsıyan bir kuşaktandı. Anarres göçmenleri, Eski Dünya ve onun geçmişine sırtlarını dönmüş, yalnızca gelecek için çalışmaya karar vermişlerdi. Ama nasıl ki gelecek kesin olarak geçmişe dönüşüyorsa, geçmiş de geleceğe dönüşür. Yadsımak başaramamaktır.''

''Bir topluluğun doğal büyüme sınırının, gerek yiyecek ve güç için hemen çevresindeki bölgeye olan bağımlılığında yattığını öne sürmesine karşın, bütün toplulukların iletişim ve ulaşım ağlarıyla bağlanmasını, böylelikle malların ve fikirlerin istedikleri her yere gidebilmesini, işlerin yönetiminin kolaylıkla ve hızla yapılabilmesini ve hiçbir topluluğun değişim ve alışverişten uzak kalmamasını sağlamayı amaçlamıştı. Ama ağ yukarıdan aşağıya yönetilmeyecekti. Hiçbir denetim merkezi, hiçbir başkent olmayacaktı; kendi kendini besleyen bürokrasi aygıtına ve lider, patron, devlet başkanı olmayı amaçlayan bireylerin hükmetme güdüsüne hizmet edecek hiçbir kuruluş olmayacaktı.''

''Aşırılık dışkıdır,'' diye yazıyordu Odo Analoji'de. ''Bedende kalan dışkı da zehirlidir. Abbenay zehirsizdi: çıplak, parlak bir kent, renkler açık ve keskin, hava tertemiz. Sessizdi. Tuz tanecikleri gibi apaçık görebilirdiniz her şeyi.
Hiçbir şey gizli değildi.''

''Çocukken özel bir odada uyumak, başkalarını hoşgörü  gösteremeyecekleri kadar çok rahatsız ettiğinizi gösterirdi; bencillik etmişsiniz demekti. Yalnızlık, gözden düşmeyle eş anlamlıydı.''

''Sen bana bunu ver, ben de sana şunu. Beni reddedersen ben de seni reddederim. Anlaştık mı? Anlaştık. Toplumun varlığı gibi Shevek'in mesleği de temel, açıkça kabul edilmeyen bir kar anlaşmasının sürmesine bağlıydı. Karşılıklı bir yardım ve dayanışma ilişkisi değil, sömürüye dayalı bir ilişki, organik değil, mekanik bir ilişki. Temel işlevsizliklerden gerçek bir işlev doğabilir miydi?''

''Sınav sistemi ona anlatıldığında çok şaşırmıştı; doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünemiyordu. İlk önceleri sınav yapıp not vermeyi reddetti, ama bu,  Üniversite yöneticilerinin keyfini o kadar kaçırdı ki, ev sahiplerine nezaketsizlik etmemek için isteklerine uydu. Öğrencilerinden fizikte ilgilerini çeken herhangi bir sorun hakkında makale yazmalarını istedi; sonra da bürokratlar formlarına ve listelerine yazacak bir şey bulabilsinler diye hepsine en yüksek notu vereceğini söyledi. Birçok öğrencinin şikayet etmek için gelmelerine şaşırdı. Onun problem hazırlamasını ve doğru soruları sormasını istiyorlardı; sorular düşünmek değil, öğrendikleri yanıtları yazmak istiyorlardı. Bazıları herkese aynı notu vermesine şiddetle karşı çıktılar. Parlak öğrencilerle aptal olanlar nasıl ayırt edileceklerdi o zaman? Çok çalışmanın ne yararı kalacaktı? Eğer rekabetçi ayrımlar olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyiydi.''

''Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.''

''Varolmanın yasası mücadeledir; Rekabet, zayıf olanın elenmesi, sağ kalmak için amansız bir savaş.''

''Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.''

''Göbek bağları hiçbir zaman kesilmeyen ruhlar var,'' diye düşünüyordu. Hiçbir zaman evrenden kopmuyorlar. Ölümü bir düşman olarak görmüyorlar; çürüyüp humusa dönüşmeyi arıyorlar. Takver'in bir yaprağı, hatta bir kayayı eline alışını görmek tuhaftı. Takver nesnenin, nesne de onun bir parçası oluyordu.''

