İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü III


Merhaba,

Serinin ilk gönderisini burada, ikinci gönderisini ise şurada bulabilirsiniz.

Bugün, ''çalışma ortamı'' konusuna ağırlık vermek istiyorum.
Benim en zorluk çektiğim konulardan biri buydu ve hala zorluk çekiyorum. Çalışma ortamının, ofis tipinin gerçekten çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Global şirketlerde -genelde- açık ofis dediğimiz ofis tarzı kullanılmaktadır.
Bu da demektir ki, onlarca ve hatta yüzlerce kişiyle yan yana-karşı karşıya-sırt sırta sıralanmış halde çalışacaksınız.
Açık ofisler -görüşüm tamamen beni bağlar- işverenin, ''sosyalleşiyorsunuz, kimsenin kimseden üstünlüğü yok, en alt düzey çalışan da-en üst düzey çalışan da aynı çalışma masasına ve ekipmana sahip, kimse kapalı kapılar ardında gizli-saklı işler çevirmiyor, herkes aynı atmosferde çalışıyor, herkese eşitlik'' bahanelerinin ardına sığınarak ofis alanından tasarruf etmek amacıyla uydurduğu ofis türleridir.

Etrafa serpiştirilmiş, saksılar içindeki yeşillikler -çiçek değil, yeşillik- çalışanları motive etmesi amacıyla sağa sola asılmış-yerleştirilmiş ''motivasyon sözcükleri'', çalışanları rahatlatmak ve sakinleştirmek yerine, performansını artırmak için bilinçli olarak seçilen renklerle boyalı duvarlar...

Sağlıksızdırlar.
Çünkü -tamamen atıyorum- beş yüz metrekarelik bir ofiste yüz kişi çalıştığınızı varsayalım. Bu da demektir ki, tam yüz kişiyle aynı havayı solumak, aynı tuvaleti kullanmak zorundasınız.
Yüz kişinin ayakkabılarıyla üzerinde dolandığı bir halı, kaplama-parke düşünün...sizce kaç on yüz bin milyon çeşit bakteri-mikrop gömülüdür o halılara?
O halıların üzerinde gününüzün en az sekiz saatini geçireceksiniz.
''Yok efendim, bizim ofislerde halı yok, her yer duvardan duvara parke, seramik vs.'' diyen olursa; peki ya hava?
Ofisler, yaz-kış klimalarla ısıtılıp-soğutulur ve işverenin yasalar gereği yılda bir veya iki kez klima filtresi değiştirme zorunluluğu vardır. Bu da şu anlama gelir; filtre değiştikten sonra uzunca bir süre havayı filtreler ama asla değişim zamanına dek aynı performansta temizlemez. Burada klima-filtre-hava arıtma konusunda uzman kişilere söz hakkı doğuyor. Kendi ofisimizden örnek veriyorum, iş verenimiz yılda iki kez filtre değişimi yaptığı halde, ofisin iki ayrı köşesinde oturan beş on arkadaşın hava yoluyla bulaşan bir virüs kapmış olması ve doktorun ilk sorusunun ''açık ofiste mi çalışıyorsunuz?'' olması da tesadüf değildir herhalde.
Yan masanızdaki arkadaşınızın nezle veya grip olması durumunda bir kaç gün sonra sizin de aynı hastalığa yakalanacağınız neredeyse gün gibi ortadadır. Ortamdaki hava yapay, ağır ve de sağlıksızdır.
Şaka gibi geliyor belki size söylediklerim ama siz hiç penceresi asla açılmayan ve sürekli klima çalışan bir odada üç gün çalıştınız mı?
Bulunmadıysanız deneyin...
Sadece siz bulunsanız bile havanın ağırlaştığını, kokusunun bile değiştiğini hissedeceksiniz. Bir de yüz kişinin nefes alıp verdiğiniz düşünün...
Arada sırada pencereler açılır fakat genelde plazalar trafiğin en yoğun bulunduğu yerlerde bulunduğu için açılan pencereyle birlikte inanılmaz bir gürültü kirliliği de ofise dolacaktır.
Kaldı ki, pencere açıldığı an hava yenilense bile bir kaç saniye sonra muhakkak bir çalışan pencereyi kapayacaktır. Haklı olarak kapayacaktır çünkü o pencereler muhakkak birinin omzuna, sırtına, başına vuracak çok şiddetli bir hava akımı oluşturacaktır.

