Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1Q84


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Hüseyin Can Erkin
Orijinal Dili: Japonca
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

Kişisel görüşlerimin okuma hevesinizi etkilemeyeceğinden eminseniz veya bunu göze alarak okuyacaksanız devam edin lütfen.
Ben uyarmış olayım da...

Haruki Murakami'yi sevmeye sevmeye!?! bütün kitaplarını okuyacağım bu gidişle. Çünkü kitaplarının neredeyse tamamı kitaplığımda ve Nook'umda mevcut.
Kitabın dijital hali 1090 sayfa, tekrar tekrar ve tekrar ettiği cümleleri çıkarırsak kitap 600 sayfa da olabilirmiş. Tekrarladığı cümleler ise; karakterlerin fiziksel özellikleri, kişilik özellikleri, cinsel organlarının tasvirleri ve cinsellik/erotizm içeren yaşanmışlıkları...
Süveter üzerinden belli olan memelerbirbirinden farklı büyüklükteki memelersaçların arasından görünen küçük ve biçimli kulaklar, apış arası tüyleri!?! az Proust, biraz "Kayıp Zamanın İzinde" veee... "marka"lar!
"Markası ne?"
"Markasını seçememişti..."
"Tercih ettiğiniz bir marka var mı?"
"Charles Jourdan marka..."
"Fujitsu marka..."
"Nike marka..."
"Adidas marka..."
"Armani ve Ferragamo..."
"Braun marka..."
"Heckler& Koch marka..."
"Junko Şimada marka..."
"Nikon marka..."
"Toyota-Crown-Royal Saloon..."

Ayh!
Ergenlik dönemini atlatamamış Murakami, bence...
Şahsi web sayfasında "Bu kitabı yazarken ne yedim? Yazmak için hangi "marka" laptop kullandım? Ne marka kıyafet giydim?" paylaşımları yapan yazarı, eserlerine doğrudan yansıttığı bu tutarlı kapitalist yaklaşımından dolayı tebrik etmek istiyorum :)
Uzun sözün kısası: enfes bi' konuya ensest dahil (değil! de mi? dabi, dabi...) her bi' boku ekleyip sonunu da adam gibi bağlayamadan kitabı bitirmiş.
Kitabın devamını yazma düşüncesinde olduğuna inanıyorum, umarım yazmaz.

Neticede akıcılığına akıcı (sebebi aşağıdaki cümlede) merak duygusunu canlı tutuyor amaaaa ayılıp bayılmam, on üzerinden on verip Murakami'yi baş tacı yapmam söz konusu değil.
Akıcılığının sebebi ise çevirinin çok başarılı olması. Japonca aslından çeviri yapan Hüseyin Can Erkin'in hakkını vermemek olmazdı. Bence, kitabı son sayfasına dek okunulur kılan en büyük etken çevirmenin bu başarısı.

Arka Kapak Yazısı:
"YÜREKTEN SEVDİĞİN BİR İNSAN VARSA, BİR KİŞİ OLSUN YETER, HAYATIN KURTULMUŞ DEMEKTİR..."

Altını Çizdiğim Cümleler:
"Buraya bağlanmış kalmışsınız, hiçbir yere gidemezsiniz. Ne ilerleyebilir, ne geri gidebilirsiniz. Ancak, ben öyle değilim. Yapmam gereken bir iş var. Yerine getirmem gereken bir görev. O yüzden, izninizle ben ilerleyeceğim."

"Evet, öykü anlatma isteği var. Hem de güçlü bir istek. Bunu kabul ediyorum. Bu ham haliyle seni içine çekecek, bana sonuna kadar okutturacak kadar güçlü bir istek. Bakış açısına göre müthiş gelebilir. Buna rağmen, roman yazarı olarak geleceği yok. Hem de zerre kadar bile. Seni hayal kırıklığına uğratmış olabilirim, ama düşündüklerimi eğmeden bükmeden aktarmaya çalıştım."

"Pek konuşkan bi adam değildi ve bir şeyler hakkında açıklama yapmayı da sevmezdi, ama gerektiğinde kendi mantığına dayanarak açıklamayı da iyi bilirdi. İçinden öyle gelirse gaddarlaştığı da olurdu. Karşısındakinin en zayıf noktasını anında bulur, bir çırpıda kısa cümlelerle insanı delip geçerdi. İnsanlar konusunda olsun, eserler konusunda olsun beğenileri keskindi ve yanına yaklaşamayanlar yaklaşabilenlerden kat kat fazlaydı. Doğal olarak ona sempati duymayanlar da duyanlardan çoktu. Fakat bu, aslında onun tercihiydi"

"Profesyonel roman yazarı olmayı gerçekten isteyip istemediğini kendisi de bilmiyordu. Kendisinde yazma yeteneği olup olmadığını da. Bildiği tek şey, bir şeyler yazmadan rahat edemediğiydi. Yazmak onun için nefes almak gibiydi."

"İstediğim, edebiyat camiasını komik duruma düşürmek. Loş deliklere yumak yumak üşüşüp, bir taraftan karşılıklı iltifatlar yağdırıp birbirlerinin yarasını yalarken diğer taraftan birbirlerinin paçasından çekip indirmeye çalışan, sonra da kalkıp edebiyatın misyonundan söz eden tiplere hadlerini bildirmek istiyorum. Sistemin boşluklarından yararlanıp, dalga geçeceğim işte. Sence de keyifli değil mi?"

"İnsanlara bir kez yalan söyleyecek olursak, sonsuza kadar yalanları sürdürmek zorunda kalabiliriz. Her şeyimizi de bu yalanlara uydurmamız gerekir."

"Deha ile önsezi arasındaki en büyük farkın ne olduğunu biliyor musun?"
"Bilmiyorum."
"Nasıl bir deha sahibi olursan ol, bir kap aşa muhtaç kalabilirsin, ama önsezilerin güçlüyse aş derdin olmaz."

