Kendime Nağmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kendime Nağmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Önce özetler...



* Hayatı ertelemekle, hayallerimi geciktirmekle pek meşguldüm son zamanlar.
Kötü kız- kaka kız!

* Yazma isteğimi kaybettim. Ne açasım var sayfamı, ne de yazasım.
Dön dolaş aynı yerlere geliyor iş: Aman siyasetle ilgili yazma, fişlenirsin! - Aman edepsiz yazma, mimlenirsin!
Sı-kıl-dım!

* Dünya çok boktan bi' yer olmuş.
Doctor Who'yu bulasım, Tardis'e el koyasım, başka gezegenlere kaçasım var.

* Polonya berbat bi' yermiş. An itibariyle 14 dereceyi gösteren termometre de onaylıyor bu düşüncemi.
3 Temmuz'da yağmur mu yağar? Yaz ulan bu, yaz!

 * Çok çalışmakla bi' şey olunmuyor. Hele hele açık ofiste :(
Getirisi sadece baş ağrısı, beyin yorgunluğu.
Peeeeh!

* Bissürü ojem var, sürmeye üşeniyorum.

* Bissürü küpem var, takmaya utanıyorum :)

* Ballı bira güzelmiş, yine almalıyım.

* Yeni bi' dil öğrenmeye karar verdim.
Önümüzdeki yaza dek derdimi anlatacak kadar öğreneceğim.

* Zaman ve stres yönetimi hakkında desteğe ihtiyacım var.
Nasıl oluyor da sabah saat 10:00'da yapmayı istediğim şeyi akşamüstü 18:00'da hâlâ yapamamış oluyorum? Anlamıyorum.

* Bu saatten sonra meslek değiştirmek çok mu zordur, a canlar?
Ne işim olur benim parayla-pulla, finansla, hesapla-kitapla...

* Pembe bana çok yakışıyooo! :)

* Bi' kez ütülendi mi asla kırışmayan kumaşları çok seviyorum.

* Hâlâ bi' kediciğim veya köpeciğim yok :( Ne olacak bu kızın hali?

* Ailemi, arkadaşlarımı, memleketimi özledim.

* Lotoyu tuttursam ne güzel olur :)

* Kilo vermem lazım. Diyetle miyetle işim olmaz, boğazımı tutmayı öğrenmem gerek artık.

* Uzun süre yazmayınca çok şey birikiyormuş. Paylaşılacak kitaplar, filmler ve olaylar var.
Tembelliği üzerimden atmam gerek.

* Saçımı kısacık kestirsem nasıl olur acaba? Patatese döner miyim? :)

* Sesim hiç de karga gibi değilmiş :)
Evde solo konserler veriyorum artık.

* Beynimde milyon düşünce, ''ha!'' desem hepsini gerçekleştirebilecekmişim gibi.
Nedir beni tutan? Elimi kolumu bağlayan? bilmiyorum.
Nazar mı var acaba üzerimde?

* Bi' gün çok meşhur olacağım, ama kimse beni tanımayacak.
Buna yanıyorum :)

* Kapalıçarşı'da kaybolmayı özledim :/

* Hala dövme yaptıracağım.
Bunu da aradan çıkarmam şart!

* Öyle uzak ki yerim, uzakları aşıyor...
Bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor.
Ya her şeyim, ya hiçim.
Sorma dünyam ne biçim.
Bir kördüğüm ki içim; çözdükçe dolaşıyor.

Görsel: Google Images

Mim


Sağ olsun 3prenses mimlemiş :) Uslu duramamış.
Aşağıdaki kelimelerin benim için neler ifade ettiğini söyleyecekmişim. Bakalım neler çıkacak :)

Felsefem : 'Su' gibi ol.
''... Sen, hep su olduğunu düşün.
Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez…
Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün.
Ama su gibi yaşatıcı ol; su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil...
Sen bir su ol…
Ama rahmet ol; Afet değil.
Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme... sana “felaket” denmesin...''


''...Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Unutma; senin işin rahmet olmak, afet değil!
Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan... hayat verirsin çevrene.
Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe.
Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun. Seller, afetler gibi...''
Mevlana

Hayat : çok ta ciddiye alınmaması gerekendir.

Günüm, dünümden mutlu olsun...

Güneş : gibi hayatına doğduklarım var...
''...güneş batar... yeniden doğmak için...''

Gözler : sana baktığında gülümsüyorsa eğer... sonu ölüm bile olsa yaşamaya değer.