''Yaratıcı ruh, araçlarını hoyratça kullanır, onları yorar, atar, yeni modelini alır.''

''Eğer bir şeyi bütün olarak görebilirsen,'' dedi, ''hep güzelmiş gibi görünür. Gezegenler, yaşamlar...Ama yakından bakıldığında bir dünya yalnızca toz ve kayadan oluşur. Günden güne yaşam daha da zorlaşır, yorulursun, ritmi kaçırırsın. Uzaklığı ararsın -ara vermeyi. Dünyanın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu, onu ay gibi görmekten geçiyor. Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor.''

''Ona hepsi kaygılı gibi görünüyorlardı. Bu kaygıyı daha önce Urras'lıların yüzlerinde görmüştü ve ne olduğunu merak ediyordu. Ne kadar para kazanırsa kazansınlar yine de yoksul ölmemek için daha fazla çalışmaları gerektiğini düşündükleri için miydi? Suçluluk muydu, çünkü ne kadar az paraları olursa olsun, her zaman onlardan daha az parası olan birisi vardı.''

''Sanat Galerisi tabelası olan bir zemin kat penceresinin önünden geçerken caddelerin ahlaki klostrofobisinden kaçmayı ve Urras'ın güzelliğini yeniden bir müzede bulmayı düşünerek içeri girdi. Ama müzedeki bütün resimlerin çerçevelerine fiyat etiketleri iliştirilmişti. Ustaca boyanmış bir çıplağa baktı. Etikette 4000 UPB yazıyordu. ''Bu bir Fei Feite,'' dedi arkasında sessizce beliren esmer bir adam, ''bir hafta önce elimizde beş tane vardı. Son zamanlarda sanat piyasasındaki en büyük şey. Bir Feite edinmek gerçekten iyi bir yatırım, efendim.''
''Dört bin birim bu kentte iki aileyi bir yıl yaşatmaya yetecek para,'' dedi Shevek.
Adam Shevek'i inceledi ve ağır ağır konuştu, ''Evet, şey, bakın, efendim, bu bir sanat eseri.''
''Sanat mı? İnsan yapması gerektiği için sanat yapar! Bu niçin yapılmış?''
''Galiba sanatçısınız,'' dedi adam açık bir küstahlıkla. ''Hayır, yalnızca boku bir görüşte tanırım!''

''Şey, zamanın 'geçtiğini', önümüzden akıp gittiğini düşünürüz; ama ya biz öne doğru, geçmişten geleceğe, sürekli yeniyi keşfederek gidiyorsak? Böyle bir zaman akışı, biraz kitap okumaya benzerdi, anlıyor musunuz? Kitap orada, tümüyle, kapağının içinde. Ama öyküyü okumak ve anlamak istiyorsanız, ilk sayfadan başlamalı, sonra ilerlemeli, hep sırayla gitmelisiniz. Böylece evren çok büyük bir kitap, biz de onun çok küçük okuyucuları olurduk.''


“Hayır. Harika değil. Çirkin bir dünya. Bu dünyaya benzemiyor. Anarres sadece tozdan ve kuru tepelerden oluşuyor. Her şey az, her şey kupkuru. İnsanlar da güzel değil. Hepimizin koca elleri ve ayakları var, benimkiler ve buradaki garsonunkiler gibi. Ama koca göbekleri yok. Çok kirlenirler, birlikte yıkanırlar, burada kimse bunu yapmaz. Kentler çok küçük ve sönüktür, sıkıcıdır. Hiç saray yoktur. Yaşam sıkıcıdır, çok çalışılır. Her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!”

''Sahip olmanın suçundan ve ekonomik rekabetin yükünden arınmış bir çocuk, yapılması gerekeni yapma iradesi ve bunu yaparken coşku duyma yeteneğiyle büyüyecektir. Kalbi karartan, gereksiz çalışmadır.''

''Acıdan kaçarsanız coşku şansını da yitirirsiniz. Zevk alabilirsiniz, hatta zevkin türlü çeşidini alabilirsiniz, ama doyamazsınız. Eve dönmenin ne olduğunu bilemezsiniz.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...