"Çocukların dünyasında, meseleler o kadar basit gelişmiyor" dedi kadın iç geçirerek. "Diğerlerinden biraz farklı olunca, hemen dışlayıveriyorlar. Yetişkinlerin dünyasında da benzer şeyler olur, ama çocukların dünyasında bunu çok daha doğrudan yapıyorlar."

"Bu dünyada boşluğu doldurulamayacak tek bir kişi bile yoktur. Ne kadar bilgili, ne kadar yetenekli olursa olsun, mutlaka bir yerlerde yerine geçecek bir kişi vardır. Dünya boşluğu doldurulamayacak insanlarla dolu olsaydı, bu bize büyük sıkıntı yaratırdı."

"Disleksi hastaları prensipte okuyup yazabilirlerdi. Zihinlerinde bir sorun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat okumaları zaman alıyordu. Kısa cümleleri okumakta zorlanmıyorlardı, ama bu tür cümleler bile üst üste gelip metin uzayınca bilgi değerlendirme yetenekleri başa çıkamaz hale geliyordu. Harfleri ve anlamları kafalarının içerisinde düzgün bir şekilde birleştiremiyorlardı."

"Bir şey gibi olmamak, asla kötü değildir. henüz bir çerçeveye sıkıştırılmadığın anlamına gelir ne de olsa."

"Onun düşüncesi, 'Şeylerin mutlaka iki yüzü vardır' şeklinde" dedi Tengo. "İyi yüzü ve pek fena olmayan diğer yüzü."

"Yok sistemmiş, yok sistem karşıtıymış, bunların benim için hiçbir önemi yoktu. Nihayetinde iki farklı örgütlenmenin kapışmasından başka bir şey değildi. İşte o yüzden, ister büyük olsun isterse küçük, örgüt denen şeye asla inanmam."

"Bu, yaşam tarzıyla ilgili. Sürekli kendini koruma kararlılığı sergilemek gerek. Saldırıya maruz kaldığında, karşındakinin merhametine sığınmayı kabul etmek, insanı bir yere götürmez. Güçsüzlük duygusunu gerektiğinden çok kabullenmek insanı bitirir."

"Bedeni insanın kutsal tapınağıydı..."

"Bu bekâretin kaybedilmesi gibi yüzeysel bir şey değildi. Sorun insanın ruhunun kutsallığıydı. Oraya çamurlu ayaklarla girmeye hiç kimsenin hakkı yoktu. Üstelik çaresizlik insanın içini yiyip bitirebilirdi."

"Her sanat, her arzu, dahası her eylem ve arayışın iyiye doğru bir yöneliş olduğu düşünülür. O yüzden de, olguların yöneldiği hedefe bakarak iyi olanı doğru şekilde belirlemek mümkündür."

"kalori hesaplamayı unutun. Bu sözü ağız alışkanlığı haline getirmişti. Doğru şeyleri seçerek, uygun miktarda yeme yetisi kazanırsınız, rakamlara ihtiyacınız kalmaz.

"Aomame sık sık, kendi kendine bir insanın özgürlüğünün nasıl bir şey olduğunu sorardı. İnsan bir kafesten kurtulsa bile, çıktığında kendini bulduğu yerin aslında daha büyük bir kafes olması olası mıydı acaba?"

"Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir. O seni sevmese bile."

"Roman yazarı olmak istemiyor musun? Öyleyse hayalinde canlandır. yazarın işi hiç görmediği şeyleri hayalinde canlandırabilmektir."

"Hamile kalıp çocuk yapmanın kadınlar için tek yaşama amacı olduğunu söylüyor değilim. Nasıl bir yaşam seçeceği, herkesin kendine kalmış bir şeydir. Fakat bir kadının, kadın olarak doğal hakkının, birileri tarafından daha kadın bile olmadan önce zorla elinden alınmasının affedilmez bir şey olduğunu söylemeye çalışıyorum."

"Zaman, mekân ve olasılık kavramları.
Zamanın çarpık olarak ilerleyebileceğini Tengo biliyordu. Zamanın kendisi, yeknesak bir yapıya sahipti, ama zaman bir kez tüketildiğinde çarpık bir hal alabiliyordu. Bir zaman dilimi feci halde ağır ve uzun, başka bir zaman dilimi ise hafif ve kısa olabiliyordu. Ayrıca, bazen öncesi ve sonrası birbirine geçiyor, durum daha da kötüleşirse zaman tamamen yok olup gidiyordu. O zaman diliminde olmaması gereken şeyler sonradan eklenebiliyordu. İnsanlar zamanı bu şekilde kafalarına göre ayarlamak yoluyla kendi varlık bilinçlerini de düzenleyebiliyorlardı herhalde. Başka bir deyişle, bu sayede akıllarını başlarında tutmayı güç bela başarıyorlardı."

"İyi de, dindarlıkla cinsel isteğin zayıf ya da güçlü olması farklı şeyler. Din adamları arasında çok sayıda seks manyağı olduğu, bilinen bir konu. Gerçekten de, fuhuş ve cinsel taciz suçlarından yakalananlar arasında dinle ve eğitimle ilgili çok kişi vardır."

"Dünya dediğin şey Aomame, birbiriyle çelişen anıların sonu gelmez savaşıdır."

"Tibet çarkıfeleği gibi. Çark döndükçe değerler ve duygular azalıp artar. Bir pırıl pırıl parlar, bir karanlığa gömülür. Fakat gerçek aşk, çarkın merkezinde kımıldamadan kalır."

"Sanırım insane, doğuştan gelen zihinsel sorunlara işaret ediyor. Profesyonel tedaviyi gerektiren bir durum. Bununla karşılaştırıldığında, lunatic ay tarafından, ay tarafından derken yani luna tarafından, insanın aklının bir anlığına alınmasına işaret ediyor. 19. yüzyıl İngiltere'sinde lunatic olduğu kabul edilen insanlar suç işlediklerinde, cezaları normalde olduğundan bir derece düşük veriliyordu. O insanın sorumluluğundan ziyade, ayın ışıklarının o insanın zihnini bulandırması neden olarak görülüyordu. İnanılmaz gelebilir, ama böyle bir yasa gerçekten vardı. Yani, ayın insanı delirtebileceği yasal olarak kabul ediliyordu."

