Plaza hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Plaza hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü III


Merhaba,

Serinin ilk gönderisini burada, ikinci gönderisini ise şurada bulabilirsiniz.

Bugün, ''çalışma ortamı'' konusuna ağırlık vermek istiyorum.
Benim en zorluk çektiğim konulardan biri buydu ve hala zorluk çekiyorum. Çalışma ortamının, ofis tipinin gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Global şirketlerde -genelde- açık ofis dediğimiz ofis tarzı kullanılmaktadır.
Bu da demektir ki, onlarca ve hatta yüzlerce kişiyle yan yana-karşı karşıya-sırt sırta sıralanmış halde çalışacaksınız.
Açık ofisler -görüşüm tamamen beni bağlar- işverenin, ''sosyalleşiyorsunuz, kimsenin kimseden üstünlüğü yok, en alt düzey çalışan da-en üst düzey çalışan da aynı çalışma masasına ve ekipmana sahip, kimse kapalı kapılar ardında gizli-saklı işler çevirmiyor, herkes aynı atmosferde çalışıyor, herkese eşitlik'' bahanelerinin ardına sığınarak ofis alanından tasarruf etmek amacıyla uydurduğu ofis türleridir.

Etrafa serpiştirilmiş, saksılar içindeki yeşillikler -çiçek değil, yeşillik- çalışanları motive etmesi amacıyla sağa sola asılmış-yerleştirilmiş ''motivasyon sözcükleri'', çalışanları rahatlatmak ve sakinleştirmek yerine, performansını artırmak için bilinçli olarak seçilen renklerle boyalı duvarlar...

Sağlıksızdırlar.
Çünkü -tamamen atıyorum- beş yüz metrekarelik bir ofiste yüz kişi çalıştığınızı varsayalım. Bu da demektir ki, tam yüz kişiyle aynı havayı solumak, aynı tuvaleti kullanmak zorundasınız.
Yüz kişinin ayakkabılarıyla üzerinde dolandığı bir halı, kaplama-parke düşünün...sizce kaç on yüz bin milyon çeşit bakteri-mikrop gömülüdür o halılara?
O halıların üzerinde gününüzün en az sekiz saatini geçireceksiniz.
''Yok efendim, bizim ofislerde halı yok, her yer duvardan duvara parke, seramik vs.'' diyen olursa; peki ya hava?
Ofisler, yaz-kış klimalarla ısıtılıp-soğutulur ve işverenin yasalar gereği yılda bir veya iki kez klima filtresi değiştirme zorunluluğu vardır. Bu da şu anlama gelir; filtre değiştikten sonra uzunca bir süre havayı filtreler ama asla değişim zamanına dek aynı performansta temizlemez. Burada klima-filtre-hava arıtma konusunda uzman kişilere söz hakkı doğuyor. Kendi ofisimizden örnek veriyorum, iş verenimiz yılda iki kez filtre değişimi yaptığı halde, ofisin iki ayrı köşesinde oturan beş on arkadaşın hava yoluyla bulaşan bir virüs kapmış olması ve doktorun ilk sorusunun ''açık ofiste mi çalışıyorsunuz?'' olması da tesadüf değildir herhalde.
Yan masanızdaki arkadaşınızın nezle veya grip olması durumunda bir kaç gün sonra sizin de aynı hastalığa yakalanacağınız neredeyse gün gibi ortadadır. Ortamdaki hava yapay, ağır ve de sağlıksızdır.
Şaka gibi geliyor belki size söylediklerim ama siz hiç penceresi asla açılmayan ve sürekli klima çalışan bir odada üç gün çalıştınız mı?
Bulunmadıysanız deneyin...
Sadece siz bulunsanız bile havanın ağırlaştığını, kokusunun bile değiştiğini hissedeceksiniz. Bir de yüz kişinin nefes alıp verdiğiniz düşünün...
Arada sırada pencereler açılır fakat genelde plazalar trafiğin en yoğun bulunduğu yerlerde bulunduğu için açılan pencereyle birlikte inanılmaz bir gürültü kirliliği de ofise dolacaktır.
Kaldı ki, pencere açıldığı an hava yenilense bile bir kaç saniye sonra muhakkak bir çalışan pencereyi kapayacaktır. Haklı olarak kapayacaktır çünkü o pencereler muhakkak birinin omzuna, sırtına, başına vuracak çok şiddetli bir hava akımı oluşturacaktır.

Gerçi ''ofis havası''nı ikici planda bırakacak bir sorun vardır bu tip ofislerde; gürültü/gürültü kirliliği.
İnsanın beynini gizli veya aleni oyan bir gürültüden bahsediyorum.

Türkiye'de çalışırken, bir iş yerimde aynı odayı (oda 20-30 metrekare büyüklüğündeydi) iki iş arkadaşımla paylaştığım iki yıllık dönem dışında hep kendime ait bir odaya sahip idim.
Odamın kapısını kapar, sessiz ve sakin odamda işimi planlar, adım adım yapmam gereken işleri tamamlar ve hatta artan zamanımda da ek iş planlar veya tamamlardım.
Buraya geldiğimde 1.5 metrelik bir masaya ve seksen küsur kişiyle aynı ortamda çalışmaya başladığımda neye uğradığımı şaşırdım.
Şöyle bir ortam düşünün; aynı anda üç kişi klavyeye gayet sesli şekilde vurarak eposta yazıyor. Bir diğer kişi telekonferans görüşmede, kulaklıkları takmış mikrofon açık toplantıyı yönetiyor. Aynı anda bir başka çalışma arkadaşınızın telefonu çalıyor. Bir diğeri ise telefonda hali hazırda görüşme yapıyor. Mutfaktan ısıtıcı/mikrodalga sesi geliyor. Biri tuvalette sifonu çekiyor. Bir diğeri yan masasındaki arkadaşıyla bir sorunu tartışıyor. Bir diğer çalışma arkadaşınız yeni işe başlayan bir çalışana bir saatlik uygulamalı eğitim veriyor ve bilgisayarında adım adım neyi-nasıl yapması gerektiğini soruyor. Fotokopi makinesi durmadan çalışıyor. Diğeri kulaklıkları takmış yüksek sesle müzik dinliyor -ki, bu müzik dinleyen genelde ben oluyorum- müziğin sesi kulaklıktan taşıyor. Ofisin diğer ucundan kahkaha sesleri geliyor.
Kapılar sürekli açılıyor-kapanıyor...
Ve siz, en az sekiz saat bu ortamda çalışmak; bu gürültü içinde yaptığınız işe yoğunlaşmak ve dikkatinizin dağılmasına izin vermemek zorundasınız.
Başa çıkabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Ben size ''hayatta başarılar dilerim'' demek istiyorum.

Uzun süredir takip edenlerim gayet iyi bileceklerdir ki disleksi ile başım dertte. Benim dikkatimi yoğunlaştırma sürem 10 ile 20 dakika arası sürüyor ve bu süre sona erdiğinde en ufak bir dış uyarıda dikkatim tamamen dağılıyor. Tekrar toparlamam yaklaşık üç-dört dakikamı alıyor ve bunu her 15 dakikada bir yapmak zorundayım.
O kadar yorucu ki...
Aynı belgeyi o gürültüde defalarca okumak...daha da zoru ilk okuyuşta tamamen anlamak.
Hele de zamana karşı yarıştığınız bir iş sahibiyseniz işiniz daha zor, zaman planlamanızı çok ama çok iyi yapmak gerekiyor.
Size reçete gibi ilk yazılacak/verilecek eğitimler ''Zaman Yönetimi'' ve ''Stres Yönetimi'' eğitimleridir.
Zamanınızı iyi yönetmeniz ve stresle başaçıkabilmeniz gerekir. İnsan bir süre sonra kendine soruyor; ''işe mi gidiyorum, savaşmaya mı?''
Stres deyip geçmeyin. Şu gönderimde stresten bahsetmiştim, hızlıca göz atmanızda fayda görüyorum.