Gerçi ''ofis havası''nı ikici planda bırakacak bir sorun vardır bu tip ofislerde; gürültü/gürültü kirliliği.
İnsanın beynini gizli veya aleni oyan bir gürültüden bahsediyorum.

Türkiye'de çalışırken, bir iş yerimde aynı odayı (oda 20-30 metrekare büyüklüğündeydi) iki iş arkadaşımla paylaştığım iki yıllık dönem dışında hep kendime ait bir odaya sahip idim.
Odamın kapısını kapar, sessiz ve sakin odamda işimi planlar, adım adım yapmam gereken işleri tamamlar ve hatta artan zamanımda da ek iş planlar veya tamamlardım.
Buraya geldiğimde 1.5 metrelik bir masaya ve seksen küsur kişiyle aynı ortamda çalışmaya başladığımda neye uğradığımı şaşırdım.
Şöyle bir ortam düşünün; aynı anda üç kişi klavyeye gayet sesli şekilde vurarak eposta yazıyor. Bir diğer kişi telekonferans görüşmede, kulaklıkları takmış mikrofon açık toplantıyı yönetiyor. Aynı anda bir başka çalışma arkadaşınızın telefonu çalıyor. Bir diğeri ise telefonda hali hazırda görüşme yapıyor. Mutfaktan ısıtıcı/mikrodalga sesi geliyor. Biri tuvalette sifonu çekiyor. Bir diğeri yan masasındaki arkadaşıyla bir sorunu tartışıyor. Bir diğer çalışma arkadaşınız yeni işe başlayan bir çalışana bir saatlik uygulamalı eğitim veriyor ve bilgisayarında adım adım neyi-nasıl yapması gerektiğini soruyor. Fotokopi makinesi durmadan çalışıyor. Diğeri kulaklıkları takmış yüksek sesle müzik dinliyor -ki, bu müzik dinleyen genelde ben oluyorum- müziğin sesi kulaklıktan taşıyor. Ofisin diğer ucundan kahkaha sesleri geliyor.
Kapılar sürekli açılıyor-kapanıyor...
Ve siz, en az sekiz saat bu ortamda çalışmak; bu gürültü içinde yaptığınız işe yoğunlaşmak ve dikkatinizin dağılmasına izin vermemek zorundasınız.
Başa çıkabileceğinizi düşünüyor musunuz?
Ben size ''hayatta başarılar dilerim'' demek istiyorum.

Uzun süredir takip edenlerim gayet iyi bileceklerdir ki disleksi ile başım dertte. Benim dikkatimi yoğunlaştırma sürem 10 ile 20 dakika arası sürüyor ve bu süre sona erdiğinde en ufak bir dış uyarıda dikkatim tamamen dağılıyor. Tekrar toparlamam yaklaşık üç-dört dakikamı alıyor ve bunu her 15 dakikada bir yapmak zorundayım.
O kadar yorucu ki...
Aynı belgeyi o gürültüde defalarca okumak...daha da zoru ilk okuyuşta tamamen anlamak.
Hele de zamana karşı yarıştığınız bir iş sahibiyseniz işiniz daha zor, zaman planlamanızı çok ama çok iyi yapmak gerekiyor.
Size reçete gibi ilk yazılacak/verilecek eğitimler ''Zaman Yönetimi'' ve ''Stres Yönetimi'' eğitimleridir.
Zamanınızı iyi yönetmeniz ve stresle başaçıkabilmeniz gerekir. İnsan bir süre sonra kendine soruyor; ''işe mi gidiyorum, savaşmaya mı?''
Stres deyip geçmeyin. Şu gönderimde stresten bahsetmiştim, hızlıca göz atmanızda fayda görüyorum.