''...sözler az kalır , çaresiz kalır, gözler anlatır.''
Pinhani

Yıldızlar : bi' avuç tozu var sedef kakmalı kutumda , her gece serpiyorum rüyalarıma.

''...Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan,
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi...
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca.
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız...''
Murathan Mungan

Güzellik : bastıramaz ki kalbinden gelen küf kokularını yüzün 'emanet' güzelliği...

''... güzelliğin on par' etmez, bu bendeki aşk olmasa...''
Aşık Veysel

Sevgi : neden destanlar yazılır ki uğruna? çok mu zor sevmesi? çok mu zor...
Sevdikçe tükenecek misin sanki?

''...biz ne zaman yelken açsak sevdalara,
kesiliyor bütün rüzgarlar,
ve biz ne zaman bir parça aşk istesek,
yalnızlık kesiyor önümüzü...''
Cemal Süreya

Aşk : bi' kere düşmeye gör... geçmez hastalık.

''...her şeyden önce aşk verilmiş bir sözdü benim için
gün, ay, saat, hafta; takvim işi zaman yani
Aldıkça dönemeçleri  değişmedi  hiçbir şey
yalnızca ufuklar yeniledim...''
Murathan Mungan

Müzik : ruhuna dokunan... ruhunu doyurandır. (ruh maması)

''Müzik öyle bir denizdir ki, ben paçaları sıvadım hala içine giremedim.''
Dede Efendi

Dost : kendine seçtiğindir.

''...Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya,
Kalp durur...
Akıl unutur...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur.''
Mevlana

Para : insanlığın en büyük yalanı.
Bi' yalan uğruna vicdadını karalama.

Zaman : ya yetmeyen, ya geçmeyendir.

''...Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...''
Mevlana

Erkekler : hepsi sizin olsun.
Hep vurursunuz erkekleri yerden yere... nedir derdiniz onlarla? Sordunuz mu kızlar kendinize bi' kere?

Savaş : barış için savaşmak... bu değil mi insanoğlunun en büyük çelişkisi?

"Bir diyalog iki monologdan daha iyidir."
Max M.Kampelman

Ağlamak : Ruh yıkanması.

Ağlamak güzeldir. Süzülürken yaşlar gözünden. Sakın utanma.
Sezen Aksu

Deniz : gözümün huzur vereni... içimin mavi sesi.

yol kenarındaki
yağmur mazgallarını
kumbara sanıp
harçlığımı atardım
bu yüzden en çok
denizden alacaklıyım.
Sunay Akın

Ayna : seviyorum bana aksettirdiğini...

Aynada çirkinliğini görünce aynaya kızma...
Mevlana

Hayal : mesleğim bu; 'hayalperestlik'
Hayallerinin peşinden koş... mutlaka bi' gün yorulacaklardır.



Görsel: Google Images

Kirlenmek güzeldir...

Ne zaman annesinin eline sıkı sıkı yapışmış, etrafa ürkek gözlerle bakan veya bi' oyun parkında, başındaki bekleyenin gözetiminde oyunun tadını çıkarmaya çalışan bi' çocuk görsem içim acıyor.

Güvenlikli sitelerin bahçelerinde, dışarıya meraklı gözlerle bakışlar atarak oynamaya ''çalışan'' çocukları gördüğümde ağlayacak gibi oluyorum.

Adına modernlik denilen görünmez duvarlı hapishanenin içinde çocukluklarını yaşayamadan büyüyen çocuklar...
Çok katlı-balkonsuz binaların pencerelerinden sokakları seyrederek büyüyen çocuklar...
Sokakta düşmemiş, dizi kanamamış, kafasından-kolundan-burnundan çizik almamış, bi' kedi tarafından tırmalanmamış, çıplak ayakla bi' kez bile olsun toprağa basmamış çocuklar yetişiyor geleceğe ve ben üzülüyorum.
Ne kadar özgür büyüdüğümüzü bi' kez daha anlıyorum.
Biliyorum, hala bizim yaşadığımız tarzda çocukluk dönemini yaşayanlar var Anadolu'nun ve dünyanın bi'çok yerinde.
Sözüm büyük kentlerdeki şanssız çocuklara, metropollerde büyümek zorunda olan masum yüzlere.
Çocukluğumu çok özlüyorum. Her anını, her anısını deli gibi özlüyorum.
Sizin de oluyor mu yazın en sıcak zamanında bi' ağaç gölgesinde, bi' kilim üstünde uyuduğunuz huzur dolu bi' uykuyu özlediğiniz?
Veya, özler misiniz elinizde salçalı ekmek, diğer elde bi' tutam yeşil soğan toprak kokan çocukluğunuzu?