***Gönderiden bağımsız ekleme***
Yukarıda bağlantı verdiğim gönderimi okuduktan sonra bu hafta yaşadığım bir olayı anlatmanın tam yeriymiş gibi hissediyorum.''Gıcırdatılan dişler, taş gibi sıkılan çene'' diye bir cümle sarf etmişim gönderimde. Stres altında çalışıyorsanız farkına bile varmadan çenenizi geriyorsunuz veya dişlerinizi sıkıyorsunuz ve gün sonunda bu size ağrı olarak geri dönüyor.
Geçtiğimiz Salı günü stresli stresli çalışırken birden çenemden bir ses geldi, ''Kılakkk!'' diye tarif etsem abartmış olmam. Bu sesle beraber sağ kulak içine aniden vuran bir kulak ağrısı başladı. Sonra çenemi açamadığımı, bir lokma yiyeceği bile çiğneyemediğimi fark ettim. Doktor hanım teşhisi koydu; sağ çene ekleminde sorun oluşmuş. Kas/lif/disk artık neyse kopmuş/zedelenmiş. Tıbbi terimlere pek hakim olmadığım için sorunun ciddi olduğunu anlayabildim sadece. Detaylı röntgen gerekiyor ki, tedavi edilebilsin, medikal aparatlar kullanarak mı iyileştirilecek yoksa cerrahi müdahale şart mı? karar verebilsin.
Şaka değil, şu an bile çenemi oynattığımda katır-kutur sesler geliyor ve ağrısı katlanılabilecek bir ağrı değil. Nasıl dayandığıma gelince...26 Mayıs'a dek tek bir boş gün olmadığından ve bu acıyla yaşamak zorunda kaldığımdan  duruyorum. Yarın yine doktor randevum var. Başka bir hastaneye sevkimi yapıp yapamayacağını görüşeceğiz, tarihi 26 Mayıs'tan önceye alabilmek için. İşte bunlar hep stres...
***

''Sizi açık ofiste şahane bir çalışma ortamı bekliyor'' diyemediğim için üzgünüm.
Global bir şirket olup çalışanlarına kapalı odalar veren bir şirketler çok  nadir de olsa vardır fakat biz ''genel'' durumdan bahsediyoruz.

Pozisyonunuza ve ofiste bulunma zorunluluğunuza bağlı olarak evden/dışarıdan çalışabilme imkanını bazı şirketler çalışanlarına tanırlar.
Bu imkanı tanıyan şirketlerin çalışanları daha avantajlıdır çünkü hafif bir soğun algınlığı veya evde yapılması gereken işler, beklenen kargo vs. durumlarında çok rahat ''bugün evden çalışmak istiyorum/çalışıyorum'' diyebilirler.
Bir de, ''home office/ev ofis'' çalışmaya çok sıcak bakan şirketler vardır ki, bunlar evden çalışmanın bazen çalışan için avantaj olabileceğini, her gün 1-2 saatini trafikte geçirmeyen çalışanın ev ortamında günlük işlerini çok rahat tamamlayabileceğinin farkındadırlar.
Evdn-ofiste çalışmanın avantajları-dezavantajları tartışılır.
Biri ''evden çalışmak sıkıcı, insan çalıştığının farkına bilevarmıyor. Ofis ortamı işiniz olduğu/çalıştığınız duygusunu güçlendiriyor. Ofise gitmeyi seviyorum'' derken, bir diğeri ''Evden çalışmak gibisi yok. Trafikte harcayacağım zamanım bana kalıyor ve evde daha konforlu çalışıyorum'' diyecektir.
Uzaktan çalışabilmenin ve elbette global bir şirkette çalışmanın diğer avantajı da, izin kullanmadan, tatilinizden düşmeden dünyanın her yerinde ofisin olduğu yerden çalışabileceğiniz anlamına geliyor. Elbette, bu yöneticinizin ve ilgili departmanın onayını almanızı gerektiren durum.
Kendimden örnek vereyim, bir veya iki haftalık bir Türkiye seyahati planlayıp, Türkiye'ye gelip, hafta içi şirketin İstanbul/İzmir/Ankara ofislerinden birinde çalışıp, iş saatleri dışında arkadaşlarımla/ailemle zaman geçirme avantajına tek bir tatil günümü kaybetmeden sahip olabilirim.
Veya, evden çalışıp yine ailemle/arkadaşlarımla zaman geçirebilirim.
Dediğim gibi, bu durum elbette pozisyonunuza ve belli bir ofiste çalışmanızın ne denli gerekli olduğuna bağlı bir durum.

Bir de ''oda'' meselesini açıklığa kavuşturayım.
Diyelim ki, çok önemli bir proje üzerinde çalışıyorsunuz ve sessizliğe ihtiyacınız var.Veya online bir eğitim tamamlamanız gerekiyor.Veya, bir kişiye/gruba eğitim vermeniz gerekiyor. Bu durumda, ofisin toplantı odalarından birini rezerve edebilir, proje çalışmanız veya eğitiminiz bitinceye dek odayı kullanabilirsiniz. Ama her gün, her saat yalnız olarak odayı kapatıp çalışmanız söz konusu değildir.
Toplantı odası konusu açılmışken, şu durumdan da bahsedeyim; dışarıdan misafir gelmesi durumunda, ofis içine adımını atamaz.
Her şirketin, çalışma alanları dışında toplantı odaları, misafir odaları mevcuttur ve dışarıdan birinin gelmesi durumunda -iş görüşmeleri de dahil- bu odalarda-alanlarda yapılır.
Eşiniz, anneniz, arkadaşınız gelse... ''gel sana masamı göstereyim'' diyemezsiniz. Yine istisnai durum söz konusudur; çalışma saatleri dışında, hiçbir çalışanın masasına dokunmamak-yaklaşmamak şartıyla ve yönetici izniyle ofise sizin refakatçiliğinizde aile üyelerinizin girmesi bir defaya mahsus kabul edilebilir örneğin.
Burada sorun güvenliktir. İş sırlarının, ofis yerleşim planının üçüncü kişiler tarafından görülmemesi, deşifre edilmemesidir.
Güvenlik/kontrol sorunu, kartlı çalışma sistemini beraberinde getirmiştir.
İşe başladığınız ilk gün şirket kartına sahip olursunuz. Şirket binasına/katına açılan kapıları kullanmak için kartınızı okutmanız gerekir.
Kartınızı sizden başka hiç kimse kullanamaz, yöneticinize dahi kullandıramazsınız. Bu kart sadece kapıları açmakla kalmaz, ihtiyaç anında sizin kartı en son hangi binada, hangi katın kapısını açmak için kullandığınız, binaya giriş ve çıkış saatleriniz gibi bilgilerin toplanmasını sağlar.
Bazı şirketler, çalışanlarına özel indirim yapılması için restoran, butik, güzellik merkezi, spor salonu vb. yerlerle anlaşma yapar ve kartınızı kullanarak indirimlerden yararlanabilirsiniz.
Müşterilerin yaptığı ziyaretler, iş birliği yapılan firmaların yaptığı ziyaretler de bu kapsamdadır. Çalışma alanının dışında kalan odalar kullanılır ve şirketin anlaşmalı olduğu bir yemek firmasından yiyecek, içecek ve servis hizmeti satın alınır.
Bu durumun tek istisnası çocuklardır. Çalışanlar çocuklarının ellerinden tutup geçici bir süre ofise girebilir. Çocuklar o masadan bu masaya bir kaç dakika koşabilir ve kimse bunun hesabını sormaz. Hatta, periyodik aralıklarla çalışanların o güne mahsus olmak üzere çocuklarını bir kaç saat ofise getirmelerine izin verilir.

***
Ekleme:
Gönderiyi yayımladıktan sonra fark ettim ki, kamera konusuna değinmemişim.
Her köşede tavana asılı ve sizi 24/7 izleyen kameralar var.
Attığınız adımı izleyen kameralar...
Bir süre sonra varlıklarını bile unuttuğunuz ama gözünüzün takıldığı an size ''gözetlendiğiniz'' hissini dibine dek yaşatan sevimsiz, soğuk kameralar.
Kim sürekli gözetlendiği bir ortamda çalışmak ister ki?
***

Bu gönderimi de burada bitirirken bir konunun altını çizmek istiyorum.
Elbette, açık ofiste çalışmayı çok seven ve hatta bundan çok memnun olan çalışanlar vardır.
Burada, Plaza Hayatı'nı benim gözlemlediklerim, hissettiklerimle, tamamen SUBJEKTİF olarak olarak anlattığımı unutmamanızı istiyorum.
Bazen yorumlar alıyorum: yok efenim, o öyle değil!
Sana göre değil ama bana göre öyle..

Bir de, benim için çok ama çok önemli olan bir konunun altını bir kez daha çizmek istiyorum:
İş görüşmelerinizde, laf olsun diye ''stres altında çalışabilirim'' demeyin veya bu cümleyi özgeçmişinize eklemeyin. 
Stresle başa çıkmanız gereken bir işiniz olmamış ise veya bu konuda gerçekten başarılı değilseniz bunu yapmayın derim..
Baskı/stres altında çalışmak ayrı şey, süresi belirlenmiş görevleri tamamlamak apayrı şey.
Stres, insanı içten içe yiyen ve zamanla vücudunuzu yavaş yavaş güçsüzleştiren, yaşam kalitenizi düşüren çok ama çok önemli bir olumsuz etken.
Kendi iyiliğiniz için lütfen dikkat edin.