"Çehov şöyle der" dedi Tamaru yavaşça ayağa kalkarak, "öykünün içinde bir tabanca varsa, bu tabancanın patlaması gerekir."

"Önemli bir şeyleri ortaya çıkartmak ya da önemli bir şeyleri keşfetmek hem zaman alır hem de para gerektirir. Elbette zaman ve para harcamakla illa ki muhteşem şeyler ortaya çıkar demiyorum. Fakat ikisinin de fazlasından zarar gelmez. Özellikle zaman, sınırlıdır. Saat şu anda tik tak diye zamanı dilimlemeye devam ediyor. Zaman hızla geçip gider, şanslar yitirilir. Fakat para olursa bununla zamanı satın almak mümkündür. Satın almak istedikten sonra özgürlük bile satın alınabilir. Zaman ve özgürlük. Bunlar, insanoğlu için parayla satın alınabilen en önemli şeylerdir."

"Dünyadaki çoğu insan kanıtlanabilir gerçeğin peşine falan düşmez. Gerçek denilen, çoğu durumda senin söylediğin gibi güçlü bir acıyı beraberinde getirir. Dahası çoğu insan acıyı beraberinde getiren gerçeği falan aramaz. İnsanların gereksinim duyduğu, kendi varlıklarının biraz daha derin bir anlamı olduğunu hissettirebilecek hoş, rahatlatıcı öykülerdir. İşte o yüzden din dediğin şey var olabiliyor."

"Doğru olanı yaptığından emin bir insan kadar aldatılması kolay biri olamaz, diye düşündü Uşikava bir kez daha."

"Yaşamınız sizin için mutlaka önemli bir anlam taşıyordur. Ayrıca asla vazgeçemeyeceğiniz bir şeydir. Bunu anlayabiliyorum. Fakat benim açımdan hiç önemli değil. Benim açımdan siz yeni bir tablonun önünde yürüyüp giden, rahatlıkla resimden kesilip atılabilecek insanlardan öteye geçmiyorsunuz. Benim sizden istediğim tek şey var. Ne olur işime engel olmayın. Bu şekilde birer figüran olarak kalmaya devam edin. "

Keyifli okumalar :)

Sahibinin sesi - Sittirella marka

Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında / 国境の南、太陽の西 / Kokkyō no Minami, Taiyō no Nishi / South of the Border, West of the Sun


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Pınar Polat
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 1992/ Türkçe Basım: 2007
Yayınevi: Doğan Egmont Yayıncılık

Sevgili Cancanım'ın hediyesi idi bana bu kitap.
''Zemberekkuşu'nun Güncesi'' ve ''Haşlanmış Harikalar Diyarı Ve Dünyanın Sonu'' ile birlikte üç Murakami kitabı hediye etmişti bana doğum günümde.
Teşekkür ederim Canancım :)

Yine bi' ''Murakami'nin yarattığı erkek karakter ve onun pipisi etrafında dönen olaylar'' kitabı daha okumuş oldum :)
Şaka şaka, olay sadece pipiden ibaret değil elbette :)
Kitabı okumaya başlarken ''hâyâl kırıklığına uğrayabileceğim'' uyarısı almıştım bi' kaç arkadaşımdan, rapor veriyorum; uğramadım, çünkü Murakami'den ne beklemem-ne beklememem gerektiğini iyi biliyorum artık.
Kurgusu güzel, hem de çok güzel! 
Murakami asla ''Ben burda bunu demek istedim aslında'' demez, yazdıklarını okuyucuya açıklama derdine düşmez. 
Bu kitabında da her zaman yaptığı gibi ipuçlarını veriyor, vermekle de kalmıyor, bi' güzel dağıtıyor sayfalara... Yakalarsa okur o ipuçlarını, kitaba -karakterlere, olaylara bakışı tamamen değişir, olayların gelişimi su gibi akıyor çünkü ''o nokta, o bakış açısı'' yakalandığında... Yakalayamazsa, ''muhtemelen'' sıkıcı, sıradan bi' kitap okuduğunu düşünüp okumayı bitirince üzerine kafa bile yormaz.
Dilerim okurken ipuçlarını değerlendirir ve tadını çıkarırsınız. Ben gerçekten eğlendim. Sanırım en sevdiğim Murakami kitaplarından biri olarak kalacak, Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında. 
Keşke kurgusu kadar işlediği konu da iyi olsaydı demeden de edemiyorum, o zaman tadından yenmezdi...
Sapıksın mapıksın ama hakikaten yazıyorsun Murakami.

Hanimiş: Murakami'nin hâlâ bamya pipili, sapık bi' herif olduğunu ve yazarak, yarattığı karakterlere saçma sapan cinsel tecrübeler yaşatarak kendini tatmin ettiğini düşünüyorum.
Adamı sevmiyorum, sevemiyorum. Hani yolda görsem, omuz atıp yıkar geçerim, dönüp özür bile dilemem.
O derece! :)))

Arka Kapak Yazısı:
''Tokyo'nun varlıklı mahallelerinden birinde, sıradan ve sorunsuz gibi görünen bir hayat süren Hacime, hiçbir zaman sahip olduklarından daha fazlasını istememiştir. İyi bir evliliği, iki kızı vardır. Savaş sonrasındaki yıllarda şansı yüzüne gülmüş, şehirdeki iki caz kulübünün sahibi olarak kıskanılacak bir kariyere sahip olmuştur. Yine de hayatı ve kariyeriyle ilgili sinsi bir yetersizlik duygusuna kapılmaktan kendini alamaz. İlk gençliğinde âşık olduğu, akıllı anca tuhaf bir yalnızlık duygusu uyandıran Şimamoto'nun anısı, kalbini gölgelemektedir. Yağmurlu bir gecede, eskisinden çok daha güzel ve etkileyici görünen Şimamoto yeniden karşısına çıkar.
Hacime artık gerçek anlamda bir dönüm noktasında olduğundan emindir.''