Benim oluyor doğrusu...

Özlediğim o kadar çok şey var ki, tekrar yaşayabilmek, hissedebilmek için o anın güzelliğini ömrümden beş yılı feda edebileceğim anlar oluyor.
Şimdi bakıyorum o anıma, hatırladığım tek şey konforsuzluk görünen durumun içinde sonsuz bi' konfor hissi olduğu... Gereksiz detaylar yok... fazlasını istemek yok...elde olanla yetinilir ve bu muhteşem bi' haz verir.
Şimdi hamburger, pizza, waffle çocukları var. Ev yapımı domates salçasının ne olduğunu bilmeyen, biber salçasının kokusunu tanımayan, koşamayan, düşemeyen, oynayamayan, sokakları tanımayan, yaşıtlarıyla iletişim kuramayan, az da olsa sorunlu, doğayı ve hayvanları TV deki programlardan tanımaya çalışan çocuklar var, yapayalnız çocuklar.



Eline bi' tebeşir almamış, seksek çizmemiş, saklambaç oynamamış, ip atlamamış, istop nedir duymamış çocuklar yetişiyor. Hatta, arkadaş nedir bilmeyenleri bile var.
Şahsen yeni neslin yetişme tarzını tehlikeli buluyorum. Gelecek nesillerin arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok eksik kalacağına inanıyorum. Sosyalleşme konusunda sıkıntılar yaşayacaklarına, psikolojik problemlerden daha fazla nasipleneceklerine ve gelecekte psikologların ve psikiyatristlerin kapılarının çok daha fazla aşınacağına olan inancım -ne yazık ki- tam. İyimser olamıyorum, umutla bakamıyorum. Bilgisayar başında geçirilecek yılların, kitap okumak yerine Google'da aratılarak bulunacak bilginin, yaşıtlarıyla birlikte oynayacakları oyunlar yerine MMORPG oynayarak geçirecekleri zamanların onların kişisel gelişimine ve kendilerini tanımalarına katkı sağlayacağına da inanmıyorum.



Sanırım çok negatifim...

Biri çıksa beni bu düşündüklerimin tersine inandırsa... bu çocukların ruhen ve bedenen sağlıklı bireyler olacaklarına, eksiklerinin bulunmadığına, bugün onlara sağlanan imkânların bizim yaşadığımız dönemde sahip olduklarımızdan çok daha üstün olduğuna, yanlış düşündüğümü, bu kadar karamsar olmakla sadece kendimi üzdüğümü, gelecek nesillerin çok ama çok mutlu bireyler olacağının kanıtlandığını söylese...
Keşke söylese...
Ne kadar iyi yanından bakmaya çalışırsam çalışayım, ne bileyim... yapamıyorum. Bilye oynamak nedir bilmeyen, 9 taş, yakan top, elim sende, körebe oynamamış, tek kale maç yapmamış, kirlenmemiş, koşarken ayakkabısını yırtmamış, uçurtma uçurmamış çocukların mutlu olacağına inanmıyor kalbim.
Terli terli su içip boğazını şişirmemiş, gözüne çöp kaçmamış, arkadaşları tarafından mızıkçılıkla suçlanmamış, küstüm deyip eve sığınmamış, barıştım deyip arkadaşıyla kucaklaşmamış, olmadık bi' oyunda olmadık bi' sebepten ağlamamış, yalın ayak koşarken mahalle arasında kahkahalar atmamış, annesi kapıya çıkıp, sabah çıktığı eve akşam yemeği için dönmesini sağlamak için ismini uzata uzata bağırmamış bi' çocuğun bi' yanının hep eksik kalacağını söylüyor kalbim.



Bugünün süper-hiper marketlerinde arabaların sağında solunda koşturan çocukların, anne babası pazara giderken pazar arabasının içine çoktan oturmuş eski zaman çocuklarından hep bir adım geride kaldığını söylüyor içimdeki ses.
Yeni yapılan bir inşaat kumunda oynamamış,ayakkabısı kumla dolmamış, arı sokmamış, çiçek toplamamış, burnu kanamamış, nemli toprağa çivi saplamamış, ağaca tırmanmamış, gün ışığı yüzünü kızartmamış, sümüğü akmamış çocuklara acımaya devam ediyor bu kalp.
Belki eski kafalıyım, belki saçmalıyorum.
Belki de doğruyu söylüyorum.
Düşmeden, kirlenmeden büyümemeli bi' çocuk.