Görsel: Sahibinin sesi / Sittirella marka

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü II


Merhaba,

Serinin ilk gönderisinin yorumlarında ve bana gönderilen maillerde en çok bahsedilen ''torpille staj bulmak'' ve de ''çay kahve taşıtmak gibi yapılmaması gereken işlerin yaptırılması'' konularıydı.
Öncelikle bu konuya açıklık getirmek istiyorum.

1- Stajyerlik dahil, herhangi bir pozisyona ''torpil'' ile birinin alınması -gerçekten- nadir görülür. Ve bu çok net belli olur. Bunu yapan yöneticiye duyulan güven sarsılacağı için hemen hiçbir yönetici bu riski almaz.

Bu durum ''görülmez'' demiyorum-diyemiyorum çünkü istisnalar her daim vardır ve olacaktır.
Genelde, orta ve üst düzey pozisyonlar için ''referans'' yöntemi işler ama tavsiye gerçekten tavsiye olarak kalır. Tavsiye edilen kişi gerçekten pozisyonun gerektirdiği tüm özelliklere sahip ise ve diğer adaylara eşit donanıma sahip ise tercih edilir. Ama, herhangi bir adaydan biraz eksik donanıma sahip olması durumunda ''bir sonraki sefere'' değerlendirmek üzere olumsuz cevap verilir.
Tavsiyeyi kimin verdiği de önemlidir. Şirket çalışanlarının tavsiyeleridir esas olan/dikkate alınan. Yoksa bilmem nerenin milletvekilinin kendi yeğenini tavsiye etmiş olması dikkate alınmaz. Kararın şirket merkezi tarafından verilmiş olması da gayet güzel bir mazeret olarak kullanılır. Bu sebeple, politikacıların, iş adamlarının ve iş hayatında itibar sahibi olarak tanımlanan diğer insanların torpilleri yerel şirketlerde çok geçerli olsa da global şirketlerde pek geçmez.

Olaya bu açıdan baktığımızda, gerçekten kendinizi geliştirmeye çalışıyorsanız global şirketlerde staj veya iş imkanı bulmanız daha kolaydır.
Çünkü özel sektörde, yerel şirketlerde açılan pozisyonlar için şirket sahibi veya yönetici tarafından keyfi kararlar verilirken global şirketlerde ''torpil'' baskısı olmadığından işe alımlar yerel firmalara göre çok daha adil yapılır.

Şimdi, ben burada '' o olur, bu olmaz'' diyorum ama şunu kesinlikle unutmamak gerekiyor ki; ''profesyonel olmak'' gerçekten kolay değil. Demek istediğim, sözde herkes ''profesyonel'' ama, profesyonellik giyilen takım elbise, takılan kol düğmesi, koldaki bilmem kaç bin dolarlık saat veya ayakkabının hangi marka olduğuyla bağlantılı değil.
Ülkemizde, profesyonellik dış görünüşle değerlendiriliyor -ki bu konuda kişisel görüşüm bunun koskocaman bir hata olduğu yönündedir- ve üzerine şık bir iş kıyafeti geçiren herkese otomatikman profesyonel gözüyle bakılıyor. Veya, bir iş yerinde uzun yıllardır çalışan ve işin -amiyane tabirle- kurdu olan, yaşı biraz ilerlemiş herkese yine ''profesyonel'' gözüyle bakılıyor,  -ki, kişisel görüşüm bunun hata olduğu yönündedir- bu kişilerin kararlarına saygı duyuluyor.
İşe alımlarda son kararları da bu kişiler verdiği için ne kadar sağlıklı ve profesyonelce karar verdikleri bu yöneticilerin vicdanlarına kalıyor.

''Profesyonellik'' konusuna ilerleyen gönderilerde uzun-upuzun değineceğim.

2- Çay, kahve taşıtılması, kişisel işlerin yaptırılması olayına gelince; herkes kendi çayını-kahvesini almak ve fotokopi çekimi dahil kendi işini kendi görmek zorundadır.
Kimse-kimseye servis yaptırmaz-yaptıramaz.

Kendi şirketimden örnek vereyim; her katta bir veya iki adet mutfak bulunur. Bu mutfaklarda, bir çok çeşit çay, kahve, sıcak-soğuk su makinesi, kettle, şeker, süt, plastik bardak, kaşık vs. gibi malzemeler, buzdolabı, porselen tabak-bardaklar, mikro dalga fırın, kola, çikolata ve bunun gibi atıştırmalıkları satın alabileceğiniz bir makine, espresso makinesi vs. bulunur.
Ayrıca, günde bir kez sandviç ve meyve getirilir, mutfaktaki kutulara bırakılır.
Acıkan gider sandviçini-meyvesini alır, bir şeyler içmek isteyen gider çayını-kahvesini hazırlar. Artık filtre kahve mi ister, earl grey çay mı içer? paşa keyfi bilir... Ama ''kızım bize oradan bir orta şekerli, bir de sade kahve'' muhabbeti yine sözde kurumsal özde ''patron ne derse o olur'' şirketlerinde olur.
Gönüllü olarak, ''kendime hazırlıyordum, sana da bir bardak hazırladım'' denmediği sürece başkasından çay-kahve servisi rica edilmesi ayıptır.
Hazır konu açılmışken, bazı şirketlerde ise sadece sıcak-soğuk imkanı vardır, herkes çayını-kahvesini evden getirir. Veya her şey mevcuttur ama parayla satın almanız gerekir...
Yani şirketten şirkete, çalışana sağlanan olanaklar değişir.
Bu konuda da içiniz rahat olsun.
***
Şimdi kaldığım yerden devam ediyorum.

''Nasıl staj buluruz? Stajyer arandığını nasıl öğreniriz?'' sorularının cevabını serinin ilk gönderisinde vermediğim için öncelikle bu konuya açıklık getirmek istiyorum.

Global şirketlerde stajyer alımı düzenli aralıklarla yapılır ve internet üzerinden kolayca takip edebilirsiniz.
Staj yapmak istediğiniz şirketin ana sayfasını bulup, kariyer olanakları sekmesini kontrol ettiğinizde -ki o sekme, her global şirketin sayfasında, altta-üstte, solda veya sağda miniminnacık fontla bile yazılmış olsa vardır- o an itibariyle açık olan bütün pozisyonları bulabilirsiniz.
Bu şirketler ilan vermeden stajyer alımı yapmazlar. ''Stajyer'' adı altında eşe-dosta yer açmaya kalkmazlar.
Stajyer alınacak departmanlar, pozisyonlar ve stajyer sayısının son kararını şirket merkezi verir. Yani, şirket merkezi tarafından onaylanmamış hiç bir pozisyona ve onaylanmamış zamanda stajyer alımı yapılması imkansızdır.
Plazalarda, ''herkese eşit fırsat tanınması'' ve ''şeffaflık'' sözcükleri pek popüler olduğu için, sizin de bu fırsattan yararlanabilmeniz için ilan globalde yayınlanır.
Aşağıda Google sayfasını örnek vereyim.


Yani, plazalarda staj yapmayı gerçekten istiyorsanız, bu şirketlerin internet sayfalarını sık sık ziyaret edip stajyer alımının ilan edilip edilmediğini takip etmeniz şart.
Hep ''staj'' üzerine konuştum. Söylediğim her şey herhangi bir pozisyon için de geçerli. Size düşen, hangi pozisyonların açıldığını, hangi pozisyonların doldurulduğunun takibini yapmak. Çünkü güncelleme oldukça sık yapılır.

***
İlk gönderimde, iş görüşmesi sırasında maaş konusunu neye göre-nasıl konuşmanız gerektiğini ayrıntılı olarak anlatmıştım.
Şimdi size, maaş artışının neye göre-nasıl yapıldığı konusunu anlatacağım.

Global şirketlerde maaş artışı genelde yılda bir kez ve bir yıllık performansınıza bağlı olarak yapılır.