Yine '' ve şimdi reklamlar!'' kısımlarını kestim/budadım.

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Sonuç olarak Tokyo'ya gidene kadar dünyadaki bütün insanların aileleriyle bahçeli bir evde, kedi veya köpekleriyle yaşayıp işe takım elbiseyle gittiklerini sanıyordum. Başka türlü bir yaşam tarzı hayal edemiyordum.''

''Tek çocuk deyişinden nefret ediyorum. Onu her duyduğumda, bir şeylerimin eksik olduğunu hissediyordum -tam bir insan değilmişim gibi. Tek çocuk deyişi orada öylece durmuş, suçlayan parmağıyla beni işaret ediyordu. Bana ''Eksik bir şeyler var dostum'' diyordu.''

''Gülüşünü seviyordum. Beni yatıştırıyor, cesaretlendiriyordu. Her şey yoluna girecek, diyordu bana. Biraz daha bekle, her şey düzelecek. Yıllar sonra, ne zaman onu düşünsem aklıma gelen ilk şey gülüşüydü.''

''Bu dünyada, değiştirilebilen ve değiştirilemeyen bazı şeyler var. Ve geçen zaman geri döndürülemez. Bugüne kadar geldiysek, geriye dönemeyiz.''

''Bütün takım oyunlarından nefret ediyordum. Başkasına karşı sayı almam gereken yarış türlerinden nefret ediyordum. Ben daha çok durmadan yüzmek istiyordum, yalnız ve sessizlik içinde.''

''O zamanlar bilmiyordum. Birini tekrar düzelemeyecek kadar kötü kırabileceğimi. İnsan, sadece var olarak diğer bir insanda dönüşü olmayan yaralar açabiliyordu.''

''Olağanüstü güzellikteki oyuncu ya da modeller de dikkatimi çekmez. Sebebini bilmiyorum ama böyle. Gerçek dünya ile düşler dünyasını birbirinden ayıran çizgi benim için daima belirsiz olmuştur ve ergenlik dönemlerim dahil, aşk o her şeye kadir yüzünü gösterdiğinde sırf güzel bir surat bana yetmemiştir.
Beni çeken şey, dışardan bakılarak ölçülebilen dış güzellik değil, daha derindeki, daha katıksız bir şeydi. Tıpkı bazı insanların yağmur fırtınalarına veya depremlere karşı gizli bir tutku beslemeleri gibi, ben de karşı cinsten gelen tanımlanamayan şeyleri seviyordum. Daha iyi bir kelime seçecek olursak, çekim gücü diyelim. hoşunuza gitsin veya gitmesin, insanları ağına düşürüp sarhoş eden bir güçtü bu.''

''Yağmur yağar ve çiçekler açar. Yağmur yoksa kururlar. Kertenkeleler böcekleri yer, kuşlar da kertenkeleleri. Ama sonunda hepsi ölür. Ölürler ve toprağa karışırlar. Bir nesil yok olur diğeri devralır. Düzen böyledir. Bir sürü farklı yaşam şekilleri. Ve farklı ölüm şekilleri. Nihayetinde hiçbir şeyi değiştiremezler. Geriye sadece bir çöl kalır.''

''İnsanlar bir bir kayıplara karışıyor. Bazı şeyler bıçakla kesilmiş gibi ortadan kayboluyor. Kalanlar yavaşça sisin içinde yok oluyor. Geriye sadece bir çöl kalıyor.''

''Yağmura uzun süre bak, kafanda düşünce olmadan ve dünyanın gerçekliğinden uzaklaşarak, yavaş yavaş gevşeyen bedenini hisset. Yağmurun hipnotize edici gücü vardır.''

''Déjà vu'nun tersi bir duygu -etrafımdakileri daha önce gördüğüme değil, ilerde göreceğime dair bir önsezi. Bu önsezi o uzun elini bana yöneltmiş beynimi sıkıca kavramıştı. Kendimi bu kavrayışın içinde hissedebiliyordum. Orada parmaklarının arasında olan bendim. Gelecekteki ben, yaşlanmış. Yine de neye benzediğimi göremedim tabii.''

''Bir kez ilerlemeye başladın mı, ne yaparsan yap gittiğin yoldan geri dönemiyorsun. En ufak bir sapma her şeyi sonsuza dek değiştiriyor.''

''Âşıklar talihsiz bir yıldızın altında doğarlar,'' dedi. ''İkimiz için yazılmış gibi sanki.''

''Bazen sana baktığımda, çok uzak bir yıldıza bakıyormuşum gibi hissediyorum'' dedim. ''Göz kamaştırıcı fakat on milyarlarca yıl öncesinden gelen bir ışık. Hatta belki de yıldız artık yok. Yine de bazen o ışık bana her şeyden daha gerçek görünüyor.''

''Sibirya'da yaşayan çiftçilerin başına geliyor. Söyleyeceklerimi kafanda canlandır şimdi. Sen bir çiftçisin, Sibirya tundrasında tek başına yaşıyorsun. Aralıksız her gün tarlalarını sürüyorsun. Görünürde hiçbir şey yok. Kuzeyde ufuk, doğuda ufuk, güneyde, batıda, hepsinde aynı şey. Her sabah güneş doğduğunda tarlaya çalışmaya gidiyorsun. Güneş tepeye çıktığında öğle arası veriyorsun. Güneş battığında eve yatmaya gidiyorsun.''

''Her gün güneşin doğuşunu, sonra da batışını izliyorsun ve içinde bir şey yitip gidiyor. Sabanını bi' kenara atıp kafan boş bir şekilde batıya doğru yürümeye başlıyorsun. Güneşin batısındaki bir yerlere doğru. Takıntılı biri gibi ara vermeden, yemeden, içmeden yere yığılıp önele kadar yürümeye devam ediyorsun. İşte bu hastalığın adı Sibirya Histerisi.''