***Gönderiden bağımsız ekleme***
Yukarıda bağlantı verdiğim gönderimi okuduktan sonra bu hafta yaşadığım bir olayı anlatmanın tam yeriymiş gibi hissediyorum.''Gıcırdatılan dişler, taş gibi sıkılan çene'' diye bir cümle sarf etmişim gönderimde. Stres altında çalışıyorsanız farkına bile varmadan çenenizi geriyorsunuz veya dişlerinizi sıkıyorsunuz ve gün sonunda bu size ağrı olarak geri dönüyor.
Geçtiğimiz Salı günü stresli stresli çalışırken birden çenemden bir ses geldi, ''Kılakkk!'' diye tarif etsem abartmış olmam. Bu sesle beraber sağ kulak içine aniden vuran bir kulak ağrısı başladı. Sonra çenemi açamadığımı, bir lokma yiyeceği bile çiğneyemediğimi fark ettim. Doktor hanım teşhisi koydu; sağ çene ekleminde sorun oluşmuş. Kas/lif/disk artık neyse kopmuş/zedelenmiş. Tıbbi terimlere pek hakim olmadığım için sorunun ciddi olduğunu anlayabildim sadece. Detaylı röntgen gerekiyor ki, tedavi edilebilsin, medikal aparatlar kullanarak mı iyileştirilecek yoksa cerrahi müdahale şart mı? karar verebilsin.
Şaka değil, şu an bile çenemi oynattığımda katır-kutur sesler geliyor ve ağrısı katlanılabilecek bir ağrı değil. Nasıl dayandığıma gelince...26 Mayıs'a dek tek bir boş gün olmadığından ve bu acıyla yaşamak zorunda kaldığımdan  duruyorum. Yarın yine doktor randevum var. Başka bir hastaneye sevkimi yapıp yapamayacağını görüşeceğiz, tarihi 26 Mayıs'tan önceye alabilmek için. İşte bunlar hep stres...
***

''Sizi açık ofiste şahane bir çalışma ortamı bekliyor'' diyemediğim için üzgünüm.
Global bir şirket olup çalışanlarına kapalı odalar veren bir şirketler çok  nadir de olsa vardır fakat biz ''genel'' durumdan bahsediyoruz.

Pozisyonunuza ve ofiste bulunma zorunluluğunuza bağlı olarak evden/dışarıdan çalışabilme imkanını bazı şirketler çalışanlarına tanırlar.
Bu imkanı tanıyan şirketlerin çalışanları daha avantajlıdır çünkü hafif bir soğun algınlığı veya evde yapılması gereken işler, beklenen kargo vs. durumlarında çok rahat ''bugün evden çalışmak istiyorum/çalışıyorum'' diyebilirler.
Bir de, ''home office/ev ofis'' çalışmaya çok sıcak bakan şirketler vardır ki, bunlar evden çalışmanın bazen çalışan için avantaj olabileceğini, her gün 1-2 saatini trafikte geçirmeyen çalışanın ev ortamında günlük işlerini çok rahat tamamlayabileceğinin farkındadırlar.
Evdn-ofiste çalışmanın avantajları-dezavantajları tartışılır.
Biri ''evden çalışmak sıkıcı, insan çalıştığının farkına bilevarmıyor. Ofis ortamı işiniz olduğu/çalıştığınız duygusunu güçlendiriyor. Ofise gitmeyi seviyorum'' derken, bir diğeri ''Evden çalışmak gibisi yok. Trafikte harcayacağım zamanım bana kalıyor ve evde daha konforlu çalışıyorum'' diyecektir.
Uzaktan çalışabilmenin ve elbette global bir şirkette çalışmanın diğer avantajı da, izin kullanmadan, tatilinizden düşmeden dünyanın her yerinde ofisin olduğu yerden çalışabileceğiniz anlamına geliyor. Elbette, bu yöneticinizin ve ilgili departmanın onayını almanızı gerektiren durum.
Kendimden örnek vereyim, bir veya iki haftalık bir Türkiye seyahati planlayıp, Türkiye'ye gelip, hafta içi şirketin İstanbul/İzmir/Ankara ofislerinden birinde çalışıp, iş saatleri dışında arkadaşlarımla/ailemle zaman geçirme avantajına tek bir tatil günümü kaybetmeden sahip olabilirim.
Veya, evden çalışıp yine ailemle/arkadaşlarımla zaman geçirebilirim.
Dediğim gibi, bu durum elbette pozisyonunuza ve belli bir ofiste çalışmanızın ne denli gerekli olduğuna bağlı bir durum.