OMO reklamında, Çetin Tekindor'un o şahane sesiyle dediği gibi :
''Kirlenmek güzeldir.''

Görsel: Google Images

Kaç kişi yaşayabilir bir bedende?



Sabah gözlerimi açtım, beynimde bi' uğultu.
Sanki bissürü kadın birbiriyle kavga ediyor. Hangisinin sesi daha fazla çıkarsa o dediğini kabul ettirebilecekmişçesine birbirini yiyorlar.
Durun dedim. Artık uyandım. Sırayla konuşun.
Hepsi bi' anda sustu.Biri gayet sakince konuşmaya başladı.
”Ben” dedi… ” artık bu bedende diğerleriyle beraber yaşamak istemiyorum.
32 yaşına geldim, artık bahçeli evimde güne huzurla gözlerimi açmak, kahvaltımı bahçedeki masamda, meyve ağaçlarının arasında kuş sesleriyle yapmak, bahçemden topladığım domatesin biberin tadını doyasıya çıkarmak, yıkadığım çamaşırları bahçeye bembeyaz asmak ve güneşte kurutmak, ayağımın toprağa değmesini istiyorum. Sakinlik, sükunet, huzur, güven, doğa ile içiçe bi' hayat sürmek istiyorum” diye tamamladı.

Düşündüm, aslında istedikleri gayet normaldi, hoştu. Tam ”çok güzel şeyler istiyorsun” diyecekken diğeri başladı konuşmaya.

”Ben de 32 yaşına geldim. Bugüne dek çalışmadan geçirdiğim her günü kendime kayıp bildim. Ben stresle besleniyorum. şehir olmalı, apartmanlar, gökdelenler… ışıl ışıl plazalar olmalı. Trafikte kaybettiğim dakikaları kendi arabamda, istediğim şarkıları gönlümce dinleyerek geçirdiğim için gülümseyebilmeliyim. Çalışmalıyım. Hedeflerim olmalı. Bi' işin yetişip yetişmeyeceği stresini iliklerime dek hissetmeliyim. Başarmış olmanın verdiği hazzı son zerresine dek tatmalıyım. Her gün yeni bi' şeyler öğrenmeliyim. Konforlu bi' dairede yaşamalıyım. Kapıcım getirmeli ekmeğimi sütümü. Bi' de bunlar için zaman kaybetmemeliyim. Sinemasından, barından, konserinden yararlanmalıyım. Kapımın karşısında başka bi' kapı olduğunu, orada başka bi' hayat yaşandığının farkında olmalıyım. Toprak, deniz, doğal hayat ancak tatilde benim olmalı ki, tatil dediğinin anlamı olsun. Dolu dolu bi' hayat istiyorum, sakinlik, rutin bana göre değil”
Söyledikleri ve istedikleri hiç yabancı gelmedi. Haklıydı kendince. Sürekli kendini yenilemeli, yenilerken de seni geliştirmeliydi hayat dediğin.
Tam bi' şeyler diyecekken bi' diğeri söze başladı.

”Bu yaşıma geldim, onlarca şehir gezdim. İş gereği, eğitim gereği. Bugüne dek öğrendiğim tek şey şuydu; aileden uzak geçirilen her gün kayıptır. Gün gelecek ne anne diye sarılabildiğim ne de baba diye sırtımı yaslayabildiğim olacak hayatımda. Zaman çok hızlı geçiyor. Can dediğim kardeşim bi' yerde.. ben binlerce kilometre ötede. Yeğenimin kokusuna hasret geçiyor ömrüm. Hayatmış, imkanlarmış, şartlarmış… hepsi bahane. Aile dediğin birarada olmalı, yakın olmalı. Teknoloji ilerledi diye kameralarla yapılan görüşmeler karşılıklı oturup gözünün içine baka baka birer bardak çay eşliğinde edilen sohbetlerin yerini tutamaz. İster müstakil evim olsun, ister bi' apartman dairesi olsun ama aileme yakın olsun. Birbirimize hasret tüketmeyelim bu ömrü. Zaten yarıladık sayılır. Ben gitmek istiyorum açıkçası , yeter bu kadar hasret çektiğim”.

Yutkundum… dokundu yüreğime söyledikleri. Ben de aileme duyduğum özlemden şikayet ediyordum gizliden gizliye. ”Hay ağzını öpeyim, ne güzel söyledin” demeye kalmadı diğeri başladı söze.