Bu biraz karmaşık ama iyice anlaşılması şart olan konudur. Çünkü global bir şirkette uzun süreli çalışma amacına sahipseniz maaş artışı konusu ilerleyen zamanda en büyük ve çözümsüz sıkıntınız hale gelebilir.
Maaş artışı -yine şirket merkezi tarafından- her ekibin, her departmanın yöneticisine belirlenen bütçeye göre gerçekleştirilir. Bütçe belirlenmesinde ise, o mali yılda elde edilen kar oranı, global anlamda bir ekonomik krizin yaşanmış olup olması gibi bir çok etken söz konusudur.
Eğer, global anlamda çok büyük bir ekonomik krizle karşı karşıya kalınmış ise veya şirket bir mali yıl içinde zarar etmiş ise ''sıfır'' maaş artışı gayet normal bir durumdur. Yaşadığınız ülkedeki enflasyon oranı, tefe-tüfe diye bahsettiğimiz parametreler, paranın değer kaybetmesi veya değer kazanması bir anlam ifade etmez.
İşverene, faaliyet gösterdiği ülkenin çalışma kanunları tarafından belirlenen ve her yıl ilan edilen belirli bir % maaş artışı yapmak zorunlu tutulmadığı sürece...

Hemen baştan anlatmaya başlayayım.

Her şirketin bir mali yıl başlangıcı vardır. Bu mali yılın 1 Ocak'ta başlaması gerekmez. Örneğin, şirketin mali yıl başlangıcı 1 Aralık olabilir ve mali yıl bitişi haliyle 30 Kasım'dır.
Her mali yıl başlangıcında, yöneticinizle birlikte o mali yılın sonuna dek gerçekleştirmeniz gereken hedefleri belirlersiniz. Genelde sizin kişisel hedefleriniz ve yönetimin sizin ve çalışma arkadaşlarınızın tamamı için belirlediği standart hedefler olur.
Mesela, siz o yılın sonuna dek bir proje yürütüp sonlandırma, geliştirmek istediğiniz bir yeteneğiniz konusunda şirketin sağladığı tüm eğitimlere katılma gibi hedefler belirlersiniz kendinize. Yönetim de size -örneğin- yıl sonuna dek, her çeyrekte bir adet müşteri memnuniyetini gösteren geri dönüş almayı şart koşar. Bu da demektir ki o yıl sonuna dek dört adet müşteri memnuniyetini/takdirini belgelemeniz gerekir.

Düzenli aralıklarla - her üç ayda veya altı ayda bir olur genelde- hedef güncelleme toplantılarınız olur. Size üç aylık veya altı aylık sürede ne yaptığınız, hangi hedefi hangi oranda gerçekleştirdiğiniz sorulur. Eğer eklemeniz gereken yeni bir hedef ortaya çıkmışsa o hedef profilinize eklenir.
Mali yılın sonuna gelinirken,  -genelde 2-3 hafta önce- o mali yılı nasıl geçirdiğiniz ve hedeflerinizi gerçekleştirip gerçekleştirmediğiniz konusunda bir yıl sonu değerlendirme toplantısı gerçekleştirirsiniz yöneticinizle. Sizden kendi performansınızı değerlendirmeniz istenir. Hedeflerinize erişip erişmediğiniz sorulur.
Yöneticiniz size performansınız hakkındaki düşüncelerini söyler. Objektif olabilmek için sizin hakkınızda çalışma arkadaşlarınızdan, iş ortaklığı yaptığınız kişilerden edindiği geri dönüşleri sizinle paylaşır. Eğer işinizi iyi yaptıysanız elbette geri dönüşler olumlu olacaktır ama yapmadıysanız ve sizin için verilen referans kötüyse bu sefer yöneticinizin ''gördün mü, sendeki performans düşüklüğünün farkında olan tek ben değilim, birlikte çalıştığın insanlar da farkında'' deme hakkı doğar.
Bu performans görüşmeleri aslında yeterince objektif değildir.
İşte, yöneticinizin ne derece profesyonel olduğu bu noktada önem taşır.
Siz hedeflerinizi tamamı ile gerçekleştirmiş ve hatta aşmış olabilirsiniz ama bu tamamen yöneticinizin takdirine kalmıştır.
Örneğin, size karşılaştığınız tek bir olayda stresli davranmanız durumunda o olayı hatırlatıp ''yeterince sakin ve stressiz yönetemedin, stres yönetimi eğitimine ihtiyacın olduğunu düşünüyorum'' diyebilir veya yetiştirmeniz gereken bir raporu, tamamen sizin elinizde olmayan sebeplerle bir gün bile geciktirmeniz durumunda veya mesai saati bittiği halde iş yoğunluğu sebebiyle hala çalışmak zorunda kaldığınız zamanlar olursa ''zaman yönetimi konusunda iyi değilsin, gerekli eğitimlerini alman gerektiğini düşünüyorum'' deyip sizin bir yıllık çabanızı iki cümleyle çöpe atabilir.
Hiçbirimiz robot olmadığımız için, mükemmel olamayacağımızdan dolayı gözünüzün üzerinde kaşınız olması sebebi ile performansınız yeterli görülmeyebilir.

Ve, her yöneticinin kendisine bağlı çalışanlara vermesi için merkez tarafından belirlenen bir bütçesi ve üç, dört veya beş haneli not sistemi vardır. Biz dört haneli bir sistemi ele alalım -unutmayın, tamamen hayali örnekler üzerinden gidiyorum- elinde size verebileceği 1-2-3-4 notları vardır.
Ve maksimum 6% maaş artışı verebilecek durumdadır.

1- Hedeflere ulaşamamak
2- Hedefleri tamamlamaya çok yaklaşmış olmak
3- Hedeflere ulaşmak
4- Hedeflere ulaşmakla kalmayıp beklentileri aşmak
olsun.
Size bu notlardan birini vermesi gerekir.
İşte bu noktada vicdan-profesyonellik, insaf, güven...artık ne varsa  devreye girer.

Size 2 notunu verip seneyi boşu boşuna geçirmediğinizi göstermek için 2% maaş artışı verebilir. Bunun yanında yan masanızda oturan arkadaşınız tüm hedeflerini kusursuzca gerçekleştirmiş olsa bile ona 3 notunu verip yine 2% maaş artışı verebilir.
Yine hedefleri tamamı ile gerçekleştirmiş bir çalışanına 3 notunu verip -sırf sempati beslediği için- 4% maaş artışı da verebilir.
''Neden?''  deme hakkınız yoktur. Çünkü bilemezsiniz. Bilseniz de bildiğinizi belli edemezsiniz.
Çünkü bu ''gizli'' bilgidir, açıklanması iş sözleşmesinin feshini gerektirir. Sizinle mimimum-maksimum maaş yüzdeleri hiç bir şekilde paylaşılmaz. Çalışanların birbiriyle maaşları ve aldıkları artışlar hakkında konuşmaları KESİNLİKLE yasaktır ve bu yasağın ihlal edildiğinin ortaya çıkması durumunda iş sözleşmeniz anında iptal edilir ve sözleşmeniz gereği ceza ödemek zorunda dahi kalabilirsiniz.

Merkez, belirlediği bütçeyi aşan yöneticilere müsamaha göstermeyeceği halde, belirlediği bütçenin tamamını kullanmayıp ''para kurtaran'' yöneticileri takdir edebilir örneğin.
Bu o şirketin yönetim politikasına bağlıdır. Bazı şirketler için para kaybetmemek ve mümkün olan her yerden ve tüm çalışanların maaşından çok küçük miktarları bile kesmek kar sayılırken bir diğer global şirket için önemli olan çalışanlarının memnuniyeti olabilir ve bu memnuniyeti sağlamak için maaş artışlarında biraz bonkör davranıp diğer imkanlardan kesintiye gidebilir.

Yani...aslolan tüm global şirketlerde ''maliyet tasarrufu''nun önemli olduğu ve tasarruf edebilecekleri her alandan son kuruşa dek tasarruf ettikleridir.
Bir yandan tasarruf ederlerken diğer yandan çok ama çok saçma şeylere milyon dolarlar harcayabilirler. Bu konuya da bir kaç gönderi sonrası geleceğim.

Konuya geri döneyim.
İşe başlama tarihinizin mali yılın hangi döneminde gerçekleştiği de çok önemli bir konudur maaş artışının belirlenmesinde.
Çünkü, her pozisyon için belirlenmiş bir genel ''başlama, alışma ve eğitim'' dönemi vardır ki bu bir çok şirket için 3 aylık süredir. ''Deneme süresi'' olarak da bilinir. Şart olmamakla beraber, size işe uyum sağlamanız için biçilen süre aşağı-yukarı budur.
3 aylık süre bittikten sonra acemiliğinizi atmanız-aktif olarak çalışmaya başlamanız için de belirlenen süre yaklaşık 2-3 aydır.
Bu süre içinde herhangi bir hedef belirleyecek durumda olmadığınız için, işe yıl sonundan 5 aydan kısa süre başlamanız durumunda, yıl sonu değerlendirmesine otomatik olarak alınmazsınız ve dolayısıyla sıfır maaş artışı ile bir sonraki mali yılın bitimini beklemek zorunda kalırsınız.