Bir de ''oda'' meselesini açıklığa kavuşturayım.
Diyelim ki, çok önemli bir proje üzerinde çalışıyorsunuz ve sessizliğe ihtiyacınız var.Veya online bir eğitim tamamlamanız gerekiyor.Veya, bir kişiye/gruba eğitim vermeniz gerekiyor. Bu durumda, ofisin toplantı odalarından birini rezerve edebilir, proje çalışmanız veya eğitiminiz bitinceye dek odayı kullanabilirsiniz. Ama her gün, her saat yalnız olarak odayı kapatıp çalışmanız söz konusu değildir.
Toplantı odası konusu açılmışken, şu durumdan da bahsedeyim; dışarıdan misafir gelmesi durumunda, ofis içine adımını atamaz.
Her şirketin, çalışma alanları dışında toplantı odaları, misafir odaları mevcuttur ve dışarıdan birinin gelmesi durumunda -iş görüşmeleri de dahil- bu odalarda-alanlarda yapılır.
Eşiniz, anneniz, arkadaşınız gelse... ''gel sana masamı göstereyim'' diyemezsiniz. Yine istisnai durum söz konusudur; çalışma saatleri dışında, hiçbir çalışanın masasına dokunmamak-yaklaşmamak şartıyla ve yönetici izniyle ofise sizin refakatçiliğinizde aile üyelerinizin girmesi bir defaya mahsus kabul edilebilir örneğin.
Burada sorun güvenliktir. İş sırlarının, ofis yerleşim planının üçüncü kişiler tarafından görülmemesi, deşifre edilmemesidir.
Güvenlik/kontrol sorunu, kartlı çalışma sistemini beraberinde getirmiştir.
İşe başladığınız ilk gün şirket kartına sahip olursunuz. Şirket binasına/katına açılan kapıları kullanmak için kartınızı okutmanız gerekir.
Kartınızı sizden başka hiç kimse kullanamaz, yöneticinize dahi kullandıramazsınız. Bu kart sadece kapıları açmakla kalmaz, ihtiyaç anında sizin kartı en son hangi binada, hangi katın kapısını açmak için kullandığınız, binaya giriş ve çıkış saatleriniz gibi bilgilerin toplanmasını sağlar.
Bazı şirketler, çalışanlarına özel indirim yapılması için restoran, butik, güzellik merkezi, spor salonu vb. yerlerle anlaşma yapar ve kartınızı kullanarak indirimlerden yararlanabilirsiniz.
Müşterilerin yaptığı ziyaretler, iş birliği yapılan firmaların yaptığı ziyaretler de bu kapsamdadır. Çalışma alanının dışında kalan odalar kullanılır ve şirketin anlaşmalı olduğu bir yemek firmasından yiyecek, içecek ve servis hizmeti satın alınır.
Bu durumun tek istisnası çocuklardır. Çalışanlar çocuklarının ellerinden tutup geçici bir süre ofise girebilir. Çocuklar o masadan bu masaya bir kaç dakika koşabilir ve kimse bunun hesabını sormaz. Hatta, periyodik aralıklarla çalışanların o güne mahsus olmak üzere çocuklarını bir kaç saat ofise getirmelerine izin verilir.

***
Ekleme:
Gönderiyi yayımladıktan sonra fark ettim ki, kamera konusuna değinmemişim.
Her köşede tavana asılı ve sizi 24/7 izleyen kameralar var.
Attığınız adımı izleyen kameralar...
Bir süre sonra varlıklarını bile unuttuğunuz ama gözünüzün takıldığı an size ''gözetlendiğiniz'' hissini dibine dek yaşatan sevimsiz, soğuk kameralar.
Kim sürekli gözetlendiği bir ortamda çalışmak ister ki?
***

Bu gönderimi de burada bitirirken bir konunun altını çizmek istiyorum.
Elbette, açık ofiste çalışmayı çok seven ve hatta bundan çok memnun olan çalışanlar vardır.
Burada, Plaza Hayatı'nı benim gözlemlediklerim, hissettiklerimle, tamamen SUBJEKTİF olarak olarak anlattığımı unutmamanızı istiyorum.
Bazen yorumlar alıyorum: yok efenim, o öyle değil!
Sana göre değil ama bana göre öyle..

Bir de, benim için çok ama çok önemli olan bir konunun altını bir kez daha çizmek istiyorum:
İş görüşmelerinizde, laf olsun diye ''stres altında çalışabilirim'' demeyin veya bu cümleyi özgeçmişinize eklemeyin. 
Stresle başa çıkmanız gereken bir işiniz olmamış ise veya bu konuda gerçekten başarılı değilseniz bunu yapmayın derim..
Baskı/stres altında çalışmak ayrı şey, süresi belirlenmiş görevleri tamamlamak apayrı şey.
Stres, insanı içten içe yiyen ve zamanla vücudunuzu yavaş yavaş güçsüzleştiren, yaşam kalitenizi düşüren çok ama çok önemli bir olumsuz etken.
Kendi iyiliğiniz için lütfen dikkat edin.