”Hepiniz boşa konuşuyorsunuz. Söylediklerinize bakıyorum gülüyorum sadece. Bugüne dek hepinize şans verildi. Ne yaptınız? Fırsatı kaçırdınız. Yıllarca boşa kürek çektiniz. Hiçbiriniz bi' baltaya sap olamadı. Ben fazla bi' şey istemiyorum sizler gibi. Bitse de gitsek diyorum sadece. Hayatı seyretmekten, yaşananları görmekten, insan denilen varlıkların yaptığı pislikleri hayretler içerisinde izlemekten yorgunum. Bugüne dek bu hayata kazık çakanını görmedim. Kim ne dilerse yaşasın gideceği yer benim şu anda gitmek istediğim yer olacak. Sonsuz huzurun olduğu yer. Ölüm. Ben daha fazla acı çekmek, yanılmak, yeniden bi' şeylere başlamak, mücadele etmek, ve benzeri hiçbi' şeyi yaşamak istemiyorum. Bu yaşıma dek gördüklerim bana yetti. Bu benim hayatım ise, bitirme hakkımı kullanmak istiyorum” dedi.

Duyduklarım karşısında düşüncelerim bi' an dondu kaldı. ”Haksızsın” diyemedim. Neler yaşadığını, neler gördüğünü biliyordum. Yorgundu… çok kaybı vardı. Hayatın en ağır darbelerine göğüs gererken izlemiştim onu. Anlıyordum yorgunluğunu. ”Sen de haklısın” demek istedim, diyemedim.

Sustum. Bazen susmak en iyi cevaptır, bilirim.
Bi' diğeri söz aldı;

”Aslına bakarsanız anlamıyorum üzerinize çöken bu bıkkınlığı, memnuniyetsizliği. Bu yaşıma dek çok şey öğrendim. Tecrübeler edindim. Kaybettiklerimi kazandıklarımla değiştirdim. Hayat bana hep umut verdi. En olmadık anımda hep bi' kapı açtı. Bi' seçenek verdi. Ben hayatın en güzel yıllarının yaşanmaya başlanacağı noktada olduğuma inanıyorum. Giden gitsin, ister bahçeye gidin ister metropole. Ben hayatın beni nereye sürükleyeceğini oturup izleyeceğim. Bu filmin sonunu görmek istiyorum. Ben yazmak istemiyorum. Senaryosunu bildiğim filmden ne zevk alabilirim ki? Son neresiyse, o sona dek görmek istiyorum. Bu kadar da garantici olmamak gerekiyor zannımca. Biraz maceraya açık olmak gerek. Risk almak gerek. Kaybetmeden, kazanmadan yaşanılan hayat boşa geçmiştir. Yaşaya yaşaya öğrenilecek çok şey var. Hep hayata bi' çentik atmaya çalışacağıma, oturup onun bende oluşturacağı izleri seyretmeyi seçmek istiyorum”
Baktım sırada konuşmayı bekleyen daha birkaç kadın var.
Beynimdeki uğultu tekrar başladı o anda. Hangisine hak versem, diğeri gücenecekti. Hepsine hak versem birini seçmem gerekecekti. Diğerlerini dinlemesem haksızlık olacaktı.

”Siz” dedim, ” devam edin aranızda konuşmaya. Döndüğümde diğer arkadaşları da dinleyeceğim. Bi' sabah kahvesi alıp geliyorum”

Görsel: Google Images

Hiç!