''Bende hiçbir şeyin orta yolu yok. Ortası olmayan şeyler vardır ve bunun gibi şeylerin olduğu yerde orta yol yoktur.''

''Hafıza ve duyular bu kadar belirsiz ve her yöne eğilimli olduğundan olayların gerçekten yaşandığını ispatlamak için daima belirli bir gerçekliğe -alternatif gerçeklik diyelim- güveniriz. Belli bir şekilde algıladığımız olaylar ne dereceye kadar göründükleri gibidir ve bu olaylar ne dereceye kadar biz onları öyle adlandırdığımız için öyledir bilmem mümkün değildir. Bu nedenle gerçekliğe gerçeklik diyebilmek için başka bir gerçekliğe gereksinim duyarız. Ama bu başka gerçeklik temel olarak üçüncü bir gerçekliğe ihtiyaç duyar.''


Keyifli okumalar :)

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka

İmkansızın Şarkısı / ノルウェイの森 / Noruwei no Mori / Norwegian Wood


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Nihal Önol
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 1987 / Türkçe Basım: 2004
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

Arka Kapak Yazısı:
''Ne yaptığını bilen, riske giren, dünya çapında bir yazar.''
Washington Post Back World

''Odasında, yatağının üstünde kucaklaştık. Onun uyku tulumunun içinde, yağmuru dinlerken öpüştük, sonra şundan bundan konuştuk, her şeyden, dünyanın oluşumundan tut da, rafadan yumurtanın nasıl pişirileceğine değin.''

68'in esintilerini taşıyan üniversite hayatı ile müziğin muhteşem bir harmanı.
Sonsuz bir sevecenlik ve şiirsellik, yoğun bir erotizm. İmkansızın Şarkısı, genç bir adamın güçlüklere birlikte göğüs germe umuduyla ilk aşkına geri dönüşünün olağanüstü hikayesi.
Salinger ve Fitzgerald etkisi taşıyan romanda, Murakami'nin yaşamöyküsünden yansımalar da var.''

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Uyansana, anlamaya çalışsana. İşte bunun için yazıyorum bu satırları. Çünkü ben, olayları, sözcüklere dökmedikçe anlayamayan o yeteneksiz insan türündenim.''

''Çünkü birinin, bir başkasını sonsuza dek koruyabilmesi olanaksızdır da ondan.''

''Gene de, anılar gitgide uzaklaşıyor, bu kaçınılmaz ve ben daha şimdiden birçok şeyi unuttum. Olayları anımsamak için şu satırları yazarken bile, zaman zaman paniğe kapıldığım oluyor. Çünkü birdenbire, belki de en önemlisini unuttuğumu anlıyorum. Kendime soruyorum, acaba bedenimin içinde karanlık bir yer mi var diye, uzak bir bölge, en önemli anılarımın üst üste yığılıp balçığa dönüştüğü yer.''

''Biliyordum, ilk satırı yazabilsem gerisi kendiliğinden gelecekti, ama başaramıyordum bu ilk satırı yazmayı. Her şey fazlasıyla belirgindi, açıktı ve nereden başlayacağımı bilmiyordum. Nasıl bir harita, aşırı ayrıntılı olduğunda pek işe yaramazsa, öyleydi işte. Ama şimdi anlıyorum. Sonunda anlıyorum; biliyorum ki ancak ve ancak eksik kalmış düşünceler ve anılar, eksik diye tanımlanan cümlelere gelip oturabilir.''

''Efendimiz egemen olsun.
Bayrak tırmanmaya başlıyordu.
''Çakıltaşları kayalara dönüşünceye değin.''
Direğin yarısına varıyordu.
''Ve yosun tutuncaya değin.''
Şimdi bayrak tam tepedeydi.''

''Konuşma yeteneğim pek parlak değildir de. Bu son zamanlarda, hep böyle oluyor. Bir şey söylemeye çalışıyorum, ama aklıma gelen kelimeler hep yanlış. Hatta kimi zaman söylemek istediğimin tam tersini söylüyorum. Düzeltmeye kalkınca da daha beter oluyor. Sonunda ne diyeceğimi hepten şaşırıyorum ve başta söylemek istediğimi de unutuyorum. Sanki bedenim ikiye ayrılmış da birbiriyle kovalamaca oynuyor. İkisinin arasında koca bir sütun yükselmiş ve onlar da birbirlerini yakalamak için sürekli dönüyorlar o sütunun çevresinde. Her zaman başka bir parçam var, söylenmesi gereken sözleri bilen, ama onu bir türlü ele geçiremiyorum...''

''ÖLÜM YAŞAMIN KARŞITI OLARAK DEĞİL, PARÇASI OLARAK VARDIR.''

''Sonra da yüreğimin herhalde sert bir kabuğu olduğunu ve pek az kişinin o kabuğu delebildiğini ve belki de bunun için bir türlü doğru dürüst sevmeyi beceremediğimi ekledim.''

''Böylece ben de, bir yandan bu sessiz ortamda titreşen ışık parçacıklarını seyrederken, diğer yandan da yüreğimin içini açık seçik görmeye çalışırdım. Sonuçta ne arıyordum? Ve insanlar benden ne bekliyorlardı? Ama verecek doyurucu bir yanıt bulamıyordum. Ara sıra elimi, havada asılı ışık parçacıklarına uzatırdım, ama parmaklarım hiçbir şey yakalayamazdı.''