Görsel: Sahibinin sesi / Sittirella marka

Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü.


Tek gönderiyi geçtim, beş gönderi yapsam bile hala anlatacak çok şey kalacağının farkında olduğum için bir yazı serisi oluşturmaya karar verdim.
Upuzun bir ''uluslararası şirketlerde iş hayatı gerçekleri'', başka bir deyişle ''plaza hayatının iç yüzü'' serisi olacak bu.
İşle-güçle, kariyer yapmak ile işi olmayan arkadaşlar hiç zaman kaybetmesinler derim.

Bu seriyi, yüksek lisans yaparak ilerde kariyer basamaklarını ikişer-üçer atlamayı planlayan, dilinden -şaka yollu da olsa- ''çocuk da yaparım kariyer de'' şarkısını düşürmeyen veya ofiste, çevresinin bir karış topuklu ayakkabılarla gezinen birbirinden güzel kadın çalışanlarla dolu olacağının hayalini kuran yeni mezunlara ve de iş hayatına bir şekilde atılmış ama gözü ''Plaza''da çalışmakta olanlara ithaf ediyorum.

***
İşsizlik zor elbette.
Hele hele bizim gibi, en ilerisinden demokrasi ile yönetildiği için işsizlik oranının rakamlara bakıldığında 10% küsur gerçek hayata vurduğunda 30% küsur olduğu ülkelerde iş bulmak daha zor.
İş bulmak da yetmiyor aslında. ''Aman bir işim olsun da ne olursa olsun'' zihniyetine sahibiz çünkü. İşte bu sebepten bulduğumuz ilk işe giriyor, sevmediğimiz işi senelerce yapmak zorunda kalıyoruz.
''Sevmiyorsan yapma, zorlayan mı var?'' demesi kolay, evet zorlayan var; sistem zorluyor.
Bilinçsiziz. ''Ne iş olursa yaparım''la ömür geçmez çünkü, ne iş olursa olsun yapamayız; farkında değiliz.

Henüz hiçbir deneyiminiz yokken, hem yeni mezun-hem deneyimli eleman arayan uluslararası şirketler -hoş yirmi kişilik aile şirketleri de aynı şartları arıyor artık- var artık karşımızda.
Serinin geri kalanında, zamandan ve kelimeden tasarruf etmek için sadece ''Plaza'' olarak tanımlayacağım bu çok uluslu, uluslararası, küresel, dev, logosu bile prestijli şirketlerde iş bulabilmek, vereceğiniz savaşın galibinin siz olduğunu düşündürüyor ama işin aslı öyle değil.

Gelin en baştan başlayalım.
Ama en baştan...
Mezun olduktan sonra aylarca işsiz kalmamanın ve plazalarda iş bulabilmenin en geçerli yolu henüz öğrenciyken staj yapmaktır.
Staj deyip geçmeyin, eskidendi o kağıt üzerinde yapılan ''naylon'' stajlar. Sizi, mezun olduktan sonra yapacağınız işe hazırlayan, o işi sevip sevemeyeceğinizi, kariyerinizi o alanda şekillendirip şekillendirmeyeceğinizi anlamanızı sağlar staj yapmak.
Türkiye'de staj yapabilmek bile başlı başına sorun.

Gönderiyi hazırlarken Türkiye'deki stajyer başvurularında aranan şartları Google'da arattım, mesela aşağıda göreceğiniz şartlar ''Birleşmiş Milletler''e stajyer başvurusu yapabilmek için aranan şartlar.


İşte böyle.
Tüm şirketler yüksek lisans şartı aramıyor elbette ama hepi topu beş üniversitenin öğrencilerine öncelik tanıyorlar: Boğaziçi Üniversitesinin öğrencileri avantajlı bu durumda. Boğaziçi Üniversitesini ODTÜ ve İstanbul Üniversitesi izliyor. Son yıllarda Koç Üniversitesinin öğrencileri de stajyer alımlarında öne geçmeye başladı. Bir kaç üniversite daha var öncelikli sınıfına giren. Bunun dışındaki bir üniversitede öğrenciyseniz -üzgününüm- ama şansınız çok az.
Ülkemizde birbiri ardına üniversite açılıyor artık. İsmini bile duymadığım üniversiteler var. Üniversiteler arası eğitim kalitesindeki farklılıklar had safhada.
Şirketler, işte bu farklılıkları, stajyer-çalışan seçimi yaparken çok iyi kullanıyorlar.