Tam anlamıyla gerçeklikten kopuş yaşıyorum.
Şaka gibi yaşadıklarım... insanlar şaka gibi. Kamerayı bulsam el sallayacağım ve bu korkunç şakalar sinsilesi sona erecek.
Ne kadar zavallı insanlar, ne kadar emanet yaşıyorlar hayatı.
Hayatları pislik, yalan, soygun, vurgun, kandırmaca. Kim kime ne kadar ağır darbe vurabilirse kendine o denli büyük kâr sayıyor.
Değerli olan her şey, önemli olan her şey ayaklar altında.
İnsanlık can çekişiyor.
Eskiden yaşamış, görmüş geçirmiş, hani derler ya; ''ununu elemiş eleğini duvara asmış'' insanların görüşlerine, düşüncelerine saygı duyardım. Ne de olsa yaşamışlıkları bile başlı başına artıydı.
Bugün anladım ki, altmış yıl yaşayıp bu dünyadan bir bok anlamamış, hayattan zerre kadar ders edinememiş, tecrübenin zerresinden nasibini almamış hödükler var ve sırf yaşlı diye biz bu hödüklere saygı göstermek zorunda değiliz.
Harcanmış hayatlar... boşa geçirilmiş bi' ömür ve mutsuz, yapayalnız toprağa gidecek eskimiş çirkin vücutlar.
Bugün altmış yaşındaki bi' adamın elli beş yaşındaki 'eş'ine, hayat arkadaşına nasıl çirkefleşebildiğini, onuru-gururu-namusu hakkında nasıl ağza alınmayacak kadar çirkin laflar edebildiğine ve ağzından salyalar akıtarak, gözü dönmüş halde nasıl insanlık kalıplarının dışına çıkıp yaratıklaşabildiğine şahit oldum.
Bugün o gözü dönmüş şeref yoksunu mahlukatın nasıl ipe sapa gelmeyen sözcüklerin ardına sığınarak kendini haklı göstermeye çabaladığını gördüm.
Bugün o densizin nasıl ''dünyanın hakimi'' ruh haliyle ukalalaştığını, kendi hastalıklı ruhunu ortaya salıp etrafındaki herkesi hastalaştırmaya çabaladığını gördüm.
Bugün görmeyi istemediğim onlarca şey gördüm.
Beynim ağrıyor, insanlığın geldiği noktaya bakıyorum; koskoca bir HİÇ!
Acıyorum.
Yazıklar olsun.
Gerçekte böyle olmamalı. Bu bi' film sahnesi, yalnızca hasta ruhların izlemekten haz alacağı, gülümseyeceği bir film karesi olmalı.
Olamaz... olmamalı.
Hayat bu denli adi olmamalı. Bu denli yitimli, bu denli yutucu olmamalı.
Aklıma mukayyet olmaya çalışıyorum. Hislerimi anlatmakta kelimelerin ne kadar yetersiz kaldığını, yazamadığımı, içimde kopanların milyonda birini buraya yansıtamadığımı görünce için için kanıyorum. Çığlıklar atıyorum. Ana avrat küfür ediyorum. Yumruklarım havada uçuşuyor.Kızgınlıktan duvarları yumrukluyorum. Ama aslında sessizce bir koltukta oturmuş düşünüyorum.
Düşünmek istemiyorum. Beynim fazla mesaiden iflas edecek durumda.
Şunu iyi anladım ki, yazamıyorum. Bi' dilde var olan tüm kelimeler, deyimler, her şey küçücük bi' kalbin hissettiklerini ve bi' beynin dünyaya açmak istediklerini anlatmakta fakir, yetersiz.

Hiç!

Görsel: Google Images

Bir gün daha biterken...



Kendimi bok gibi hissettiğim bi' günü daha burada bitiriyorum.
Genel olarak mutlu, gülümseyen, her yaptığının tadını çıkararak kendini eğlendiren biri olarak az önce kendime tuzak kurdum.
Oturdum, bi' de sigara yaktım.
Gökyüzüne baktım; lapa lapa kar.
Sonra aynı gökyüzünün altında başka zamanlarda düşündüklerimi anımsamaya çalıştım.
Anımsadım da...iyi halt ettim.
Ne salakmışım, ne beyinsiz...
Bi' kez daha emin oldum.
Kendime ''gerizekalısın kızım sen'' dedim önce, sonra kendime kızgınlığımı bir nebze bastırdım.
Daldım gittim...
Yıllar önce...uzun yıllar önce aynı şekilde bir sigara yakarak evimin penceresinden dışarı bakmıştım.
Yer Ataköy idi...
Lapa lapa kar yağmıştı. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Her yer bembeyazdı ve gecenin bi' yarısıydı. Otoparkta onlarca araç vardı. Gece ilerleyen saatler olmasına rağmen dışarıda insanlar sohbet ediyor, bazıları kahkahalar eşliğinde kartopu oynuyorlardı. Dertlenmiştim. ''Ne kadar yalnızım Tanrı'm...'' demiştim.
Herkesin yanında 'konuşabileceği' birileri vardı ve benim konuşabileceğim kimsem yoktu.
Güvenebileceğim...karşılıklı birer fincan kahve eşliğinde havadan sudan konuşabileceğim.
İş çıkışı telefon açıp ''bugün sakın plan yapma, bowlinge gidiyoruz'' deyip emrivaki yapabileceğim...
Yoktu işte...hiç kimsem yoktu!
Yalnızlık soğuk bi' taş gibi içime oturdu...
Ağladım...ağladım... ''lanet olsun!'' dedim. ''bundan daha beter bi' duygu olamaz!''
Yine büyük konuşmuştum...yine çok büyük laf etmiştim...