''Nagasava, birbiriyle çelişen birkaç özellik birden taşıyan bir çocuktu. Hem yüreğime dokunacak kadar nazik olabiliyordu, hem de aşırı inatçılığı tutabiliyordu. Şaşılacak derecede soylu bir anlayışa sahipti, ama aynı zamanda da akıl almaz derecede sıradan olabiliyordu. Bir yandan başkalarını yönetir ve iyimser tarzda ilerlerken diğer yandan da yüreği yalnızlık girdaplarına kapılıyordu. Ben daha başlangıçta tüm bu çelişkileri net olarak algılamıştım ve başkalarının onda niçin sadece coşkulu bir yaradılış görebildiğini bir türlü anlayamıyordum. Bu çocuk gerçekte, kendi ölçüsünde bir cehennemde yaşamaktaydı.''

''Yalnızlığı kime sevmez, bilirsin. Ne var ki ben, arkadaş edinebilmek için çaba harcamam. Çünkü ne olursa olsun, hayal kırıklığı gelir arkasından...''

''Biliyor musun, benim ailemde herkes, ağır bir hastalıktan ölüyor, hem de çok ama çok acı çektikten sonra. Sanki kalıtsal bir şey bu. Ölmemiz çok uzun sürer bizim. Öyle ki, sonunda insan ölü mü diri mi onu bile bilemez. Bize kalan tek bilinç, dayanılmaz bir acı bilincidir. (Midori bir Marlboro yaktı.) İşte bundan korkuyorum ben. Ölümün gölgesi, yaşam alanına pek ağır ağır iner, insan bunun bilincine vardığında artık karanlıkta hiçbir şey seçemez olur ve öyle bir durumdasındır ki çevrendekiler seni diriden çok ölü sayarlar. Ben böyle bir ölüm istemiyorum işte.''

''Bana burada bulunma nedenimizin, bu çarpıklığı düzeltmek değil, bizi ona alıştırmak olduğunu açıkladı. Ve sorunlarımızdan birinin de bu çarpıklığı kabullenemeyişimiz olduğunu söyledi. Her birimizin nasıl kendine özgü bir yürüyüşü varsa, her birimizin hissetme, düşünme ve olaylara bakış biçimi de ayrıymış ve kendini düzeltmek istesen bile, bu, bir günde olmuyormuş ve eğer kendini zorlarsan bu kez başka yönlerden gariplik çıkıyormuş.''

'' İnsan bir konuda yalan söyleyince, inandırıcı olması için başka bir sürü konuda da yalan söyler. İşte mitomania budur. Ama bu hastalığa tutulmuş olanların yalanlarının çoğu önemsenmez, çevresi kısa zamanda öğrenir çünkü, ona inanmamak gerektiğini.''

''Bu gibi çocukları eğitmenin püf noktası, her şeyden önce, onlara aşırı övgü yağdırmamaktır. Daha çok küçükken, pohpohlanmaya, kutlanmaya alıştırılmıştır onlar, bu yüzden, ne denli övülseler de onlarda hiçbir etki yaratmaz. Bu yüzden, sadece, ara sıra ve yerinde, beğenilmeleri, övülmeleri doğru olur. Sonra da asla zorlanmamalıdırlar. Daha ileri gitmeleri için itilmemeli ve düşünmek için soluklanmalarına izin verilmelidir.''

''Elbette pek akıllı olmadığımı ben de biliyorum. Halktan biriyim ben. Ve dünyayı ayakta tutan da halk. O halde halkın anlamadığı sözcüklere dayandırılmış bu devrim de neyin nesi oluyor! Nedir bu toplumsal devrim! Kuşkusuz ben de dünyanın iyiye gitmesi için çabalamayı isterim. Biri baskı görüyorsa eğer, buna son verilmesini isterim.''

''O zaman anladım ki hepsi de rastgele işler yapıyorlar. O koca koca söylevleriyle, sadece ve sadece yeni kız öğrencilerde hayranlık uyandırmak ve ellerini eteklerinden içeri sokmak için böbürlenip duruyorlar. Bundan başka bir şey düşündükleri yok. Sonra da, dördüncü yıla geldiklerinde, Mitsubishi'de, IBM'de veya Fuji Bankası'nda işe almak için saçlarını kestiriyorlardı, sonra da Marx'ı hiç okumamış güzel bir genç kadınla evleniyorlar ve çocuklarına olmadık, gülünç adlar veriyorlardı. Bütün bunların içinde eğitim-endüstri işbirliğinin yok edilmesi, nerede kalıyor? Öylesine gülünç ki, insanın ağlayası geliyor.''

''Kaderinden yakınma. Bunu aptallar yapar.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Sahilde Kafka / 海辺のカフカ / Umibe no Kafuka / Kafka on the Shore


Yazar: Haruki Murakami
Çeviri: Hüseyin Can Erkin
Orijinal Dili: Japonca
Basım Yılı: 2005
Dijital Yayın Tarihi: Ocak 2013
Yayınevi: Doğan Kitap

En bilinen deyişle; bir solukta okudum!
Japonca'dan Türkçe'ye çevirisi çok güzel yapılmış. Bunu, Japonca'dan İngilizce'ye çevirisi de elimde olduğu için rahatlıkla söyleyebiliyorum. 
Bir kez daha anladım ki, Japonca Türkçe'ye çok yakın bir dil.
Murakami'nin biraz sapık, biraz edepsiz olduğunu düşünüyorum. İstisnalar hariç, tüm Japonlar hakkında düşündüğüm gibi :) 
Bunu ayrımcılık olarak algılamayın. Japonlarla dört yıldan uzun bir süre birlikte çalışmış ve bol bol sohbet etmiş biri olarak, onların kültürünün bizden çok farklı ve ahlak anlayışlarının çok uçuk olduğunu düşünüyorum. Bu konuya belki farklı bir gönderide değinirim.
On beş yıldır Japonya'da yaşayan bir arkadaşımın da dediği gibi: 'Japonya dışındaki ülkeler ''Dünya'' ise eğer, Japonya ''Ay'' dır. Japonlar da uzaylı.'
Murakami' de uzaylı :)
Ve ben, uzaylıları çok severim :)

Arka Kapak Yazısı:
''Sürükleyici, akıl çelen bir roman.''
John Updike

Kafka Tamura on beş yaşına girdiği gün evden kaçar. Uzun zamandır planladığı bu kaçışın nedeni babasının yıllar önce dile getirdiği uğursuz kehanettir. Ama babasının bir ''düzenek'' gibi içine yerleştirdiği kehanet gölge gibi peşindedir... Kafka ilk kez aşk ve tutkuyu yaşarken gizemli bir cinayetle kehanetin ve kaderinin düğümleri çözülmeye başlar.
Sahilde Kafka, kitapları bağımlılık yaratan kült yazar Haruki Murakami'den, hayatın yavan gerçekliğine karşı büyülü bir dünyanın kapılarını açan bir roman.''
(Öyle büyük yazar, böyle muhteşem kitap şeklinde devam eden ''reklamlar'' kısmını paylaşmıyorum.)