Ve, elbette tahmin edeceğiniz üzere, global şirketler mali yılı yarıladıktan sonra peşpeşe pozisyon açmaya başlarlar. Çünkü işe alınan hiç kimseye 17-18 ay boyunca maaş artışı verilmemesi söz konusudur ve bunun binlerce çalışanın maaş artışına tekabül ettiğini düşünürseniz çok büyük tasarruftur.

Başka bir nokta, performans değerlendirme görüşmeniz bitip, yeni başlayan mali yılın ilk haftalarında size yöneticiniz tarafından bildirilen notunuz ve maaş artış yüzdeniz bunun ilan edilmesinden genelde iki-üç ay sonra geçerli olur. Yani, 17-18 ay maaş artışı alamamanızın yanında bir de bu 2-3 aylık süreyi geçirmeniz gerekir ki bu da yaklaşık 20 aya tekabül eder.

Gelelim en önemli noktaya; işe girerken anlaştığınız ve sözleşmenizde yazan maaşınızın yüksekliği çok ama çok önemlidir.
Çünkü, maaş artış yüzdeniz maaşınız üzerinden belirlenir.
Her yıl, performans değerlendirme-not sistemine göre maaş artışı aldığınızdan ötürü, alacağınız maaşın yüzdesi aşağı yukarı bellidir. Yine tamamen hayali bir örnek üzerinden gidelim.
2.000 TL net maaşla işe başladığınızı varsayalım.
18 ay sonra ilk performans değerlendirme görüşmenizi yaptığınızı ve notunuzun 3 olduğunu, size verilen maaş artışının da %5 olduğunu varsayalım.
Aklınızın karışmaması için olayı en basite indirgemeye çalışıyorum çünkü işin içine brüt maaş ve yıllık maaşa göre gelir vergisi vs. girdiğinde olay daha da karışacak.
18 ay sonra yıl sonu performans değerlendirmesine alınıyorsunuz, 19. ayda değerlendirme sonucunuz sizinle paylaşılıyor, 20 aydan sonra bu artış gerçekleşiyor.
Yani işe başladıktan ancak 20 ay sonra 100 TL'lik bir maaş artışı alıyorsunuz.
Muhteşem işler başarmanız durumunda 10% artış aldığınızı varsayalım; işe başladıktan 20 ay sonra maaşınıza yansıyan 200 TL'lik artış oluyor.
Bir yıl sonra yine aynı toplantıyı gerçekleştiriyorsunuz ve bu maaş artış yüzdesi 1% aşağı, 3% yukarı ancak değişir. Üç toplantı sonrası yani 3.5 yıl sonra bir bakıyorsunuz ki o güne dek maaşınız 2.000 TL'den 2.400 TL'ye yükselmiş...
Çünkü, globalde yaşanan bir ekonomik krizden ötürü yöneticinizin size gelip ''Bildiğin gibi, çok büyük bir ekonomik kriz atlattık-atlatıyoruz, şirketin karı felaket durumda bu sebeple maaş artışı veremiyoruz'' demesi gayet normal.
Hatta ve hatta, maaş kesintisine gidiş bile söz konusu olabilir. (Bu çalışma yasalarına aykırı diyebilirsiniz fakat bunu kendi şirketimde bizzat yaşamış olan çalışma arkadaşlarım var. Demek ki yasalara uygun şekilde bu gerçekleştirilebiliyor.) ''Şirket bu yıl çok zarar etti, tüm çalışanların maaşından 2% kesintiye gidilmesi kararı alındı'' dendiğinde ya kabul edeceksiniz ya da istifanızı verip çıkmaya hazır olacaksınız.

Özetle; girdiğiniz maaşla veya biraz üstüyle çok uzun süre yaşamak zorunda kalacağınızın bilincinde olmanız, global şirketlere iş başvuru yaparken çok önemli.

İşin en can alıcı -ve acı- noktasına da şimdi geliyorum.
Serinin ilk gönderisinde bir pozisyon için belirlenen alt-orta ve üst maaş limiti vardır demiştim.
İşe her zaman alt limite yakın maaşla  alım yapılmaya özen gösterilir. Çünkü...
Başvurduğunuz A pozisyonu için ''merkezin'' belirlediği alt limit 2.000 TL olsun demiştim değil mi?
Hemen bu örnek üzerinden ilerleyelim. İşe 2.000TL ile alındınız ve 20 ay sonra muhteşem performans göstererek aldığınız 10% lik maaş artışı maaşınıza yansıdı: 2.200 TL net maaş almaya başladınız. Bir ay sonra da yöneticiniz sizinle görüşmek istedi ve bu görüşmede sizin önünüze bir kağıt koydu; dedi ki sahip olduğun pozisyonun maaş aralığı merkez tarafından değiştirildi. Bu değişime göre yeni maaşın 2.205 TL lütfen okuyup imzalar mısın? dendi.
Yani ne oldu?
İki yıl kadar önce çalışmaya başladığınız bu pozisyonun alt limiti 2.205 TL'ye çıkarıldı.
Yaklaşık iki yıl boyunca çalışmanız-çabalamanız karşılığında aldığınız 10% lik maaş artışı bir anda anlamını kaybetti.
5TL daha artış almış oldunuz ama sizin pozisyonunuza sahip herkes 2.205 TL maaş alır hale geldi.
Yani, pozisyonunuz için verilebilecek en düşük maaşla çalışmaya devam edeceğiniz size bildirilmiş oldu.
Elbette, bu pozisyonlar için yeni maaş aralığı belirleme işi, maaş zamlarının açıklanmasının hemen ertesinde gerçekleştirilir.
Başka bir anlamıyla...yaklaşık iki yıldır çalıştığınız pozisyon için başvuru yapıp işe alınacak kişi ne kadar deneyimsiz olursa olsun çalışmaya en az sizin aldığınız maaşla, -ki fazlasına da anlaşmış olabilir- başlamış oldu.
Yani, uzun lafın kısası; sizin iki yıllık ve hatta bir sonraki performans toplantınıza dek geçecek bir yılı da göz önünde bulundurursak, üç yıllık performansınız, çabanız, emeğinizin karşılığı daha bir kaç gün önce işbaşı yapan kişiyle aynı ve hatta ondan eksik maaş almak oldu.

İstisnalar her zaman vardır...ama kaideyi bozmazlar.
Her zaman maaş konunuzu yöneticinizle konuşabilirsiniz ama konuşabilmeniz beklentilerinizin karşılanacağı anlamına kesinlikle glmemektedir.

Bu sebeple, bir pozisyona alabileceğiniz en yüksek maaşla girmeniz her zaman lehinizedir. Zamanla bu avantajınız küçük maaş artışı yüzdeleri ve pozisyonların değişen maaş aralıklarıyla merkez tarafından nötrlenecektir.
Gözle görünen ve gerçekten çok büyük maaş değişiklikleri ancak ve ancak pozisyon değiştirildiği, terfi alındığı halde gerçekleşir.
Paralel geçişlerde maaş artışı -genelde- gerçekleşmez. Her zaman üst pozisyona geçmek avantajdır.
Şirket içi geçişlerde/terfilerde maaşınız ''otomatik olarak'' geçtiğiniz pozisyonun minimum limitine yükseltilir.
Bu, biraz da sizin o pozisyon için pozisyonun yöneticisiyle yapacağınız pazarlığa bağlıdır. Biraz daha fazlasını kabul ettirme şansınız elbette ki vardır.
Fakat, yıllardır bir global şirket için çalışıp terfi aldığınızda o pozisyonun alt limit maaşıyla çalışmaya başlayacağınızı bilmek gerçekten de can sıkıcı bir durumdur.
Bir de, aynı pozisyona şirket dışından gelen ve şirketin kültürü, işleyişi hakkında hiçbir fikri olmayan birinin sizden yüksek maaşla veya en az sizin maaşınızla işbaşı yapacağını bilmek ne kadar adildir? tartışılır.
Bu sebeple, global şirketlerde kariyer yapma hayali/planı kurarken işin finansal kısmının içinize sindiğinden lütfen emin olun.

Bugünlük de bu kadar.

...devam edecek...

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka & Google.com

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü.