Oysa kendime ait bi' evim vardı.
Şirin, sıcacık.
İşim vardı...
Uzakta da olsa bir ailem vardı.
Sağlıklıydım, gençtim...
Hayallerim yoktu sadece.

Bi' an kendime geldim.
Şimdi, yalnız değilim; yanımda konuşabileceğim birileri var.
Sevgilim var.
Ama o gece sahibi olduğum hiçbi' şeye artık sahip değilim!
Ve ben, o gece sahip olduklarıma kavuşabilmek için neler vermezdim...
Ne kadar nankörmüşüm, ne kadar kör, ne kadar bencil, ne kadar tatminsiz.

Yağ be kar...
Yağ... daha çok yağ...
Bembeyaz ağla benim için...
Ben bi' sigara daha içeyim.

Görsel: Google Images

Böyle öğrenilmiyormuş...



Bizim evde hep ‘imalı cümleler kurma’ durumu söz konusu idi.
- Sen otur yerinde, hiç bi' işe elini sürme e mi? Aferin!
- Bi' kerede söyletmeden şunu şunu ve şunu yapsan şaşarım zaten.
- Sen otur hep odanda…hiç insan içine karışma… Çıkıp bi' ''hoşgeldiniz'' desen misafirlere ölürsün çünkü.
- Elalemin çocukları lisedeyken iş güç sahibi oldu, sen üniversite okudun ama iş beğenmiyorsun. Aferin kızım, armudun sapı üzümün çöpü derken işsiz kal.
- Aç aç müziğin sesini, daha da aç! Sokağın öteki ucundan duyamıyorlardır belki!

var ya…

O ''elâlemin çocukları''na kafa atma ihtiyacı hissetmişimdir şiddetle!
Hep mükemmel evlat, sorunsuz-gurur duyulacak örnekler olmuşlardır.
Ve benim, onlarda olmayan bi' kusurum vardır hep.
Hey! Elâlemin herkese örnek olan çocukları: Hepiniz şerefsizsiniz!
Çok mu zordu bir kere olsun olumlu bir şeyler söyleyerek insanın içinde şevk uyandırmak?
Mesela ;
- Kızım müziğin sesi çok yüksek, komşularımız rahatsız olabilir, biraz kıs…
ya da,
- Güzelim, misafirlerin yanında biraz otursan çok mutlu olurum.
veya,
- Kızım bana yardım etsen de şu işi erkenden bitirsek…yoruluyorum.
gibi olumlu cümleler kurmak çok mu zordu?

Hep bi' laf sokma çabası…
Hep bi' beğenmemezlik…
Hep bi' kusur bulma sevdası…
İçime işlemiş, her boka kıçından bakma tavrınız.
Şimdi bakıyorum da, sizin bana laf soka soka iyiden iyiye soğuttuğunuz her şeyi şu an gayet mutlu bi' şekilde, hiç üşenmeden, sızlanmadan yapıyorum.
Yazık, çok yazık oldu. Şimdi mum yakıp arıyoruz geçen yılları ama nafile.
Kalp ağrısı…"Keşke" düşünceleri…
Negatif deneyimlerden pozitif dersler çıkarabilme çabaları.
Çok üzgünüm anne…hem de çok.
Sizin için…

Bu yaşınıza gelip hala doğru bildiklerinizin yanlış olduğunu anlayamadıysanız…
Offf ya.. of!!!

Görsel: Google Images

Tutamayacağın sözler verme kendine...


Tutamayacağın sözler verme kendine.
Seni senden daha iyi tanıyan biri yok. ''Var'' diyorsan; kork.
Yapabileceklerini sen biliyorsun, gerçekleştirebileceklerini...
Kalbinden, aklından geçenleri.
Gücünü, sabrını, azmini, güçlendirmen gereken zayıf yönlerini.
Al eline kağıdı-kalemi. Yaz birer birer bu kısacık hayattan neler beklediğini.
Neleri yaşamak, nerelere gitmek, neleri başarmak istediğini.
Söz ver kendine sonra hayallerini gerçekleştireceğine dair, tutabileceğin sözler olsun bunlar.
Ve gerçekleştir hayallerini.


Kendimi temize çektim.

Hepsi 'ben'im.
Geçmişim... geleceğim.
Çok hatam oldu ve de tükettiklerim.
Hayattan tiksindim.
Anladım ki, bir gülümsemeyle başlayacak asıl hikaye.
Gözlerime umut ektim, kendimi temize çektim.



Görsel: Google Images

Anne ben blogger oldum!