Altını Çizdiğim Cümleler:
''Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak üzere yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan. O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir.''

''O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık, aynı kişi olmayacaksın.''

''Dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın.''

''Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla'' dedi emin olmak istercesine.''

''Koltukta oturup çevreye göz gezdirdikçe, uzun zamandır aradığım yerin işte bu oda olduğunun farkına vardım. Ben tamı tamına, işte öyle dünyadan soyutlanmış bir yer arıyordum. Fakat o ana kadar, aradığım yer bir ütopyadan ibaretti. Öyle bir yerin gerçekten var olabileceğine asla ihtimal verememiştim. Gözlerimi kapatıp nefes aldığımda yumuşak bir bulutun içinde gibi sarmalandığımı hissediyordum.''

''Eskiden dünya erkek ve kadından değil, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadından oluşurmuş. Yani günümüzdeki iki kişilik malzemeyle bir kişi ortaya çıkıyormuş. Herkes bundan memnun bir halde yaşıyormuş. Fakat Tanrı kılıcını kaptığı gibi hepsini ikiye bölmüş. Muntazam bir şekilde tam ikiye. Bunun sonucunda dünyada yalnızca erkek ve kadın kalmış, insanlar öteki yarılarını bulmak için arayış içinde yaşamlarını sürmeye başlamışlar.''

''Bir şey yaptıkları yok. Amaçları yalnızca kedilerin canını yakmak, onları taciz etmek. Bundan zevk alıyorlar. Bu dünyada gerçekten yürekleri hasta insanlar var.''

''...zorbalığın hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu zorbalıktan kimse kaçamaz. Bunu lütfen unutmayınız. Ne kadar dikkatli olursanız olun bu yeterli olmayabilir. Bu insanlar için de kediler için de geçerli.''

''Bir tür tamamlanmamışlık barındıran eserler, o tamamlanmamışlıklarından ötürü güçlü bir cazibe yaratırlar. En azından, belli türde insanlar üzerinde.''

''Şu dünyada insanlar can sıkıcı olmayan şeylerden hemen bıkarlar. Bıkmadıkları şeyler ise çoğunlukla can sıkıcı şeylerdir. Bu her şeyde böyle olur. Benim sıkılmaya harcayacak zamanım var, ama bir şeylerden bıkmaya harcayacak zamanım yok. Çoğu insan bu ikisi arasındaki ayrımı yapamaz.''

''Gözler kapanmayacak. Gözlerini kapatman, hiçbir şeyi değiştirmez. Gözlerin kapandı diye, hiçbir şey silinip gitmez. Bu bir yana, gözlerini bir sonraki açışında her şey daha da kötüleşir. Biz işte böyle bir dünyada yaşıyoruz, Nakata. Adam gibi gözlerini aç! Göz kapamak korkakların işidir. Ger.eklere göz yummak alçakçadır. Sen gözlerini kapatıp kulaklarını tıkasan bile zaman akmaya devam eder. Emin adımlarla.''

''Yunan trajedisi. Cassandra, kahin bir kadındır. Troya kraliçesi. Kendini tapınağa adar, Tanrı Apollon tarafından kaderi anlama yetisiyle ödüllendirilir. Bunun karşılığında Apollon kadının kendisiyle yatmasını isterse de, kadın reddeder. Sinirlenen Apollon kadını lanetler. Yunan Tanrılarını dinsel unsurlar olarak değil de, mitolojik unsurlar olarak değerlendirmek gerek. Yani o tanrıların insanlarla aynı şekilde ruhsal eksiklikleri vardır. İhtiraslı olur, şehvetli olur, kıskanç olur, unutkan olurlar.''

''Kafka Tamura, herkesin hayatında artık geri dönülemez bir noktaya geldiği olur. Nadiren de artık daha ileriye gidemeyebiliriz. O noktaya geldiğimizde, bu iyi bir şey de olsa kötü bir şey de olsa, sessizce kabullenmekten başka çaremiz olmaz. İşte bu şekilde hayatta kalmayı başarırız.''

''Hayal gücünden yoksun, sığ, hoşgörüsüz. Başına buyruk tezler, içi boş laflar, dağınık ideolojiler, kalıplaşmış sistemler. Beni gerçekten korkutan, böyle şeyler işte. Hatta ödüm patlıyor. Doğru olan ne? Yanlış ne? Elbette, bu da önemli bir nokta, ama öylesine fevri kararların yol açacağı hatalar, çoğu durumda, bir daha asla düzeltilemezler. Yanlışı kendiliğinden kabul edebilme cesaretin varsa, geri dönebilirsin. Fakat hayal gücünden yoksun, sığ ve hoşgörüsüz bir yaşam, parazitlerinkinden farksızdır. Ev sahibini değiştire değiştire, kendileri de şekil değiştirirler. Bunun kurtuluşu yoktur. Ben, öyle tiplerin şu kapıdan içeri girmelerini dahi istemem açıkçası.''

''Deha, hangi yönde ilerleyeceği tahmin edilemeyecek bir şeydir. Hiç fark edilmeden uçup gittiği de olur. Hatta, yeraltı suyu gibi, yeraltında derinlere gömülüp oradan da başka bir yerlere akıp gittiği de olur.''