Ola ki, eğitim dili İngilizce olmayan bir üniversitenin lisans derecesine sahipseniz; geçmiş olsun.
Eğitimi İngilizce almış olmanız da çözüm değil, ileri seviyede İngilizce konuşabilmek, yazışma yapabilmek ve hatta Türkçe'ye simültane çeviri yapabilmek gerekiyor.
Burada ''İngilizce'' olarak bahsettiğim dil, günlük hayattaki konuşmaları gerçekleştirdiğiniz veya eğitimini aldığınız alanın dili değil; iş İngilizcesi.
Bu da ayrı bir duvar çarpacağınız.
Yüksek lisans konusunda şu noktaya değinmeden geçemeyeceğim; Türkiye'de yüksek lisans yapmak sizi bir parça da olsa ayrıcalıklı kılar ama yurt dışına çıktığınız anda hemen herkesin zaten yüksek lisans derecesine sahip olduğunu ve ikiden fazla dili ileri seviyede kullandığını görmek aslında bunun size bir ayrıcalık tanımadığını anlamanızı sağlar.

Ofis programlarını ileri düzeyde kullanıyor olabilmek şartı da aranır ki, kimse mülakatta Excel bilmeden bildiğini beyan etmesin. Yoksa olur ya, önünüze koyarlar bir Excel testi; vlookup fonksiyonunu kullanma, pivot table oluşturma gibi bir kaç basit işlem sorarlar, kalakalırsınız...daha baştan kaybedersiniz.
Stajyer veya kalıcı çalışan görüşmelerinde adı geçmeyen ofis programı Outlook'tur ve iş hayatında -en azından son yıllarda- sürekli kullanmak zorunda olduğunuz ve öğrenmeniz gereken ilk önemli program budur.
Kolay değil, günde en az sekiz saat Outlook programı bilgisayarınızda açık olacak.
Elektronik posta göndermekle/almakla bitmiyor iş; toplantı ayarlama, ayarladığınız toplantının saatlerini değiştirmek, toplantıya katılması mecburi kişileri ve katılması yararlı olabilecek ama katılmasa da dünyanın sonu gelmeyecek olan kişileri ayrı işaretlemek, toplantı odasını rezerve etmek, toplantı eğer telekonferans şeklinde olacaksa katılımcılar için şifre/giriş kodu almak, katılımcıların  -hele ki farklı zaman dilimlerinde çalışıyorlarsa- ajandalarını kontrol etmek ve hepsine en uygun zaman aralığını seçebilmek, hatalı/eksik gönderdiğiniz bir elektronik postayı geri çağırabilmek, önemli gönderilerinizin takibini yapabilmeniz için ''ulaştı'' veya ''okundu'' bilgisi isteyebilmek,  gönderinizi oylamaya sunabilmek...
Her gönderiyi, silmeden-kaybetmeden doğru klasör içine arşivleyebilmek, gönderileri kategorileri ayarlayıp işaretleyebilmek...
Bunun gibi daha yüzlerce işlemi yapabilmek için Outlook programını kullanmayı bilmeniz gerekir ama gelin-görün ki tüm başvurularda ''Word, Excel, Powerpoint'' bilme şartı aranır.

Stajyer olabilmek için maaş almayı da unutmanız gerekir. Çok az şirket maaş verir ve bu imkanı tanıyan şirketlerden de alacağınız stajyer maaşı yol ücretinizi karşılamaz.
Staj yaptığınız süre boyunca masraflarınızı cebinizden karşılamaya hazır olmanız gerekir.
Yukarıdaki şartlarda gördüğünüz gibi, sigorta kısmında da sıkıntı yaşayacaksınız.
Staj yapabilmek -ne yazık ki- gönüllülük esasına dayanır.

Uzun lafın kısası: stajyer olabilmek için başınıza gelebilecek her şeye gönüllü olmanız gerekir.

Diyelim ki, plazalarda bir aylık, üç aylık bilemedin altı aylık stajınızı/stajlarınızı tamamladınız. Bu stajlar, mezun olduktan sonra yapacağınız iş görüşmelerine bomboş bir özgeçmişle gitmenizi engelleyeceği için iş bulma şansınızı yükselttiniz demektir.