Tek gönderiyi geçtim, beş gönderi yapsam bile hala anlatacak çok şey kalacağının farkında olduğum için bir yazı serisi oluşturmaya karar verdim.
Upuzun bir ''uluslararası şirketlerde iş hayatı gerçekleri'', başka bir deyişle ''plaza hayatının iç yüzü'' serisi olacak bu.
İşle-güçle, kariyer yapmak ile işi olmayan arkadaşlar hiç zaman kaybetmesinler derim.

Bu seriyi, yüksek lisans yaparak ilerde kariyer basamaklarını ikişer-üçer atlamayı planlayan, dilinden -şaka yollu da olsa- ''çocuk da yaparım kariyer de'' şarkısını düşürmeyen veya ofiste, çevresinin bir karış topuklu ayakkabılarla gezinen birbirinden güzel kadın çalışanlarla dolu olacağının hayalini kuran yeni mezunlara ve de iş hayatına bir şekilde atılmış ama gözü ''Plaza''da çalışmakta olanlara ithaf ediyorum.

***
İşsizlik zor elbette.
Hele hele bizim gibi, en ilerisinden demokrasi ile yönetildiği için işsizlik oranının rakamlara bakıldığında 10% küsur gerçek hayata vurduğunda 30% küsur olduğu ülkelerde iş bulmak daha zor.
İş bulmak da yetmiyor aslında. ''Aman bir işim olsun da ne olursa olsun'' zihniyetine sahibiz çünkü. İşte bu sebepten bulduğumuz ilk işe giriyor, sevmediğimiz işi senelerce yapmak zorunda kalıyoruz.
''Sevmiyorsan yapma, zorlayan mı var?'' demesi kolay, evet zorlayan var; sistem zorluyor.
Bilinçsiziz. ''Ne iş olursa yaparım''la ömür geçmez çünkü, ne iş olursa olsun yapamayız; farkında değiliz.

Henüz hiçbir deneyiminiz yokken, hem yeni mezun-hem deneyimli eleman arayan uluslararası şirketler -hoş yirmi kişilik aile şirketleri de aynı şartları arıyor artık- var artık karşımızda.
Serinin geri kalanında, zamandan ve kelimeden tasarruf etmek için sadece ''Plaza'' olarak tanımlayacağım bu çok uluslu, uluslararası, küresel, dev, logosu bile prestijli şirketlerde iş bulabilmek, vereceğiniz savaşın galibinin siz olduğunu düşündürüyor ama işin aslı öyle değil.

Gelin en baştan başlayalım.
Ama en baştan...
Mezun olduktan sonra aylarca işsiz kalmamanın ve plazalarda iş bulabilmenin en geçerli yolu henüz öğrenciyken staj yapmaktır.
Staj deyip geçmeyin, eskidendi o kağıt üzerinde yapılan ''naylon'' stajlar. Sizi, mezun olduktan sonra yapacağınız işe hazırlayan, o işi sevip sevemeyeceğinizi, kariyerinizi o alanda şekillendirip şekillendirmeyeceğinizi anlamanızı sağlar staj yapmak.
Türkiye'de staj yapabilmek bile başlı başına sorun.

Gönderiyi hazırlarken Türkiye'deki stajyer başvurularında aranan şartları Google'da arattım, mesela aşağıda göreceğiniz şartlar ''Birleşmiş Milletler''e stajyer başvurusu yapabilmek için aranan şartlar.


İşte böyle.
Tüm şirketler yüksek lisans şartı aramıyor elbette ama hepi topu beş üniversitenin öğrencilerine öncelik tanıyorlar: Boğaziçi Üniversitesinin öğrencileri avantajlı bu durumda. Boğaziçi Üniversitesini ODTÜ ve İstanbul Üniversitesi izliyor. Son yıllarda Koç Üniversitesinin öğrencileri de stajyer alımlarında öne geçmeye başladı. Bir kaç üniversite daha var öncelikli sınıfına giren. Bunun dışındaki bir üniversitede öğrenciyseniz -üzgününüm- ama şansınız çok az.
Ülkemizde birbiri ardına üniversite açılıyor artık. İsmini bile duymadığım üniversiteler var. Üniversiteler arası eğitim kalitesindeki farklılıklar had safhada.
Şirketler, işte bu farklılıkları, stajyer-çalışan seçimi yaparken çok iyi kullanıyorlar.

Ola ki, eğitim dili İngilizce olmayan bir üniversitenin lisans derecesine sahipseniz; geçmiş olsun.
Eğitimi İngilizce almış olmanız da çözüm değil, ileri seviyede İngilizce konuşabilmek, yazışma yapabilmek ve hatta Türkçe'ye simültane çeviri yapabilmek gerekiyor.
Burada ''İngilizce'' olarak bahsettiğim dil, günlük hayattaki konuşmaları gerçekleştirdiğiniz veya eğitimini aldığınız alanın dili değil; iş İngilizcesi.
Bu da ayrı bir duvar çarpacağınız.
Yüksek lisans konusunda şu noktaya değinmeden geçemeyeceğim; Türkiye'de yüksek lisans yapmak sizi bir parça da olsa ayrıcalıklı kılar ama yurt dışına çıktığınız anda hemen herkesin zaten yüksek lisans derecesine sahip olduğunu ve ikiden fazla dili ileri seviyede kullandığını görmek aslında bunun size bir ayrıcalık tanımadığını anlamanızı sağlar.

Ofis programlarını ileri düzeyde kullanıyor olabilmek şartı da aranır ki, kimse mülakatta Excel bilmeden bildiğini beyan etmesin. Yoksa olur ya, önünüze koyarlar bir Excel testi; vlookup fonksiyonunu kullanma, pivot table oluşturma gibi bir kaç basit işlem sorarlar, kalakalırsınız...daha baştan kaybedersiniz.
Stajyer veya kalıcı çalışan görüşmelerinde adı geçmeyen ofis programı Outlook'tur ve iş hayatında -en azından son yıllarda- sürekli kullanmak zorunda olduğunuz ve öğrenmeniz gereken ilk önemli program budur.
Kolay değil, günde en az sekiz saat Outlook programı bilgisayarınızda açık olacak.
Elektronik posta göndermekle/almakla bitmiyor iş; toplantı ayarlama, ayarladığınız toplantının saatlerini değiştirmek, toplantıya katılması mecburi kişileri ve katılması yararlı olabilecek ama katılmasa da dünyanın sonu gelmeyecek olan kişileri ayrı işaretlemek, toplantı odasını rezerve etmek, toplantı eğer telekonferans şeklinde olacaksa katılımcılar için şifre/giriş kodu almak, katılımcıların  -hele ki farklı zaman dilimlerinde çalışıyorlarsa- ajandalarını kontrol etmek ve hepsine en uygun zaman aralığını seçebilmek, hatalı/eksik gönderdiğiniz bir elektronik postayı geri çağırabilmek, önemli gönderilerinizin takibini yapabilmeniz için ''ulaştı'' veya ''okundu'' bilgisi isteyebilmek,  gönderinizi oylamaya sunabilmek...
Her gönderiyi, silmeden-kaybetmeden doğru klasör içine arşivleyebilmek, gönderileri kategorileri ayarlayıp işaretleyebilmek...
Bunun gibi daha yüzlerce işlemi yapabilmek için Outlook programını kullanmayı bilmeniz gerekir ama gelin-görün ki tüm başvurularda ''Word, Excel, Powerpoint'' bilme şartı aranır.

Stajyer olabilmek için maaş almayı da unutmanız gerekir. Çok az şirket maaş verir ve bu imkanı tanıyan şirketlerden de alacağınız stajyer maaşı yol ücretinizi karşılamaz.
Staj yaptığınız süre boyunca masraflarınızı cebinizden karşılamaya hazır olmanız gerekir.
Yukarıdaki şartlarda gördüğünüz gibi, sigorta kısmında da sıkıntı yaşayacaksınız.
Staj yapabilmek -ne yazık ki- gönüllülük esasına dayanır.

Uzun lafın kısası: stajyer olabilmek için başınıza gelebilecek her şeye gönüllü olmanız gerekir.

Diyelim ki, plazalarda bir aylık, üç aylık bilemedin altı aylık stajınızı/stajlarınızı tamamladınız. Bu stajlar, mezun olduktan sonra yapacağınız iş görüşmelerine bomboş bir özgeçmişle gitmenizi engelleyeceği için iş bulma şansınızı yükselttiniz demektir.

