serçe parmakları koruma derneği üyesi değilsinizdir herhalde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serçe parmakları koruma derneği üyesi değilsinizdir herhalde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ne biçim - O biçim!


Zaman su gibi akıp geçiyordu sayın seyirciler ve kahramanımız zamanın bu çılgın hızına bi' türlü yetişemiyordu.
Takvimlerle yatması ajandalarla kalkması, bırakın günlerin planını, dakikalarını bile planlayarak kullanması gereken, bol bol fazla mesaiye kaldığı ve hatta sıklıkla haftasonları bile çalıştığı -düşman başına- bi' işe sahipti. Bu kadar plan-program yapmasına rağmen zamanı hâlâ yetiremiyor, omuzlarındaki bu ağır işyükünün altında eziliyor, masa başında dur durak bilmeden çalışmaktan bazı günler tuvalete gitmeyi bile son dakikaya dek erteliyor, hemen her gün bi' öğününü atlamak zorunda kalıyor ve hatta bazı geceler duş bile alamadan kendini yatağa zor atıyordu.
(Yazıktı ona, insan insana bunu yapar mıydı? Biz yapmayız mesela.)

Çok sevdiği blog sayfasına bırakın yazmayı, bakmaya bile zaman bulamıyor, bunca iş arasında kitap okumayı sadece toplu taşıma araçlarında ve gece yatağa girdiği an ile gözlerinin kapandığı an arasında geçen bi' kaç dakikalık zamanda başarabiliyordu, eğer buna başarı denebilirse. Okuduğu kitaplar gittikçe birikiyor, rafta yan yana sıraladığı bu kitaplar kahramanımızın yüzüne sanki "Biz gönderisini yaptığın diğer kitaplar kadar bahsedilmeye, paylaşılmaya layık değil miyiz?" der gibi bakıyorlardı. Hatta bakmakla kalmayıp sanki fısıldıyorlardı kulağına. Kahramanımız "Delirdim mi acaba? Kedilerle konuşurdum ama kitaplarla da konuşmaya başladım" diye düşünmeye başlamıştı. Kitapların fısıltıları haksızlığa hiç tahammülü olmayan kahramanımızın vicdanında sızıya sebep oluyorlardı.
Bi' gün - o gün bugün oluyor- kahramanımız "Yeter, bloglamaya devam etmem gerek, bu kitapları madem okudum haklarını vermeliyim!" dedi ve soluğu ekran karşısında aldı. Blog sayfasını açarken biraz mahcup biraz da heyecanlı hissediyordu kendini. Aslında bloglamayı çok özlediğini fark etti. Onu bloglamaktan alıkoyan işyüküne lanetler okudu fakat zaman işten güçten şikayet etme zamanı değildi. Şikayet etme işini aylardır, belki de yıllardır el atmadığı "Plaza Hayatı - Uluslararası şirketlerde çalışmanın iç yüzü" serisine yeni bi' gönderi ekleyerek yapmaya karar verdi. Şimdi zaman, kitapların, o kitaplardaki yolculuk ederken kurşunkalemle altını yamuk yumuk çizdiği, başına sonuna notlar alıp, gülümseyen veya ağlayan surat çizimleri yaptığı cümlelerin paylaşılma zamanıydı.

Onu çok üzen bi' konuyu tekrar hatırladı; ne zaman kitap paylaşımı yapsa izleyicilerinin sessizce okuyup gitmelerini... "Instagram'da her gün başka bi' kitabın fotoğrafını paylaşmasını biliriz, o fotoğrafların altlarına yorumlar döşemeyi beceririz de iş blog gönderisine gelince neden okuyup geçer, iki satır yorum yapma zahmetine bile girmeyiz ki?" diye düşündü.
Kitap sevmeyen, kitaplara pek önem vermeyen bi' izleyici kitlesine sahip olduğunu düşünmeye başlamak kendini mutsuz hissettirdi.
Ben, "Yapma, etme, eyleme...seni takip eden insanların büyük bi' çoğunluğu kitapları, okumayı çok seven ve bu konuda gönderi gördüğünde okumadan geçmeyenler. Belki iki satır yorum bırakmaya üşeniyorlardır fakat bu onların gönderilerini sevmedikleri, kitaplarla ilgilenmedikleri anlamına gelmiyor. Onlara haksızlık etmiyor musun?" dedim, ikna edemedim.
Neyse, artık siz ikna edersiniz bi' şekilde, gönlünü alırsınız. Kahramanımıza geri dönelim.

İlk işi Goodreads'i açmak oldu; en son gönderisini paylaştığı kitabı bulup ondan sonra hangi kitapları okuduğunu sıraladı. "Aferin!"di ona, zararın bi' yerinden dönüyordu ve kâra geçiyordu. O kitapları "Okunmuş-Üflenmişler" adını verdiği raftan aldı ve masasına üst üste sıraladı. "Amma da çok kitap birikmiş, zor olacak hepsinin gönderilerini hazırlamak"tı, ama "Olsun"du, "Ne kadar çok o kadar iyi"ydi.
Sonra klavyeyi bana verdi."Al sen yaz, ben kitapların neresinden -kitabın gidişatını ele vermeden, kimsenin okuma hevesini kaçırmadan- hangi cümleleri paylaşacağımın dökümünü yapacağım" dedi, ben de "Meownuniyetle!" deyip tapi tapi bunları yazdım işte.

Hepinize çok selam söylüyor, bu gönderiyi okuyanların -zahmet olmazsa-  tek bi' "Merhaba!" yazdıktan sonra gitmelerini istiyor. Merhaba demekten hoşlanmayanların "Fikibok" veya "Çükübik" de yazabileceklerini, sayılacağını söyledi.
Bi' de, "Merhaba demeden gidenler, dilerim ayaklarının serçe parmaklarını sehpaya çarparlar!" dedi, suratındaki gülüş pek bi' tekinsizdi, tüylerim ürperdi...

Parola gibi-şifre gibi bi' şey bunlar sanırım aranızda, hepiniz delisiniz galiba, hem de ne biçim!
("O biçim!")

Görsel: Sahibinin sesi - Sittirella marka
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

...yavrum seni layk ettim...