Staj yapabilme imkanı yakalayamayan adaylarımız ise, meslek olarak seçmek istedikleri alanla ilgili iş deneyimi ile gitmek zorundalar iş görüşmelerine. Bu da bir nevi staj sayılabileceği için, henüz üniversitedeyken ''harçlığınızı çıkartmak'' amacının ardına sığınarak part-time iş başvurusu yapabilirsiniz.
Bu yöntem, resmi olarak staj yapmaktan daha kolaydır  ve part-time iş bulabilme şansınız daha yüksektir.
Çünkü iş başvurularında daha önce part-time çalışmış olmak -hele de uzun süre çalışıldıysa aynı şirkette- çok büyük artı olacaktır sizin için.
İşverene, sizin girişkenliğinizi, sorumluluk alabileceğinizi ve de çalışma arkadaşlarınızla uyumluluğunuzu gösterecek bir deneyim olacaktır.

***
İş görüşmelerinizde takınacağınız tavır çok önemlidir.
Unutmayın ki, ne kadar iyi eğitimli olursanız olun, kaç dili akıcı olarak kullanıyor olursanız olun; o şirketin çalışma kültürü/biçimi hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz.
Bunun farkında olmak ve ''öğrenmeye'' hevesli olduğunuzu göstermek önemlidir.
Sizin, o şirkete ne gibi bir değer katabileceğinizi belirtmeniz beklenir sizden. Burada birikimlerinizi/becerilerinizi açık ve net sözcüklerle ortaya koymanız gerekir.
Yoksa, dağdan gelip bağdakini kovmak isteyen, ''ben bu işi zaten biliyorum'' tarzında -amiyane tabirle ukala-tavırlar sergilerseniz işi alamazsınız.
Kendine güvenmek, yeteneklerinin farkında olmak, mütevazi olmak ile yetenekli olduğunun farkında olup ukala bir tavır takınmak arasındaki çizgi çok incedir ve mesleğinin kurdu olan İK uzmanları bu çizginin hangi tarafında durduğunuzu mülakatınızın ilk dakikalarında çok net görürler.
İş ilanlarında pek popüler bir şart olan ''Ekip oyuncusu olmak'' burada önem kazanır.
Elbette; bağımsızlık, kendi başına karar alabilmek, sorumluluk alabilmek, kendini motive edebilmek çok önemlidir ama hangi pozisyonda olursanız olun sonuçta bir ekibin ast veya üst parçası olacağınızı ve ekibin diğer üyeleriyle uyum içinde çalışmak, birilerini ezmek-geçmek-ekibin geri kalan üyelerinden daha ''iyi'' olduğunuzu ispatlamaya çalışmanızın sizin aslında hiç de ''iyi'' bir ekip oyuncusu olmadığınızı göstermekten başka işe yaramayacağını aklınızdan çıkarmamanız gerekir.
İşe kabul edilmeniz durumunda; çalışma arkadaşlarınızı sevmek zorunda değilsiniz ama onlara saygı göstermek zorundasınız. Çünkü, siz de çalışma arkadaşlarınız tarafından belki sevilip belki sevilmeyeceksiniz ama onlardan saygı görmeyi hep bekleyeceksiniz.
Plazalarda aslolan size verilen görevin yetki ve sorumluluklarının ne derece farkına vardığınız ve beklentileri ne derece karşıladığınızdır.
Yan masanızda oturan çalışma arkadaşınızdan daha çok yabancı dil bilmek veya program bilmek size bir artı getirmeyecek, bir mali yıl içinde -genelde bir kez- gerçekleşen senelik performans değerlendirme görüşmenizde, sizin işinize ne denli hakim olduğunuz, işinizi ne denli iyi yaptığınıza bakılacaktır. Yan masadaki çalışma arkadaşınızla karşılaştırılmayacaksınız.
Aşmanız gereken, yan masanızda oturan çalışma arkadaşınızın yapabildikleri değil, kendiniz olacaksınız.
Yani, tek rakibiniz siz olacaksınız.
Bu sebeple, mülakatlarda, çalışma ortamına ve ekibe uyum sağlayabileceğinizi göstermeniz önemlidir.

***
Mülakatlarda size sorulacak en can alıcı sorulardan birine gelelim; maaş beklentiniz.

Unutmayın ki, her pozisyon için şirketin yönetim merkezi tarafından bir iş kodu/maaş aralığı belirlenmiştir ve aynı iş kodu/seviye ile işe alınan çalışanlar arasında pek fazla gelir farkı bulunmasına izin verilmez.
Sizin beklentinizin bu aralığın altında olması durumunda size teklif edilecek olan maaş bu pozisyonun en düşük maaş seviyesi olacaktır.