''Sorarsan bir kere utanırsın sormazsan bir ömür boyu'' derdi benim dedem de.''

''Rus yazar Anton Çehov çok güzel söylemiş. 'Eğer öyküde bir tabanca geçiyorsa, sonunda muhakkak patlaması gerekir' diye.''

''Dünya her şey kendi istediğin gibi gitmediği için eğlenceli bir yerdir.''

''Jean-Jacques Rousseau medeniyetin insanoğlunun çit yapmaya başlaması sonucunda doğduğunu söyler. Çok haklı. Tüm medeniyetler çitle çevrelenmiş esaretin ürünüdür.''

''Bizim yaşadığımız dünyanın hemen yanı başında başka bir dünya mutlaka vardır. Oraya bir ölçüde ayak basabilirsin. Hiçbir şey olmadan geri de dönebilirsin. Dikkatli olursan tabii ki. Fakat belirli bir noktayı geçecek olursan, bir daha asla dönemeyebilirsin. Dönüş yolunu bulamazsın. Labirent gibidir.''

''Berlioz'un bir lafı vardır. 'Eğer sen Hamlet'i okumadan yaşamını tamamlıyorsan, ömrünü bir kömür madeninin dibinde geçirmişsin demektir.' ''

''İnsanlar neden savaşır acaba? Neden on binleri, yüz binleri bulan topluluklar halinde birbirlerini öldürürler? Bu savaşlar öfke yüzünden mi çıkar, korku yüzünden mi? Ya da, hem korku hem öfke tek bir ruhun iki ayrı yönünden başka bir şey değil midir?''

''Yazmaktı önemli olan. Yazılmış halinin, tamamlanmış halinin hiçbir önemi yok.''

''Biz, hepimiz, önemli bir şeylerimizi kaybediyoruz dedi zil sesi kesildikten sonra.
Önemli fırsatları, olasılıkları, bir daha yerini asla dolduramayacağımız duyguları. Hayatta olmanın bir anlamı da bu işte. Fakat kafamızın içinde, ben kafamızın içinde olduğunu sanıyorum, öyle şeyleri bellek haline getirebilmemiz için küçük bir oda var. Herhalde, kütüphanenin depo kısmı gibi. Dahası, bizler kendi yüreğimizin ne durumda olduğunu doğru şekilde takip edebilmek için, sürekli arama kartları yapmak zorundayız. O odayı temizlememiz, havalandırmamız, çiçeklerine su vermemiz de gerekiyor. Başka bir deyişle, sen sonsuza kadar kendi kütüphanende yaşayacaksın.''

Keyifli okumalar :)

Görsel: Google Images

Haruki Murakami fırtınası



Malumumuz; bugünlerde Haruki Murakami'den bahsetmek / kitaplarını okumak moda :)
1Q84'ün Türkçe'ye 2011 sonunda çevrilmiş olması ve benim kitap kurdu, güzeller çirkini kardeşim Lou Salome'nin bu kitabı (kitap değil aslında, görünüş itibariyle aynen takoz, Meydan Larousse'un minyatürü de sayılabilir) bir solukta okumuş olması beni tetikledi :)

Beni takip edenlerin bildiği gibi, en yakın arkadaşlarımdan biri Macaristan'a yerleşti ve beni burada yalnız bıraktı.
Giderken, ''Sen bunlara bayılırsın ama dikkat et, yine tuvalette okurken işe geç kalma'' diyerek üç adet Haruki Murakami kitabını bana hatıra bıraktı. Ben kitaplara sevinirken, o n'aptı? Bana, o anda sevinçten acısını anlayamadığım bir kazık atarak, 'American Gods' kitabımı ''Bir dahaki gelişimde söz, geri getireceğim'' yalanıyla indira gandiledi :)

Ben böyleyimdir; paramı al, zamanımı çal ama kitabıma dokunma kardeşim! :)
Bu konuda -Polonya'ya geldiğimden beri Türkçe kitap bulamadığımdan ve İngilizce kitaplar hem kısıtlı, hem de Lehçe kitapların en az iki katı pahalı olduğundan - cimrileştim :)

Yokluğu hala yüreğimi acıttığı için (arkadaşımın yokluğu elbette- American Gods'ın değil!) gittiğinden beri bu kitaplara el sürmemiştim.
Son görüşmemizde, hala sabahları tuvalette kitap okumaya kaptırdığım için tramvaya yetişemeyip işe geç kalıp kalmadığımı sordu... :)))
Evet, ara sıra işe geç kalıyorum, tuvalette bile kitap okuyorum ve heyecanlı bir bölümdeysem okumaya fena kaptırıp dünyayı unutuyorum. Bu okuma aşkı bir gün başıma dert olacak ya, hadi hayırlısı :P
Dün kitaplarımın tozunu alırken bu konuşma aklıma geldi ve 'madem benim de Murakami kitaplarım var, 1Q84'ü Türkçe okuyana dek bu üç kitabı okuyayım dedim' kendi kendime :)

Sahip olduğum kitaplar;
Norwegian Wood,
After Dark
Blind Willow, Sleeping Woman.

Hangisinden başlamam gerektiğini bilemedim :/
Var mı aranızda Murakami fanatikleri, bana ''şundan başla, sonra şunu oku, şunu en sona sakla'' diyebilecek arkadaşlar?
Var mıdır Murakami kitaplarını okurken sıralama yapmamı gerektirecek durum?
Yoksa elimdeki kitabımı bitirdiğimde, 'portakalı soydum başucuma koydum' metoduyla okumaya başlayacağımdır :)
Hadi ojeli parmaklar klavyeye, tavsiyeye ihtiyacım var.

Bugünün şarkısı bu olsun, en cıstaklısından... içimden geldi :)
İçimdeki David Guetta sevgisi bambaşka! :)
Buraya bir Tık!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...