- Anne ben blogger oldum!
* Aferin sana... Şu ıspanakları yıka bakalım iyice. Bir de salata yap şöyle bol marullu.
- Anne yaaaa! İnsan bir sorar nedir, ne değildir diye! Aşkolsun.
* Ehi ehi ehihihi.

Görsel: Google Images

Tü-kaka hayat


Bana ait olmayan bir hayatı sahiplenmeye çalışıyorum.
O kadar koşuşturmanın içinden çıkıp birden ıssızlığa hapsolmak, dört duvar arasında kendimle baş başa kalmak acımı katlıyor.
Suçlu aramaya gerek yok, her şey benim hatam. Kabullendim.
Kendim ettim, kendim buldum. Etrafımdakiler de bulmama yardım ettiler sağ olsunlar.
Ne çok ''dost yüzlü düşman''ım varmış…
Oh olsun bana! Kazık kadar olduğum halde dostumu düşmanımı ayırt etmeyi öğrenememişim.
Bu da bana kapak olsun.
Bir sürü ders çıkardım bugüne dek yaşadıklarımdan. Bakalım bu kadar dersin ileride bana getirisi ne olacak merakla bekliyorum. Yine aynı kısır döngünün içine girmemeye kararlıyım.
Çıkardığım en büyük ders ise feci dokunuyor kanıma; ‘'Her şey yalan''.
İşte bunu hazmetmek çok zor…

Sevgiler yalan…
Dostluklar yalan…
Kariyer yalan…
Vazgeçilemeyecek hiç bir şey yokmuş bu hayatta.
Elle tutulur, gözle görülür bir gerçekliğin olmaması ne kötü.
Bir yerlerden hatırladığım şu söz var kulaklarımda : ''Güvenme malına bir kıvılcım yeter, güvenme güzelliğine bir sivilce yeter''.
Artık eskilerden kalan sözlere daha fazla kulak vermenin zamanı sanırım.
Kime güveneceğim peki ben?
Kendi kendimle yaşayıp gidecek miyim böyle? Birileri bir şey söylediğinde bir an duraksayıp, içimden ‘'yalan söylüyor’' demek çok kırıcı.
Kimse mutlu değil. Kimse hayatta sahip olduklarıyla tatmin olmuş değil. Kimse kendisine duyulan sevginin aslında ne kadar mühim olduğunun farkında değil. Herkes bir arayış içinde ve en kötüsü hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sadece arıyorlar.
Nerede bu? Nerede? Ay nerede acaba?
Bu mu? Yok bu değil… Nerede ya bu?
Arayışlarla bitiyor ömür… ve ne yazık ki bulamadan.
Sen ne arıyorsun peki? diye bir sorsana bana.
Dur hele, ben ne istediğime bir karar vereyim, aramaya sonra başlayayım.

Çok pis, kötü, hain, alçak, iki yüzlü ve şerefsizsin hayat.
Ama ben seni de adam ederim. Kendimi ettiysem, seni de ederim.
Az bekle hele, güç toparlıyorum, ağzını burnunu kıracağım senin.
Git gözüm görmesin seni, terbiyesiz!

Görsel: Deviantart.com

Bir yerden başlamam gerekiyor...



Güneşin dans ederek battığı yerde; cehennemimdeyim.
''Bitse de gitsek,'' dediğim ama bi' türlü bitiremediğim hayatın içine etmekle, onu tüketmekle meşgulüm.
Ya da onun beni tüketmesine izin vermekle...
Deliliğin kitabını yazdım; bedava imzalıyorum.
Kendimi kendime yabancılaştırıp, kendimi kendimle tekrar tanıştırıyorum.
Kendime yoldaş kendim oldum.
Kendime dost-kendime düşman oldum.
Kendimden sıkıldım.
Kendimi yoketme planları yaparken yakalıyorum kendimi.
Kendimi kendim şımartıyorum.
Kendime acıyor, kendimle övünüyorum.
Kendi halimde yaşayıp gidiyorum.
Kendi kendimi yiyip bitiriyorum.
Çünkü kafamda aynı anda milyon tane düşünce geçiyor. Onları kağıda dökmeye çalıştığımda, o muhteşem güzellikteki cümleler birbirine giriyor ve ortaya yüklemi öznesine pandik atan, saçma sapan, bir yanı “kalk gidelim” diğer yanı “otur, halt yeme” diyen cümleler kalıyor.
Yazamıyorum!
İşte burada, düşüncelerimi yazıya dökme denemeleri yapacağım.
Okuyacak olana şimdiden sabır dilerim.

Görsel: Deviantart.com
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...