Staj yapabilme imkanı yakalayamayan adaylarımız ise, meslek olarak seçmek istedikleri alanla ilgili iş deneyimi ile gitmek zorundalar iş görüşmelerine. Bu da bir nevi staj sayılabileceği için, henüz üniversitedeyken ''harçlığınızı çıkartmak'' amacının ardına sığınarak part-time iş başvurusu yapabilirsiniz.
Bu yöntem, resmi olarak staj yapmaktan daha kolaydır  ve part-time iş bulabilme şansınız daha yüksektir.
Çünkü iş başvurularında daha önce part-time çalışmış olmak -hele de uzun süre çalışıldıysa aynı şirkette- çok büyük artı olacaktır sizin için.
İşverene, sizin girişkenliğinizi, sorumluluk alabileceğinizi ve de çalışma arkadaşlarınızla uyumluluğunuzu gösterecek bir deneyim olacaktır.

***
İş görüşmelerinizde takınacağınız tavır çok önemlidir.
Unutmayın ki, ne kadar iyi eğitimli olursanız olun, kaç dili akıcı olarak kullanıyor olursanız olun; o şirketin çalışma kültürü/biçimi hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz.
Bunun farkında olmak ve ''öğrenmeye'' hevesli olduğunuzu göstermek önemlidir.
Sizin, o şirkete ne gibi bir değer katabileceğinizi belirtmeniz beklenir sizden. Burada birikimlerinizi/becerilerinizi açık ve net sözcüklerle ortaya koymanız gerekir.
Yoksa, dağdan gelip bağdakini kovmak isteyen, ''ben bu işi zaten biliyorum'' tarzında -amiyane tabirle ukala-tavırlar sergilerseniz işi alamazsınız.
Kendine güvenmek, yeteneklerinin farkında olmak, mütevazi olmak ile yetenekli olduğunun farkında olup ukala bir tavır takınmak arasındaki çizgi çok incedir ve mesleğinin kurdu olan İK uzmanları bu çizginin hangi tarafında durduğunuzu mülakatınızın ilk dakikalarında çok net görürler.
İş ilanlarında pek popüler bir şart olan ''Ekip oyuncusu olmak'' burada önem kazanır.
Elbette; bağımsızlık, kendi başına karar alabilmek, sorumluluk alabilmek, kendini motive edebilmek çok önemlidir ama hangi pozisyonda olursanız olun sonuçta bir ekibin ast veya üst parçası olacağınızı ve ekibin diğer üyeleriyle uyum içinde çalışmak, birilerini ezmek-geçmek-ekibin geri kalan üyelerinden daha ''iyi'' olduğunuzu ispatlamaya çalışmanızın sizin aslında hiç de ''iyi'' bir ekip oyuncusu olmadığınızı göstermekten başka işe yaramayacağını aklınızdan çıkarmamanız gerekir.
İşe kabul edilmeniz durumunda; çalışma arkadaşlarınızı sevmek zorunda değilsiniz ama onlara saygı göstermek zorundasınız. Çünkü, siz de çalışma arkadaşlarınız tarafından belki sevilip belki sevilmeyeceksiniz ama onlardan saygı görmeyi hep bekleyeceksiniz.
Plazalarda aslolan size verilen görevin yetki ve sorumluluklarının ne derece farkına vardığınız ve beklentileri ne derece karşıladığınızdır.
Yan masanızda oturan çalışma arkadaşınızdan daha çok yabancı dil bilmek veya program bilmek size bir artı getirmeyecek, bir mali yıl içinde -genelde bir kez- gerçekleşen senelik performans değerlendirme görüşmenizde, sizin işinize ne denli hakim olduğunuz, işinizi ne denli iyi yaptığınıza bakılacaktır. Yan masadaki çalışma arkadaşınızla karşılaştırılmayacaksınız.
Aşmanız gereken, yan masanızda oturan çalışma arkadaşınızın yapabildikleri değil, kendiniz olacaksınız.
Yani, tek rakibiniz siz olacaksınız.
Bu sebeple, mülakatlarda, çalışma ortamına ve ekibe uyum sağlayabileceğinizi göstermeniz önemlidir.

***
Mülakatlarda size sorulacak en can alıcı sorulardan birine gelelim; maaş beklentiniz.

Unutmayın ki, her pozisyon için şirketin yönetim merkezi tarafından bir iş kodu/maaş aralığı belirlenmiştir ve aynı iş kodu/seviye ile işe alınan çalışanlar arasında pek fazla gelir farkı bulunmasına izin verilmez.
Sizin beklentinizin bu aralığın altında olması durumunda size teklif edilecek olan maaş bu pozisyonun en düşük maaş seviyesi olacaktır.

Tamamen hayali bir örnekle açıklamaya çalışayım;
(Israrla altını çiziyorum, Harfler/Maaşlar tamamen hayalidir.)
Başvurduğunuz pozisyon A olsun ve bu pozisyon için merkez tarafından belirlenmiş iş kodu 001 ve maaş aralığı aşağıdaki gibi olsun.

Positions: A/E/K/M/T/Z
Job Code: 001
Minimum 2.000 TL
Medium   3.000 TL
Maximum 4.000 TL

Mülakatta 1.500 TL maaş beklentiniz olduğunu söylediğiniz halde işin size 2.000 TL net maaşla teklif edilmesinin sebebi sizin o pozisyon için kaçırılmayacak aday olmanız değil, o pozisyon için belirlenmiş en düşük maaş seviyesinin 2.000 TL olmasıdır.
Beklentinizin 3.000 TL olduğunu söylemiş olsaydınız, sizin pozisyon için uygun aday olduğunuza karar verilmesi durumunda sizin -deneyiminiz göz önünde bulundurularak- 3.000 TL beklentiniz kabul edilecek veya sizinle 2.000 TL'ye en yakın maaş için pazarlık yapılacaktır.
Pozisyona başvururken 5.000 TL beklentiniz olduğunu belirtmeniz durumunda ise, yine, sizin daha önceki iş deneyiminiz ve işe uygunluğunuz göz önüne alınarak sizinle maaş pazarlığı yapılacaktır fakat Einstein bile olsanız 5.000 TL maaş teklifi alamazsınız.
Sizi, 4.000 TL altında mümkün olan en düşük maaşla işe almak için pazarlık yapılacaktır.
Israrcı olmanız durumunda ise o pozisyon sizin için biçilmiş kaftan olsa veya siz o pozisyon için mükemmel ve hatta tek aday dahi olsanız başvurunuz reddedilecek demektir.

Ek olarak: her pozisyonun, giriş/uzman/kıdemli/ileri gibi belirlenen seviyeleri vardır.
A pozisyonunun Giriş Seviyesi kodu A01 iken, Uzman kodu A02, Kıdemli kodu A03 ve İleri kodu A04'tür varsayalım.
Sizin hangi seviye ile işe alınacağınız önemlidir.
A01-Giriş seviyesi için belirlenen maaş 2.000 TL iken A02-Uzman seviyesi için belirlenen maaş 2.500 TL, A03-Kıdemli seviyesi için belirlenen maaş 3.000 TL ve A04-İleri seviyesi için belirlenen maaş 4.000 TL'dir.
Size önerilecek maaş, geçmiş deneyiminize ve o pozisyona hangi seviye ile başlayacağınıza bağlı olarak değişecektir.
Yeni başlayacak, daha önce o pozisyon hakkında bilgisi olmayan biri A01-Giriş seviyesinde 2.000 TL ile başlarken, aynı pozisyonla ilgili gerçekten tecrübesi olan başka bir çalışan A02-Uzman seviyesi ve 2.500 TL maaşla kabul edilecektir.

Başka bir pozisyon mesela ''M''i ele alalım.
M pozisyonu, sizin başvurduğunuz A pozisyonu ile aynı iş koduna -001- ve aynı maaş aralığına sahip olduğu için, pozisyon adı bambaşka olsa bile M pozisyonuna başvuracak adaylar için de aynı maaş aralığı geçerli olacak böylece aynı şirket içinde, farklı departmanlarda ama aynı seviyede çalışanların maaşları birbirine eşit tutulacaktır.

Son olarak, şirketin, açılan her pozisyon için belirlediği en düşük seviye üzerinden maaş vererek istihdam etmesi elbette arzulanan bir durumdur. Adayın ilk mülakatını yapan İK şirketleri  başvuru yapan-pozisyona uygun, ön elemeden geçmiş adayların listesini bu bilgiyle birlikte işverene ilettiğinde, işveren şirket, bilgi ve deneyim açısından birbirine tamamen eşit adaylar arasından deneyimine göre en düşük maaş beklentisinde olan adaya öncelik tanıyacaktır.