Tamamen hayali bir örnekle açıklamaya çalışayım;
(Israrla altını çiziyorum, Harfler/Maaşlar tamamen hayalidir.)
Başvurduğunuz pozisyon A olsun ve bu pozisyon için merkez tarafından belirlenmiş iş kodu 001 ve maaş aralığı aşağıdaki gibi olsun.

Positions: A/E/K/M/T/Z
Job Code: 001
Minimum 2.000 TL
Medium   3.000 TL
Maximum 4.000 TL

Mülakatta 1.500 TL maaş beklentiniz olduğunu söylediğiniz halde işin size 2.000 TL net maaşla teklif edilmesinin sebebi sizin o pozisyon için kaçırılmayacak aday olmanız değil, o pozisyon için belirlenmiş en düşük maaş seviyesinin 2.000 TL olmasıdır.
Beklentinizin 3.000 TL olduğunu söylemiş olsaydınız, sizin pozisyon için uygun aday olduğunuza karar verilmesi durumunda sizin -deneyiminiz göz önünde bulundurularak- 3.000 TL beklentiniz kabul edilecek veya sizinle 2.000 TL'ye en yakın maaş için pazarlık yapılacaktır.
Pozisyona başvururken 5.000 TL beklentiniz olduğunu belirtmeniz durumunda ise, yine, sizin daha önceki iş deneyiminiz ve işe uygunluğunuz göz önüne alınarak sizinle maaş pazarlığı yapılacaktır fakat Einstein bile olsanız 5.000 TL maaş teklifi alamazsınız.
Sizi, 4.000 TL altında mümkün olan en düşük maaşla işe almak için pazarlık yapılacaktır.
Israrcı olmanız durumunda ise o pozisyon sizin için biçilmiş kaftan olsa veya siz o pozisyon için mükemmel ve hatta tek aday dahi olsanız başvurunuz reddedilecek demektir.

Ek olarak: her pozisyonun, giriş/uzman/kıdemli/ileri gibi belirlenen seviyeleri vardır.
A pozisyonunun Giriş Seviyesi kodu A01 iken, Uzman kodu A02, Kıdemli kodu A03 ve İleri kodu A04'tür varsayalım.
Sizin hangi seviye ile işe alınacağınız önemlidir.
A01-Giriş seviyesi için belirlenen maaş 2.000 TL iken A02-Uzman seviyesi için belirlenen maaş 2.500 TL, A03-Kıdemli seviyesi için belirlenen maaş 3.000 TL ve A04-İleri seviyesi için belirlenen maaş 4.000 TL'dir.
Size önerilecek maaş, geçmiş deneyiminize ve o pozisyona hangi seviye ile başlayacağınıza bağlı olarak değişecektir.
Yeni başlayacak, daha önce o pozisyon hakkında bilgisi olmayan biri A01-Giriş seviyesinde 2.000 TL ile başlarken, aynı pozisyonla ilgili gerçekten tecrübesi olan başka bir çalışan A02-Uzman seviyesi ve 2.500 TL maaşla kabul edilecektir.

Başka bir pozisyon mesela ''M''i ele alalım.
M pozisyonu, sizin başvurduğunuz A pozisyonu ile aynı iş koduna -001- ve aynı maaş aralığına sahip olduğu için, pozisyon adı bambaşka olsa bile M pozisyonuna başvuracak adaylar için de aynı maaş aralığı geçerli olacak böylece aynı şirket içinde, farklı departmanlarda ama aynı seviyede çalışanların maaşları birbirine eşit tutulacaktır.

Son olarak, şirketin, açılan her pozisyon için belirlediği en düşük seviye üzerinden maaş vererek istihdam etmesi elbette arzulanan bir durumdur. Adayın ilk mülakatını yapan İK şirketleri  başvuru yapan-pozisyona uygun, ön elemeden geçmiş adayların listesini bu bilgiyle birlikte işverene ilettiğinde, işveren şirket, bilgi ve deneyim açısından birbirine tamamen eşit adaylar arasından deneyimine göre en düşük maaş beklentisinde olan adaya öncelik tanıyacaktır.

...devam edecek...

Görsel: Sahibinin sesi-Sittirella marka  & un.org.tr




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...