...devam edecek...

Görsel: Sahibinin sesi-Sittirella marka  & un.org.tr




Çokuluslu şirketlerde kültürel farklılıkların çatışması


Blog blog olalı böyle başlık görmedi arkadaşlar :)
Bu gönderiyle,  bugüne dek pek bahsetmediğim,  Türkiye dışında bir ülkede çalışıyor olmanın avantaj ve dezavantajlarından bahsetmeye başlayacağım
Elbette gayet subjektif bir şekilde...

Polonya'ya gelip yerleştikten ve çalışma hayatına hatırı sayılır bi' ara verdikten sonra, iş arayışına girerken, yabancı bir ülkede, yabancı bir çalışma kültüründe çalışmanın beni bu kadar zorlayacağının farkında değildim.
Türkiye'de, yaklaşık on yıla yakın bi' süre iş tecrübesine sahip olmamın, burada sadece işe giriş aşamasında bana yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Gerisi kelimenin tam anlamıyla ''yanlış anlaşılmaları giderme savaşı''na dönüştü benim için.

En çok takıldığım noktadan başlamak istiyorum; çalışma saatleri.
Türkiye'de, eğer çokuluslu/kurumsal bi' şirkette çalışmıyorsanız -ki, böyle bi' şirkette çalışıyor olmanız bile bunu değiştirmiyor- mesai saatlerinin bitimi bizim için bi' önem taşımaz.
Hepimiz, işimizi tamamlamak, üzerinde çalıştığımız işi son bi' kez gözden geçirmek, ertesi günün raporunu da hazırlamak vs. gibi sebeplerle zaman zaman ofiste uzun süreler harcamış veya hafta sonu, patronumuzun bi' aramasıyla beklenmedik bir toplantıya, bir kaç saatlik ek çalışmaya mecbur bırakılmışızdır.Bazı günler, eve iş getirmiş, gece yarılarına dek çalışmışızdır.
Bizim için mesai saatleri -memur olmadığımız sürece- sadece formaliteden, kağıt üzerinde görünen saatlerden ibarettir. Aslolan sorumluluklarımızdır ve biz, üzerimize düşeni en güzel en doğru şekilde yapmak için insiyatif kullanıp, istediğimiz saatte/istediğimiz kadar çalışırız. Hele hele yaptığımız işi, çalıştığımız şirketi sahiplenmişsek...
Hatta ve hatta, ofisten en son çıkan veya geç saatlere dek çalışan kişiler ''çalışkan'' veya ''sorumluluklarının bilincinde'', ''iyi çalışan'' ilan edilir ve daha fazla değer görür.

Burada ise, saat 17:00 dediği an, eline çantanı alıp ofisten ayrılamıyorsan; ''İşkolik''sindir.
Ya da -kaba tabirle- ''beceriksiz'', profesyonel deyişle ''zamanını yönetme becerisine sahip olmayan'' kişisindir ve acilen ''Time Management/Zaman Yönetimi'' eğitimine katılman gerekiyordur.
Saat 13:00'de işini gücünü bitirip, 17:00'ye dek yemek molası-çay-kahve-gazete, hiçbi' şey yapmadan otursan ve son dakika ''dur beş dakika geç çıkayım'' dersen yandın; ya ''al işte, 4 saat boş oturdun da ne oldu? Yine zamanında çıkamadın ofisten, demek ki; zamanını kullanamıyorsun'' olur, ya da saat 13:00'e dek işini bitirebildiysen, ''demek ki yaptığı iş çok hafif kalıyor, üzerinde yeterince iş yükü yok, daha fazlasını vermemiz gerek'' olur.
İki ucu lollipoplu değnek :)
Ya daha fazla iş yüküne evet diyeceksin, ya da o gün yapman gereken her şeyi tamamlamış olsan bile, bitirmemiş gibi davranıp, aynı ''çalışıyor'' havasıyla akşama dek rol kesmeye devam edeceksin.
Ancak bu rolü hakkını vererek oynayabilirsen zamanını etkin kullanabildiğine dair güvenlerini kazanırsın.

Bugüne dek, hep kendi ofisine sahip olmuş, kendi odasında sessiz ortamda çalışmaya alışmış, çalışma arkadaşlarıyla mutfakta, yemekte, toplantılarda veya çay molası bahanesiyle birlikte zaman geçirmiş biri olarak, açık ofis, telefon/konuşma/ses kirliliği altında çalışmaya mecbur olmak ilk günlerde beni çok zorlamıştı.
O sebeple, akşamüstü -evim de çok yakın olduğu için- hemen her gün yarım saat-bi' saat fazla kalıp, sakin kafayla, hiç kimse tarafından rahatsız edilmeden çalışmak işime gelmişti.
Zamanla, benim bu yarımşar-birer saatlik fazla çalışmalarımın, en başta yöneticim olmak üzere, departman çalışanları üzerinde stres yarattığını, tasvip edilmediğini ve tam zamanında ofisten ayrılmam gerektiği yönünde baskı görmeye başladığımı fark ettim.
Onlara, bunun tamamı ile farklı bir iş kültürüne sahip olmaktan kaynaklandığını, onların ofisten çıkıp gittikleri saatte, Türkiye'den konferans görüşme talepleri almaya devam ettiğimi, Türkiye çalışanlarının gece yarılarına dek evden, ofisten çalıştıklarını, bizim için aslolanın mesai saatleri değil, o anda işlemde olan, sorumlusu olduğumuz tüm işleri mükemmel şekilde tamamlamak olduğunu, onlara göre çok basit olan ''ertesi güne bırakma'' işleminin bizim için geçerli mazeret olmadığını anlatıncaya dek çok yıprandım.
Hala da anlatabildiğimi/anlayabildiklerini zannetmiyorum.

Birileri yöneticime; benim bi' işkolik olmadığımı, günde sekiz saati tamamladığımda elime çantamı alıp gitme fikrinin, (okuduğum sayfanın arasına ayracı koyup, ertesi gün okumak için kitabı kapatmak gibi) o an/orada işi gücü bırakmamın ve eve iş getirmemenin, özel hayatıma iş hayatının stresini taşımamanın, benim için de ''şahane!-muhteşem!'' olduğunu ama Türkiye'dekilerin daha time based/task based çalışmanın ayrımını bile yapamadıklarını, aslında Türkiye çalışanlarının bu konuda esaslı bir eğitime ihtiyaçları olduğunu...

Diğerleri de; (Türkiye çalışanlarına) benim Türkiye'den sorumlu olmamın burada gece bekçiliği yapmamı gerektirmediğini, işlerin burada Türkiye'de olduğu gibi yürümediğini, mesai saatleri dışında çalışmamam gerektiğini, bunun iş ve sorumluluklarımdan kaçmak için bahane değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu açıklayabilir mi?

Bak, hala hatırladıkça gülüyorum :)))))
Sabah 11'e dek uyu, dinlen, kalkıp kahvaltı hazırla. Kahvaltıdan sonra tüm gazeteleri, takip ettiğin blogları köşe-bucak oku. Mutfaktan bir başlayıp dip-köşe-cam-çerçeve evi temizle, bi' toz zerresi bile bırakma, öğle yemeği+akşam yemeği pişirip, üzerine bi' tepsi elde açma börek ve de bi' kalıp kek yap.
Duş al, giyin süslen gezmeye git, dönüşte alışverişini yap, iki bölüm dizi seyrederken, kaş-maş, manikür-pedikür tamamla, çamaşırları asıp, kuruyanları ütüle.
Annenle bi' saat Skype sohbeti yap, İspanyolca ödevini bitir ve eski notları gözden geçir. Üstüne, minnak portakalla da bi' saat oyun oyna-sev-öp-kokla onu :)
Ertesi günü vereceğin eğitimin sunumunu gözden geçir, 50 sayfa kitap oku, sevgilinle oturup uzun uzun sohbet et, gül-kıkırda, ertesi günü giyeceklerini (takılarına dek) hazırla ve saat 22:00'de inci gibi fırçalanmış dişlerle, yatağında uyumaya hazır ol.
Sonra, üzerine giydiği gömleği/eteği ütülemeye bile zaman bulamamış biri tarafından ''işkolik'' ilan edil ve hatta ''etkin zaman yönetimi'' eğitimine katılma tavsiyesi al!
Diyemiyorum ki, sertifikam bile var... desem, ''sertifikalı işkolik'' ilan edilmek var işin ucunda :/

Şeytan diyor ki; Uy, uy, uy bana! :)

Görsel: Google Images
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...